Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Sâffât Suresi

سُوْرَةُ الصَّافَّاتِ · 37. sure · 182 âyet · Mekkî · 23. cüz · Mushaf sayfa 446

Sâffât suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفࣰّ ا ﴿1﴾

veṣṣâffâti ṣaffâ.

1–4. Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara ve anmak için okuyanlara andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir.

Kelime meali

وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ andolsun · صَفًّۭا sıra sıra dizilenlere

فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجۡرࣰ ا ﴿2﴾

fezzâcirâti zecrâ.

Kelime meali

فَٱلزَّٰجِرَٰتِ ve sürenlere · زَجْرًۭا bağırıp

فَٱلتَّٰلِيَٰتِ ذِكۡرًا ﴿3﴾

fettâliyâti ẕikrâ.

Kelime meali

فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ve okuyanlara · ذِكْرًا zikir

إِنَّ إِلَٰهَكُمۡ لَوَٰحِدࣱ‏ ﴿4﴾

inne ilâheküm levâḥid.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · إِلَـٰهَكُمْ Tanrınız · لَوَٰحِدٌۭ elbette birdir

رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَٰرِقِ ﴿5﴾

rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ verabbü-lmeşâriḳ.

5. O, göklerin, yerin, bunlar arasındakilerin rabbi ve doğuların rabbidir.

Kelime meali

رَّبُّ Rabbidir · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve ne varsa · بَيْنَهُمَا bunlar arasında · وَرَبُّ ve Rabbidir · ٱلْمَشَـٰرِقِ doğuların

إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ ﴿6﴾

innâ zeyyenne-ssemâe-ddünyâ bizînetini-lkevâkib.

6. Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · زَيَّنَّا süsledik · ٱلسَّمَآءَ semasını · ٱلدُّنْيَا dünya · بِزِينَةٍ bir zinetle · ٱلْكَوَاكِبِ yıldızlarla

وَحِفۡظࣰ ا مِّن كُلِّ شَيۡطَٰنࣲ مَّارِدࣲ‏ ﴿7﴾

veḥifżam min külli şeyṭânim mârid.

7. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk.

Kelime meali

وَحِفْظًۭا ve (onu) koruduk · مِّن karşı · كُلِّ her türlü · شَيْطَـٰنٍۢ şeytana · مَّارِدٍۢ ita'at dışına çıkan

لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰ وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبࣲ‏ ﴿8﴾

lâ yessemme`ûne ile-lmelei-l'a`lâ veyuḳẕefûne min külli cânib.

8–9. Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır.

Kelime meali

لَّا dinleyemezler · يَسَّمَّعُونَ · إِلَى melekleri · ٱلْمَلَإِ · ٱلْأَعْلَىٰ yüce · وَيُقْذَفُونَ ve taşlanırlar · مِن her · كُلِّ · جَانِبٍۢ yandan

دُحُورࣰ اۖ وَلَهُمۡ عَذَابࣱ وَاصِبٌ ﴿9﴾

düḥûrav velehüm `aẕâbüv vâṣib.

Kelime meali

دُحُورًۭا ۖ kovulurlar · وَلَهُمْ ve onlar için vardır · عَذَابٌۭ bir azab · وَاصِبٌ sürekli

إِلَّا مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابࣱ ثَاقِبࣱ‏ ﴿10﴾

illâ men ḫaṭife-lḫaṭfete feetbe`ahû şihâbün ŝâḳib.

10. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar.

Kelime meali

إِلَّا (fakat) yalnız · مَنْ kimseyi · خَطِفَ kapan · ٱلْخَطْفَةَ bir söz · فَأَتْبَعَهُۥ onu izler · شِهَابٌۭ bir şihab (ışın) · ثَاقِبٌۭ delici

فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآۚ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّن طِينࣲ لَّازِبِۭ ﴿11﴾

festeftihim ehüm eşeddü ḫalḳan em men ḫalaḳnâ. innâ ḫalaḳnâhüm min ṭînil lâzib.

11. Şimdi o inkârcılardan şu sorunun cevabını iste: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa başka yarattıklarımızı mı? Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

Kelime meali

فَٱسْتَفْتِهِمْ şimdi onlara sor · أَهُمْ kendileri mi? · أَشَدُّ daha çetin · خَلْقًا yaratılış bakımından · أَم yoksa · مَّنْ kimseler (mi?) · خَلَقْنَآ ۚ bizim yarattıklarımız · إِنَّا elbette biz · خَلَقْنَـٰهُم onları yarattık · مِّن bir çamurdan · طِينٍۢ · لَّازِبٍۭ yapışkan

بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ ﴿12﴾

bel `acibte veyesḫarûn.

12. Doğrusu sen hayranlık duydun, onlarsa alay etmektedirler.

Kelime meali

بَلْ hayır · عَجِبْتَ sen şaşıyorsun · وَيَسْخَرُونَ onlar ise alay ediyorlar

وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ ﴿13﴾

veiẕâ ẕükkirû lâ yeẕkürûn.

13. Kendilerine öğüt verildiğinde gerekli öğüdü almıyorlar.

Kelime meali

وَإِذَا ve ne zaman · ذُكِّرُوا۟ öğüt verilse · لَا öğüt almazlar · يَذْكُرُونَ

وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةࣰ يَسۡتَسۡخِرُونَ ﴿14﴾

veiẕâ raev âyetey yestesḫirûn.

14. İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar;

Kelime meali

وَإِذَا ve ne zaman · رَأَوْا۟ görseler · ءَايَةًۭ bir mu'cize · يَسْتَسْخِرُونَ alay ederler

وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّبِينٌ ﴿15﴾

veḳâlû in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.

15. Ve “Bu” diyorlar, “Apaçık sihirden başka bir şey değil.

Kelime meali

وَقَالُوٓا۟ ve diyorlar · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · سِحْرٌۭ bir büyüden · مُّبِينٌ apaçık

أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ﴿16﴾

eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemeb`ûŝûn.

16. Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz?

Kelime meali

أَءِذَا zaman mı? · مِتْنَا öldüğümüz · وَكُنَّا ve olduğumuz · تُرَابًۭا toprak · وَعِظَـٰمًا ve kemik · أَءِنَّا biz mi? · لَمَبْعُوثُونَ diriltileceğiz

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ﴿17﴾

eveâbâüne-l'evvelûn.

17. Geçmişteki atalarımız da mı?”

Kelime meali

أَوَءَابَآؤُنَا atalarımız da mı? · ٱلْأَوَّلُونَ evvelki

قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٰخِرُونَ ﴿18﴾

ḳul ne`am veentüm dâḫirûn.

18. De ki: “Evet, hem de burnunuz yere sürtülerek!”

Kelime meali

قُلْ de ki · نَعَمْ evet · وَأَنتُمْ ve siz · دَٰخِرُونَ aşağılanacaksınız

فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةࣱ وَٰحِدَةࣱ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ ﴿19﴾

feinnemâ hiye zecratüv vâḥidetün feiẕâ hüm yenżurûn.

19. Kuşkusuz o, bir tek korkunç sesten ibarettir; bunun ardından onlar şaşkınlıkla etrafa bakıyor olacaklar!

Kelime meali

فَإِنَّمَا sadece ibarettir · هِىَ o (iş) · زَجْرَةٌۭ korkunç sesten · وَٰحِدَةٌۭ bir tek · فَإِذَا hemen · هُمْ onlar · يَنظُرُونَ bakıp kalırlar

وَقَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا هَٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ ﴿20﴾

veḳâlû yâ veylenâ hâẕâ yevmü-ddîn.

20. “Eyvah” diyecekler, “İşte hesap günü!”

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler · يَـٰوَيْلَنَا eyvah bize · هَـٰذَا bu · يَوْمُ günüdür · ٱلدِّينِ ceza

هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ﴿21﴾

hâẕâ yevmü-lfaṣli-lleẕî küntüm bihî tükeẕẕibûn.

21. Evet, bu, asılsız olduğunu savunduğunuz yargı günüdür.

Kelime meali

هَـٰذَا bu · يَوْمُ günüdür · ٱلْفَصْلِ hüküm · ٱلَّذِى olduğunuz · كُنتُم · بِهِۦ onu · تُكَذِّبُونَ yalanlıyor

۞ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٰجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ﴿22﴾

uḥşürü-lleẕîne żalemû veezvâcehüm vemâ kânû ya`büdûn.

22–23. (Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zalimleri, onların yoldaşlarını ve Allah’ın dışında taptıklarını! Hepsini cehennemin yoluna sürün!”

Kelime meali

۞ ٱحْشُرُوا۟ toplayın · ٱلَّذِينَ kimseleri · ظَلَمُوا۟ (o) zalim(leri) · وَأَزْوَٰجَهُمْ ve onların eşlerini · وَمَا ve · كَانُوا۟ olduklarını · يَعْبُدُونَ tapıyor(lar)

مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿23﴾

min dûni-llâhi fehdûhüm ilâ ṣirâṭi-lceḥîm.

Kelime meali

مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · فَٱهْدُوهُمْ onları götürün · إِلَىٰ yoluna · صِرَٰطِ · ٱلْجَحِيمِ cehennemin

وَقِفُوهُمۡۖ إِنَّهُم مَّسۡـُٔولُونَ ﴿24﴾

veḳifûhüm innehüm mes'ûlûn.

24. “Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!”

Kelime meali

وَقِفُوهُمْ ۖ ve durdurun onları · إِنَّهُم çünkü onlar · مَّسْـُٔولُونَ sorguya çekileceklerdir

مَا لَكُمۡ لَا تَنَاصَرُونَ ﴿25﴾

mâ leküm lâ tenâṣarûn.

25. “(Ey inkârcılar!) Size ne oldu ki şimdi birbirinize yardım etmiyorsunuz?”

Kelime meali

مَا size ne oldu ki? · لَكُمْ · لَا birbirinize yardım etmiyorsunuz · تَنَاصَرُونَ

بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ ﴿26﴾

bel hümü-lyevme müsteslimûn.

26. Evet, o gün onlar artık çaresiz boyun eğmişlerdir.

Kelime meali

بَلْ hayır · هُمُ onlar · ٱلْيَوْمَ o gün · مُسْتَسْلِمُونَ teslim olmuşlardır

وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَسَآءَلُونَ ﴿27﴾

veaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.

27. Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar.

Kelime meali

وَأَقْبَلَ ve döner · بَعْضُهُمْ bir kısmı · عَلَىٰ diğerine · بَعْضٍۢ · يَتَسَآءَلُونَ sorar

قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ ﴿28﴾

ḳâlû inneküm küntüm te'tûnenâ `ani-lyemîn.

28. Derler ki: “Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.”

Kelime meali

قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّكُمْ şüphesiz siz · كُنتُمْ bize gelirdiniz · تَأْتُونَنَا · عَنِ sağdan · ٱلْيَمِينِ

قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ﴿29﴾

ḳâlû bel lem tekûnû mü'minîn.

29. Diğerleri, “Aksine” derler, “Siz inanmış kimseler değildiniz.

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · بَل hayır · لَّمْ zaten siz değildiniz · تَكُونُوا۟ · مُؤْمِنِينَ inanan insanlar

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمࣰ ا طَٰغِينَ ﴿30﴾

vemâ kâne lenâ `aleyküm min sülṭân. bel küntüm ḳavmen ṭâgîn.

30. Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilâkis siz azgın bir topluluktunuz.

Kelime meali

وَمَا ve yoktu · كَانَ · لَنَا bizim · عَلَيْكُم sizi zorlayacak · مِّن hiçbir · سُلْطَـٰنٍۭ ۖ gücümüz · بَلْ bilakis · كُنتُمْ siz idiniz · قَوْمًۭا bir toplum · طَـٰغِينَ azgın

فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ ﴿31﴾

feḥaḳḳa `aleynâ ḳavlü rabbinâ. innâ leẕâiḳûn.

31. Sonuçta rabbimizin hükmünü hepimiz hak ettik; artık (gerekli cezayı) mutlaka tadacağız.

Kelime meali

فَحَقَّ artık hak oldu · عَلَيْنَا bize · قَوْلُ sözü · رَبِّنَآ ۖ Rabbimizin · إِنَّا elbette biz · لَذَآئِقُونَ tadacağız

فَأَغۡوَيۡنَٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ ﴿32﴾

feagveynâküm innâ künnâ gâvîn.

32. Evet, sizi saptırdık, çünkü biz kendimiz sapmıştık.”

Kelime meali

فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ sizi azdırdık · إِنَّا çünkü biz · كُنَّا kendimiz · غَـٰوِينَ azmıştık

فَإِنَّهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ ﴿33﴾

feinnehüm yevmeiẕin fi-l`aẕâbi müşterikûn.

33. O gün onlar azap görmede ortaktırlar.

Kelime meali

فَإِنَّهُمْ onlar · يَوْمَئِذٍۢ o gün · فِى azabda · ٱلْعَذَابِ · مُشْتَرِكُونَ ortaktırlar

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿34﴾

innâ keẕâlike nef`alü bilmücrimîn.

34. İşte biz suçlulara böyle yaparız!

Kelime meali

إِنَّا biz · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَفْعَلُ yaparız · بِٱلْمُجْرِمِينَ suçlulara

إِنَّهُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسۡتَكۡبِرُونَ ﴿35﴾

innehüm kânû iẕâ ḳîle lehüm lâ ilâhe ille-llâhü yestekbirûn.

35. Ne zaman onlara, “Allah’tan başka tanrı yoktur” denilse küstahlık edip kibre kapılırlar.

Kelime meali

إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوٓا۟ idiler · إِذَا zaman · قِيلَ dendiği · لَهُمْ onlara · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · ٱللَّهُ Allah'tan · يَسْتَكْبِرُونَ büyüklük tasıyor(lar)

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرࣲ مَّجۡنُونِۭ ﴿36﴾

veyeḳûlûne einnâ letârikû âlihetinâ lişâ`irim mecnûn.

36. “Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız!” derler.

Kelime meali

وَيَقُولُونَ ve derlerdi · أَئِنَّا biz mi? · لَتَارِكُوٓا۟ terk edeceğiz · ءَالِهَتِنَا tanrılarımızı · لِشَاعِرٍۢ bir şair için · مَّجْنُونٍۭ cinlenmiş

بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿37﴾

bel câe bilḥaḳḳi veṣaddeḳa-lmürselîn.

37. Aksine o, gerçeği getirdi, Allah’ın diğer elçilerini de doğruladı.

Kelime meali

بَلْ hayır · جَآءَ o getirmişti · بِٱلْحَقِّ gerçeği · وَصَدَّقَ ve doğrulamıştı · ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri

إِنَّكُمۡ لَذَآئِقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡأَلِيمِ ﴿38﴾

inneküm leẕâiḳu-l`aẕâbi-l'elîm.

38. Ama siz, o acı azabı tadacaksınız!

Kelime meali

إِنَّكُمْ şüphesiz siz · لَذَآئِقُوا۟ tadacaksınız · ٱلْعَذَابِ azabı · ٱلْأَلِيمِ acı

وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿39﴾

vemâ tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.

39. Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız.

Kelime meali

وَمَا ve · تُجْزَوْنَ cezalandırılmayacaksınız · إِلَّا dışında · مَا şeyler · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapmış

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿40﴾

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

40. Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır.

Kelime meali

إِلَّا (ve) hariçtir · عِبَادَ kulları · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلْمُخْلَصِينَ halis

أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ رِزۡقࣱ مَّعۡلُومࣱ‏ ﴿41﴾

ülâike lehüm rizḳum ma`lûm.

41. Onlar için belirli bir rızık vardır:

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُمْ onlar için vardır · رِزْقٌۭ bir rızık · مَّعْلُومٌۭ bilinen

فَوَٰكِهُ وَهُم مُّكۡرَمُونَ ﴿42﴾

fevâkih. vehüm mükramûn.

42. Türlü meyveler… Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır;

Kelime meali

فَوَٰكِهُ ۖ (türlü) meyvalar · وَهُم ve onlar · مُّكْرَمُونَ ağırlanırlar

فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿43﴾

fî cennâti-nne`îm.

43. Nimetlerle dolu cennetlerde;

Kelime meali

فِى cennetlerinde · جَنَّـٰتِ · ٱلنَّعِيمِ Ni'met

عَلَىٰ سُرُرࣲ مُّتَقَٰبِلِينَ ﴿44﴾

`alâ sürurim müteḳâbilîn.

44. Karşılıklı oturdukları tahtlar üzerinde.

Kelime meali

عَلَىٰ üzerinde · سُرُرٍۢ tahtlar · مُّتَقَـٰبِلِينَ karşılıklı otururlar

يُطَافُ عَلَيۡهِم بِكَأۡسࣲ مِّن مَّعِينِۭ ﴿45﴾

yüṭâfü `aleyhim bike'sim mim me`în.

45. Aralarında, kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır;

Kelime meali

يُطَافُ dolaştırılır · عَلَيْهِم önlerinde · بِكَأْسٍۢ kadehler · مِّن akan kaynaktan · مَّعِينٍۭ

بَيۡضَآءَ لَذَّةࣲ لِّلشَّٰرِبِينَ ﴿46﴾

beyḍâe leẕẕetil lişşâribîn.

46. Bembeyaz; içenlere lezzet verir.

Kelime meali

بَيْضَآءَ berrak · لَذَّةٍۢ lezzetli · لِّلشَّـٰرِبِينَ içenler için

لَا فِيهَا غَوۡلࣱ وَلَا هُمۡ عَنۡهَا يُنزَفُونَ ﴿47﴾

lâ fîhâ gavlüv velâ hüm `anhâ yünzefûn.

47. İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar.

Kelime meali

لَا yoktur · فِيهَا onda · غَوْلٌۭ sersemletme · وَلَا ve olmazlar · هُمْ onlar · عَنْهَا onunla · يُنزَفُونَ sarhoş

وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ عِينࣱ‏ ﴿48﴾

ve`indehüm ḳâṣirâtu-ṭṭarfi `în.

48–49. Yanlarında da eşinden başkasına bakmayan ceylan gözlü, gün görmemiş güzel tenli kadınlar bulunur.

Kelime meali

وَعِندَهُمْ ve yanlarında (vardır) · قَـٰصِرَٰتُ kendilerini hapsetmiş · ٱلطَّرْفِ bakışlarıyla · عِينٌۭ iri gözlü (eşler)

كَأَنَّهُنَّ بَيۡضࣱ مَّكۡنُونࣱ‏ ﴿49﴾

keennehünne beyḍum meknûn.

Kelime meali

كَأَنَّهُنَّ onlar gibi (eşlerdir) · بَيْضٌۭ bembeyaz yumurta · مَّكْنُونٌۭ saklı

فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَسَآءَلُونَ ﴿50﴾

feaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.

50. (Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar.

Kelime meali

فَأَقْبَلَ dönmüş · بَعْضُهُمْ biri · عَلَىٰ diğerine · بَعْضٍۢ · يَتَسَآءَلُونَ soruyorlar

قَالَ قَآئِلࣱ مِّنۡهُمۡ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينࣱ‏ ﴿51﴾

ḳâle ḳâilüm minhüm innî kâne lî ḳarîn.

51. İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir arkadaşım vardı;

Kelime meali

قَالَ dedi · قَآئِلٌۭ bir sözcü · مِّنْهُمْ onlardan · إِنِّى şüphesiz · كَانَ vardı · لِى benim · قَرِينٌۭ bir arkadaşım

يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ ﴿52﴾

yeḳûlü einneke lemine-lmüṣaddiḳîn.

52. Derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten?

Kelime meali

يَقُولُ derdi ki · أَءِنَّكَ sen misin? · لَمِنَ kimseler(den) · ٱلْمُصَدِّقِينَ doğrulayan(lar)

أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ ﴿53﴾

eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemedînûn.

53. Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi?”

Kelime meali

أَءِذَا zaman mı? · مِتْنَا biz öldüğümüz · وَكُنَّا ve olduğumuz · تُرَابًۭا toprak · وَعِظَـٰمًا ve kemik · أَءِنَّا biz mi? · لَمَدِينُونَ cezalanacağız

قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ﴿54﴾

ḳâle hel entüm müṭṭali`ûn.

54. Ve ekler: “Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)?”

Kelime meali

قَالَ dedi ki · هَلْ siz · أَنتُم · مُّطَّلِعُونَ bakar mısınız?

فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِي سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿55﴾

feṭṭale`a feraâhü fî sevâi-lceḥîm.

55. Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür.

Kelime meali

فَٱطَّلَعَ baktı · فَرَءَاهُ onu gördü · فِى ortasında · سَوَآءِ · ٱلْجَحِيمِ cehennemin

قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرۡدِينِ ﴿56﴾

ḳâle tellâhi in kitte letürdîn.

56. “Allah’a yemin ederim ki” der, “Neredeyse beni de mahvedecektin!

Kelime meali

قَالَ dedi · تَٱللَّهِ tallahi · إِن sen az daha · كِدتَّ · لَتُرْدِينِ beni de alçaltacaktın

وَلَوۡلَا نِعۡمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ﴿57﴾

velevlâ ni`metü rabbî leküntü mine-lmuḥḍarîn.

57. Rabbimin lutfu olmasaydı ben de şimdi cehenneme getirilenler arasında olacaktım.

Kelime meali

وَلَوْلَا ve olmasaydı · نِعْمَةُ ni'meti · رَبِّى Rabbimin · لَكُنتُ şimdi ben de olurdum · مِنَ (oraya) getirilenlerden · ٱلْمُحْضَرِينَ

أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ ﴿58﴾

efemâ naḥnü bimeyyitîn.

58. (Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi?

Kelime meali

أَفَمَا değil miyiz? · نَحْنُ biz · بِمَيِّتِينَ öleceklerden

إِلَّا مَوۡتَتَنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ﴿59﴾

illâ mevtetene-l'ûlâ vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.

59. Önceki ölümümüzden başka ölüm yok; azap da görmeyeceğiz.

Kelime meali

إِلَّا dışında · مَوْتَتَنَا ölümümüz · ٱلْأُولَىٰ ilk · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِمُعَذَّبِينَ azaba uğratılcak

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ﴿60﴾

inne hâẕâ lehüve-lfevzü-l`ażîm.

60. Bu, gerçekten çok büyük bir kazançtır!”

Kelime meali

إِنَّ gerçekten · هَـٰذَا bu · لَهُوَ ta kendisidir · ٱلْفَوْزُ başarının · ٱلْعَظِيمُ büyük

لِمِثۡلِ هَٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَٰمِلُونَ ﴿61﴾

limiŝli hâẕâ felya`meli-l`âmilûn.

61. Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır.

Kelime meali

لِمِثْلِ misli gibi · هَـٰذَا bunun · فَلْيَعْمَلِ çalışsınlar · ٱلْعَـٰمِلُونَ çalışanlar

أَذَٰلِكَ خَيۡرࣱ نُّزُلًا أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ ﴿62﴾

eẕâlike ḫayrun nüzülen em şeceratü-zzeḳḳûm.

62. Bu mu daha iyi bir ikramdır yoksa zakkum ağacı mı?

Kelime meali

أَذَٰلِكَ bu mu? · خَيْرٌۭ hayırlı · نُّزُلًا ağırlanmak için · أَمْ yoksa · شَجَرَةُ ağacı (mı?) · ٱلزَّقُّومِ zakkum

إِنَّا جَعَلۡنَٰهَا فِتۡنَةࣰ لِّلظَّٰلِمِينَ ﴿63﴾

innâ ce`alnâhâ fitnetel liżżâlimîn.

63. Biz o zakkumu zalimler için bir sınama aracı yaptık.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · جَعَلْنَـٰهَا onu yaptık · فِتْنَةًۭ bir fitne (sınav) · لِّلظَّـٰلِمِينَ zalimler için

إِنَّهَا شَجَرَةࣱ تَخۡرُجُ فِيٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿64﴾

innehâ şeceratün taḫrucü fî aṣli-lceḥîm.

64. O, cehennemin ta dibinde yetişen bir ağaçtır.

Kelime meali

إِنَّهَا elbette o · شَجَرَةٌۭ bir ağaçtır · تَخْرُجُ çıkan · فِىٓ dibinde · أَصْلِ · ٱلْجَحِيمِ cehennemin

طَلۡعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ ﴿65﴾

ṭal`uhâ keennehû ruûsü-şşeyâṭîn.

65. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.

Kelime meali

طَلْعُهَا tomurcukları · كَأَنَّهُۥ gibidir · رُءُوسُ başları · ٱلشَّيَـٰطِينِ şeytanların

فَإِنَّهُمۡ لَأٓكِلُونَ مِنۡهَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ﴿66﴾

feinnehüm leâkilûne minhâ femâliûne minhe-lbüṭûn.

66. Zalimler mutlaka onu yiyecekler, karınlarını onunla dolduracaklar.

Kelime meali

فَإِنَّهُمْ onlar · لَـَٔاكِلُونَ yiyeceklerdir · مِنْهَا ondan · فَمَالِـُٔونَ ve dolduracaklardır · مِنْهَا onunla · ٱلْبُطُونَ karınlarını

ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡهَا لَشَوۡبࣰ ا مِّنۡ حَمِيمࣲ‏ ﴿67﴾

ŝümme inne lehüm `aleyhâ leşevbem min ḥamîm.

67. Sonra onların, yedikleri bu nesnenin üzerine, kaynar su karıştırılmış bir içecekleri de olacaktır.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّ şüphesiz · لَهُمْ onların vardır · عَلَيْهَا bunun üzerine · لَشَوْبًۭا bir içkileri · مِّنْ kaynar sudan · حَمِيمٍۢ

ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ ﴿68﴾

ŝümme inne merci`ahüm leile-lceḥîm.

68. Sonunda onların varacakları yer mutlaka cehennem olacaktır.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّ elbette · مَرْجِعَهُمْ dönecekleri yer · لَإِلَى mutlaka · ٱلْجَحِيمِ cehennemdir

إِنَّهُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ ﴿69﴾

innehüm elfev âbâehüm ḍâllîn.

69. Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular;

Kelime meali

إِنَّهُمْ çünkü onlar · أَلْفَوْا۟ buldular · ءَابَآءَهُمْ babalarını · ضَآلِّينَ sapık kimseler

فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ يُهۡرَعُونَ ﴿70﴾

fehüm `alâ âŝârihim yühra`ûn.

70. Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar.

Kelime meali

فَهُمْ kendileri de · عَلَىٰٓ üzerinde · ءَاثَـٰرِهِمْ onların izleri · يُهْرَعُونَ koşturuyorlar

وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَكۡثَرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿71﴾

veleḳad ḍalle ḳablehüm ekŝeru-l'evvelîn.

71. Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · ضَلَّ sapmıştı · قَبْلَهُمْ onlardan önce · أَكْثَرُ çoğu · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ﴿72﴾

veleḳad erselnâ fîhim münẕirîn.

72. Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz göndermiştik · فِيهِم onların içine · مُّنذِرِينَ uyarıcılar

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿73﴾

fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmünẕerîn.

73–74. Bak şimdi, Allah’ın samimi kulları dışında, uyarılanların âkıbeti ne oldu!

Kelime meali

فَٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُنذَرِينَ uyarılanların

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿74﴾

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Kelime meali

إِلَّا ancak hariçtir · عِبَادَ kulları · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلْمُخْلَصِينَ halis

وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحࣱ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ ﴿75﴾

veleḳad nâdânâ nûḥun feleni`me-lmücîbûn.

75. Vaktiyle Nûh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik!

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · نَادَىٰنَا bize yalvarmıştı · نُوحٌۭ Nuh · فَلَنِعْمَ ne güzel · ٱلْمُجِيبُونَ kabul buyurmuştuk

وَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿76﴾

venecceynâhü veehlehû mine-lkerbi-l`ażîm.

76. Nitekim kendisini ve ailesini o büyük felâketten kurtardık.

Kelime meali

وَنَجَّيْنَـٰهُ onu kurtarmıştık · وَأَهْلَهُۥ ve ailesini · مِنَ sıkıntıdan · ٱلْكَرْبِ · ٱلْعَظِيمِ büyük

وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ ﴿77﴾

vece`alnâ ẕürriyyetehû hümü-lbâḳîn.

77. Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık.

Kelime meali

وَجَعَلْنَا ve yaptık · ذُرِّيَّتَهُۥ onun zürriyetini · هُمُ onları · ٱلْبَاقِينَ kalıcı

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿78﴾

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

78–79. Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde ona selâm olsun!

Kelime meali

وَتَرَكْنَا ve (iyi bir ün) bıraktık · عَلَيْهِ ona · فِى arasında · ٱلْـَٔاخِرِينَ sonra gelenler

سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحࣲ فِي ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿79﴾

selâmün `alâ nûḥin fi-l`âlemîn.

Kelime meali

سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَىٰ Nuh'a · نُوحٍۢ · فِى içinde · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿80﴾

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

80. İşte biz iyileri böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

إِنَّا şüphesiz biz · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿81﴾

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

81. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

Kelime meali

إِنَّهُۥ çünkü o · مِنْ bizim kullarımızdandır · عِبَادِنَا · ٱلْمُؤْمِنِينَ inanan

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿82﴾

ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.

82. Sonunda ötekileri sulara gömdük.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَغْرَقْنَا suda boğduk · ٱلْـَٔاخَرِينَ ötekilerini

۞وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٰهِيمَ ﴿83﴾

veinne min şî`atihî leibrâhîm.

83. Kuşkusuz İbrâhim Nûh’un yolunu izleyenlerdendi.

Kelime meali

۞ وَإِنَّ ve şüphesiz · مِن onun kolundan idi · شِيعَتِهِۦ · لَإِبْرَٰهِيمَ İbrahim de

إِذۡ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلۡبࣲ سَلِيمٍ ﴿84﴾

iẕ câe rabbehû biḳalbin selîm.

84. O, tertemiz bir kalple rabbine yönelmişti.

Kelime meali

إِذْ zira · جَآءَ gelmişti · رَبَّهُۥ Rabbine · بِقَلْبٍۢ bir kalb ile · سَلِيمٍ tertemiz

إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ ﴿85﴾

iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâẕâ ta`büdûn.

85. Babasına ve halkına, “Siz neye tapıyorsunuz?” demişti;

Kelime meali

إِذْ hani · قَالَ demişti ki · لِأَبِيهِ babasına · وَقَوْمِهِۦ ve kavmine · مَاذَا neye · تَعْبُدُونَ tapıyorsunuz

أَئِفۡكًا ءَالِهَةࣰ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ ﴿86﴾

eifken âliheten dûne-llâhi türîdûn.

86. “Allah’tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz?

Kelime meali

أَئِفْكًا uydurma · ءَالِهَةًۭ tanrılar (mı?) · دُونَ bırakıp · ٱللَّهِ Allah'ı · تُرِيدُونَ istiyorsunuz

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿87﴾

femâ żannüküm birabbi-l`âlemîn.

87. Peki, âlemlerin rabbiyle ilgili düşünceniz nedir?”

Kelime meali

فَمَا nedir? · ظَنُّكُم zannınız · بِرَبِّ Rabbi hakkında · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

فَنَظَرَ نَظۡرَةࣰ فِي ٱلنُّجُومِ ﴿88﴾

feneżara nażraten fi-nnücûm.

88. Sonra yıldızlara şöyle bir baktı;

Kelime meali

فَنَظَرَ baktı · نَظْرَةًۭ göz atarak · فِى yıldızlara · ٱلنُّجُومِ

فَقَالَ إِنِّي سَقِيمࣱ‏ ﴿89﴾

feḳâle innî seḳîm.

89. “Ben rahatsızım” dedi.

Kelime meali

فَقَالَ ve dedi · إِنِّى elbette ben · سَقِيمٌۭ hastayım

فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ ﴿90﴾

fetevellev `anhü müdbirîn.

90. Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler.

Kelime meali

فَتَوَلَّوْا۟ bunun üzerine kaçtılar · عَنْهُ ondan · مُدْبِرِينَ arkalarını dönüp

فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمۡ فَقَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ﴿91﴾

ferâga ilâ âlihetihim feḳâle elâ te'külûn.

91. İbrâhim gizlice tanrılarının yanına vardı; “Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?” dedi;

Kelime meali

فَرَاغَ o da gizlice sokuldu · إِلَىٰٓ onların tanrılarına · ءَالِهَتِهِمْ · فَقَالَ ve dedi · أَلَا yemez misini? · تَأْكُلُونَ

مَا لَكُمۡ لَا تَنطِقُونَ ﴿92﴾

mâ leküm lâ tenṭiḳûn.

92. “Neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?”

Kelime meali

مَا neyiniz var? · لَكُمْ · لَا konuşmuyorsunuz · تَنطِقُونَ

فَرَاغَ عَلَيۡهِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ ﴿93﴾

ferâga `aleyhim ḍarbem bilyemîn.

93. Sonra onlara güçlü darbeler indirmeye başladı.

Kelime meali

فَرَاغَ ve gizlice sokulup · عَلَيْهِمْ üzerlerine · ضَرْبًۢا darbe indirdi · بِٱلْيَمِينِ sağ eliyle

فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ ﴿94﴾

feaḳbelû ileyhi yeziffûn.

94. Diğerleri öfke içinde koşarak İbrâhim’in yanına geldiler.

Kelime meali

فَأَقْبَلُوٓا۟ hemen gittiler · إِلَيْهِ ona · يَزِفُّونَ koşarak

قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ ﴿95﴾

ḳâle eta`büdûne mâ tenḥitûn.

95. Dedi ki: “Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?

Kelime meali

قَالَ dedi · أَتَعْبُدُونَ şeylere-mi tapıyorsunuz? · مَا şeylere · تَنْحِتُونَ yonttuğunuz

وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ ﴿96﴾

vellâhü ḫaleḳaküm vemâ ta`melûn.

96. Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı.”

Kelime meali

وَٱللَّهُ oysa Allah · خَلَقَكُمْ sizi yaratmıştır · وَمَا ve (bu şeyleri) · تَعْمَلُونَ yaptığınız

قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُۥ بُنۡيَٰنࣰ ا فَأَلۡقُوهُ فِي ٱلۡجَحِيمِ ﴿97﴾

ḳâlü-bnû lehû bünyânen feelḳûhü fi-lceḥîm.

97. Ötekiler, “Onun için bir yapı kurun ve (orada hazırlayacağınız) kuvvetli ateşe atın onu!” dediler.

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · ٱبْنُوا۟ yapın · لَهُۥ onun için · بُنْيَـٰنًۭا bir bina · فَأَلْقُوهُ ve onu atın · فِى ateşe · ٱلْجَحِيمِ

فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدࣰ ا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ﴿98﴾

feerâdû bihî keyden fece`alnâhümü-l'esfelîn.

98. Böylece onu engellemek için bir plan kurdular; ama biz onları alta düşürdük.

Kelime meali

فَأَرَادُوا۟ ve istediler · بِهِۦ ona · كَيْدًۭا bir tuzak kurmak · فَجَعَلْنَـٰهُمُ biz de onları kıldık · ٱلْأَسْفَلِينَ aşağılıklardan

وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ﴿99﴾

veḳâle innî ẕâhibün ilâ rabbî seyehdîn.

99. İbrâhim, “Ben rabbime gidiyorum” dedi, “O bana yol gösterecektir.”

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi ki · إِنِّى elbette ben · ذَاهِبٌ gideceğim · إِلَىٰ Rabbime · رَبِّى · سَيَهْدِينِ O beni doğru yola iletecek

رَبِّ هَبۡ لِي مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿100﴾

rabbi heb lî mine-ṣṣâliḥîn.

100. “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlât ver!”

Kelime meali

رَبِّ Rabbim · هَبْ lutfet · لِى bana · مِنَ iyilerden (bir çocuk) · ٱلصَّـٰلِحِينَ

فَبَشَّرۡنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمࣲ‏ ﴿101﴾

febeşşernâhü bigulâmin ḥalîm.

101. Bunun üzerine kendisine akıllı ve iyi huylu bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik.

Kelime meali

فَبَشَّرْنَـٰهُ ona müjdeledik · بِغُلَـٰمٍ bir erkek çocuk · حَلِيمٍۢ halim

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡيَ قَالَ يَٰبُنَيَّ إِنِّيٓ أَرَىٰ فِي ٱلۡمَنَامِ أَنِّيٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰۚ قَالَ يَٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُۖ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰبِرِينَ ﴿102﴾

felemmâ belega me`ahü-ssa`ye ḳâle yâ büneyye innî erâ fi-lmenâmi ennî eẕbeḥuke fenżur mâẕâ terâ. ḳâle yâ ebeti-f`al mâ tü'mer. setecidünî in şâe-llâhü mine-ṣṣâbirîn.

102. Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum” dedi, “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?” Dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.”

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · بَلَغَ (çocuk) erişince; · مَعَهُ onun yanında · ٱلسَّعْىَ koşma çağına · قَالَ (İbrahim ona) dedi · يَـٰبُنَىَّ ey yavrum · إِنِّىٓ şüphesiz ki ben · أَرَىٰ görüyorum · فِى uykuda · ٱلْمَنَامِ · أَنِّىٓ ben · أَذْبَحُكَ seni kesiyorum · فَٱنظُرْ (düşün) bak · مَاذَا ne? · تَرَىٰ ۚ görüyorsun (dersin) · قَالَ dedi · يَـٰٓأَبَتِ ey babacığım · ٱفْعَلْ yap · مَا şeyi · تُؤْمَرُ ۖ sana emredilen · سَتَجِدُنِىٓ beni bulacaksın · إِن eğer · شَآءَ dilerse · ٱللَّهُ Allah · مِنَ sabredenlerden · ٱلصَّـٰبِرِينَ

فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلۡجَبِينِ ﴿103﴾

felemmâ eslemâ vetellehû lilcebîn.

103. Her ikisi de (ilâhî buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca,

Kelime meali

فَلَمَّآ ne zaman ki · أَسْلَمَا ikisi (Allah'ın emrine) teslim oludu · وَتَلَّهُۥ ve (çocuğu) yıktı · لِلْجَبِينِ alnı üzerine

وَنَٰدَيۡنَٰهُ أَن يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ ﴿104﴾

venâdeynâhü ey yâ ibrâhîm.

104. “Ey İbrâhim!” diye ona seslendik;

Kelime meali

وَنَـٰدَيْنَـٰهُ ve biz ona seslendik · أَن diye · يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ ey İbrahim

قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿105﴾

ḳad ṣaddaḳte-rru'yâ. innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

105. “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

قَدْ andolsun · صَدَّقْتَ sen doğruladın · ٱلرُّءْيَآ ۚ rüyayı · إِنَّا elbette biz · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ ﴿106﴾

inne hâẕâ lehüve-lbelâü-lmübîn.

106. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı.

Kelime meali

إِنَّ gerçekten · هَـٰذَا bu · لَهُوَ muhakkak o · ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ bir imtihandır · ٱلْمُبِينُ apaçık

وَفَدَيۡنَٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمࣲ‏ ﴿107﴾

vefedeynâhü biẕibḥin `ażîm.

107. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik.

Kelime meali

وَفَدَيْنَـٰهُ ve fidye olarak ona verdik · بِذِبْحٍ bir kurbanlık · عَظِيمٍۢ büyük

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿108﴾

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

108–109. Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.

Kelime meali

وَتَرَكْنَا ve (iyi bir ün) bıraktık · عَلَيْهِ ona · فِى arasında · ٱلْـَٔاخِرِينَ sonra gelenler

سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ ﴿109﴾

selâmün `alâ ibrâhîm.

Kelime meali

سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَىٰٓ üzerine · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim

كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿110﴾

keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

110. Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى biz mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿111﴾

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

111. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı,

Kelime meali

إِنَّهُۥ çünkü o · مِنْ bizim kullarımızdandı · عِبَادِنَا · ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'min

وَبَشَّرۡنَٰهُ بِإِسۡحَٰقَ نَبِيࣰّ ا مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿112﴾

vebeşşernâhü biisḥâḳa nebiyyem mine-ṣṣâliḥîn.

112. İyi insanlardan (seçilmiş) bir peygamber olarak ona İshak’ı da müjdeledik.

Kelime meali

وَبَشَّرْنَـٰهُ ve ona müjdeledik · بِإِسْحَـٰقَ İshak'ı · نَبِيًّۭا bir peygamber olarak · مِّنَ iyilerden · ٱلصَّـٰلِحِينَ

وَبَٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَٰقَۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنࣱ وَظَالِمࣱ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينࣱ‏ ﴿113﴾

vebâraknâ `aleyhi ve`alâ isḥâḳ. vemin ẕürriyyetihimâ muḥsinüv veżâlimül linefsihî mübîn.

113. Ona ve İshak’a bereketler indirdik. Onların soyu içinde iyisi bulunduğu gibi açıkça kendine kötülük edeni de olacaktı.

Kelime meali

وَبَـٰرَكْنَا ve bereketler verdik · عَلَيْهِ kendisine · وَعَلَىٰٓ ve · إِسْحَـٰقَ ۚ İshak'a · وَمِن onların neslinden · ذُرِّيَّتِهِمَا · مُحْسِنٌۭ iyi hareket eden de var · وَظَالِمٌۭ ve zulmeden de · لِّنَفْسِهِۦ kendisine · مُبِينٌۭ açıkça

وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿114﴾

veleḳad menennâ `alâ mûsâ vehârûn.

114. Mûsâ ve Hârûn’a da lütuflarda bulunmuştuk.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · مَنَنَّا lutuflarda bulunduk · عَلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰ · وَهَـٰرُونَ ve Harun'a

وَنَجَّيۡنَٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿115﴾

venecceynâhümâ veḳavmehümâ mine-lkerbi-l`ażîm.

115. Onları ve kavimlerini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.

Kelime meali

وَنَجَّيْنَـٰهُمَا ve onları kurtardık · وَقَوْمَهُمَا ve kavimlerini · مِنَ sıkıntıdan · ٱلْكَرْبِ · ٱلْعَظِيمِ büyük

وَنَصَرۡنَٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ﴿116﴾

veneṣarnâhüm fekânû hümü-lgâlibîn.

116. Onlara yardım ettik ve bu sayede galip çıkanlar onlar oldu.

Kelime meali

وَنَصَرْنَـٰهُمْ ve onlara yardım ettik · فَكَانُوا۟ böylece oldular · هُمُ kendileri · ٱلْغَـٰلِبِينَ üstün gelenler(den)

وَءَاتَيۡنَٰهُمَا ٱلۡكِتَٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ ﴿117﴾

veâteynâhüme-lkitâbe-lmüstebîn.

117. O ikisine açık seçik anlaşılabilen kitabı verdik.

Kelime meali

وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ve onlara verdik · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · ٱلْمُسْتَبِينَ açık ifadeli

وَهَدَيۡنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ ﴿118﴾

vehedeynâhüme-ṣṣirâṭa-lmüsteḳîm.

118. Onları doğru yola ilettik.

Kelime meali

وَهَدَيْنَـٰهُمَا ve onları ilettik · ٱلصِّرَٰطَ yola · ٱلْمُسْتَقِيمَ doğru

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿119﴾

veteraknâ `aleyhimâ fi-l'âḫirîn.

119–120. Ve onların hakkında, “Mûsâ ve Hârûn’a selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.

Kelime meali

وَتَرَكْنَا ve (iyi bir ün) bıraktık · عَلَيْهِمَا onlara · فِى arasında · ٱلْـَٔاخِرِينَ sonra gelenler

سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿120﴾

selâmün `alâ mûsâ vehârûn.

Kelime meali

سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰ · وَهَـٰرُونَ ve Harun'a

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿121﴾

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

121. İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

إِنَّهُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿122﴾

innehümâ min `ibâdine-lmü'minîn.

122. Çünkü ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.

Kelime meali

إِنَّهُمَا çünkü ikisi de · مِنْ bizim kullarımızdandı · عِبَادِنَا · ٱلْمُؤْمِنِينَ inanan

وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿123﴾

veinne ilyâse lemine-lmürselîn.

123. Kuşkusuz İlyâs da elçilerimizden biriydi.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · إِلْيَاسَ İlyas · لَمِنَ elçilerdendi · ٱلْمُرْسَلِينَ

إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿124﴾

iẕ ḳâle liḳavmihî elâ tetteḳûn.

124. Kavmine, “(Şirk ve günahtan) sakınmayacak mısınız?” dedi;

Kelime meali

إِذْ hani · قَالَ demişti ki · لِقَوْمِهِۦٓ kavmine · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ

أَتَدۡعُونَ بَعۡلࣰ ا وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَٰلِقِينَ ﴿125﴾

eted`ûne ba`lev veteẕerûne aḥsene-lḫâliḳîn.

125–126. “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da rabbi olan Allah’ı bırakıp Baal’e mi taparsınız?”

Kelime meali

أَتَدْعُونَ Ba'l'e-mi yalvarıyorsunuz? · بَعْلًۭا Ba'l'e · وَتَذَرُونَ ve bırakıyorsunuz · أَحْسَنَ en güzelini · ٱلْخَـٰلِقِينَ yaratıcıların

ٱللَّهَ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿126﴾

allâhe rabbeküm verabbe âbâikümü-l'evvelîn.

Kelime meali

ٱللَّهَ Allah'ı? · رَبَّكُمْ sizin Rabbiniz · وَرَبَّ ve Rabbi · ءَابَآئِكُمُ atalarınızın · ٱلْأَوَّلِينَ önceki

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ﴿127﴾

fekeẕẕebûhü feinnehüm lemuḥḍarûn.

127–128. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, Allah’ın samimi kulları dışında, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar.

Kelime meali

فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılar · فَإِنَّهُمْ bundan dolayı onlar · لَمُحْضَرُونَ (azaba) getirileceklerdir

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿128﴾

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Kelime meali

إِلَّا yalnız hariçtir · عِبَادَ kulları · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلْمُخْلَصِينَ halis

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿129﴾

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

129–130. Onun hakkında, “İlyâs’a selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.

Kelime meali

وَتَرَكْنَا biz (iyi bir ün) bıraktık · عَلَيْهِ ona · فِى arasında · ٱلْـَٔاخِرِينَ sonra gelenler

سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ ﴿130﴾

selâmün `alâ ilyâsîn.

Kelime meali

سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَىٰٓ İlyas'a · إِلْ يَاسِينَ

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿131﴾

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

131. İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿132﴾

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

132. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

Kelime meali

إِنَّهُۥ çünkü o · مِنْ bizim kullarımızdandı · عِبَادِنَا · ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'min

وَإِنَّ لُوطࣰ ا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿133﴾

veinne lûṭal lemine-lmürselîn.

133. Kuşkusuz Lût da elçilerimizdendi.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · لُوطًۭا Lut · لَّمِنَ gönderilen elçilerdendi · ٱلْمُرْسَلِينَ

إِذۡ نَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ﴿134﴾

iẕ necceynâhü veehlehû ecme`în.

134–135. Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;

Kelime meali

إِذْ hani · نَجَّيْنَـٰهُ onu kurtarmıştık · وَأَهْلَهُۥٓ ve ailesini · أَجْمَعِينَ hepsini

إِلَّا عَجُوزࣰ ا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿135﴾

illâ `acûzen fi-lgâbirîn.

Kelime meali

إِلَّا dışında · عَجُوزًۭا acuze bir kadın · فِى arasında bulunan · ٱلْغَـٰبِرِينَ (azabda) kalacaklar

ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿136﴾

ŝümme demmerne-l'âḫarîn.

136. Sonra diğerlerini helâk ettik.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · دَمَّرْنَا kırdık (geçirdik) · ٱلْـَٔاخَرِينَ ötekileri

وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡهِم مُّصۡبِحِينَ ﴿137﴾

veinneküm letemürrûne `aleyhim muṣbiḥîn.

137–138. Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?

Kelime meali

وَإِنَّكُمْ şüphesiz siz · لَتَمُرُّونَ geçip gidiyorsunuz · عَلَيْهِم onların yanlarından · مُّصْبِحِينَ sabahleyin

وَبِٱلَّيۡلِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿138﴾

vebilleyl. efelâ ta`ḳilûn.

Kelime meali

وَبِٱلَّيْلِ ۗ ve geceleyin · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَعْقِلُونَ

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿139﴾

veinne yûnüse lemine-lmürselîn.

139. Kuşkusuz Yûnus da elçilerimizdendi.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · يُونُسَ Yunus · لَمِنَ gönderilen elçilerdendi · ٱلْمُرْسَلِينَ

إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ﴿140﴾

iẕ ebeḳa ile-lfülki-lmeşḥûn.

140. Vaktiyle o, yüklü bir tekneyle ülkesinden kaçmıştı.

Kelime meali

إِذْ hani · أَبَقَ kaçmıştı · إِلَى gemiye · ٱلْفُلْكِ · ٱلْمَشْحُونِ dolu

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ ﴿141﴾

fesâheme fekâne mine-lmüdḥaḍîn.

141. Kur’aya girdi ve kaybedenlerden oldu.

Kelime meali

فَسَاهَمَ kur'a çekti · فَكَانَ ve oldu · مِنَ yenilenlerden · ٱلْمُدْحَضِينَ

فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمࣱ‏ ﴿142﴾

felteḳamehü-lḥûtü vehüve mülîm.

142. Kendisini (büyük bir) balık yuttu. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştı.

Kelime meali

فَٱلْتَقَمَهُ sonra onu yuttu · ٱلْحُوتُ balık · وَهُوَ ve o · مُلِيمٌۭ kendi kendisini kınarken

فَلَوۡلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ ﴿143﴾

felevlâ ennehû kâne mine-lmüsebbiḥîn.

143–144. Eğer o, Allah’ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.

Kelime meali

فَلَوْلَآ eğer · أَنَّهُۥ ki o · كَانَ olmasaydı · مِنَ tesbih edenlerden · ٱلْمُسَبِّحِينَ

لَلَبِثَ فِي بَطۡنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ﴿144﴾

lelebiŝe fî baṭnih ilâ yevmi yüb`aŝûn.

Kelime meali

لَلَبِثَ kalırdı · فِى onun karnında · بَطْنِهِۦٓ · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ güne · يُبْعَثُونَ yeniden diriltilecekleri

۞فَنَبَذۡنَٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمࣱ‏ ﴿145﴾

fenebeẕnâhü bil`arâi vehüve seḳîm.

145. Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık;

Kelime meali

۞ فَنَبَذْنَـٰهُ onu attık · بِٱلْعَرَآءِ ağaçsız çıplak bir yere · وَهُوَ ve o · سَقِيمٌۭ hasta bir halde iken

وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةࣰ مِّن يَقۡطِينࣲ‏ ﴿146﴾

veembetnâ `aleyhi şeceratem miy yaḳṭîn.

146. Üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik.

Kelime meali

وَأَنۢبَتْنَا ve bitirdik · عَلَيْهِ üzerine · شَجَرَةًۭ bir ağacı · مِّن asma kabak · يَقْطِينٍۢ

وَأَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ ﴿147﴾

veerselnâhü ilâ mieti elfin ev yezîdûn.

147. Bir defa daha onu yüz bin ya da daha fazla kişiye elçi olarak gönderdik.

Kelime meali

وَأَرْسَلْنَـٰهُ ve onu elçi gönderdik · إِلَىٰ (insan)a · مِا۟ئَةِ yüz · أَلْفٍ bin · أَوْ ya da · يَزِيدُونَ daha fazlasına

فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينࣲ‏ ﴿148﴾

feâmenû femetta`nâhüm ilâ ḥîn.

148. Bu defa onlar iman ettiler, biz de kendilerini belirli bir vakte kadar nimetlerimizle yaşattık.

Kelime meali

فَـَٔامَنُوا۟ ve inandılar · فَمَتَّعْنَـٰهُمْ biz de onları geçindirdik · إِلَىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye

فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ ﴿149﴾

festeftihim elirabbike-lbenâtü velehümü-lbenûn.

149. Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kızlar rabbinin de erkek çocuklar onların mı!

Kelime meali

فَٱسْتَفْتِهِمْ şimdi onlara sor · أَلِرَبِّكَ Rabbine (mi?) · ٱلْبَنَاتُ kızlar · وَلَهُمُ onlara da · ٱلْبَنُونَ oğlanlar (mı?)

أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ إِنَٰثࣰ ا وَهُمۡ شَٰهِدُونَ ﴿150﴾

em ḫalaḳne-lmelâikete inâŝev vehüm şâhidûn.

150. Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?

Kelime meali

أَمْ yoksa · خَلَقْنَا yarattık · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ melekleri · إِنَـٰثًۭا dişi olarak (mı?) · وَهُمْ ve onlar · شَـٰهِدُونَ görüyorlarken

أَلَآ إِنَّهُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ ﴿151﴾

elâ innehüm min ifkihim leyeḳûlûn.

151–152. İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu!” diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.

Kelime meali

أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّهُم elbette onlar · مِّنْ yüzünden · إِفْكِهِمْ iftiraları · لَيَقُولُونَ diyorlar ki

وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿152﴾

velede-llâhü veinnehüm lekâẕibûn.

Kelime meali

وَلَدَ doğurdu · ٱللَّهُ Allah · وَإِنَّهُمْ ve onlar · لَكَـٰذِبُونَ elbette yalancıdırlar

أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ ﴿153﴾

aṣṭafe-lbenâti `ale-lbenîn.

153. Allah, kızları oğlanlara tercih mi etmiş!

Kelime meali

أَصْطَفَى tercih mi etmiş? · ٱلْبَنَاتِ kızları · عَلَى karşı · ٱلْبَنِينَ oğlanlara

مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ﴿154﴾

mâ leküm. keyfe taḥkümûn.

154. Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz?

Kelime meali

مَا ne? · لَكُمْ size (ne) oldu? · كَيْفَ nasıl · تَحْكُمُونَ hüküm veriyorsunuz

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿155﴾

efelâ teẕekkerûn.

155. Hiç düşünmüyor musunuz?

Kelime meali

أَفَلَا hiç mi düşünmüyorsunuz? · تَذَكَّرُونَ

أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَٰنࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿156﴾

em leküm sülṭânüm mübîn.

156. Yoksa açık bir kanıtınız mı var?

Kelime meali

أَمْ yoksa (-mi var?) · لَكُمْ sizin · سُلْطَـٰنٌۭ · مُّبِينٌۭ açık

فَأۡتُواْ بِكِتَٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿157﴾

fe'tû bikitâbiküm in küntüm ṣâdiḳîn.

157. Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin.

Kelime meali

فَأْتُوا۟ getirin · بِكِتَـٰبِكُمْ Kitabınızı · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğrulardan

وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبࣰ اۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ﴿158﴾

vece`alû beynehû vebeyne-lcinneti nesebâ. veleḳad `alimeti-lcinnetü innehüm lemuḥḍarûn.

158. Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. Oysa bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka hesap yerine götürüleceklerdir.

Kelime meali

وَجَعَلُوا۟ ve uydurdular · بَيْنَهُۥ O'nunla · وَبَيْنَ arasında · ٱلْجِنَّةِ cinler · نَسَبًۭا ۚ bir nesep · وَلَقَدْ oysa · عَلِمَتِ bilmişlerdir · ٱلْجِنَّةُ cinler · إِنَّهُمْ kendilerinin · لَمُحْضَرُونَ (yüce divana) getirileceklerini

سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿159﴾

sübḥâne-llâhi `ammâ yeṣifûn.

159. Allah, onların isnat ettikleri niteliklerden uzaktır.

Kelime meali

سُبْحَـٰنَ (münezzehtir) yücedir · ٱللَّهِ Allah · عَمَّا onların taktıkları sıfatlardan · يَصِفُونَ

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿160﴾

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

160. Allah’ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar).

Kelime meali

إِلَّا fakat hariçtir · عِبَادَ kulları · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلْمُخْلَصِينَ temiz

فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ ﴿161﴾

feinneküm vemâ ta`büdûn.

161–162. Siz ve taptıklarınız; hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah’a inancı hususunda saptıramazsınız.

Kelime meali

فَإِنَّكُمْ ne siz · وَمَا ve ne de · تَعْبُدُونَ taptıklarınız

مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَٰتِنِينَ ﴿162﴾

mâ entüm `aleyhi bifâtinîn.

Kelime meali

مَآ değil(siniz) · أَنتُمْ siz · عَلَيْهِ O'na karşı · بِفَـٰتِنِينَ saptıracak

إِلَّا مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿163﴾

illâ men hüve ṣâli-lceḥîm.

163. Ancak cehennemi boylayacak olan başka.

Kelime meali

إِلَّا başkasını · مَنْ kimseden · هُوَ O · صَالِ girecek · ٱلْجَحِيمِ cehenneme

وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامࣱ مَّعۡلُومࣱ‏ ﴿164﴾

vemâ minnâ illâ lehû meḳâmüm ma`lûm.

164. (Putperestlerce Allah’ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) “Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.

Kelime meali

وَمَا ve yoktur · مِنَّآ bizden kimsenin · إِلَّا dışında · لَهُۥ onun · مَقَامٌۭ bir makamı · مَّعْلُومٌۭ bilinen

وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ ﴿165﴾

veinnâ lenaḥnu-ṣṣâffûn.

165. Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız.

Kelime meali

وَإِنَّا ve elbette biziz · لَنَحْنُ muhakkak biz · ٱلصَّآفُّونَ o saf saf dizilenler

وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ ﴿166﴾

veinnâ lenaḥnü-lmüsebbiḥûn.

166. Ve biz, kuşkusuz Allah’ı tesbih ederiz.”

Kelime meali

وَإِنَّا ve elbette biziz · لَنَحْنُ muhakkak biz · ٱلْمُسَبِّحُونَ o tesbih edenler

وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ ﴿167﴾

vein kânû leyeḳûlûn.

167. O putperestler hep şöyle derlerdi:

Kelime meali

وَإِن ve elbette · كَانُوا۟ onlar · لَيَقُولُونَ şöyle diyorlardı

لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرࣰ ا مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿168﴾

lev enne `indenâ ẕikram mine-l'evvelîn.

168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;

Kelime meali

لَوْ eğer olsaydı · أَنَّ kuşkusuz · عِندَنَا yanımızda · ذِكْرًۭا bir uyarı · مِّنَ öncekilerden · ٱلْأَوَّلِينَ

لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿169﴾

lekünnâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

169. Elbet biz de Allah’ın hâlis kulları olurduk.”

Kelime meali

لَكُنَّا elbette biz olurduk · عِبَادَ kulları · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلْمُخْلَصِينَ halis

فَكَفَرُواْ بِهِۦۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ﴿170﴾

fekeferû bih. fesevfe ya`lemûn.

170. Ama şimdi bu kitabı (Kur’an) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler!

Kelime meali

فَكَفَرُوا۟ ama inkar ettiler · بِهِۦ ۖ onu · فَسَوْفَ yakında · يَعْلَمُونَ bileceklerdir

وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿171﴾

veleḳad sebeḳat kelimetünâ li`ibâdine-lmürselîn.

171. Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik:

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · سَبَقَتْ geçmişti · كَلِمَتُنَا şu sözümüz · لِعِبَادِنَا kullarımıza · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçi

إِنَّهُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ ﴿172﴾

innehüm lehümü-lmenṣûrûn.

172. Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar.

Kelime meali

إِنَّهُمْ mutlaka onlar · لَهُمُ kendileri olacaktır · ٱلْمَنصُورُونَ zafere ulaştırılanlar

وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ﴿173﴾

veinne cündenâ lehümü-lgâlibûn.

173. Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.

Kelime meali

وَإِنَّ ve mutlaka · جُندَنَا bizim ordumuz · لَهُمُ onlara · ٱلْغَـٰلِبُونَ galip gelecektir

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينࣲ‏ ﴿174﴾

fetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.

174. (Ey resulüm!) Şimdi sen bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak.

Kelime meali

فَتَوَلَّ o halde dön · عَنْهُمْ onlardan · حَتَّىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye

وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ﴿175﴾

veebṣirhüm fesevfe yübṣirûn.

175. Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler!

Kelime meali

وَأَبْصِرْهُمْ onları gözetle · فَسَوْفَ yakında · يُبْصِرُونَ göreceklerdir

أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿176﴾

efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.

176. Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar?

Kelime meali

أَفَبِعَذَابِنَا bizim azabımızı mı? · يَسْتَعْجِلُونَ acele istiyorlar

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿177﴾

feiẕâ nezele bisâḥatihim fesâe ṣabâḥu-lmünẕerîn.

177. İstedikleri başlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır!

Kelime meali

فَإِذَا zaman · نَزَلَ (azab) indiği · بِسَاحَتِهِمْ yurtlarına · فَسَآءَ ne kötü olur · صَبَاحُ sabahı · ٱلْمُنذَرِينَ uyarılmış olanların

وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينࣲ‏ ﴿178﴾

vetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.

178. Evet, sen bir süre için onları kendi hallerine bırak.

Kelime meali

وَتَوَلَّ ve uzaklaş · عَنْهُمْ onlardan · حَتَّىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye

وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ﴿179﴾

veebṣir fesevfe yübṣirûn.

179. Ve hallerini gör; ileride kendileri de görecekler!

Kelime meali

وَأَبْصِرْ ve (bekle de) gör · فَسَوْفَ yakında · يُبْصِرُونَ onlar da göreceklerdir

سُبۡحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿180﴾

sübḥâne rabbike rabbi-l`izzeti `ammâ yeṣifûn.

180. Mutlak izzet sahibi olan rabbin, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir.

Kelime meali

سُبْحَـٰنَ yücedir · رَبِّكَ Rabbin · رَبِّ sahibi · ٱلْعِزَّةِ kudret ve şeref · عَمَّا onların nitelendirmelerinden · يَصِفُونَ

وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿181﴾

veselâmün `ale-lmürselîn.

181. Bütün peygamberlere selâm olsun!

Kelime meali

وَسَلَـٰمٌ ve selam olsun · عَلَى üzerine · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçiler

وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿182﴾

velḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.

182. Ve âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Kelime meali

وَٱلْحَمْدُ ve hamd olsun · لِلَّهِ Allah'a · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin