Sâd Suresi
Sâd suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
صٓۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ذِي ٱلذِّكۡرِ ﴿1﴾
ṣâd. velḳur'âni ẕi-ẕẕikr.
1–2. Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur’an’a andolsun ki inkâr edenler, bu uyarıya kulak verecekleri yerde, gurura kapılmış ve ayrılığa düşmüşlerdir.
Kelime meali
صٓ ۚ Sâd · وَٱلْقُرْءَانِ Kur'an'a andolsun · ذِى sahibi · ٱلذِّكْرِ şan şeref'
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي عِزَّةࣲ وَشِقَاقࣲ ﴿2﴾
beli-lleẕîne keferû fî `izzetiv veşiḳâḳ.
Kelime meali
بَلِ doğrusu · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · فِى içindedirler · عِزَّةٍۢ bir gurur · وَشِقَاقٍۢ ve ayrılık
كَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّن قَرۡنࣲ فَنَادَواْ وَّلَاتَ حِينَ مَنَاصࣲ ﴿3﴾
kem ehleknâ min ḳablihim min ḳarnin fenâdev velâte ḥîne menâṣ.
3. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; o sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi.
Kelime meali
كَمْ nicesini · أَهْلَكْنَا helak ettik · مِن onlardan önceki · قَبْلِهِم · مِّن nesillerden · قَرْنٍۢ · فَنَادَوا۟ feryad ettiler · وَّلَاتَ fakat geçmişti · حِينَ zamanı · مَنَاصٍۢ kurtuluş
وَعَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرࣱ مِّنۡهُمۡۖ وَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا سَٰحِرࣱ كَذَّابٌ ﴿4﴾
ve`acibû en câehüm münẕirum minhüm. veḳâle-lkâfirûne hâẕâ sâḥirun keẕẕâb.
4. Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır.
Kelime meali
وَعَجِبُوٓا۟ ve hayret ettiler · أَن onlara gelmesine · جَآءَهُم · مُّنذِرٌۭ bir uyarıcı (peygamber) · مِّنْهُمْ ۖ kendilerinden · وَقَالَ ve dedi(ler) ki · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirler · هَـٰذَا bu · سَـٰحِرٌۭ bir sihirbazdır · كَذَّابٌ yalancı
أَجَعَلَ ٱلۡأٓلِهَةَ إِلَٰهࣰ ا وَٰحِدًاۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٌ عُجَابࣱ ﴿5﴾
ece`ale-l'âlihete ilâhev vâḥidâ. inne hâẕâ leşey'ün `ucâb.
5. Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”
Kelime meali
أَجَعَلَ yaptı mı? · ٱلْـَٔالِهَةَ tanrıları · إِلَـٰهًۭا tanrı · وَٰحِدًا ۖ bir tek · إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · لَشَىْءٌ bir şeydir · عُجَابٌۭ tuhaf
وَٱنطَلَقَ ٱلۡمَلَأُ مِنۡهُمۡ أَنِ ٱمۡشُواْ وَٱصۡبِرُواْ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمۡۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءࣱ يُرَادُ ﴿6﴾
venṭaleḳa-lmeleü minhüm eni-mşû vaṣbirû `alâ âlihetiküm. inne hâẕâ leşey'üy yürâd.
6. Onların ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Yolunuzda yürüyün! Tanrılarınıza bağlılıkta direnin! İşte (sizden) istenen budur.
Kelime meali
وَٱنطَلَقَ ve fırladı · ٱلْمَلَأُ bir grup · مِنْهُمْ onlardan · أَنِ yürüyün · ٱمْشُوا۟ · وَٱصْبِرُوا۟ ve bağlı kalın · عَلَىٰٓ tanrılarınıza · ءَالِهَتِكُمْ ۖ · إِنَّ çünkü · هَـٰذَا bu · لَشَىْءٌۭ bir şeydir · يُرَادُ arzu edilen
مَا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِي ٱلۡمِلَّةِ ٱلۡأٓخِرَةِ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا ٱخۡتِلَٰقٌ ﴿7﴾
mâ semi`nâ bihâẕâ fi-lmilleti-l'âḫirah. in hâẕâ ille-ḫtilâḳ.
7. Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil.
Kelime meali
مَا biz işitmedik · سَمِعْنَا · بِهَـٰذَا bunu · فِى dinde · ٱلْمِلَّةِ · ٱلْـَٔاخِرَةِ öteki · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · ٱخْتِلَـٰقٌ uydurma(dan)
أَءُنزِلَ عَلَيۡهِ ٱلذِّكۡرُ مِنۢ بَيۡنِنَاۚ بَلۡ هُمۡ فِي شَكࣲّ مِّن ذِكۡرِيۚ بَل لَّمَّا يَذُوقُواْ عَذَابِ ﴿8﴾
eünzile `aleyhi-ẕẕikru mim beyninâ. bel hüm fî şekkim min ẕikrî. bel lemmâ yeẕûḳû `aẕâb.
8. İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!
Kelime meali
أَءُنزِلَ indirildi mi? · عَلَيْهِ ona · ٱلذِّكْرُ Zikr · مِنۢ aramızdan · بَيْنِنَا ۚ · بَلْ doğrusu · هُمْ onlar · فِى içindedirler · شَكٍّۢ şüphe · مِّن benim Zikr'imden · ذِكْرِى ۖ · بَل hayır · لَّمَّا onlar henüz tadmadılar · يَذُوقُوا۟ · عَذَابِ azabımı
أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآئِنُ رَحۡمَةِ رَبِّكَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡوَهَّابِ ﴿9﴾
em `indehüm ḫazâinü raḥmeti rabbike-l`azîzi-lvehhâb.
9. Yoksa senin aziz ve lutufkâr rabbinin rahmet hazineleri onların elinde midir?
Kelime meali
أَمْ yoksa · عِندَهُمْ onların yanında (mı?) · خَزَآئِنُ hazineleri · رَحْمَةِ rahmet · رَبِّكَ Rabbinin · ٱلْعَزِيزِ daima üstün olan · ٱلْوَهَّابِ çok lutufta bulunan
أَمۡ لَهُم مُّلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۖ فَلۡيَرۡتَقُواْ فِي ٱلۡأَسۡبَٰبِ ﴿10﴾
em lehüm mülkü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. felyerteḳû fi-l'esbâb.
10. Ya da göklerle yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onlarda mı? Öyleyse çareler bulup göklere yükselseler ya!
Kelime meali
أَمْ yoksa · لَهُم onların (mı?) · مُّلْكُ mülkü · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve bulunanların · بَيْنَهُمَا ۖ ikisi arasında · فَلْيَرْتَقُوا۟ öyleyse yükselsinler · فِى içinde · ٱلْأَسْبَـٰبِ sebepler (vasıtalar)
جُندࣱ مَّا هُنَالِكَ مَهۡزُومࣱ مِّنَ ٱلۡأَحۡزَابِ ﴿11﴾
cündüm mâ hünâlike mehzûmüm mine-l'aḥzâb.
11. Onlar, orada çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahkûm bir kalabalıktır.
Kelime meali
جُندٌۭ bir ordudur · مَّا şurada · هُنَالِكَ · مَهْزُومٌۭ bozguna uğratılacak · مِّنَ derme çatma · ٱلْأَحْزَابِ
كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحࣲ وَعَادࣱ وَفِرۡعَوۡنُ ذُو ٱلۡأَوۡتَادِ ﴿12﴾
keẕẕebet ḳablehüm ḳavmü nûḥiv ve`âdüv vefir`avnü ẕü-l'evtâd.
12–13. Bunlardan önce Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklı Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı, bütün bu topluluklar ısrarla gerçeği yalanlamışlardı.
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanlamıştı · قَبْلَهُمْ onlardan önce · قَوْمُ kavmi · نُوحٍۢ Nuh · وَعَادٌۭ ve Ad (kavmi) · وَفِرْعَوْنُ ve Fir'avn · ذُو sahibi · ٱلْأَوْتَادِ kazıklar
وَثَمُودُ وَقَوۡمُ لُوطࣲ وَأَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِۚ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡأَحۡزَابُ ﴿13﴾
veŝemûdü veḳavmü lûṭiv veaṣḥâbü-l'eykeh. ülâike-l'aḥzâb.
Kelime meali
وَثَمُودُ Semud (kavmi) · وَقَوْمُ ve kavmi · لُوطٍۢ Lut · وَأَصْحَـٰبُ ve halkı · لْـَٔيْكَةِ ۚ Eyke · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلْأَحْزَابُ kabilelerdi
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ ﴿14﴾
in küllün illâ keẕẕebe-rrusüle feḥaḳḳa `iḳâb.
14. Hepsi de elçileri yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de kendilerini cezalandırmam hak oldu.
Kelime meali
إِن hepsi de · كُلٌّ · إِلَّا ancak · كَذَّبَ yalanladılar · ٱلرُّسُلَ elçileri · فَحَقَّ ve hak ettiler · عِقَابِ benim cezamı
وَمَا يَنظُرُ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ مَّا لَهَا مِن فَوَاقࣲ ﴿15﴾
vemâ yenżuru hâülâi illâ ṣayḥatev vâḥidetem mâ lehâ min fevâḳ.
15. Bunlar da şimdi, bir daha geri dönüşe imkân bırakmayacak olan korkunç bir sesi, yalnızca bunu beklemektedirler.
Kelime meali
وَمَا ve · يَنظُرُ beklemiyorlar · هَـٰٓؤُلَآءِ bunlar · إِلَّا başka bir şey · صَيْحَةًۭ na'ra · وَٰحِدَةًۭ bir tek · مَّا olmayan · لَهَا ona · مِن geri dönmesi · فَوَاقٍۢ
وَقَالُواْ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ﴿16﴾
veḳâlû rabbenâ `accil lenâ ḳiṭṭanâ ḳable yevmi-lḥisâb.
16. Onlar, (alaycı bir tavırla), “Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!” dediler.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler ki · رَبَّنَا Rabbimiz · عَجِّل hemen ver · لَّنَا bize · قِطَّنَا bizim (azab) payımızı · قَبْلَ önce · يَوْمِ gününden · ٱلْحِسَابِ hesap
ٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَا دَاوُۥدَ ذَا ٱلۡأَيۡدِۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ﴿17﴾
iṣbir `alâ mâ yeḳûlûne veẕkür `abdenâ dâvûde ẕe-l'eyd. innehû evvâb.
17. Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla! Yönü hep Allah’a dönüktü.
Kelime meali
ٱصْبِرْ sabret · عَلَىٰ şeylere · مَا · يَقُولُونَ onların dedikleri · وَٱذْكُرْ ve an · عَبْدَنَا kulumuz · دَاوُۥدَ Davud'u · ذَا sahibi · ٱلْأَيْدِ ۖ güç · إِنَّهُۥٓ çünkü o · أَوَّابٌ (bize) çok başvururdu
إِنَّا سَخَّرۡنَا ٱلۡجِبَالَ مَعَهُۥ يُسَبِّحۡنَ بِٱلۡعَشِيِّ وَٱلۡإِشۡرَاقِ ﴿18﴾
innâ seḫḫarne-lcibâle me`ahû yüsebbiḥne bil`aşiyyi vel'işrâḳ.
18–19. Dağları onun emrine verdik. Sabah akşam yaratıcılarını tesbih ederlerdi. Toplu halde kuşları da (emrine verdik). Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi.
Kelime meali
إِنَّا elbette biz · سَخَّرْنَا boyun eğdirmiştik · ٱلْجِبَالَ dağları · مَعَهُۥ onunla beraber · يُسَبِّحْنَ tesbih ederlerdi · بِٱلْعَشِىِّ akşam · وَٱلْإِشْرَاقِ ve sabah
وَٱلطَّيۡرَ مَحۡشُورَةࣰۖ كُلࣱّ لَّهُۥٓ أَوَّابࣱ ﴿19﴾
veṭṭayra maḥşûrah. küllül lehû evvâb.
Kelime meali
وَٱلطَّيْرَ ve kuşlar · مَحْشُورَةًۭ ۖ toplanıp gelen · كُلٌّۭ hepsi · لَّهُۥٓ ona · أَوَّابٌۭ katılırdı
وَشَدَدۡنَا مُلۡكَهُۥ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡحِكۡمَةَ وَفَصۡلَ ٱلۡخِطَابِ ﴿20﴾
veşedednâ mülkehû veâteynâhü-lḥikmete vefaṣle-lḫiṭâb.
20. Onun hükümdarlığını güçlendirmiş, kendisine hikmet (peygamberlik) ve anlaşmazlıkları halletme yeteneği vermiştik.
Kelime meali
وَشَدَدْنَا güçlendirmiştik · مُلْكَهُۥ onun mülkünü · وَءَاتَيْنَـٰهُ ve kendisine vermiştik · ٱلْحِكْمَةَ hikmet · وَفَصْلَ ve ayırd edici · ٱلْخِطَابِ konuşma
۞وَهَلۡ أَتَىٰكَ نَبَؤُاْ ٱلۡخَصۡمِ إِذۡ تَسَوَّرُواْ ٱلۡمِحۡرَابَ ﴿21﴾
vehel etâke nebeü-lḫaṣm. iẕ tesevveru-lmiḥrâb.
21–22. Davalaşanlara dair bilgi sana ulaştı mı? Bu adamlar mâbedin duvarına tırmanıp Dâvûd’un yanına girmişlerdi. Dâvûd onları görünce telâşlanmıştı. “Korkma” dediler, “Birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz. Aramızda âdil bir hüküm ver; doğruluktan sapma, bize de doğru yolu göster.”
Kelime meali
۞ وَهَلْ sana geldimi? · أَتَىٰكَ · نَبَؤُا۟ haberi · ٱلْخَصْمِ davacıların · إِذْ hani · تَسَوَّرُوا۟ tırmanmışlardı · ٱلْمِحْرَابَ mabed(in duvarına)
إِذۡ دَخَلُواْ عَلَىٰ دَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنۡهُمۡۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ خَصۡمَانِ بَغَىٰ بَعۡضُنَا عَلَىٰ بَعۡضࣲ فَٱحۡكُم بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَلَا تُشۡطِطۡ وَٱهۡدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٰطِ ﴿22﴾
iẕ deḫalû `alâ dâvûde fefezi`a minhüm ḳâlû lâ teḫaf. ḫaṣmâni begâ ba`ḍunâ `alâ ba`ḍin faḥküm beynenâ bilḥaḳḳi velâ tüşṭiṭ vehdinâ ilâ sevâi-ṣṣirâṭ.
Kelime meali
إِذْ hani · دَخَلُوا۟ girmişlerdi · عَلَىٰ yanına · دَاوُۥدَ Davud'un · فَفَزِعَ ve korkmuştu · مِنْهُمْ ۖ onlardan · قَالُوا۟ dediler · لَا korkma · تَخَفْ ۖ · خَصْمَانِ biz iki davacıyız · بَغَىٰ saldırdı · بَعْضُنَا birimiz · عَلَىٰ hakkına · بَعْضٍۢ ötekinin · فَٱحْكُم şimdi sen hükmet · بَيْنَنَا aramızda · بِٱلْحَقِّ hak ile · وَلَا ve · تُشْطِطْ haksızlık etme · وَٱهْدِنَآ bizi götür · إِلَىٰ ortasına (adalete) · سَوَآءِ · ٱلصِّرَٰطِ yolun
إِنَّ هَٰذَآ أَخِي لَهُۥ تِسۡعࣱ وَتِسۡعُونَ نَعۡجَةࣰ وَلِيَ نَعۡجَةࣱ وَٰحِدَةࣱ فَقَالَ أَكۡفِلۡنِيهَا وَعَزَّنِي فِي ٱلۡخِطَابِ ﴿23﴾
inne hâẕâ eḫî lehû tis`uv vetis`ûne na`cetev veliye na`cetüv vâḥidetün feḳâle ekfilnîhâ ve`azzenî fi-lḫiṭâb.
23. “Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘Onu da bana ver’ dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı.”
Kelime meali
إِنَّ doğrusu · هَـٰذَآ bu · أَخِى kardeşimin · لَهُۥ vardır · تِسْعٌۭ (doksan) dokuz · وَتِسْعُونَ doksan (dokuz) · نَعْجَةًۭ koyunu · وَلِىَ benim ise vardır · نَعْجَةٌۭ koyunum · وَٰحِدَةٌۭ bir tek · فَقَالَ fakat (kardeşim) dedi · أَكْفِلْنِيهَا onu da bana ver · وَعَزَّنِى ve bana ağır bastı · فِى konuşmada · ٱلْخِطَابِ
قَالَ لَقَدۡ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعۡجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦۖ وَإِنَّ كَثِيرࣰ ا مِّنَ ٱلۡخُلَطَآءِ لَيَبۡغِي بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَقَلِيلࣱ مَّا هُمۡۗ وَظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّٰهُ فَٱسۡتَغۡفَرَ رَبَّهُۥ وَخَرَّۤ رَاكِعࣰ اۤ وَأَنَابَ۩ ﴿24﴾
ḳâle leḳad żalemeke bisüâli na`cetike ilâ ni`âcih. veinne keŝîram mine-lḫuleṭâi leyebgî ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍin ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veḳalîlüm mâ hüm. veżanne dâvûdü ennemâ fetennâhü festagfera rabbehû veḫarra râki`av veenâb.
24. Dâvûd şöyle dedi: “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir. Zaten aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler; yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir; ama onlar da o kadar az ki!” Dâvûd (böyle bir temsil ile) kendisini sınadığımızı anladı. Bunun üzerine rabbinden kendisini bağışlamasını dileyerek secdeye kapandı ve bütünüyle O’na yöneldi.
Kelime meali
قَالَ (Davud) dedi ki · لَقَدْ andolsun · ظَلَمَكَ sana zulmetmiştir · بِسُؤَالِ istemekle · نَعْجَتِكَ senin koyununu · إِلَىٰ kendi koyunlarına · نِعَاجِهِۦ ۖ · وَإِنَّ ve zaten · كَثِيرًۭا çoğu · مِّنَ karıştıran(ortak)ların · ٱلْخُلَطَآءِ · لَيَبْغِى zulmederler · بَعْضُهُمْ biri · عَلَىٰ üzerine · بَعْضٍ diğeri · إِلَّا yalnız bunun dışındadır · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · وَقَلِيلٌۭ ve azdır · مَّا ne kadar · هُمْ ۗ onlar · وَظَنَّ ve sandı · دَاوُۥدُ Davud · أَنَّمَا kendisini denediğimizi · فَتَنَّـٰهُ · فَٱسْتَغْفَرَ mağfiret diledi · رَبَّهُۥ Rabbinden · وَخَرَّ ve kapandı · رَاكِعًۭا eğilerek (secdeye) · وَأَنَابَ ۩ ve (bize) döndü
فَغَفَرۡنَا لَهُۥ ذَٰلِكَۖ وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابࣲ ﴿25﴾
fegafernâ lehû ẕâlik. veinne lehû `indenâ lezülfâ veḥusne meâb.
25. Biz de onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı, güzel bir geleceği vardır.
Kelime meali
فَغَفَرْنَا biz de affettik · لَهُۥ ondan · ذَٰلِكَ ۖ bunu · وَإِنَّ ve şüphesiz · لَهُۥ onun vardır · عِندَنَا yanımızda · لَزُلْفَىٰ bir yakınlığı · وَحُسْنَ ve güzel · مَـَٔابٍۢ bir geleceği
يَٰدَاوُۥدُ إِنَّا جَعَلۡنَٰكَ خَلِيفَةࣰ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱحۡكُم بَيۡنَ ٱلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ ٱلۡهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُمۡ عَذَابࣱ شَدِيدُۢ بِمَا نَسُواْ يَوۡمَ ٱلۡحِسَابِ ﴿26﴾
yâ dâvûdü innâ ce`alnâke ḫalîfeten fi-l'arḍi faḥküm beyne-nnâsi bilḥaḳḳi velâ tettebi`i-lhevâ feyüḍilleke `an sebîli-llâh. inne-lleẕîne yeḍillûne `an sebîli-llâhi lehüm `aẕâbün şedîdüm bimâ nesû yevme-lḥisâb.
26. “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.”
Kelime meali
يَـٰدَاوُۥدُ ey Davud · إِنَّا elbette biz · جَعَلْنَـٰكَ seni yaptık · خَلِيفَةًۭ hükümdar · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَٱحْكُم o halde hükmet · بَيْنَ arasında · ٱلنَّاسِ insanlar · بِٱلْحَقِّ adaletle · وَلَا ve · تَتَّبِعِ uyma · ٱلْهَوَىٰ keyf(in)e · فَيُضِلَّكَ sonra seni saptırır · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselere · يَضِلُّونَ sapan(lara) · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah'ın · لَهُمْ onlara vardır · عَذَابٌۭ bir azab · شَدِيدٌۢ çetin · بِمَا dolayı · نَسُوا۟ unuttuklarından · يَوْمَ gününü · ٱلْحِسَابِ hesap
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا بَٰطِلࣰ اۚ ذَٰلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۚ فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنَ ٱلنَّارِ ﴿27﴾
vemâ ḫalaḳne-ssemâe vel'arḍa vemâ beynehümâ bâṭilâ. ẕâlike żannü-lleẕîne keferû. feveylül lilleẕîne keferû mine-nnâr.
27. Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden vay o inkârcıların başına geleceklere!
Kelime meali
وَمَا ve · خَلَقْنَا yaratmadık · ٱلسَّمَآءَ göğü · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · وَمَا ve ne de · بَيْنَهُمَا ikisi arasındakileri · بَـٰطِلًۭا ۚ boş yere · ذَٰلِكَ bu · ظَنُّ zannıdır · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَفَرُوا۟ ۚ inkar eden(lerin) · فَوَيْلٌۭ vay hallerine; · لِّلَّذِينَ kimselerin · كَفَرُوا۟ inkar eden(lerin) · مِنَ ateşten dolayı · ٱلنَّارِ
أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَٱلۡمُفۡسِدِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلۡمُتَّقِينَ كَٱلۡفُجَّارِ ﴿28﴾
em nec`alü-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti kelmüfsidîne fi-l'arḍ. em nec`alü-lmütteḳîne kelfüccâr.
28. Yoksa iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanları yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacaktık? Yahut günah işlemekten sakınanları günaha batanlar gibi mi sayacaktık?
Kelime meali
أَمْ yoksa · نَجْعَلُ tutacağız · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanları · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · كَٱلْمُفْسِدِينَ bozgunculuk yapanlar gibi (mi?) · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · أَمْ yoksa · نَجْعَلُ tutacağız · ٱلْمُتَّقِينَ muttakileri · كَٱلْفُجَّارِ yoldan çıkanlar gibi (mi?)
كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ إِلَيۡكَ مُبَٰرَكࣱ لِّيَدَّبَّرُوٓاْ ءَايَٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ﴿29﴾
kitâbün enzelnâhü ileyke mübârakül liyeddebberû âyâtihî veliyeteẕekkera ülü-l'elbâb.
29. Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl iz‘an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik.
Kelime meali
كِتَـٰبٌ Kitab (ki) · أَنزَلْنَـٰهُ onu indirdik · إِلَيْكَ sana · مُبَـٰرَكٌۭ mübarek · لِّيَدَّبَّرُوٓا۟ düşünsünler diye · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · وَلِيَتَذَكَّرَ ve öğüt alsınlar diye · أُو۟لُوا۟ sahipleri · ٱلْأَلْبَـٰبِ sağduyu
وَوَهَبۡنَا لِدَاوُۥدَ سُلَيۡمَٰنَۚ نِعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ﴿30﴾
vevehebnâ lidâvûde süleymân. ni`me-l`abd. innehû evvâb.
30. Biz Dâvûd’a Süleyman’ı armağan ettik. O ne iyi kuldu! Yönü hep Allah’a dönüktü.
Kelime meali
وَوَهَبْنَا ve biz armağan ettik · لِدَاوُۥدَ Davud'a · سُلَيْمَـٰنَ ۚ Süleyman'ı · نِعْمَ ne güzel · ٱلْعَبْدُ ۖ kuldu · إِنَّهُۥٓ şüphesiz o · أَوَّابٌ (Allah'a) yönelirdi
إِذۡ عُرِضَ عَلَيۡهِ بِٱلۡعَشِيِّ ٱلصَّٰفِنَٰتُ ٱلۡجِيَادُ ﴿31﴾
iẕ `uriḍa `aleyhi bil`aşiyyi-ṣṣâfinâtü-lciyâd.
31–32. Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, “Ben malı (atları), rabbimi hatırlattığı için sevdim” dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi.
Kelime meali
إِذْ hani · عُرِضَ gösterilmişti · عَلَيْهِ kendisine · بِٱلْعَشِىِّ akşam üstü · ٱلصَّـٰفِنَـٰتُ safin (görkemli) · ٱلْجِيَادُ (saf kan Arap) atları
فَقَالَ إِنِّيٓ أَحۡبَبۡتُ حُبَّ ٱلۡخَيۡرِ عَن ذِكۡرِ رَبِّي حَتَّىٰ تَوَارَتۡ بِٱلۡحِجَابِ ﴿32﴾
feḳâle innî aḥbebtü ḥubbe-lḫayri `an ẕikri rabbî. ḥattâ tevârat bilḥicâb.
Kelime meali
فَقَالَ dedi · إِنِّىٓ muhakkak ben · أَحْبَبْتُ tercih ettim · حُبَّ sevgisini · ٱلْخَيْرِ mal · عَن anmaktan (ötürü) · ذِكْرِ · رَبِّى Rabbimi · حَتَّىٰ nihayet · تَوَارَتْ (atlar) gizlendi · بِٱلْحِجَابِ perde ile
رُدُّوهَا عَلَيَّۖ فَطَفِقَ مَسۡحَۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلۡأَعۡنَاقِ ﴿33﴾
ruddûhâ `aleyy. feṭafiḳa mesḥam bissûḳi vel'a`nâḳ.
33. (Daha sonra) “Onları bana geri getirin” dedi; bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Kelime meali
رُدُّوهَا getirin onları · عَلَىَّ ۖ bana · فَطَفِقَ sonra başladı · مَسْحًۢا okşamağa · بِٱلسُّوقِ bacaklarını · وَٱلْأَعْنَاقِ ve boyunlarını
وَلَقَدۡ فَتَنَّا سُلَيۡمَٰنَ وَأَلۡقَيۡنَا عَلَىٰ كُرۡسِيِّهِۦ جَسَدࣰ ا ثُمَّ أَنَابَ ﴿34﴾
veleḳad fetennâ süleymâne veelḳaynâ `alâ kürsiyyihî ceseden ŝümme enâb.
34. Andolsun biz Süleyman’ı bir sınavdan geçirmiş, tahtının üstüne bir ceset koymuştuk; sonra o bize yöneldi;
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · فَتَنَّا denedik · سُلَيْمَـٰنَ Süleyman'ı · وَأَلْقَيْنَا ve bıraktık · عَلَىٰ üstüne · كُرْسِيِّهِۦ tahtının · جَسَدًۭا bir ceset · ثُمَّ sonra · أَنَابَ (bize) yöneldi
قَالَ رَبِّ ٱغۡفِرۡ لِي وَهَبۡ لِي مُلۡكࣰ ا لَّا يَنۢبَغِي لِأَحَدࣲ مِّنۢ بَعۡدِيٓۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡوَهَّابُ ﴿35﴾
ḳâle rabbi-gfir lî veheb lî mülkel lâ yembegî lieḥadim mim ba`dî. inneke ente-lvehhâb.
35–38. “Rabbim” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Lutfu sınırsız olan yalnız sensin.” Bunun üzerine, emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan bütün şeytanları ve zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları onun buyruğuna verdik.
Kelime meali
قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · ٱغْفِرْ affet · لِى beni · وَهَبْ ve ver · لِى bana · مُلْكًۭا bir mülk (hükümdarlık) · لَّا nasib olmayan · يَنۢبَغِى · لِأَحَدٍۢ hiç kimseye · مِّنۢ benden sonra · بَعْدِىٓ ۖ · إِنَّكَ çünkü sensin · أَنتَ sen · ٱلْوَهَّابُ çok lutfeden
فَسَخَّرۡنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجۡرِي بِأَمۡرِهِۦ رُخَآءً حَيۡثُ أَصَابَ ﴿36﴾
feseḫḫarnâ lehü-rrîḥa tecrî biemrih ruḫâen ḥayŝü eṣâb.
Kelime meali
فَسَخَّرْنَا biz boyun eğdirdik · لَهُ ona · ٱلرِّيحَ rüzgarı · تَجْرِى eserdi · بِأَمْرِهِۦ onun buyruğuyla · رُخَآءً tatlı tatlı · حَيْثُ yere · أَصَابَ istediği
وَٱلشَّيَٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءࣲ وَغَوَّاصࣲ ﴿37﴾
veşşeyâṭîne külle bennâiv vegavvâṣ.
Kelime meali
وَٱلشَّيَـٰطِينَ ve şeytanları · كُلَّ her · بَنَّآءٍۢ bina ustasını · وَغَوَّاصٍۢ ve dalgıcı
وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي ٱلۡأَصۡفَادِ ﴿38﴾
veâḫarîne müḳarranîne fi-l'aṣfâd.
Kelime meali
وَءَاخَرِينَ ve başka (şeytan)ları · مُقَرَّنِينَ birbirine bağlanmış · فِى zincirlerle · ٱلْأَصْفَادِ
هَٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمۡنُنۡ أَوۡ أَمۡسِكۡ بِغَيۡرِ حِسَابࣲ ﴿39﴾
hâẕâ `aṭâünâ femnün ev emsik bigayri ḥisâb.
39. “Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut” (dedik).
Kelime meali
هَـٰذَا bu · عَطَآؤُنَا bizim ihsanımızdır · فَٱمْنُنْ artık dilediğine ver · أَوْ veya · أَمْسِكْ verme · بِغَيْرِ yoktur · حِسَابٍۢ hesabı
وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابࣲ ﴿40﴾
veinne lehû `indenâ lezülfâ veḥusne meâb.
40. Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi ve güzel bir geleceği vardır.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · لَهُۥ onun için vardır · عِندَنَا bizim yanımızda · لَزُلْفَىٰ bir yakınlık · وَحُسْنَ ve güzel · مَـَٔابٍۢ bir gelecek
وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَآ أَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَسَّنِيَ ٱلشَّيۡطَٰنُ بِنُصۡبࣲ وَعَذَابٍ ﴿41﴾
veẕkür `abdenâ eyyûb. iẕ nâdâ rabbehû ennî messeniye-şşeyṭânü binuṣbiv ve`aẕâb.
41. Kulumuz Eyyûb’u da an. O, rabbine, “Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir” diye seslenmişti.
Kelime meali
وَٱذْكُرْ ve an · عَبْدَنَآ kulumuz · أَيُّوبَ Eyyub'u · إِذْ hani · نَادَىٰ seslenmişti · رَبَّهُۥٓ Rabbine · أَنِّى bana · مَسَّنِىَ dokundurdu · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · بِنُصْبٍۢ bir yorgunluk · وَعَذَابٍ ve azab
ٱرۡكُضۡ بِرِجۡلِكَۖ هَٰذَا مُغۡتَسَلُۢ بَارِدࣱ وَشَرَابࣱ ﴿42﴾
ürkuḍ biriclik. hâẕâ mugteselüm bâridüv veşerâb.
42. “Ayağını yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve içilecek serin bir su!”
Kelime meali
ٱرْكُضْ (yere) vur · بِرِجْلِكَ ۖ ayağını · هَـٰذَا (işte) bu · مُغْتَسَلٌۢ yıkanacak · بَارِدٌۭ serin (bir su) · وَشَرَابٌۭ ve içilecek
وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ أَهۡلَهُۥ وَمِثۡلَهُم مَّعَهُمۡ رَحۡمَةࣰ مِّنَّا وَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ﴿43﴾
vevehebnâ lehû ehlehû vemiŝlehüm me`ahüm raḥmetem minnâ veẕikrâ liüli-l'elbâb.
43. Tarafımızdan bir rahmet ve akıl iz‘an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha bağışladık.
Kelime meali
وَوَهَبْنَا ve armağan ettik · لَهُۥٓ ona · أَهْلَهُۥ ailesini · وَمِثْلَهُم ve bir eşini · مَّعَهُمْ onlarla beraber · رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak · مِّنَّا bizden · وَذِكْرَىٰ ve bir ibret olarak · لِأُو۟لِى sahiplerine · ٱلْأَلْبَـٰبِ sağduyu
وَخُذۡ بِيَدِكَ ضِغۡثࣰ ا فَٱضۡرِب بِّهِۦ وَلَا تَحۡنَثۡۗ إِنَّا وَجَدۡنَٰهُ صَابِرࣰ اۚ نِّعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابࣱ ﴿44﴾
veḫuẕ biyedike ḍigŝen faḍrib bihî velâ taḥneŝ. innâ vecednâhü ṣâbirâ. ni`me-l`abd. innehû evvâb.
44. (Bir yemini vardı.) “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş ol” (dedik). Gerçekten biz onu sıkıntılara dayanıklı bulduk. O ne güzel bir kuldu! Yönü hep Allah’a dönüktü.
Kelime meali
وَخُذْ ve al · بِيَدِكَ eline · ضِغْثًۭا bir demet sap · فَٱضْرِب ve vur · بِّهِۦ onunla · وَلَا ve asla · تَحْنَثْ ۗ yeminini bozma · إِنَّا gerçekten biz · وَجَدْنَـٰهُ onu bulmuştuk · صَابِرًۭا ۚ sabreden (bir kul) · نِّعْمَ ne güzel · ٱلْعَبْدُ ۖ kuldu · إِنَّهُۥٓ o daima · أَوَّابٌۭ (bize) başvururdu
وَٱذۡكُرۡ عِبَٰدَنَآ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ أُوْلِي ٱلۡأَيۡدِي وَٱلۡأَبۡصَٰرِ ﴿45﴾
veẕkür `ibâdenâ ibrâhîme veisḥâḳa veya`ḳûbe üli-l'eydî vel'ebṣâr.
45. Güçlü ve basîretli kullarımız İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’u da an.
Kelime meali
وَٱذْكُرْ ve an · عِبَـٰدَنَآ kullarımız · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'i · وَإِسْحَـٰقَ ve İshak'ı · وَيَعْقُوبَ ve Ya'kub'u · أُو۟لِى sahibi · ٱلْأَيْدِى kuvvet · وَٱلْأَبْصَـٰرِ ve basiretli
إِنَّآ أَخۡلَصۡنَٰهُم بِخَالِصَةࣲ ذِكۡرَى ٱلدَّارِ ﴿46﴾
innâ aḫlaṣnâhüm biḫâliṣatin ẕikra-ddâr.
46. Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde onları günahlardan arındırdık.
Kelime meali
إِنَّآ elbette biz · أَخْلَصْنَـٰهُم onları ihlaslı (kul) yaptık · بِخَالِصَةٍۢ samimiyetle · ذِكْرَى düşüncesiyle · ٱلدَّارِ ahiret yurdu
وَإِنَّهُمۡ عِندَنَا لَمِنَ ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ﴿47﴾
veinnehüm `indenâ lemine-lmuṣṭafeyne-l'aḫyâr.
47. Doğrusu onlar bizim katımızda gerçekten seçkin kılınmış, hayırlı kimseler arasındadırlar.
Kelime meali
وَإِنَّهُمْ ve onlar · عِندَنَا bizim yanımızda · لَمِنَ seçkinlerdendir · ٱلْمُصْطَفَيْنَ · ٱلْأَخْيَارِ hayırlılardandır
وَٱذۡكُرۡ إِسۡمَٰعِيلَ وَٱلۡيَسَعَ وَذَا ٱلۡكِفۡلِۖ وَكُلࣱّ مِّنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ﴿48﴾
veẕkür ismâ`île velyese`a veẕe-lkifl. veküllüm mine-l'aḫyâr.
48. İsmâil’i, Elyesa‘ı ve Zülkifl’i de an. Hepsi de iyi kimselerdir.
Kelime meali
وَٱذْكُرْ ve an · إِسْمَـٰعِيلَ İsma'il'i · وَٱلْيَسَعَ ve Elyesa'ı · وَذَا ve Zülkifil'i · ٱلْكِفْلِ ۖ ve Zülkifil'i · وَكُلٌّۭ hepsi de · مِّنَ iyilerdendir · ٱلْأَخْيَارِ
هَٰذَا ذِكۡرࣱۚ وَإِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ لَحُسۡنَ مَـَٔابࣲ ﴿49﴾
hâẕâ ẕikr. veinne lilmütteḳîne leḥusne meâb.
49–50. Bu bir hatırlatmadır. Kuşkusuz Allah’a itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek, kapıları kendilerine ardına kadar açılacak adn cennetleri vardır.
Kelime meali
هَـٰذَا bu · ذِكْرٌۭ ۚ bir hatırlamadır · وَإِنَّ ve gerçekten · لِلْمُتَّقِينَ korunanlar için vardır · لَحُسْنَ güzel · مَـَٔابٍۢ bir gelecek
جَنَّٰتِ عَدۡنࣲ مُّفَتَّحَةࣰ لَّهُمُ ٱلۡأَبۡوَٰبُ ﴿50﴾
cennâti `adnim müfetteḥatel lehümü-l'ebvâb.
Kelime meali
جَنَّـٰتِ cennetleri · عَدْنٍۢ Adn · مُّفَتَّحَةًۭ açılmış · لَّهُمُ kendilerine · ٱلْأَبْوَٰبُ kapıları
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدۡعُونَ فِيهَا بِفَٰكِهَةࣲ كَثِيرَةࣲ وَشَرَابࣲ ﴿51﴾
müttekiîne fîhâ yed`ûne fîhâ bifâkihetin keŝîrativ veşerâb.
51. Orada yerlerine kurularak çeşit çeşit meyve ve içecek isteyebilecekler.
Kelime meali
مُتَّكِـِٔينَ (koltuklara) yaslanılar · فِيهَا orada · يَدْعُونَ isterler · فِيهَا orada · بِفَـٰكِهَةٍۢ meyva · كَثِيرَةٍۢ bir çok · وَشَرَابٍۢ ve içki
۞وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ أَتۡرَابٌ ﴿52﴾
ve`indehüm ḳâṣirâtu-ṭṭarfi etrâb.
52. Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan yaşıt dilberler olacak.
Kelime meali
۞ وَعِندَهُمْ ve yanlarında (vardır) · قَـٰصِرَٰتُ (eşlerine) diken · ٱلطَّرْفِ bakışlarını · أَتْرَابٌ yaşıt dilberler
هَٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ﴿53﴾
hâẕâ mâ tû`adûne liyevmi-lḥisâb.
53. İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.
Kelime meali
هَـٰذَا işte budur · مَا şey · تُوعَدُونَ size söz verilen · لِيَوْمِ günü için · ٱلْحِسَابِ hesap
إِنَّ هَٰذَا لَرِزۡقُنَا مَا لَهُۥ مِن نَّفَادٍ ﴿54﴾
inne hâẕâ lerizḳunâ mâ lehû min nefâd.
54. Kuşkusuz bu, bitmek tükenmek bilmeyen nimetimizdir.
Kelime meali
إِنَّ doğrusu · هَـٰذَا bu · لَرِزْقُنَا bizim rızkımızın · مَا yoktur · لَهُۥ onun · مِن hiç · نَّفَادٍ bitip tükenmesi
هَٰذَاۚ وَإِنَّ لِلطَّٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابࣲ ﴿55﴾
hâẕâ. veinne liṭṭâgîne leşerra meâb.
55–56. Bu böyledir. Öte yandan azgınlara da çok kötü bir gelecek, cehennem vardır; orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!
Kelime meali
هَـٰذَا ۚ bu böyledir · وَإِنَّ ve fakat elbette · لِلطَّـٰغِينَ azgınlara vardır · لَشَرَّ en kötü · مَـَٔابٍۢ bir gelecek
جَهَنَّمَ يَصۡلَوۡنَهَا فَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ ﴿56﴾
cehennem. yaṣlevnehâ. febi'se-lmihâd.
Kelime meali
جَهَنَّمَ cehennem · يَصْلَوْنَهَا oraya girerler · فَبِئْسَ ne kötü · ٱلْمِهَادُ bir döşektir
هَٰذَا فَلۡيَذُوقُوهُ حَمِيمࣱ وَغَسَّاقࣱ ﴿57﴾
hâẕâ felyeẕûḳûhü ḥamîmüv vegassâḳ.
57. Bu böyledir, çünkü, bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu!
Kelime meali
هَـٰذَا işte · فَلْيَذُوقُوهُ onu tadsınlar · حَمِيمٌۭ kaynar · وَغَسَّاقٌۭ ve kokuşmuşdur
وَءَاخَرُ مِن شَكۡلِهِۦٓ أَزۡوَٰجٌ ﴿58﴾
veâḫaru min şeklihî ezvâc.
58. Bunun benzeri daha başka nice azap türleri!
Kelime meali
وَءَاخَرُ ve daha başka (vardır) · مِن ona (azaba) benzer · شَكْلِهِۦٓ · أَزْوَٰجٌ çeşit çeşit
هَٰذَا فَوۡجࣱ مُّقۡتَحِمࣱ مَّعَكُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِهِمۡۚ إِنَّهُمۡ صَالُواْ ٱلنَّارِ ﴿59﴾
hâẕâ fevcüm muḳteḥimüm me`aküm. lâ merḥabem bihim. innehüm ṣâlü-nnâr.
59. (İnkârcı önderlere), “İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır” (denince), “Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir” (derler).
Kelime meali
هَـٰذَا işte şunlar · فَوْجٌۭ guruptur · مُّقْتَحِمٌۭ (cehenneme) girecek · مَّعَكُمْ ۖ sizinle beraber · لَا yoktur · مَرْحَبًۢا merhaba · بِهِمْ ۚ onlara · إِنَّهُمْ onlar · صَالُوا۟ gireceklerdir · ٱلنَّارِ ateşe
قَالُواْ بَلۡ أَنتُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِكُمۡۖ أَنتُمۡ قَدَّمۡتُمُوهُ لَنَاۖ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرَارُ ﴿60﴾
ḳâlû bel entüm. lâ merḥabem biküm. entüm ḳaddemtümûhü lenâ. febi'se-lḳarâr.
60. Diğerleri, “Hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz. Ne kötü bir yer burası!” derler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · بَلْ hayır · أَنتُمْ asıl size · لَا yoktur · مَرْحَبًۢا merhaba · بِكُمْ ۖ size · أَنتُمْ siz · قَدَّمْتُمُوهُ bunu önümüze getirdiniz · لَنَا ۖ bizim · فَبِئْسَ ne kötü · ٱلْقَرَارُ durak
قَالُواْ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَٰذَا فَزِدۡهُ عَذَابࣰ ا ضِعۡفࣰ ا فِي ٱلنَّارِ ﴿61﴾
ḳâlû rabbenâ men ḳaddeme lenâ hâẕâ fezidhü `aẕâben ḍi`fen fi-nnâr.
61. “Ey rabbimiz!” diyecekler, “Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · رَبَّنَا Rabbimiz · مَن kim · قَدَّمَ önümüze getirdiyse · لَنَا bizim · هَـٰذَا bunu · فَزِدْهُ onun artır · عَذَابًۭا azabını · ضِعْفًۭا bir kat daha · فِى ateşteki · ٱلنَّارِ
وَقَالُواْ مَا لَنَا لَا نَرَىٰ رِجَالࣰ ا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلۡأَشۡرَارِ ﴿62﴾
veḳâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen künnâ ne`uddühüm mine-l'eşrâr.
62. Ve soracaklar: “Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz!
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · مَا ne oldu ki? · لَنَا bize · لَا görmüyoruz · نَرَىٰ · رِجَالًۭا adamları · كُنَّا saydığımız · نَعُدُّهُم · مِّنَ kötülerden · ٱلْأَشْرَارِ
أَتَّخَذۡنَٰهُمۡ سِخۡرِيًّا أَمۡ زَاغَتۡ عَنۡهُمُ ٱلۡأَبۡصَٰرُ ﴿63﴾
etteḫaẕnâhüm siḫriyyen em zâgat `anhümü-l'ebṣâr.
63. Onları (haksız olarak) mı alaya almışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık?”
Kelime meali
أَتَّخَذْنَـٰهُمْ hani onları edinirdik · سِخْرِيًّا alay konusu · أَمْ yoksa · زَاغَتْ kaydı (mı?) · عَنْهُمُ onlardan · ٱلْأَبْصَـٰرُ gözler(imiz)
إِنَّ ذَٰلِكَ لَحَقࣱّ تَخَاصُمُ أَهۡلِ ٱلنَّارِ ﴿64﴾
inne ẕâlike leḥaḳḳun teḫâṣumü ehli-nnâr.
64. İşte bu, yani cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi olayı bir hakikattir.
Kelime meali
إِنَّ mutlaka · ذَٰلِكَ bu · لَحَقٌّۭ gerçektir · تَخَاصُمُ tartışmasıdır · أَهْلِ halkının · ٱلنَّارِ ateş
قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ مُنذِرࣱۖ وَمَا مِنۡ إِلَٰهٍ إِلَّا ٱللَّهُ ٱلۡوَٰحِدُ ٱلۡقَهَّارُ ﴿65﴾
ḳul innemâ ene münẕir. vemâ min ilâhin ille-llâhü-lvâḥidü-lḳahhâr.
65. De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım. Karşı konulmaz güç sahibi tek Allah’tan başka tanrı yoktur.
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّمَآ ancak · أَنَا۠ ben · مُنذِرٌۭ ۖ bir uyarıcıyım · وَمَا ve yoktur · مِنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ tanrı · إِلَّا başka · ٱللَّهُ Allah'tan · ٱلْوَٰحِدُ tek · ٱلْقَهَّارُ kahreden
رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّٰرُ ﴿66﴾
rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehüme-l`azîzü-lgaffâr.
66. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin rabbidir, daima galiptir, çok bağışlayıcıdır.”
Kelime meali
رَبُّ Rabbidir · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve olanların · بَيْنَهُمَا ikisi arasında · ٱلْعَزِيزُ daima üstündür · ٱلْغَفَّـٰرُ çok bağışlayandır
قُلۡ هُوَ نَبَؤٌاْ عَظِيمٌ ﴿67﴾
ḳul hüve nebeün `ażîm.
67. De ki: “Bu (vahiy ile gelen) çok önemli bir bilgidir.
Kelime meali
قُلْ de ki · هُوَ O · نَبَؤٌا۟ bir haberdir · عَظِيمٌ büyük
أَنتُمۡ عَنۡهُ مُعۡرِضُونَ ﴿68﴾
entüm `anhü mü`riḍûn.
68. Siz ise ona sırt çeviriyorsunuz.
Kelime meali
أَنتُمْ siz · عَنْهُ ondan · مُعْرِضُونَ yüz çeviriyorsunuz
مَا كَانَ لِيَ مِنۡ عِلۡمِۭ بِٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰٓ إِذۡ يَخۡتَصِمُونَ ﴿69﴾
mâ kâne liye min `ilmim bilmelei-l'a`lâ iẕ yaḫteṣimûn.
69. Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim.
Kelime meali
مَا yoktu · كَانَ benim · لِىَ · مِنْ hiçbir · عِلْمٍۭ bilgi(m) · بِٱلْمَلَإِ topluluk · ٱلْأَعْلَىٰٓ yüce · إِذْ sırada · يَخْتَصِمُونَ tartıştıkları
إِن يُوحَىٰٓ إِلَيَّ إِلَّآ أَنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرࣱ مُّبِينٌ ﴿70﴾
iy yûḥâ ileyye illâ ennemâ ene neẕîrum mübîn.
70. Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevi yüklendiğim için vahiy gelmektedir.”
Kelime meali
إِن vahyedilmiyor · يُوحَىٰٓ · إِلَىَّ bana · إِلَّآ dışında · أَنَّمَآ sadece · أَنَا۠ ben (olduğum için) · نَذِيرٌۭ bir uyarıcı · مُّبِينٌ apaçık
إِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّي خَٰلِقُۢ بَشَرࣰ ا مِّن طِينࣲ ﴿71﴾
iẕ ḳâle rabbüke lilmelâiketi innî ḫâliḳum beşeram min ṭîn.
71. Hani rabbin meleklere demişti ki: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım.
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti ki · رَبُّكَ Rabbin · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · إِنِّى elbette ben · خَـٰلِقٌۢ yaratacağım · بَشَرًۭا bir insan · مِّن çamurdan · طِينٍۢ
فَإِذَا سَوَّيۡتُهُۥ وَنَفَخۡتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُۥ سَٰجِدِينَ ﴿72﴾
feiẕâ sevveytühû venefaḫtü fîhi mir rûḥî feḳa`û lehû sâcidîn.
72. Ona tam şeklini verip ruhumdan da üflediğim vakit hemen onun için secdeye kapanın.”
Kelime meali
فَإِذَا zaman · سَوَّيْتُهُۥ onu biçimlendirdiğim · وَنَفَخْتُ ve üflediğim · فِيهِ ona · مِن ruhumdan · رُّوحِى · فَقَعُوا۟ derhal kapanın · لَهُۥ ona · سَـٰجِدِينَ secdeye
فَسَجَدَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمۡ أَجۡمَعُونَ ﴿73﴾
fesecede-lmelâiketü küllühüm ecme`ûn.
73. Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler.
Kelime meali
فَسَجَدَ secde ettiler · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ melekler · كُلُّهُمْ hepsi · أَجْمَعُونَ tüm olarak
إِلَّآ إِبۡلِيسَ ٱسۡتَكۡبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿74﴾
illâ iblîs. istekbera vekâne mine-lkâfirîn.
74. Yalnız İblîs hariç; o, kibir duygusuna kapılıp kâfirlerden oldu.
Kelime meali
إِلَّآ dışında · إِبْلِيسَ İblis · ٱسْتَكْبَرَ o büyüklük tasladı · وَكَانَ ve oldu · مِنَ kafirlerden · ٱلْكَـٰفِرِينَ
قَالَ يَٰٓإِبۡلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسۡجُدَ لِمَا خَلَقۡتُ بِيَدَيَّۖ أَسۡتَكۡبَرۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡعَالِينَ ﴿75﴾
ḳâle yâ iblîsü mâ mene`ake en tescüde limâ ḫalaḳtü biyedeyy. estekberte em künte mine-l`âlîn.
75. Allah, “Ey İblîs” dedi, “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun yoksa ululardan mısın?”
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰٓإِبْلِيسُ ey İblis · مَا nedir? · مَنَعَكَ seni alıkoyan · أَن secde etmekten · تَسْجُدَ · لِمَا yarattığıma · خَلَقْتُ · بِيَدَىَّ ۖ iki elimle · أَسْتَكْبَرْتَ büyüklük mü tasladın? · أَمْ yoksa · كُنتَ (mi) oldun? · مِنَ yücelerden · ٱلْعَالِينَ
قَالَ أَنَا۠ خَيۡرࣱ مِّنۡهُ خَلَقۡتَنِي مِن نَّارࣲ وَخَلَقۡتَهُۥ مِن طِينࣲ ﴿76﴾
ḳâle ene ḫayrum minh. ḫalaḳtenî min nâriv veḫalaḳtehû min ṭîn.
76. İblîs, “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” diye cevap verdi.
Kelime meali
قَالَ dedi · أَنَا۠ ben · خَيْرٌۭ iyiyim · مِّنْهُ ۖ ondan · خَلَقْتَنِى beni yarattın · مِن ateşten · نَّارٍۢ · وَخَلَقْتَهُۥ onu ise yarattın · مِن çamurdan · طِينٍۢ
قَالَ فَٱخۡرُجۡ مِنۡهَا فَإِنَّكَ رَجِيمࣱ ﴿77﴾
ḳâle faḫruc minhâ feinneke racîm.
77. Allah, “O halde çık oradan!” dedi; “Sen artık kovuldun!
Kelime meali
قَالَ buyurdu ki · فَٱخْرُجْ haydi çık · مِنْهَا oradan · فَإِنَّكَ şüphesiz sen · رَجِيمٌۭ kovuldun
وَإِنَّ عَلَيۡكَ لَعۡنَتِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلدِّينِ ﴿78﴾
veinne `aleyke la`netî ilâ yevmi-ddîn.
78. Kıyamet gününe kadar rahmetimden uzak kalacaksın!”
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · عَلَيْكَ senin üzerinedir · لَعْنَتِىٓ lanetim · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلدِّينِ ceza
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرۡنِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ﴿79﴾
ḳâle rabbi feenżirnî ilâ yevmi yüb`aŝûn.
79. “Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · فَأَنظِرْنِىٓ öyleyse bana süre ver · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ güne · يُبْعَثُونَ yeniden dirilecekleri
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ ﴿80﴾
ḳâle feinneke mine-lmünżarîn.
80–81. Allah, “Mâlum vakte kadar mühlet verilmiş olanlar arasındasın” buyurdu.
Kelime meali
قَالَ buyurdu · فَإِنَّكَ elbette sen · مِنَ süre verilenlerdensin · ٱلْمُنظَرِينَ
إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡوَقۡتِ ٱلۡمَعۡلُومِ ﴿81﴾
ilâ yevmi-lvaḳti-lma`lûm.
Kelime meali
إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلْوَقْتِ vaktin · ٱلْمَعْلُومِ bilinen
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿82﴾
ḳâle febi`izzetike leugviyennehüm ecme`în.
82–83. İblîs, “Senin kudretine andolsun ki rabbim, içlerinden samimi kulların hariç, insanların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · فَبِعِزَّتِكَ senin izzetine and olsun ki · لَأُغْوِيَنَّهُمْ onları azdıracağım · أَجْمَعِينَ tümünü
إِلَّا عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿83﴾
illâ `ibâdeke minhümü-lmuḫleṣîn.
Kelime meali
إِلَّا dışında · عِبَادَكَ kulların · مِنْهُمُ onlardan · ٱلْمُخْلَصِينَ ihlaslı
قَالَ فَٱلۡحَقُّ وَٱلۡحَقَّ أَقُولُ ﴿84﴾
ḳâle felḥaḳḳ. velḥaḳḳa eḳûl.
84. Allah buyurdu: “O zaman gerçek -ki ben hep gerçeği söylerim- şudur:
Kelime meali
قَالَ buyurdu ki · فَٱلْحَقُّ gerçektir · وَٱلْحَقَّ ve gerçekten · أَقُولُ ben diyorum ki
لَأَمۡلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿85﴾
leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi`ake minhüm ecme`în.
85. Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım!”
Kelime meali
لَأَمْلَأَنَّ elbette dolduracağım · جَهَنَّمَ cehennemi · مِنكَ senden · وَمِمَّن ve kimselerden · تَبِعَكَ sana uyan · مِنْهُمْ onlar içinde · أَجْمَعِينَ tümüyle
قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرࣲ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُتَكَلِّفِينَ ﴿86﴾
ḳul mâ es'elüküm `aleyhi min ecriv vemâ ene mine-lmütekellifîn.
86. (Resulüm!) De ki: “Sizden görevimle ilgili bir karşılık istemiyorum; ben, olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.”
Kelime meali
قُلْ de ki · مَآ ben sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiçbir · أَجْرٍۢ ücret · وَمَآ ve değil(im) · أَنَا۠ ben · مِنَ yapmacık yapanlardan · ٱلْمُتَكَلِّفِينَ
إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرࣱ لِّلۡعَٰلَمِينَ ﴿87﴾
in hüve illâ ẕikrul lil`âlemîn.
87. Bu (Kur’an) ise bütün âlemlere kesinlikle bir öğüt ve uyarıdır.
Kelime meali
إِنْ değildir · هُوَ O (Kur'an) · إِلَّا başkası · ذِكْرٌۭ öğüt(ten) · لِّلْعَـٰلَمِينَ bütün alemlere
وَلَتَعۡلَمُنَّ نَبَأَهُۥ بَعۡدَ حِينِۭ ﴿88﴾
veleta`lemünne nebeehû ba`de ḥîn.
88. Ve onun bildirdiklerinin gerçekliğini bir zaman sonra öğreneceksiniz.
Kelime meali
وَلَتَعْلَمُنَّ gayet iyi bileceksiniz · نَبَأَهُۥ onun haberini · بَعْدَ sonra · حِينٍۭ bir süre