Yûsuf Suresi
Yûsuf suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓرۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ﴿1﴾
elif-lâm-râ. tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.
1. Elif-lâm-râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.
Kelime meali
الٓر ۚ Elif Lâm Râ · تِلْكَ bunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın · ٱلْمُبِينِ apaçık
إِنَّآ أَنزَلۡنَٰهُ قُرۡءَٰنًا عَرَبِيࣰّ ا لَّعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿2﴾
innâ enzelnâhü ḳur'ânen `arabiyyel le`alleküm ta`ḳilûn.
2. Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.
Kelime meali
إِنَّآ elbette biz · أَنزَلْنَـٰهُ onu indirdik · قُرْءَٰنًا bir Kur'an olarak · عَرَبِيًّۭا arapça · لَّعَلَّكُمْ diye · تَعْقِلُونَ anlayasınız
نَحۡنُ نَقُصُّ عَلَيۡكَ أَحۡسَنَ ٱلۡقَصَصِ بِمَآ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ وَإِن كُنتَ مِن قَبۡلِهِۦ لَمِنَ ٱلۡغَٰفِلِينَ ﴿3﴾
naḥnü neḳuṣṣu `aleyke aḥsene-lḳaṣaṣi bimâ evḥaynâ ileyke hâẕe-lḳur'ân. vein künte min ḳablihî lemine-lgâfilîn.
3. Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmekle (başka konular yanında) en güzel kıssayı da anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen daha önce bunları bilmiyordun.
Kelime meali
نَحْنُ biz · نَقُصُّ anlatıyoruz · عَلَيْكَ sana · أَحْسَنَ en güzelini · ٱلْقَصَصِ kıssaların · بِمَآ vahyetmekle · أَوْحَيْنَآ · إِلَيْكَ sana · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an'ı · وَإِن ve oysa · كُنتَ sen idin · مِن ondan önce · قَبْلِهِۦ · لَمِنَ kimselerden · ٱلْغَـٰفِلِينَ bilmeyen
إِذۡ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَٰٓأَبَتِ إِنِّي رَأَيۡتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوۡكَبࣰ ا وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ رَأَيۡتُهُمۡ لِي سَٰجِدِينَ ﴿4﴾
iẕ ḳâle yûsüfü liebîhi yâ ebeti innî raeytü eḥade `aşera kevkebev veşşemse velḳamera raeytühüm lî sâcidîn.
4. Bir gün Yûsuf, babasına demişti ki: “Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm.”
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · يُوسُفُ Yusuf · لِأَبِيهِ babasına · يَـٰٓأَبَتِ ey babacığım · إِنِّى ben · رَأَيْتُ (rü'yada) gördüm · أَحَدَ (on) bir · عَشَرَ on (bir) · كَوْكَبًۭا yıldız · وَٱلشَّمْسَ ve güneşi · وَٱلْقَمَرَ ve ayı · رَأَيْتُهُمْ gördüm ki onlar · لِى bana · سَـٰجِدِينَ secde ediyorlardı
قَالَ يَٰبُنَيَّ لَا تَقۡصُصۡ رُءۡيَاكَ عَلَىٰٓ إِخۡوَتِكَ فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيۡدًاۖ إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ لِلۡإِنسَٰنِ عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ ﴿5﴾
ḳâle yâ büneyye lâ taḳṣuṣ ru'yâke `alâ iḫvetike feyekîdû leke keydâ. inne-şşeyṭâne lil'insâni `adüvvüm mübîn.
5. Babası, “Yavrucuğum” dedi, “Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.”
Kelime meali
قَالَ dedi · يَـٰبُنَىَّ ey yavrum · لَا anlatma · تَقْصُصْ · رُءْيَاكَ rü'yanı · عَلَىٰٓ kardeşlerine · إِخْوَتِكَ · فَيَكِيدُوا۟ sonra kurarlar · لَكَ sana · كَيْدًا ۖ bir tuzak · إِنَّ şüphesiz · ٱلشَّيْطَـٰنَ şeytan · لِلْإِنسَـٰنِ insan için · عَدُوٌّۭ bir düşmandır · مُّبِينٌۭ apaçık
وَكَذَٰلِكَ يَجۡتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأۡوِيلِ ٱلۡأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكَ وَعَلَىٰٓ ءَالِ يَعۡقُوبَ كَمَآ أَتَمَّهَا عَلَىٰٓ أَبَوَيۡكَ مِن قَبۡلُ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡحَٰقَۚ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمࣱ ﴿6﴾
vekeẕâlike yectebîke rabbüke veyü`allimüke min te'vîli-l'eḥâdîŝi veyütimmü ni`metehû `aleyke ve`alâ âli ya`ḳûbe kemâ etemmehâ `alâ ebeveyke min ḳablü ibrâhîme veisḥâḳ. inne rabbeke `alîmün ḥakîm.
6. Anlaşılan böylece rabbin seni seçecek, sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Kuşkusuz rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böyece · يَجْتَبِيكَ seni seçecek · رَبُّكَ Rabbin · وَيُعَلِّمُكَ ve sana öğretecektir · مِن yorumunu · تَأْوِيلِ · ٱلْأَحَادِيثِ düşlerin · وَيُتِمُّ ve tamamlayacaktır · نِعْمَتَهُۥ ni'metini · عَلَيْكَ sana · وَعَلَىٰٓ ve üzerine · ءَالِ soyu · يَعْقُوبَ Ya'kub · كَمَآ gibi · أَتَمَّهَا tamamladığı · عَلَىٰٓ üzerine · أَبَوَيْكَ ataları · مِن daha önce · قَبْلُ · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim · وَإِسْحَـٰقَ ۚ ve İshak · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · عَلِيمٌ bilendir · حَكِيمٌۭ hüküm ve hikmet sahibidir
۞لَّقَدۡ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخۡوَتِهِۦٓ ءَايَٰتࣱ لِّلسَّآئِلِينَ ﴿7﴾
leḳad kâne fî yûsüfe veiḫvetihî âyâtül lissâilîn.
7. Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, almak isteyenler için ibretler vardır.
Kelime meali
۞ لَّقَدْ andolsun · كَانَ vardır · فِى Yusuf · يُوسُفَ · وَإِخْوَتِهِۦٓ ve kardeşlerinde · ءَايَـٰتٌۭ ibretler · لِّلسَّآئِلِينَ soranlar için
إِذۡ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَىٰٓ أَبِينَا مِنَّا وَنَحۡنُ عُصۡبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينٍ ﴿8﴾
iẕ ḳâlû leyûsüfü veeḫûhü eḥabbü ilâ ebînâ minnâ venaḥnü `uṣbeh. inne ebânâ lefî ḍalâlim mübîn.
8. Hani kardeşleri demişlerdi ki: “Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde!
Kelime meali
إِذْ hani · قَالُوا۟ demişlerdi ki · لَيُوسُفُ Yusuf · وَأَخُوهُ ve kardeşi · أَحَبُّ daha sevgilidir · إِلَىٰٓ babamıza · أَبِينَا · مِنَّا bizden · وَنَحْنُ oysa biz · عُصْبَةٌ bir cemaatiz · إِنَّ şüphesiz · أَبَانَا babamız · لَفِى içindedir · ضَلَـٰلٍۢ bir yanlışlık · مُّبِينٍ açık
ٱقۡتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ ٱطۡرَحُوهُ أَرۡضࣰ ا يَخۡلُ لَكُمۡ وَجۡهُ أَبِيكُمۡ وَتَكُونُواْ مِنۢ بَعۡدِهِۦ قَوۡمࣰ ا صَٰلِحِينَ ﴿9﴾
uḳtülû yûsüfe evi-ṭraḥûhü arḍay yaḫlü leküm vechü ebîküm vetekûnû mim ba`dihî ḳavmen ṣâliḥîn.
9. Yûsuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!”
Kelime meali
ٱقْتُلُوا۟ öldürün · يُوسُفَ Yusuf'u · أَوِ ya da · ٱطْرَحُوهُ onu bırakın · أَرْضًۭا bir yere · يَخْلُ yönelsin · لَكُمْ yalnız size · وَجْهُ yüzü · أَبِيكُمْ babanızın · وَتَكُونُوا۟ olursunuz · مِنۢ ondan sonra · بَعْدِهِۦ · قَوْمًۭا bir topluluk · صَـٰلِحِينَ iyi
قَالَ قَآئِلࣱ مِّنۡهُمۡ لَا تَقۡتُلُواْ يُوسُفَ وَأَلۡقُوهُ فِي غَيَٰبَتِ ٱلۡجُبِّ يَلۡتَقِطۡهُ بَعۡضُ ٱلسَّيَّارَةِ إِن كُنتُمۡ فَٰعِلِينَ ﴿10﴾
ḳâle ḳâilüm minhüm lâ taḳtülû yûsüfe veelḳûhü fî gayâbeti-lcübbi yelteḳiṭhü ba`ḍu-sseyyârati in küntüm fâ`ilîn.
10. Onlardan biri, “Yûsuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız, onu (kör) kuyunun dibine bırakın. Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alır” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · قَآئِلٌۭ bir sözcü · مِّنْهُمْ içlerinden · لَا öldürmeyin · تَقْتُلُوا۟ · يُوسُفَ Yusuf'u · وَأَلْقُوهُ onu atın · فِى dibine · غَيَـٰبَتِ · ٱلْجُبِّ kuyunun · يَلْتَقِطْهُ onu (görüp) alsın · بَعْضُ biri · ٱلسَّيَّارَةِ kervanlardan · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · فَـٰعِلِينَ yapacak
قَالُواْ يَٰٓأَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأۡمَ۬نَّا عَلَىٰ يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُۥ لَنَٰصِحُونَ ﴿11﴾
ḳâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te'mennâ `alâ yûsüfe veinnâ lehû lenâṣiḥûn.
11. Dediler ki: “Ey babamız! Niçin Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyen kimseleriz.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰٓأَبَانَا ey babamız · مَا neden · لَكَ sen · لَا bize güvenmiyorsun · تَأْمَ۫نَّا · عَلَىٰ hakkında · يُوسُفَ Yusuf · وَإِنَّا oysa biz · لَهُۥ ona · لَنَـٰصِحُونَ öğüt verenleriz
أَرۡسِلۡهُ مَعَنَا غَدࣰ ا يَرۡتَعۡ وَيَلۡعَبۡ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ ﴿12﴾
ersilhü me`anâ gadey yerta` veyel`ab veinnâ lehû leḥâfiżûn.
12. Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin içsin, oynasın; onu mutlaka koruruz.”
Kelime meali
أَرْسِلْهُ onu gönder · مَعَنَا bizimle beraber · غَدًۭا yarın · يَرْتَعْ gezsin · وَيَلْعَبْ ve oynasın; · وَإِنَّا ve biz elbette · لَهُۥ onu · لَحَـٰفِظُونَ koruruz
قَالَ إِنِّي لَيَحۡزُنُنِيٓ أَن تَذۡهَبُواْ بِهِۦ وَأَخَافُ أَن يَأۡكُلَهُ ٱلذِّئۡبُ وَأَنتُمۡ عَنۡهُ غَٰفِلُونَ ﴿13﴾
ḳâle innî leyaḥzününî en teẕhebû bihî veeḫâfü ey ye'külehü-ẕẕi'bü veentüm `anhü gâfilûn.
13. Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · إِنِّى şüphesiz · لَيَحْزُنُنِىٓ beni üzer · أَن götürmeniz · تَذْهَبُوا۟ · بِهِۦ onu · وَأَخَافُ ve korkarım · أَن diye · يَأْكُلَهُ onu yer · ٱلذِّئْبُ bir kurt · وَأَنتُمْ sizin · عَنْهُ ondan · غَـٰفِلُونَ haberiniz yokken
قَالُواْ لَئِنۡ أَكَلَهُ ٱلذِّئۡبُ وَنَحۡنُ عُصۡبَةٌ إِنَّآ إِذࣰ ا لَّخَٰسِرُونَ ﴿14﴾
ḳâlû lein ekelehü-ẕẕi'bü venaḥnü `uṣbetün innâ iẕel leḫâsirûn.
14. Dediler ki: “Biz böylesine kalabalık iken onu kurt yerse o zaman gerçekten bize yazıklar olsun!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · لَئِنْ andolsun · أَكَلَهُ onu yerse · ٱلذِّئْبُ kurt · وَنَحْنُ biz (olduğumuz halde) · عُصْبَةٌ bir topluluk · إِنَّآ elbette biz · إِذًۭا o zaman · لَّخَـٰسِرُونَ tamamen kaybedenlerdeniz
فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِۦ وَأَجۡمَعُوٓاْ أَن يَجۡعَلُوهُ فِي غَيَٰبَتِ ٱلۡجُبِّۚ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمۡرِهِمۡ هَٰذَا وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿15﴾
felemmâ ẕehebû bihî veecme`û ey yec`alûhü fî gayâbeti-lcübb. veevḥaynâ ileyhi letünebbiennehüm biemrihim hâẕâ vehüm lâ yeş`urûn.
15. Onu götürüp (kör) kuyunun dibine bırakmaya ittifakla karar verince bunu yaptılar. Onlar farkında değilken biz de Yûsuf’a vahyettik ki, “Onlara bu yaptıklarını elbet bir gün anlatacaksın.”
Kelime meali
فَلَمَّا nihayet · ذَهَبُوا۟ götürdüler · بِهِۦ onu · وَأَجْمَعُوٓا۟ ve karar verdiler · أَن atmaya · يَجْعَلُوهُ · فِى dibine · غَيَـٰبَتِ · ٱلْجُبِّ ۚ kuyunun · وَأَوْحَيْنَآ ve biz vahyettik · إِلَيْهِ O'na · لَتُنَبِّئَنَّهُم andolsun haber vereceksin · بِأَمْرِهِمْ onların işlerini · هَـٰذَا bu · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç değillerken · يَشْعُرُونَ farkında
وَجَآءُوٓ أَبَاهُمۡ عِشَآءࣰ يَبۡكُونَ ﴿16﴾
vecâû ebâhüm `işâey yebkûn.
16. Akşam ağlayarak babalarına geldiler.
Kelime meali
وَجَآءُوٓ ve geldiler · أَبَاهُمْ babalarına · عِشَآءًۭ akşamleyin · يَبْكُونَ ağlayarak
قَالُواْ يَٰٓأَبَانَآ إِنَّا ذَهَبۡنَا نَسۡتَبِقُ وَتَرَكۡنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَٰعِنَا فَأَكَلَهُ ٱلذِّئۡبُۖ وَمَآ أَنتَ بِمُؤۡمِنࣲ لَّنَا وَلَوۡ كُنَّا صَٰدِقِينَ ﴿17﴾
ḳâlû yâ ebânâ innâ ẕehebnâ nestebiḳu veteraknâ yûsüfe `inde metâ`inâ feekelehü-ẕẕi'b. vemâ ente bimü'minil lenâ velev künnâ ṣâdiḳîn.
17. “Ey babamız! Biz yarış için uzaklaşmış, Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık; onu kurt yemiş! Ama doğru söylemiş olsak da sen bize inanmazsın” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · يَـٰٓأَبَانَآ Ey babamız · إِنَّا biz · ذَهَبْنَا gittik · نَسْتَبِقُ yarışıyorduk · وَتَرَكْنَا ve bırakmıştık · يُوسُفَ Yusuf'u · عِندَ yanında · مَتَـٰعِنَا yiyeceğimizin · فَأَكَلَهُ onu yemiş · ٱلذِّئْبُ ۖ kurt · وَمَآ fakat değilsin · أَنتَ sen · بِمُؤْمِنٍۢ inanacak · لَّنَا bize · وَلَوْ şayet · كُنَّا (söylesek de) · صَـٰدِقِينَ dosdoğru
وَجَآءُو عَلَىٰ قَمِيصِهِۦ بِدَمࣲ كَذِبࣲۚ قَالَ بَلۡ سَوَّلَتۡ لَكُمۡ أَنفُسُكُمۡ أَمۡرࣰ اۖ فَصَبۡرࣱ جَمِيلࣱۖ وَٱللَّهُ ٱلۡمُسۡتَعَانُ عَلَىٰ مَا تَصِفُونَ ﴿18﴾
vecâû `alâ ḳamîṣihî bidemin kâẕib. ḳâle bel sevvelet leküm enfüsüküm emrâ. feṣabrun cemîl. vellâhü-lmüste`ânü `alâ mâ teṣifûn.
18. Gömleğinin üstünde uydurma bir kan izi de gösterdiler. Ya‘kūb, “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş; artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız şeyler karşısında, kendisine sığınılacak olan ise ancak Allah’tır” dedi.
Kelime meali
وَجَآءُو ve getirdiler · عَلَىٰ üzeri · قَمِيصِهِۦ gömleğinin · بِدَمٍۢ kanlı · كَذِبٍۢ ۚ yalandan · قَالَ dedi ki · بَلْ herhalde · سَوَّلَتْ aldattıp sürüklemiş · لَكُمْ sizi · أَنفُسُكُمْ nefisleriniz · أَمْرًۭا ۖ bir işe · فَصَبْرٌۭ artık (tek çarem) sabretmektir · جَمِيلٌۭ ۖ güzelce · وَٱللَّهُ ancak Allan'tan · ٱلْمُسْتَعَانُ yardım istenir · عَلَىٰ kaşı · مَا dediğinize · تَصِفُونَ
وَجَآءَتۡ سَيَّارَةࣱ فَأَرۡسَلُواْ وَارِدَهُمۡ فَأَدۡلَىٰ دَلۡوَهُۥۖ قَالَ يَٰبُشۡرَىٰ هَٰذَا غُلَٰمࣱۚ وَأَسَرُّوهُ بِضَٰعَةࣰۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِمَا يَعۡمَلُونَ ﴿19﴾
vecâet seyyâratün feerselû vâridehüm feedlâ delveh. ḳâle yâ büşrâ hâẕâ gulâm. veeserrûhü biḍâ`ah. vellâhü `alîmüm bimâ ya`melûn.
19. Derken bir kervan geldi, sucularını gönderdiler, adam kovasını kuyuya saldı; “Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!” diye bağırdı. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi biliyordu.
Kelime meali
وَجَآءَتْ ve geldi · سَيَّارَةٌۭ bir kervan · فَأَرْسَلُوا۟ gönderdiler · وَارِدَهُمْ sucularını · فَأَدْلَىٰ sarkıttı · دَلْوَهُۥ ۖ kovasını · قَالَ dedi ki · يَـٰبُشْرَىٰ Ey! müjde! · هَـٰذَا bu · غُلَـٰمٌۭ ۚ bir oğlan! · وَأَسَرُّوهُ ve onu sakladılar · بِضَـٰعَةًۭ ۚ ticaret için · وَٱللَّهُ halbuki Allah · عَلِيمٌۢ biliyordu · بِمَا şeyleri · يَعْمَلُونَ onların yaptıkları
وَشَرَوۡهُ بِثَمَنِۭ بَخۡسࣲ دَرَٰهِمَ مَعۡدُودَةࣲ وَكَانُواْ فِيهِ مِنَ ٱلزَّٰهِدِينَ ﴿20﴾
veşeravhü biŝemenim baḫsin derâhime ma`dûdeh. vekânû fîhi mine-zzâhidîn.
20. (Mısır’da) onu yok pahasına, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona pek değer vermemişlerdi.
Kelime meali
وَشَرَوْهُ ve onu sattılar · بِثَمَنٍۭ bir pahaya · بَخْسٍۢ düşük · دَرَٰهِمَ paraya · مَعْدُودَةٍۢ birkaç · وَكَانُوا۟ ve idiler · فِيهِ ona karşı · مِنَ isteksiz · ٱلزَّٰهِدِينَ
وَقَالَ ٱلَّذِي ٱشۡتَرَىٰهُ مِن مِّصۡرَ لِٱمۡرَأَتِهِۦٓ أَكۡرِمِي مَثۡوَىٰهُ عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوۡ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدࣰ اۚ وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلِنُعَلِّمَهُۥ مِن تَأۡوِيلِ ٱلۡأَحَادِيثِۚ وَٱللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰٓ أَمۡرِهِۦ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿21﴾
veḳâle-lleẕi-şterâhü mim miṣra limraetihî ekrimî meŝvâhü `asâ ey yenfe`anâ ev netteḫiẕehû veledâ. vekeẕâlike mekkennâ liyûsüfe fi-l'arḍ. velinü`allimehû min te'vîli-l'eḥâdîŝ. vellâhü gâlibün `alâ emrihî velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
21. Onu satın alan Mısırlı adam karısına, “Ona değer ver, güzel bak! Umarım ki bize faydası dokunur veya onu evlât ediniriz.” dedi. İşte böylece Yûsuf’a orada bir yer sağladık ve bunu (rüyada görülen) olayların yorumunu ona öğretelim diye de yaptık. Allah, emrini yerine getirmeye kādirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · ٱلَّذِى kimse · ٱشْتَرَىٰهُ onu satın alan · مِن Mısır'lı · مِّصْرَ · لِٱمْرَأَتِهِۦٓ karısına · أَكْرِمِى ona kıymet ver · مَثْوَىٰهُ iyi bak · عَسَىٰٓ belki · أَن bize yararı dokunur · يَنفَعَنَآ · أَوْ ya da · نَتَّخِذَهُۥ onu ediniriz · وَلَدًۭا ۚ evlad · وَكَذَٰلِكَ ve böylece · مَكَّنَّا bir imkan verdik · لِيُوسُفَ Yusuf'a · فِى o yerde · ٱلْأَرْضِ · وَلِنُعَلِّمَهُۥ ve ona öğrettik · مِن yorumunu · تَأْوِيلِ · ٱلْأَحَادِيثِ ۚ düşlerin · وَٱللَّهُ ve Allah · غَالِبٌ galip olandır · عَلَىٰٓ işinde · أَمْرِهِۦ · وَلَـٰكِنَّ ama · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥٓ ءَاتَيۡنَٰهُ حُكۡمࣰ ا وَعِلۡمࣰ اۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿22﴾
velemmâ belega eşüddeh âteynâhü ḥukmev ve`ilmâ. vekeẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
22. Yûsuf olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · بَلَغَ erişince · أَشُدَّهُۥٓ kuvvetli çağına · ءَاتَيْنَـٰهُ ona verdik · حُكْمًۭا hüküm · وَعِلْمًۭا ۚ ve ilim · وَكَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel hareket edenleri
وَرَٰوَدَتۡهُ ٱلَّتِي هُوَ فِي بَيۡتِهَا عَن نَّفۡسِهِۦ وَغَلَّقَتِ ٱلۡأَبۡوَٰبَ وَقَالَتۡ هَيۡتَ لَكَۚ قَالَ مَعَاذَ ٱللَّهِۖ إِنَّهُۥ رَبِّيٓ أَحۡسَنَ مَثۡوَايَۖ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿23﴾
verâvedethü-lletî hüve fî beytihâ `an nefsihî vegalleḳati-l'ebvâbe veḳâlet heyte lek. ḳâle me`âẕe-llâhi innehû rabbî aḥsene meŝvây. innehû lâ yüfliḥu-żżâlimûn.
23. Evinde bulunduğu kadın, onunla birlikte olmak istedi. Kapıları iyice kapattı ve “haydi gel!” dedi. O da “Hâşâ, Allah’a sığınırım! Kocan benim velînimetimdir, bana iyilik edip evini açtı. Gerçek şu ki zalimler iflah olmaz!” dedi.
Kelime meali
وَرَٰوَدَتْهُ ve murad almak istedi · ٱلَّتِى kadın · هُوَ o (Yusuf) · فِى onun evinde iken · بَيْتِهَا · عَن onun nefsinden · نَّفْسِهِۦ · وَغَلَّقَتِ ve kilitledi · ٱلْأَبْوَٰبَ kapıları · وَقَالَتْ ve dedi · هَيْتَ haydi gelsene · لَكَ ۚ sen · قَالَ dedi · مَعَاذَ sığınırım · ٱللَّهِ ۖ Allah'a · إِنَّهُۥ şüphesiz · رَبِّىٓ efendim · أَحْسَنَ en güzel şekilde · مَثْوَاىَ ۖ bana baktı · إِنَّهُۥ şüphesiz · لَا iflah olmaz · يُفْلِحُ · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimler
وَلَقَدۡ هَمَّتۡ بِهِۦۖ وَهَمَّ بِهَا لَوۡلَآ أَن رَّءَا بُرۡهَٰنَ رَبِّهِۦۚ كَذَٰلِكَ لِنَصۡرِفَ عَنۡهُ ٱلسُّوٓءَ وَٱلۡفَحۡشَآءَۚ إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُخۡلَصِينَ ﴿24﴾
veleḳad hemmet bih. vehemme bihâ. levlâ er raâ bürhâne rabbih. keẕâlike linaṣrife `anhü-ssûe velfaḥşâ'. innehû min `ibâdine-lmuḫleṣîn.
24. Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı. Böylece onu, kötülükten ve ahlâksız bir iş yapmaktan uzak tutmak istedik. Şüphesiz o samimi kullarımızdandı.
Kelime meali
وَلَقَدْ andolsun · هَمَّتْ kadın arzu etmişti · بِهِۦ ۖ onu · وَهَمَّ o da arzu etmişti · بِهَا onu · لَوْلَآ eğer · أَن görmeseydi · رَّءَا · بُرْهَـٰنَ doğruyu gösteren delilini · رَبِّهِۦ ۚ Rabbinin · كَذَٰلِكَ böylece · لِنَصْرِفَ çevirmek istedik · عَنْهُ ondan · ٱلسُّوٓءَ kötülüğü · وَٱلْفَحْشَآءَ ۚ ve fuhşu · إِنَّهُۥ çünkü o · مِنْ kullarımızdandır · عِبَادِنَا · ٱلْمُخْلَصِينَ ihlasa erdirilmiş
وَٱسۡتَبَقَا ٱلۡبَابَ وَقَدَّتۡ قَمِيصَهُۥ مِن دُبُرࣲ وَأَلۡفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا ٱلۡبَابِۚ قَالَتۡ مَا جَزَآءُ مَنۡ أَرَادَ بِأَهۡلِكَ سُوٓءًا إِلَّآ أَن يُسۡجَنَ أَوۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿25﴾
vestebeḳe-lbâbe veḳaddet ḳamîṣahû min dübüriv veelfeyâ seyyidehâ lede-lbâb. ḳâlet mâ cezâü men erâde biehlike sûen illâ ey yüscene ev `aẕâbün elîm.
25. İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yakalayıp yırttı. Kapının önünde kocasıyla karşılaştılar. Kadın kocasına dedi ki: “Senin ailene kötülük etmeye kalkışanın cezası, ancak zindana atılmak veya ağır fiziksel cezaya çaptırılmak olmalıdır.”
Kelime meali
وَٱسْتَبَقَا ve koşuştular · ٱلْبَابَ kapıya doğru · وَقَدَّتْ ve kadın yırttı · قَمِيصَهُۥ gömleğini · مِن arkasından · دُبُرٍۢ · وَأَلْفَيَا ve rastladılar · سَيِّدَهَا kadının kocasına · لَدَا yanında · ٱلْبَابِ ۚ kapının · قَالَتْ (kadın) dedi ki · مَا nedir? · جَزَآءُ cezası · مَنْ kimsenin · أَرَادَ isteyen · بِأَهْلِكَ senin ailene · سُوٓءًا kötülük · إِلَّآ başka · أَن hapsolunmaktan · يُسْجَنَ · أَوْ veya · عَذَابٌ bir azaptan · أَلِيمٌۭ acıklı
قَالَ هِيَ رَٰوَدَتۡنِي عَن نَّفۡسِيۚ وَشَهِدَ شَاهِدࣱ مِّنۡ أَهۡلِهَآ إِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن قُبُلࣲ فَصَدَقَتۡ وَهُوَ مِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿26﴾
ḳâle hiye râvedetnî `an nefsî veşehide şâhidüm min ehlihâ. in kâne ḳamîṣuhû ḳudde min ḳubülin feṣadeḳat vehüve mine-lkâẕibîn.
26. Yûsuf, “Asıl kendisi benimle birlikte olmak istedi” dedi. Kadının akrabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: “Eğer (adamın) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; adam yalancıdır.
Kelime meali
قَالَ (Yusuf) dedi ki · هِىَ O · رَٰوَدَتْنِى murad almak istedi · عَن benden · نَّفْسِى ۚ · وَشَهِدَ ve şahidlik etti · شَاهِدٌۭ bir şahid · مِّنْ kadının ailesinden · أَهْلِهَآ · إِن eğer · كَانَ ise · قَمِيصُهُۥ gömleği · قُدَّ yırtılmış · مِن önden · قُبُلٍۢ · فَصَدَقَتْ kadın doğrudur · وَهُوَ o ise · مِنَ yalancılardandır · ٱلْكَـٰذِبِينَ
وَإِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن دُبُرࣲ فَكَذَبَتۡ وَهُوَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿27﴾
vein kâne ḳamîṣuhû ḳudde min dübürin fekeẕebet vehüve mine-ṣṣâdiḳîn.
27. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; adam doğru söylemektedir.”
Kelime meali
وَإِن ve şayet · كَانَ ise · قَمِيصُهُۥ onun gömleği · قُدَّ yırtılmış · مِن arkadan · دُبُرٍۢ · فَكَذَبَتْ kadın yalancıdır · وَهُوَ o ise · مِنَ doğrulardandır · ٱلصَّـٰدِقِينَ
فَلَمَّا رَءَا قَمِيصَهُۥ قُدَّ مِن دُبُرࣲ قَالَ إِنَّهُۥ مِن كَيۡدِكُنَّۖ إِنَّ كَيۡدَكُنَّ عَظِيمࣱ ﴿28﴾
felemmâ raâ ḳamîṣahû ḳudde min dübürin ḳâle innehû min keydikünn. inne keydekünne `ażîm.
28. Aziz, Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce şöyle dedi: “Anlaşılıyor ki bu iş, siz kadınların bir entrikasıdır. Sizin entrikanız çok tehlikelidir.”
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَا gördüler · قَمِيصَهُۥ gömleğinin · قُدَّ yırtıldığını · مِن arkadan · دُبُرٍۢ · قَالَ (kadına) dedi ki · إِنَّهُۥ şüphesiz bu · مِن sizin hilenizdir · كَيْدِكُنَّ ۖ · إِنَّ gerçekten · كَيْدَكُنَّ sizin hileniz · عَظِيمٌۭ büyüktür
يُوسُفُ أَعۡرِضۡ عَنۡ هَٰذَاۚ وَٱسۡتَغۡفِرِي لِذَنۢبِكِۖ إِنَّكِ كُنتِ مِنَ ٱلۡخَاطِـِٔينَ ﴿29﴾
yûsüfü a`riḍ `an hâẕâ vestagfirî liẕembik. inneki künti mine-lḫâṭiîn.
29. Yûsuf! Sen bunu olmamış say. (Kadına:) Sen de günahının affını dile; çünkü sen günahkârlardan oldun.”
Kelime meali
يُوسُفُ Yusuf · أَعْرِضْ sen vazgeç · عَنْ bundan · هَـٰذَا ۚ · وَٱسْتَغْفِرِى (kadın) sen de bağışlanmasını dile · لِذَنۢبِكِ ۖ günahının · إِنَّكِ çünkü sen · كُنتِ oldun · مِنَ günahkarlardan · ٱلْخَاطِـِٔينَ
۞وَقَالَ نِسۡوَةࣱ فِي ٱلۡمَدِينَةِ ٱمۡرَأَتُ ٱلۡعَزِيزِ تُرَٰوِدُ فَتَىٰهَا عَن نَّفۡسِهِۦۖ قَدۡ شَغَفَهَا حُبًّاۖ إِنَّا لَنَرَىٰهَا فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ ﴿30﴾
veḳâle nisvetün fi-lmedîneti-mraetü-l`azîzi türâvidü fetâhâ `an nefsih. ḳad şegafehâ ḥubbâ. innâ lenerâhâ fî ḍalâlim mübîn.
30. Şehirdeki bazı kadınlar, “Aziz’in karısı, hizmetindeki genç ile birlikte olmak istiyormuş; (Yûsuf’un) sevdası kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapkınlık içinde görüyoruz” dediler.
Kelime meali
۞ وَقَالَ ve dediler ki · نِسْوَةٌۭ birtakım kadınlar · فِى şehirde · ٱلْمَدِينَةِ · ٱمْرَأَتُ karısı · ٱلْعَزِيزِ Vezir'in · تُرَٰوِدُ murad almak istemiş · فَتَىٰهَا uşağının · عَن nefsinden · نَّفْسِهِۦ ۖ · قَدْ muhakak · شَغَفَهَا onun bağrını yakmış · حُبًّا ۖ sevda · إِنَّا elbette biz · لَنَرَىٰهَا onu görüyoruz · فِى içinde · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍۢ açık
فَلَمَّا سَمِعَتۡ بِمَكۡرِهِنَّ أَرۡسَلَتۡ إِلَيۡهِنَّ وَأَعۡتَدَتۡ لَهُنَّ مُتَّكَـࣰٔ ا وَءَاتَتۡ كُلَّ وَٰحِدَةࣲ مِّنۡهُنَّ سِكِّينࣰ ا وَقَالَتِ ٱخۡرُجۡ عَلَيۡهِنَّۖ فَلَمَّا رَأَيۡنَهُۥٓ أَكۡبَرۡنَهُۥ وَقَطَّعۡنَ أَيۡدِيَهُنَّ وَقُلۡنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا هَٰذَا بَشَرًا إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا مَلَكࣱ كَرِيمࣱ ﴿31﴾
felemmâ semi`at bimekrihinne erselet ileyhinne vea`tedet lehünne müttekeev veâtet külle vâḥidetim minhünne sikkînev veḳâleti-ḫruc `aleyhinn. felemmâ raeynâhü ekbernehû veḳaṭṭa`ne eydiyehünne veḳulne ḥâşe lillâhi mâ hâẕâ beşerâ. in hâẕâ illâ melekün kerîm.
31. Aziz’in karısı, kadınların dedikodularını duyunca onlara davetçi gönderdi; yaslanmaları için yastıklar hazırladı ve onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf’a), “karşılarına çık!” dedi. Kadınlar Yûsuf’u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Bu yüzden ellerini kestiler ve “Aman Allahım! Bu bir beşer değil, bu ancak seçkin bir melektir!” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · سَمِعَتْ (kadın) işitti · بِمَكْرِهِنَّ onların hilelerini · أَرْسَلَتْ (haber) gönderdi · إِلَيْهِنَّ onlara · وَأَعْتَدَتْ ve hazırladı · لَهُنَّ onlar için · مُتَّكَـًۭٔا dayanacak yastıklar · وَءَاتَتْ ve verdi · كُلَّ her · وَٰحِدَةٍۢ birine · مِّنْهُنَّ onlardan · سِكِّينًۭا birer bıçak · وَقَالَتِ ve dedi · ٱخْرُجْ çık! · عَلَيْهِنَّ ۖ karşılarına · فَلَمَّا ne zaman ki · رَأَيْنَهُۥٓ O'nu görünce · أَكْبَرْنَهُۥ onu (gözlerinde) büyüttüler · وَقَطَّعْنَ ve kestiler · أَيْدِيَهُنَّ ellerini · وَقُلْنَ ve dediler · حَـٰشَ haşa · لِلَّهِ Allah için · مَا değildir · هَـٰذَا bu · بَشَرًا insan · إِنْ bu · هَـٰذَآ · إِلَّا ancak · مَلَكٌۭ bir melektir · كَرِيمٌۭ güzel
قَالَتۡ فَذَٰلِكُنَّ ٱلَّذِي لُمۡتُنَّنِي فِيهِۖ وَلَقَدۡ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفۡسِهِۦ فَٱسۡتَعۡصَمَۖ وَلَئِن لَّمۡ يَفۡعَلۡ مَآ ءَامُرُهُۥ لَيُسۡجَنَنَّ وَلَيَكُونࣰ ا مِّنَ ٱلصَّٰغِرِينَ ﴿32﴾
ḳâlet feẕâlikünne-lleẕî lümtünnenî fîh. veleḳad râvettühû `an nefsihî festa`ṣam. veleil lem yef`al mâ âmüruhû leyüscenenne veleyekûnem mine-ṣṣâgirîn.
32. Kadın dedi ki: “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onunla birlikte olmak istedim. Fakat o iffetini korudu. Andolsun, eğer kendisinden istediğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!”
Kelime meali
قَالَتْ dedi ki · فَذَٰلِكُنَّ işte siz · ٱلَّذِى ki · لُمْتُنَّنِى beni kınamıştınız · فِيهِ ۖ bunun için · وَلَقَدْ andolsun · رَٰوَدتُّهُۥ ben murad almak istedim · عَن kendisinden · نَّفْسِهِۦ · فَٱسْتَعْصَمَ ۖ o reddetti · وَلَئِن ama · لَّمْ yapmazsa · يَفْعَلْ · مَآ şeyi · ءَامُرُهُۥ emrettiğim · لَيُسْجَنَنَّ elbette zindana atılacaktır · وَلَيَكُونًۭا ve olacaktır · مِّنَ alçalanlardan · ٱلصَّـٰغِرِينَ
قَالَ رَبِّ ٱلسِّجۡنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدۡعُونَنِيٓ إِلَيۡهِۖ وَإِلَّا تَصۡرِفۡ عَنِّي كَيۡدَهُنَّ أَصۡبُ إِلَيۡهِنَّ وَأَكُن مِّنَ ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿33﴾
ḳâle rabbi-ssicnü eḥabbü ileyye mimmâ yed`ûnenî ileyh. veillâ taṣrif `annî keydehünne aṣbü ileyhinne veeküm mine-lcâhilîn.
33. Yûsuf, “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, korkarım ki, onlara meyleder ve cahillerden olurum!” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Yusuf) dedi ki · رَبِّ Rabbim · ٱلسِّجْنُ zindan · أَحَبُّ daha iyidir · إِلَىَّ bana göre · مِمَّا şeyden · يَدْعُونَنِىٓ beni çağırdığı · إِلَيْهِ ۖ bunların · وَإِلَّا ve eğer · تَصْرِفْ savmazsan · عَنِّى benden · كَيْدَهُنَّ onların hilelerini · أَصْبُ kayarım · إِلَيْهِنَّ onlara · وَأَكُن ve olurum · مِّنَ cahillerden · ٱلْجَـٰهِلِينَ
فَٱسۡتَجَابَ لَهُۥ رَبُّهُۥ فَصَرَفَ عَنۡهُ كَيۡدَهُنَّۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿34﴾
festecâbe lehû rabbühû feṣarafe `anhü keydehünn. innehû hüve-ssemî`u-l`alîm.
34. Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına düşürmedi. Şüphesiz O, herşeyi işitir, pek iyi bilir.
Kelime meali
فَٱسْتَجَابَ du'asını kabul etti · لَهُۥ onun · رَبُّهُۥ Rabbi · فَصَرَفَ savdı · عَنْهُ ondan · كَيْدَهُنَّ ۚ onların hilelerini · إِنَّهُۥ şüphesiz · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا رَأَوُاْ ٱلۡأٓيَٰتِ لَيَسۡجُنُنَّهُۥ حَتَّىٰ حِينࣲ ﴿35﴾
ŝümme bedâ lehüm mim ba`di mâ raevu-l'âyâti leyescününnehû ḥattâ ḥîn.
35. Sonunda -kesin delilleri görmelerine rağmen- onu bir zamana kadar zindana atmak (yetkililerce) gerekli ve uygun görüldü.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَدَا uygun geldi · لَهُم onlara · مِّنۢ sonra (bile) · بَعْدِ · مَا gördükten · رَأَوُا۟ · ٱلْـَٔايَـٰتِ delilleri · لَيَسْجُنُنَّهُۥ onu zindana atmaları · حَتَّىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye
وَدَخَلَ مَعَهُ ٱلسِّجۡنَ فَتَيَانِۖ قَالَ أَحَدُهُمَآ إِنِّيٓ أَرَىٰنِيٓ أَعۡصِرُ خَمۡرࣰ اۖ وَقَالَ ٱلۡأٓخَرُ إِنِّيٓ أَرَىٰنِيٓ أَحۡمِلُ فَوۡقَ رَأۡسِي خُبۡزࣰ ا تَأۡكُلُ ٱلطَّيۡرُ مِنۡهُۖ نَبِّئۡنَا بِتَأۡوِيلِهِۦٓۖ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿36﴾
vedeḫale me`ahü-ssicne feteyân. ḳâle eḥadühümâ innî erânî a`ṣiru ḫamrâ. veḳâle-l'âḫaru innî erânî aḥmilü fevḳa ra'sî ḫubzen te'külu-ṭṭayru minh. nebbi'nâ bite'vîlih. innâ nerâke mine-lmuḥsinîn.
36. Onunla birlikte zindana iki genç daha girdi. Onlardan biri, “Ben rüyada şarap yaptığımı gördüm” dedi. Diğeri de, “Ben de başımın üstünde bir ekmek taşıdığımı gördüm. Kuşlar ondan yiyordu. Bunun yorumunu bize bildir. Kuşkusuz biz seni bu işleri iyi bilen biri olarak görüyoruz” dedi.
Kelime meali
وَدَخَلَ ve girdi · مَعَهُ onunla beraber · ٱلسِّجْنَ zindana · فَتَيَانِ ۖ iki genç daha · قَالَ dedi ki · أَحَدُهُمَآ onlardan biri · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَرَىٰنِىٓ (düşümde) görüyorum · أَعْصِرُ sıktığımı · خَمْرًۭا ۖ şarap · وَقَالَ ve dedi · ٱلْـَٔاخَرُ öteki de · إِنِّىٓ ben de · أَرَىٰنِىٓ görüyorum ki · أَحْمِلُ taşıyorum · فَوْقَ üstünde · رَأْسِى başımın · خُبْزًۭا ekmek · تَأْكُلُ yiyor · ٱلطَّيْرُ kuşlar · مِنْهُ ۖ ondan · نَبِّئْنَا bize haber ver · بِتَأْوِيلِهِۦٓ ۖ bunun yorumunu · إِنَّا zira biz · نَرَىٰكَ seni görüyoruz · مِنَ güzel davrananlardan · ٱلْمُحْسِنِينَ
قَالَ لَا يَأۡتِيكُمَا طَعَامࣱ تُرۡزَقَانِهِۦٓ إِلَّا نَبَّأۡتُكُمَا بِتَأۡوِيلِهِۦ قَبۡلَ أَن يَأۡتِيَكُمَاۚ ذَٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّيٓۚ إِنِّي تَرَكۡتُ مِلَّةَ قَوۡمࣲ لَّا يُؤۡمِنُونَ بِٱللَّهِ وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ﴿37﴾
ḳâle lâ ye'tîkümâ ṭa`âmün türzeḳânihî illâ nebbe'tükümâ bite'vîlihî ḳable ey ye'tiyekümâ. ẕâlikümâ mimmâ `allemenî rabbî. innî teraktü millete ḳavmil lâ yü'minûne billâhi vehüm bil'âḫirati hüm kâfirûn.
37. Yûsuf şöyle cevap verdi: “Size erzak olarak verilecek yemek gelmeden önce, onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin (Mısırlıların) dininden uzak durdum.
Kelime meali
قَالَ (Yusuf) şöyle dedi · لَا size gelmez · يَأْتِيكُمَا · طَعَامٌۭ bir yemek · تُرْزَقَانِهِۦٓ rızık olarak verilen · إِلَّا mutlaka · نَبَّأْتُكُمَا size haber vermiş olurum · بِتَأْوِيلِهِۦ bunun yorumunu · قَبْلَ önceden · أَن size gelmeden · يَأْتِيَكُمَا ۚ · ذَٰلِكُمَا bu · مِمَّا şeylerdendir · عَلَّمَنِى bana öğrettiği · رَبِّىٓ ۚ Rabbimin · إِنِّى şüphesiz ben · تَرَكْتُ terk ettim · مِلَّةَ dinini · قَوْمٍۢ bir kavmin · لَّا inanmıyorlar · يُؤْمِنُونَ · بِٱللَّهِ Allah'a · وَهُم ve onlar · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahireti · هُمْ onlar · كَـٰفِرُونَ inkar ediyorlar
وَٱتَّبَعۡتُ مِلَّةَ ءَابَآءِيٓ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَۚ مَا كَانَ لَنَآ أَن نُّشۡرِكَ بِٱللَّهِ مِن شَيۡءࣲۚ ذَٰلِكَ مِن فَضۡلِ ٱللَّهِ عَلَيۡنَا وَعَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشۡكُرُونَ ﴿38﴾
vetteba`tü millete âbâî ibrâhîme veisḥâḳa veya`ḳûb. mâ kâne lenâ en nüşrike billâhi min şey'. ẕâlike min faḍli-llâhi `aleynâ ve`ale-nnâsi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yeşkürûn.
38. Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Kelime meali
وَٱتَّبَعْتُ ve uydum · مِلَّةَ dinine · ءَابَآءِىٓ atalarım · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'in · وَإِسْحَـٰقَ ve İshak'ın · وَيَعْقُوبَ ۚ ve Ya'kub'un · مَا (hakkımız) yoktur · كَانَ bizim · لَنَآ · أَن ortak koşmağa · نُّشْرِكَ · بِٱللَّهِ Allah'a · مِن herhangi bir · شَىْءٍۢ ۚ şeyi · ذَٰلِكَ bu · مِن bir lutfudur · فَضْلِ · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْنَا üzerimize · وَعَلَى ve üzerine · ٱلنَّاسِ insanların · وَلَـٰكِنَّ ama · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا şükretmezler · يَشْكُرُونَ
يَٰصَٰحِبَيِ ٱلسِّجۡنِ ءَأَرۡبَابࣱ مُّتَفَرِّقُونَ خَيۡرٌ أَمِ ٱللَّهُ ٱلۡوَٰحِدُ ٱلۡقَهَّارُ ﴿39﴾
yâ ṣâḥibeyi-ssicni eerbâbüm müteferriḳûne ḫayrun emi-llâhü-lvâḥidü-lḳahhâr.
39. Ey hapishane arkadaşlarım! Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı (inanıp bağlanmak için) daha iyi?
Kelime meali
يَـٰصَـٰحِبَىِ Ey benim arkadaşlarım · ٱلسِّجْنِ zindan · ءَأَرْبَابٌۭ tanrılar mı? · مُّتَفَرِّقُونَ çeşitli · خَيْرٌ daha hayırlıdır · أَمِ yoksa · ٱللَّهُ Allah (mı?) · ٱلْوَٰحِدُ tek · ٱلْقَهَّارُ kahhar olan
مَا تَعۡبُدُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ أَسۡمَآءࣰ سَمَّيۡتُمُوهَآ أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلۡطَٰنٍۚ إِنِ ٱلۡحُكۡمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّآ إِيَّاهُۚ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلۡقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿40﴾
mâ ta`büdûne min dûnihî illâ esmâen semmeytümûhâ entüm veâbâüküm mâ enzele-llâhü bihâ min sülṭân. ini-lḥukmü illâ lillâh. emera ellâ ta`büdû illâ iyyâh. ẕâlike-ddînü-lḳayyimü velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
40. Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Kelime meali
مَا siz tapmıyorsunuz · تَعْبُدُونَ · مِن o'nu bırakıp · دُونِهِۦٓ · إِلَّآ başkasına · أَسْمَآءًۭ (boş) isimlerden · سَمَّيْتُمُوهَآ isimlendirdiği · أَنتُمْ sizin · وَءَابَآؤُكُم ve atalarınızın · مَّآ indirmemiştir · أَنزَلَ · ٱللَّهُ Allah · بِهَا onlar hakkında · مِن hiçbir · سُلْطَـٰنٍ ۚ delil · إِنِ yoktur · ٱلْحُكْمُ (hiçbir) Hüküm · إِلَّا dışında · لِلَّهِ ۚ Allah'ın · أَمَرَ O emretmiştir · أَلَّا tapmamanızı · تَعْبُدُوٓا۟ · إِلَّآ başkasına · إِيَّاهُ ۚ kendisinden · ذَٰلِكَ işte budur · ٱلدِّينُ din · ٱلْقَيِّمُ doğru · وَلَـٰكِنَّ ama · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
يَٰصَٰحِبَيِ ٱلسِّجۡنِ أَمَّآ أَحَدُكُمَا فَيَسۡقِي رَبَّهُۥ خَمۡرࣰ اۖ وَأَمَّا ٱلۡأٓخَرُ فَيُصۡلَبُ فَتَأۡكُلُ ٱلطَّيۡرُ مِن رَّأۡسِهِۦۚ قُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ ٱلَّذِي فِيهِ تَسۡتَفۡتِيَانِ ﴿41﴾
yâ ṣâḥibeyi-ssicni emmâ eḥadükümâ feyesḳî rabbehû ḫamrâ. veemme-l'âḫaru feyuṣlebü fete'külu-ṭṭayru mir ra'sih. ḳuḍiye-l'emru-lleẕî fîhi testeftiyân.
41. Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından yiyecek. Yorumunu sorduğunuz rüyalardaki durum (bu şekilde) kesinleşmiştir.”
Kelime meali
يَـٰصَـٰحِبَىِ Ey arkadaşlarım · ٱلسِّجْنِ zindan · أَمَّآ ikinizden biriniz · أَحَدُكُمَا · فَيَسْقِى yine sunacak · رَبَّهُۥ efendisine · خَمْرًۭا ۖ şarap · وَأَمَّا diğeri ise · ٱلْـَٔاخَرُ · فَيُصْلَبُ asılacak · فَتَأْكُلُ yiyecek · ٱلطَّيْرُ kuşlar · مِن onun başından · رَّأْسِهِۦ ۚ · قُضِىَ kesinleşmiştir · ٱلْأَمْرُ iş · ٱلَّذِى hakkında · فِيهِ · تَسْتَفْتِيَانِ sorduğunuz
وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُۥ نَاجࣲ مِّنۡهُمَا ٱذۡكُرۡنِي عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَىٰهُ ٱلشَّيۡطَٰنُ ذِكۡرَ رَبِّهِۦ فَلَبِثَ فِي ٱلسِّجۡنِ بِضۡعَ سِنِينَ ﴿42﴾
veḳâle lilleẕî żanne ennehû nâcim minhüme-ẕkürnî `inde rabbik. feensâhü-şşeyṭânü ẕikra rabbihî felebiŝe fi-ssicni biḍ`a sinîn.
42. Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye, “Efendinin yanında benden bahset” dedi. Fakat şeytan ona, efendisine Yûsuf’tan söz etmeyi unutturdu. Dolayısıyla Yûsuf birkaç sene daha zindanda kaldı.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · لِلَّذِى kişiye · ظَنَّ sandığı · أَنَّهُۥ onun · نَاجٍۢ kurtulacağını · مِّنْهُمَا o iki kişiden · ٱذْكُرْنِى beni an · عِندَ yanında · رَبِّكَ efendin(kralın)ın · فَأَنسَىٰهُ fakat ona unutturdu · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · ذِكْرَ söylemeyi · رَبِّهِۦ efendisine · فَلَبِثَ (böylece) kaldı · فِى zindanda · ٱلسِّجْنِ · بِضْعَ birkaç · سِنِينَ yıl
وَقَالَ ٱلۡمَلِكُ إِنِّيٓ أَرَىٰ سَبۡعَ بَقَرَٰتࣲ سِمَانࣲ يَأۡكُلُهُنَّ سَبۡعٌ عِجَافࣱ وَسَبۡعَ سُنۢبُلَٰتٍ خُضۡرࣲ وَأُخَرَ يَابِسَٰتࣲۖ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَأُ أَفۡتُونِي فِي رُءۡيَٰيَ إِن كُنتُمۡ لِلرُّءۡيَا تَعۡبُرُونَ ﴿43﴾
veḳâle-lmelikü innî erâ seb`a beḳarâtin simâniy ye'külühünne seb`un `icâfüv veseb`a sümbülâtin ḫuḍriv veüḫarâ yâbisât. yâ eyyühe-lmeleü eftûnî fî ru'yâye in küntüm lirru'yâ ta`bürûn.
43. Kral dedi ki: “Rüyamda yedi arık ineğin yedi semiz ineği yediğini gördüm. Ayrıca yedi yeşil ve bir o kadar da kuru başak gördüm. Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız bu rüyamı da bana yorumlayın.”
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · ٱلْمَلِكُ Kral · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَرَىٰ (düşümde) görüyorum · سَبْعَ yedi · بَقَرَٰتٍۢ inek · سِمَانٍۢ semiz · يَأْكُلُهُنَّ bunları yiyor · سَبْعٌ yedi · عِجَافٌۭ zayıf inek · وَسَبْعَ ve yedi · سُنۢبُلَـٰتٍ başak · خُضْرٍۢ yeşil · وَأُخَرَ ve diğerleri de · يَابِسَـٰتٍۢ ۖ kuru · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلْمَلَأُ efendiler · أَفْتُونِى bana anlatın · فِى bu rü'yamı · رُءْيَـٰىَ · إِن eğer · كُنتُمْ siz · لِلرُّءْيَا rü'ya · تَعْبُرُونَ ta'bir ediyorsanız
قَالُوٓاْ أَضۡغَٰثُ أَحۡلَٰمࣲۖ وَمَا نَحۡنُ بِتَأۡوِيلِ ٱلۡأَحۡلَٰمِ بِعَٰلِمِينَ ﴿44﴾
ḳâlû aḍgâŝü aḥlâm. vemâ naḥnü bite'vîli-l'aḥlâmi bi`âlimîn.
44. Adamlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşleri yorumlamayı bilmeyiz” dediler.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler ki · أَضْغَـٰثُ karmakarışık · أَحْلَـٰمٍۢ ۖ düşler · وَمَا değiliz · نَحْنُ biz · بِتَأْوِيلِ yorumunu · ٱلْأَحْلَـٰمِ düşlerin · بِعَـٰلِمِينَ bilen(kişi)ler
وَقَالَ ٱلَّذِي نَجَا مِنۡهُمَا وَٱدَّكَرَ بَعۡدَ أُمَّةٍ أَنَا۠ أُنَبِّئُكُم بِتَأۡوِيلِهِۦ فَأَرۡسِلُونِ ﴿45﴾
veḳâle-lleẕî necâ minhümâ veddekera ba`de ümmetin ene ünebbiüküm bite'vîlihî feersilûn.
45. O iki kişiden, hapisten kurtulup bunca zaman geçtikten sonra Yûsuf’un tembihini hatırlayan genç, “Ben size bu rüyanın yorumunu bildireceğim; beni hemen gönderin” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ dedi ki · ٱلَّذِى kurtulanı · نَجَا · مِنْهُمَا iki kişiden · وَٱدَّكَرَ hatırladı · بَعْدَ sonra · أُمَّةٍ uzun bir süre · أَنَا۠ ben · أُنَبِّئُكُم size haber veririm · بِتَأْوِيلِهِۦ onun yorumunu · فَأَرْسِلُونِ hemen beni gönderin
يُوسُفُ أَيُّهَا ٱلصِّدِّيقُ أَفۡتِنَا فِي سَبۡعِ بَقَرَٰتࣲ سِمَانࣲ يَأۡكُلُهُنَّ سَبۡعٌ عِجَافࣱ وَسَبۡعِ سُنۢبُلَٰتٍ خُضۡرࣲ وَأُخَرَ يَابِسَٰتࣲ لَّعَلِّيٓ أَرۡجِعُ إِلَى ٱلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَعۡلَمُونَ ﴿46﴾
yûsüfü eyyühe-ṣṣiddîḳu eftinâ fî seb`i beḳarâtin simâniy ye'külühünne seb`un `icâfüv veseb`i sümbülâtin ḫuḍriv veüḫarâ yâbisâtil le`allî erci`u ile-nnâsi le`allehüm ya`lemûn.
46. (Zindana gelerek) “Yûsuf! Ey özü sözü doğru arkadaş! (Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedi yeşil, bir o kadar da kuru başak hakkında bize yorum yap. Umarım ki, bu bilgiyle insanlara dönerim ve umarım onlar da belki (ne yapacaklarını) bilirler” dedi.
Kelime meali
يُوسُفُ Yusuf · أَيُّهَا ey · ٱلصِّدِّيقُ çok doğru söyleyen · أَفْتِنَا bize bilgi ver · فِى hakkında · سَبْعِ yedi · بَقَرَٰتٍۢ ineği · سِمَانٍۢ semiz · يَأْكُلُهُنَّ yiyorlar · سَبْعٌ yedi · عِجَافٌۭ zayıf (inek) · وَسَبْعِ ve yedi · سُنۢبُلَـٰتٍ başak · خُضْرٍۢ yeşil · وَأُخَرَ diğeri de · يَابِسَـٰتٍۢ kuru · لَّعَلِّىٓ umarım ki · أَرْجِعُ dönerim · إِلَى insanlara · ٱلنَّاسِ · لَعَلَّهُمْ onlar da · يَعْلَمُونَ bilirler
قَالَ تَزۡرَعُونَ سَبۡعَ سِنِينَ دَأَبࣰ ا فَمَا حَصَدتُّمۡ فَذَرُوهُ فِي سُنۢبُلِهِۦٓ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّمَّا تَأۡكُلُونَ ﴿47﴾
ḳâle tezra`ûne seb`a sinîne deebâ. femâ ḥaṣattüm feẕerûhü fî sümbülihî illâ ḳalîlem mimmâ te'külûn.
47. Yûsuf şöyle dedi: “Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yemek için ayıracağınızdan ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında iken bırakın (böyle saklayın).
Kelime meali
قَالَ (Yusuf) dedi ki · تَزْرَعُونَ siz (ürünü) ekin · سَبْعَ yedi · سِنِينَ yıl · دَأَبًۭا âdetiniz üzere · فَمَا ne ki · حَصَدتُّمْ biçtiniz · فَذَرُوهُ bırakın onu · فِى başağında · سُنۢبُلِهِۦٓ · إِلَّا hariç · قَلِيلًۭا az bir mikdar · مِّمَّا yiyeceğiniz · تَأْكُلُونَ
ثُمَّ يَأۡتِي مِنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ سَبۡعࣱ شِدَادࣱ يَأۡكُلۡنَ مَا قَدَّمۡتُمۡ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّمَّا تُحۡصِنُونَ ﴿48﴾
ŝümme ye'tî mim ba`di ẕâlike seb`un şidâdüy ye'külne mâ ḳaddemtüm lehünne illâ ḳalîlem mimmâ tuḥṣinûn.
48. Sonra bunun ardından yedi kıtlık yılı gelecek ve o yıllar, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, biriktirdiklerinizi yiyip bitirecektir.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · يَأْتِى gelir · مِنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ onun · سَبْعٌۭ yedi · شِدَادٌۭ zorlu (yıl) · يَأْكُلْنَ yeyip bitirir · مَا önceden (biriktirdiklerinizi) · قَدَّمْتُمْ · لَهُنَّ onlardan · إِلَّا dışında · قَلِيلًۭا az miktar · مِّمَّا sakladığınız · تُحْصِنُونَ
ثُمَّ يَأۡتِي مِنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ عَامࣱ فِيهِ يُغَاثُ ٱلنَّاسُ وَفِيهِ يَعۡصِرُونَ ﴿49﴾
ŝümme ye'tî mim ba`di ẕâlike `âmün fîhi yügâŝü-nnâsü vefîhi ya`ṣirûn.
49. Sonra bunun ardından bir yıl daha gelecek; artık o yıl insanlar ilâhî yardıma mazhar olacaklar ve o yılda sıkma besinler üretecekler.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · يَأْتِى gelir · مِنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ bunun · عَامٌۭ bir yıl · فِيهِ o (yılda) · يُغَاثُ bol yağmur verilir · ٱلنَّاسُ insanlara · وَفِيهِ ve o (yıl) · يَعْصِرُونَ (insanlar meyve) sıkarlar
وَقَالَ ٱلۡمَلِكُ ٱئۡتُونِي بِهِۦۖ فَلَمَّا جَآءَهُ ٱلرَّسُولُ قَالَ ٱرۡجِعۡ إِلَىٰ رَبِّكَ فَسۡـَٔلۡهُ مَا بَالُ ٱلنِّسۡوَةِ ٱلَّٰتِي قَطَّعۡنَ أَيۡدِيَهُنَّۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيۡدِهِنَّ عَلِيمࣱ ﴿50﴾
veḳâle-lmelikü-'tûnî bih. felemmâ câehü-rrasûlü ḳâle-rci` ilâ rabbike fes'elhü mâ bâlü-nnisveti-llâtî ḳaṭṭa`ne eydiyehünn. inne rabbî bikeydihinne `alîm.
50. Kral “Onu bana getirin!” dedi. Elçi Yûsuf’a geldiğinde Yûsuf, “Efendine dön de sor ona, ‘Ellerini kesen o kadınların zoru neydi?’ Şüphesiz rabbim onların hilesini çok iyi bilir” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ dedi ki · ٱلْمَلِكُ Kral · ٱئْتُونِى bana getirin · بِهِۦ ۖ onu · فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُ gelince (Yusuf'a) · ٱلرَّسُولُ elçi · قَالَ dedi · ٱرْجِعْ dön · إِلَىٰ efendine · رَبِّكَ · فَسْـَٔلْهُ ve ona sor · مَا neydi? · بَالُ maksadı · ٱلنِّسْوَةِ kadınların · ٱلَّـٰتِى kesen · قَطَّعْنَ · أَيْدِيَهُنَّ ۚ ellerini · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · بِكَيْدِهِنَّ onların tuzaklarını · عَلِيمٌۭ biliyor
قَالَ مَا خَطۡبُكُنَّ إِذۡ رَٰوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفۡسِهِۦۚ قُلۡنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا عَلِمۡنَا عَلَيۡهِ مِن سُوٓءࣲۚ قَالَتِ ٱمۡرَأَتُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡـَٰٔنَ حَصۡحَصَ ٱلۡحَقُّ أَنَا۠ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفۡسِهِۦ وَإِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿51﴾
ḳâle mâ ḫaṭbükünne iẕ râvettünne yûsüfe `an nefsih. ḳulne ḥâşe lillâhi mâ `alimnâ `aleyhi min sû'. ḳâleti-mraetü-l`azîzi-l'âne ḥaṣḥaṣa-lḥaḳḳ. ene râvettühû `an nefsihî veinnehû lemine-ṣṣâdiḳîn.
51. Kral (kadınlara), “Yûsuf’u elde etmek istediğinizde beklentiniz ne oldu?” diye sordu. Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir eğrilik görmedik” dediler. Aziz’in karısı da: “Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · مَا neydi? · خَطْبُكُنَّ durumunuz · إِذْ zaman · رَٰوَدتُّنَّ murad almak istediğiniz · يُوسُفَ Yusuf'un · عَن nefsinden · نَّفْسِهِۦ ۚ · قُلْنَ dediler ki · حَـٰشَ haşa · لِلَّهِ Allah için · مَا biz bilmiyoruz · عَلِمْنَا · عَلَيْهِ onun · مِن hiçbir · سُوٓءٍۢ ۚ kötülüğünü · قَالَتِ dedi · ٱمْرَأَتُ karısı da · ٱلْعَزِيزِ Aziz'in · ٱلْـَٔـٰنَ işte şimdi · حَصْحَصَ yerini buldu · ٱلْحَقُّ hak · أَنَا۠ ben · رَٰوَدتُّهُۥ murad almak istemiştim · عَن onun nefsinden · نَّفْسِهِۦ · وَإِنَّهُۥ şüphesiz o · لَمِنَ doğrulardandır · ٱلصَّـٰدِقِينَ
ذَٰلِكَ لِيَعۡلَمَ أَنِّي لَمۡ أَخُنۡهُ بِٱلۡغَيۡبِ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي كَيۡدَ ٱلۡخَآئِنِينَ ﴿52﴾
ẕâlike liya`leme ennî lem eḫunhü bilgaybi veenne-llâhe lâ yehdî keyde-lḫâinîn.
52. Yûsuf dedi ki: “Bu, Aziz’in, yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah’ın, hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını bilmesi içindi.
Kelime meali
ذَٰلِكَ bu (sözlerim) · لِيَعْلَمَ bilmesi içindir · أَنِّى benim · لَمْ kendisine hainlik etmediğimi · أَخُنْهُ · بِٱلْغَيْبِ arkadan · وَأَنَّ ve muhakkak · ٱللَّهَ Allah'ın · لَا başarıya ulaştırmayacağını · يَهْدِى · كَيْدَ tuzağını · ٱلْخَآئِنِينَ hainlerin
۞وَمَآ أُبَرِّئُ نَفۡسِيٓۚ إِنَّ ٱلنَّفۡسَ لَأَمَّارَةُۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّيٓۚ إِنَّ رَبِّي غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿53﴾
vemâ überriü nefsî. inne-nnefse leemmâratüm bissûi illâ mâ raḥime rabbî. inne rabbî gafûrur raḥîm.
53. Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”
Kelime meali
۞ وَمَآ ben temize çıkarmam · أُبَرِّئُ · نَفْسِىٓ ۚ nefsimi · إِنَّ çünkü · ٱلنَّفْسَ nefis · لَأَمَّارَةٌۢ daima emredicidir · بِٱلسُّوٓءِ kötülüğü · إِلَّا hariç · مَا esirgediği · رَحِمَ · رَبِّىٓ ۚ Rabbimin · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
وَقَالَ ٱلۡمَلِكُ ٱئۡتُونِي بِهِۦٓ أَسۡتَخۡلِصۡهُ لِنَفۡسِيۖ فَلَمَّا كَلَّمَهُۥ قَالَ إِنَّكَ ٱلۡيَوۡمَ لَدَيۡنَا مَكِينٌ أَمِينࣱ ﴿54﴾
veḳâle-lmelikü-'tûnî bihî estaḫliṣhü linefsî. felemmâ kellemehû ḳâle inneke-lyevme ledeynâ mekînün emîn.
54. Kral dedi ki: “Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim.” Onunla konuşunca, “Bugün sen katımızda yüksek yeri olan, güvenilir birisin” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ dedi · ٱلْمَلِكُ Kral · ٱئْتُونِى bana getirin · بِهِۦٓ onu · أَسْتَخْلِصْهُ onu özel (dost) yapayım · لِنَفْسِى ۖ kendime · فَلَمَّا ne zaman ki · كَلَّمَهُۥ onunla konuşunca · قَالَ dedi ki · إِنَّكَ şüphesiz sen · ٱلْيَوْمَ bugün · لَدَيْنَا yanımızda · مَكِينٌ mevki sahibisin · أَمِينٌۭ güvenilir(bir kimse)sin
قَالَ ٱجۡعَلۡنِي عَلَىٰ خَزَآئِنِ ٱلۡأَرۡضِۖ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمࣱ ﴿55﴾
ḳâle-c`alnî `alâ ḫazâini-l'arḍ. innî ḥafîżun `alîm.
55. Yûsuf da, “Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · ٱجْعَلْنِى beni tayin et · عَلَىٰ üstüne · خَزَآئِنِ hazineleri · ٱلْأَرْضِ ۖ ülkenin · إِنِّى çünkü ben · حَفِيظٌ iyi korur · عَلِيمٌۭ iyi bilirim
وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي ٱلۡأَرۡضِ يَتَبَوَّأُ مِنۡهَا حَيۡثُ يَشَآءُۚ نُصِيبُ بِرَحۡمَتِنَا مَن نَّشَآءُۖ وَلَا نُضِيعُ أَجۡرَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿56﴾
vekeẕâlike mekkennâ liyûsüfe fi-l'arḍ. yetebevveü minhâ ḥayŝü yeşâ'. nüṣîbü biraḥmetinâ men neşâü velâ nüḍî`u ecra-lmuḥsinîn.
56. Böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ böylece · مَكَّنَّا biz iktidar verdik · لِيُوسُفَ Yusuf'a · فِى o ülke'de · ٱلْأَرْضِ · يَتَبَوَّأُ konaklardı · مِنْهَا orada · حَيْثُ yerde · يَشَآءُ ۚ dilediği · نُصِيبُ biz ulaştırırız · بِرَحْمَتِنَا rahmetimizi · مَن kimseye · نَّشَآءُ ۖ dilediğimiz · وَلَا zayi etmeyiz · نُضِيعُ · أَجْرَ ecrini · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananların
وَلَأَجۡرُ ٱلۡأٓخِرَةِ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿57﴾
veleecru-l'âḫirati ḫayrul lilleẕîne âmenû vekânû yetteḳûn.
57. İman edip de sakınanlar için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.
Kelime meali
وَلَأَجْرُ elbette ödülü · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لِّلَّذِينَ kimseler için · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَكَانُوا۟ ve (için) · يَتَّقُونَ korunanlar
وَجَآءَ إِخۡوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَعَرَفَهُمۡ وَهُمۡ لَهُۥ مُنكِرُونَ ﴿58﴾
vecâe iḫvetü yûsüfe fedeḫalû `aleyhi fe`arafehüm vehüm lehû münkirûn.
58. Yûsuf’un kardeşleri (tahıl almak üzere) gelip huzuruna girdiler. Kardeşleri onu tanımadıkları halde Yûsuf onları tanımıştı.
Kelime meali
وَجَآءَ ve geldiler · إِخْوَةُ kardeşleri · يُوسُفَ Yusuf'un · فَدَخَلُوا۟ girdiler · عَلَيْهِ onun yanına · فَعَرَفَهُمْ o onları tanıdı · وَهُمْ fakat onlar · لَهُۥ onu · مُنكِرُونَ tanımıyorlardı
وَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمۡ قَالَ ٱئۡتُونِي بِأَخࣲ لَّكُم مِّنۡ أَبِيكُمۡۚ أَلَا تَرَوۡنَ أَنِّيٓ أُوفِي ٱلۡكَيۡلَ وَأَنَا۠ خَيۡرُ ٱلۡمُنزِلِينَ ﴿59﴾
velemmâ cehhezehüm bicehâzihim ḳâle-'tûnî bieḫil leküm min ebîküm. elâ teravne ennî ûfi-lkeyle veenâ ḫayru-lmünzilîn.
59. Yüklerini hazırlayınca, “Sizin baba-bir kardeşinizi de bana getirin” dedi, “Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben iyi bir ev sahibiyim.
Kelime meali
وَلَمَّا ve ne zaman ki · جَهَّزَهُم yükletti · بِجَهَازِهِمْ onların yüklerini · قَالَ dedi ki · ٱئْتُونِى bana getirin · بِأَخٍۢ kardeşinizi · لَّكُم sizin · مِّنْ babanızdan (olan) · أَبِيكُمْ ۚ · أَلَا görmüyor musunuz? · تَرَوْنَ · أَنِّىٓ ben · أُوفِى tam yapıyorum · ٱلْكَيْلَ ölçüyü · وَأَنَا۠ ve ben · خَيْرُ en iyisiyim · ٱلْمُنزِلِينَ konukseverlerin
فَإِن لَّمۡ تَأۡتُونِي بِهِۦ فَلَا كَيۡلَ لَكُمۡ عِندِي وَلَا تَقۡرَبُونِ ﴿60﴾
feil lem te'tûnî bihî felâ keyle leküm `indî velâ taḳrabûn.
60. Eğer onu bana getirmezseniz artık bende size verilecek tahıl yoktur; yanıma yaklaşmayın!”
Kelime meali
فَإِن eğer · لَّمْ bana getirmezseniz · تَأْتُونِى · بِهِۦ onu · فَلَا artık yoktur · كَيْلَ ölçecek bir şey · لَكُمْ size · عِندِى benim yanımda · وَلَا (bir daha) bana yaklaşmayın · تَقْرَبُونِ
قَالُواْ سَنُرَٰوِدُ عَنۡهُ أَبَاهُ وَإِنَّا لَفَٰعِلُونَ ﴿61﴾
ḳâlû senürâvidü `anhü ebâhü veinnâ lefâ`ilûn.
61. Kardeşleri, “Onu babasından isteyeceğiz, kuşkusuz bunu yapacağız” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · سَنُرَٰوِدُ istemeğe çalışacağız · عَنْهُ onu · أَبَاهُ babasından · وَإِنَّا ve biz muhakkak · لَفَـٰعِلُونَ mutlaka yapacağız
وَقَالَ لِفِتۡيَٰنِهِ ٱجۡعَلُواْ بِضَٰعَتَهُمۡ فِي رِحَالِهِمۡ لَعَلَّهُمۡ يَعۡرِفُونَهَآ إِذَا ٱنقَلَبُوٓاْ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِمۡ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿62﴾
veḳâle lifityânihi-c`alû biḍâ`atehüm fî riḥâlihim le`allehüm ya`rifûnehâ iẕe-nḳalebû ilâ ehlihim le`allehüm yerci`ûn.
62. Yûsuf, emrindeki gençlere dedi ki: “Ödedikleri bedeli yüklerinin içine koyun. Umarım ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar ve umarım yine gelirler.”
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · لِفِتْيَـٰنِهِ uşaklarına · ٱجْعَلُوا۟ koyun! · بِضَـٰعَتَهُمْ onların sermayelerini · فِى içine · رِحَالِهِمْ yüklerinin · لَعَلَّهُمْ belki onlar · يَعْرِفُونَهَآ bunun farkına varırlar · إِذَا zaman · ٱنقَلَبُوٓا۟ döndükleri · إِلَىٰٓ ailelerine · أَهْلِهِمْ · لَعَلَّهُمْ belki de · يَرْجِعُونَ geri dönerler
فَلَمَّا رَجَعُوٓاْ إِلَىٰٓ أَبِيهِمۡ قَالُواْ يَٰٓأَبَانَا مُنِعَ مِنَّا ٱلۡكَيۡلُ فَأَرۡسِلۡ مَعَنَآ أَخَانَا نَكۡتَلۡ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ ﴿63﴾
felemmâ race`û ilâ ebîhim ḳâlû yâ ebânâ müni`a minne-lkeylü feersil me`anâ eḫânâ nektel veinnâ lehû leḥâfiżûn.
63. Babalarına döndüklerinde, “Ey babamız! Artık (kardeşimiz olmadan) bize erzak verilmeyecek (çünkü kardeşimizi istiyorlar). Kardeşimizi bizimle beraber gönder de erzak alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا zaman · رَجَعُوٓا۟ döndükleri · إِلَىٰٓ babalarına · أَبِيهِمْ · قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰٓأَبَانَا Ey babamız · مُنِعَ men'edildi · مِنَّا bizden · ٱلْكَيْلُ ölçü · فَأَرْسِلْ (oyüzden) gönder · مَعَنَآ bizimle beraber · أَخَانَا kardeşimizi · نَكْتَلْ ölç(üp al)alım · وَإِنَّا şüphesiz biz · لَهُۥ onu · لَحَـٰفِظُونَ mutlaka koruruz
قَالَ هَلۡ ءَامَنُكُمۡ عَلَيۡهِ إِلَّا كَمَآ أَمِنتُكُمۡ عَلَىٰٓ أَخِيهِ مِن قَبۡلُ فَٱللَّهُ خَيۡرٌ حَٰفِظࣰ اۖ وَهُوَ أَرۡحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ ﴿64﴾
ḳâle hel âmenüküm `aleyhi illâ kemâ emintüküm `alâ eḫîhi min ḳabl. fellâhü ḫayrun ḥâfiżâ. vehüve erḥamü-rrâḥimîn.
64. Ya‘kūb dedi ki: “Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! En iyi koruyucu Allah’tır. O, acıyanların en merhametlisidir.”
Kelime meali
قَالَ dedi ki · هَلْ mi? · ءَامَنُكُمْ size güveneyim · عَلَيْهِ onun hakkında · إِلَّا ancak · كَمَآ gibi · أَمِنتُكُمْ size güvendiğim · عَلَىٰٓ (için) · أَخِيهِ kardeşi · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · فَٱللَّهُ Allah'tır · خَيْرٌ en iyi · حَـٰفِظًۭا ۖ koruyan · وَهُوَ ve O · أَرْحَمُ en merhametlisidir · ٱلرَّٰحِمِينَ merhametlilerin
وَلَمَّا فَتَحُواْ مَتَٰعَهُمۡ وَجَدُواْ بِضَٰعَتَهُمۡ رُدَّتۡ إِلَيۡهِمۡۖ قَالُواْ يَٰٓأَبَانَا مَا نَبۡغِيۖ هَٰذِهِۦ بِضَٰعَتُنَا رُدَّتۡ إِلَيۡنَاۖ وَنَمِيرُ أَهۡلَنَا وَنَحۡفَظُ أَخَانَا وَنَزۡدَادُ كَيۡلَ بَعِيرࣲۖ ذَٰلِكَ كَيۡلࣱ يَسِيرࣱ ﴿65﴾
velemmâ feteḥû metâ`ahüm vecedû biḍâ`atehüm ruddet ileyhim. ḳâlû yâ ebânâ mâ nebgî. hâẕihî biḍâ`atünâ ruddet ileynâ. venemîru ehlenâ venaḥfeżu eḫânâ venezdâdü keyle be`îr. ẕâlike keylüy yesîr.
65. Eşyalarını açtıklarında ödedikleri bedelin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne istiyoruz? İşte ödediğimiz bedel de bize geri verilmiş; yine ailemize yiyecek getiririz; kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu (getirdiğimiz) az bir miktardır.”
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · فَتَحُوا۟ açtılar · مَتَـٰعَهُمْ (zahire) yüklerini · وَجَدُوا۟ buldular · بِضَـٰعَتَهُمْ sermayelerini · رُدَّتْ geri verilmiş · إِلَيْهِمْ ۖ kendilerine · قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰٓأَبَانَا Ey babamız · مَا daha ne? · نَبْغِى ۖ istiyoruz · هَـٰذِهِۦ işte · بِضَـٰعَتُنَا sermayemiz · رُدَّتْ geri verilmiş · إِلَيْنَا ۖ bize · وَنَمِيرُ yine yiyecek getiririz · أَهْلَنَا ailemize · وَنَحْفَظُ ve koruruz · أَخَانَا kardeşimizi · وَنَزْدَادُ ve fazla alırız · كَيْلَ yükü · بَعِيرٍۢ ۖ bir deve · ذَٰلِكَ bu · كَيْلٌۭ bir ölçüdür · يَسِيرٌۭ az
قَالَ لَنۡ أُرۡسِلَهُۥ مَعَكُمۡ حَتَّىٰ تُؤۡتُونِ مَوۡثِقࣰ ا مِّنَ ٱللَّهِ لَتَأۡتُنَّنِي بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يُحَاطَ بِكُمۡۖ فَلَمَّآ ءَاتَوۡهُ مَوۡثِقَهُمۡ قَالَ ٱللَّهُ عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَكِيلࣱ ﴿66﴾
ḳâle len ürsilehû me`aküm ḥattâ tü'tûni mevŝiḳam mine-llâhi lete'tünnenî bihî illâ ey yüḥâṭa biküm. felemmâ âtevhü mevŝiḳahüm ḳâle-llâhü `alâ mâ neḳûlü vekîl.
66. Ya‘kūb şöyle cevap verdi: “Aşılamaz engellerle kuşatılmanız hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!” Ona hepsi de kesin söz verince, “Söylediklerimize Allah şahittir” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · لَنْ onu asla göndermem · أُرْسِلَهُۥ · مَعَكُمْ sizinle · حَتَّىٰ kadar · تُؤْتُونِ siz bana verinceye · مَوْثِقًۭا sağlam bir söz · مِّنَ Allah adına · ٱللَّهِ · لَتَأْتُنَّنِى bana getireceğinize · بِهِۦٓ onu · إِلَّآ dışında · أَن kuşatılıp engellenmeniz · يُحَاطَ · بِكُمْ ۖ sizin · فَلَمَّآ ne zaman ki · ءَاتَوْهُ verdiler · مَوْثِقَهُمْ sözlerini · قَالَ dedi · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerine · مَا şey · نَقُولُ söylediğimiz · وَكِيلٌۭ vekildir
وَقَالَ يَٰبَنِيَّ لَا تَدۡخُلُواْ مِنۢ بَابࣲ وَٰحِدࣲ وَٱدۡخُلُواْ مِنۡ أَبۡوَٰبࣲ مُّتَفَرِّقَةࣲۖ وَمَآ أُغۡنِي عَنكُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن شَيۡءٍۖ إِنِ ٱلۡحُكۡمُ إِلَّا لِلَّهِۖ عَلَيۡهِ تَوَكَّلۡتُۖ وَعَلَيۡهِ فَلۡيَتَوَكَّلِ ٱلۡمُتَوَكِّلُونَ ﴿67﴾
veḳâle yâ benîye lâ tedḫulû mim bâbiv vâḥidiv vedḫulû min ebvâbim müteferriḳah. vemâ ugnî `anküm mine-llâhi min şey'. ini-lḥukmü illâ lillâh. `aleyhi tevekkelt. ve`aleyhi felyetevekkeli-lmütevekkilûn.
67. Sonra şunu söyledi: “Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım. Güvenecek olanlar yalnız O’na güvenip dayansınlar.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · يَـٰبَنِىَّ ey oğullarım · لَا girmeyin · تَدْخُلُوا۟ · مِنۢ kapıdan · بَابٍۢ · وَٰحِدٍۢ bir · وَٱدْخُلُوا۟ (fakat) girin · مِنْ kapılardan · أَبْوَٰبٍۢ · مُّتَفَرِّقَةٍۢ ۖ ayrı ayrı · وَمَآ ve · أُغْنِى savamam · عَنكُم sizden · مِّنَ Allah'tan gelecek · ٱللَّهِ · مِن hiçbir · شَىْءٍ ۖ şeyi · إِنِ yoktur · ٱلْحُكْمُ (hiçbir) Hüküm · إِلَّا dışında · لِلَّهِ ۖ Allah'ın · عَلَيْهِ O'na · تَوَكَّلْتُ ۖ tevekkül ettim · وَعَلَيْهِ ve O'na · فَلْيَتَوَكَّلِ tevekkül etsinler · ٱلْمُتَوَكِّلُونَ tevekkül edenler
وَلَمَّا دَخَلُواْ مِنۡ حَيۡثُ أَمَرَهُمۡ أَبُوهُم مَّا كَانَ يُغۡنِي عَنۡهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن شَيۡءٍ إِلَّا حَاجَةࣰ فِي نَفۡسِ يَعۡقُوبَ قَضَىٰهَاۚ وَإِنَّهُۥ لَذُو عِلۡمࣲ لِّمَا عَلَّمۡنَٰهُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿68﴾
velemmâ deḫalû min ḥayŝü emerahüm ebûhüm. mâ kâne yugnî `anhüm mine-llâhi min şey'in illâ ḥâceten fî nefsi ya`ḳûbe ḳaḍâhâ. veinnehû leẕû `ilmil limâ `allemnâhü velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
68. Şehre babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiler ama bu, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savacak değildi. Şu var ki, Ya‘kūb’un içinde taşıyıp onlara açıkladığı kaygıyı gidermiş oldu. Şüphesiz o, bizim kendisine öğrettiğimiz bir bilgiye sahipti. Fakat insanların çoğu (bu hakikati) bilmezler.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · دَخَلُوا۟ girdiler · مِنْ yerden · حَيْثُ · أَمَرَهُمْ emrettiği · أَبُوهُم babalarının · مَّا idi · كَانَ · يُغْنِى savamaz · عَنْهُم onlardan · مِّنَ Allah-tan (gelecek) · ٱللَّهِ Allah · مِن hiçbir · شَىْءٍ şeyi · إِلَّا ama sadece · حَاجَةًۭ bir dileği · فِى içindeki · نَفْسِ nefsi · يَعْقُوبَ Ya'kub'un · قَضَىٰهَا ۚ açığa çıkardı · وَإِنَّهُۥ şüphesiz O · لَذُو sahibi idi · عِلْمٍۢ bilgi · لِّمَا ötürü · عَلَّمْنَـٰهُ ona öğrettiğimizden · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
وَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَىٰ يُوسُفَ ءَاوَىٰٓ إِلَيۡهِ أَخَاهُۖ قَالَ إِنِّيٓ أَنَا۠ أَخُوكَ فَلَا تَبۡتَئِسۡ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿69﴾
velemmâ deḫalû `alâ yûsüfe âvâ ileyhi eḫâhü ḳâle innî ene eḫûke felâ tebteis bimâ kânû ya`melûn.
69. Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı (ve ona gizlice) “Ben, gerçekten senin kardeşinim; onların yaptıklarına üzülme!” dedi.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · دَخَلُوا۟ girince · عَلَىٰ huzuruna · يُوسُفَ Yusuf'un · ءَاوَىٰٓ aldı · إِلَيْهِ yanına · أَخَاهُ ۖ kardeşini · قَالَ dedi · إِنِّىٓ gerçekten ben · أَنَا۠ ben · أَخُوكَ senin kardeşinim · فَلَا üzülme · تَبْتَئِسْ · بِمَا sebebiyle · كَانُوا۟ onların yaptıkları · يَعْمَلُونَ
فَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمۡ جَعَلَ ٱلسِّقَايَةَ فِي رَحۡلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا ٱلۡعِيرُ إِنَّكُمۡ لَسَٰرِقُونَ ﴿70﴾
felemmâ cehhezehüm bicehâzihim ce`ale-ssiḳâyete fî raḥli eḫîhi ŝümme eẕẕene müeẕẕinün eyyetühe-l`îru inneküm lesâriḳûn.
70. Yûsuf, onlara yüklerini hazırlattığı zaman (saraya ait bir) su kabını kardeşinin yükü içine koydurdu. Sonra bir görevli, “Ey kafile! Siz kesinlikle hırsızsınız!” diye bağırdı.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَهَّزَهُم hazırlatırken · بِجَهَازِهِمْ onların yüklerini · جَعَلَ koydu · ٱلسِّقَايَةَ su tasını · فِى içine · رَحْلِ yükünün · أَخِيهِ kardeşinin · ثُمَّ sonra · أَذَّنَ seslendi · مُؤَذِّنٌ bir tellal · أَيَّتُهَا Ey · ٱلْعِيرُ kervan · إِنَّكُمْ şüphesiz siz · لَسَـٰرِقُونَ hırsızsınız
قَالُواْ وَأَقۡبَلُواْ عَلَيۡهِم مَّاذَا تَفۡقِدُونَ ﴿71﴾
ḳâlû veaḳbelû `aleyhim mâẕâ tefḳidûn.
71. Kardeşleri onlara dönerek, “Ne arıyorsunuz?” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · وَأَقْبَلُوا۟ dönerek · عَلَيْهِم bunlara · مَّاذَا ne? · تَفْقِدُونَ kaybettiniz
قَالُواْ نَفۡقِدُ صُوَاعَ ٱلۡمَلِكِ وَلِمَن جَآءَ بِهِۦ حِمۡلُ بَعِيرࣲ وَأَنَا۠ بِهِۦ زَعِيمࣱ ﴿72﴾
ḳâlû nefḳidü ṣuvâ`a-lmeliki velimen câe bihî ḥimlü be`îriv veenâ bihî za`îm.
72. “Kralın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var” diye cevap verdiler. (İçlerinden biri) “Ben bu söze kefilim” dedi.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · نَفْقِدُ kaybettik · صُوَاعَ su tasını · ٱلْمَلِكِ Kralın · وَلِمَن kimseye · جَآءَ ve getiren · بِهِۦ onu · حِمْلُ yükü (mükafat) var · بَعِيرٍۢ bir deve · وَأَنَا۠ ve ben · بِهِۦ buna · زَعِيمٌۭ kefilim
قَالُواْ تَٱللَّهِ لَقَدۡ عَلِمۡتُم مَّا جِئۡنَا لِنُفۡسِدَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا كُنَّا سَٰرِقِينَ ﴿73﴾
ḳâlû tellâhi leḳad `alimtüm mâ ci'nâ linüfside fi-l'arḍi vemâ künnâ sâriḳîn.
73. Onlar, “Allah’a andolsun ki bizim bu yerde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz, biz hırsız da değiliz” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · تَٱللَّهِ Allah'a and olsun · لَقَدْ elbette · عَلِمْتُم siz de bilmişsinizdir ki · مَّا biz gelmedik · جِئْنَا · لِنُفْسِدَ bozgunculuk yapmak için · فِى bu yere · ٱلْأَرْضِ · وَمَا ve · كُنَّا değiliz · سَـٰرِقِينَ hırsız
قَالُواْ فَمَا جَزَٰٓؤُهُۥٓ إِن كُنتُمۡ كَٰذِبِينَ ﴿74﴾
ḳâlû femâ cezâühû in küntüm kâẕibîn.
74. (Görevliler), “Peki, yalan söylüyorsanız (sizde) bunun cezası nedir?” diye sordular.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · فَمَا nedir? · جَزَٰٓؤُهُۥٓ cezası · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · كَـٰذِبِينَ yalancı
قَالُواْ جَزَٰٓؤُهُۥ مَن وُجِدَ فِي رَحۡلِهِۦ فَهُوَ جَزَٰٓؤُهُۥۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿75﴾
ḳâlû cezâühû mev vucide fî raḥlihî fehüve cezâüh. keẕâlike neczi-żżâlimîn.
75. “Onun cezası, kayıp eşya kimin yükünde bulunursa onun buna karşılık alıkonulmasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · جَزَٰٓؤُهُۥ cezası · مَن kimin · وُجِدَ bulunursa · فِى yükünde · رَحْلِهِۦ · فَهُوَ işte o · جَزَٰٓؤُهُۥ ۚ onun karşılığıdır · كَذَٰلِكَ böylece · نَجْزِى biz cezalandırırız · ٱلظَّـٰلِمِينَ haksızları
فَبَدَأَ بِأَوۡعِيَتِهِمۡ قَبۡلَ وِعَآءِ أَخِيهِ ثُمَّ ٱسۡتَخۡرَجَهَا مِن وِعَآءِ أَخِيهِۚ كَذَٰلِكَ كِدۡنَا لِيُوسُفَۖ مَا كَانَ لِيَأۡخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ ٱلۡمَلِكِ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ نَرۡفَعُ دَرَجَٰتࣲ مَّن نَّشَآءُۗ وَفَوۡقَ كُلِّ ذِي عِلۡمٍ عَلِيمࣱ ﴿76﴾
febedee biev`iyetihim ḳable vi`âi eḫîhi ŝümme-staḫracehâ miv vi`âi eḫîh. keẕâlike kidnâ liyûsüf. mâ kâne liye'ḫuẕe eḫâhü fî dîni-lmeliki illâ ey yeşâe-llâh. nerfe`u deracâtim men neşâ'. vefevḳa külli ẕî `ilmin `alîm.
76. Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yûsuf’a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her bilenin üstünde daha çok bilen biri vardır.
Kelime meali
فَبَدَأَ (aramağa) başladı · بِأَوْعِيَتِهِمْ onların yüklerini · قَبْلَ önce · وِعَآءِ yükünden · أَخِيهِ kardeşinin · ثُمَّ sonra · ٱسْتَخْرَجَهَا (tası) çıkardı · مِن yükünden · وِعَآءِ · أَخِيهِ ۚ kardeşinin · كَذَٰلِكَ işte böyle · كِدْنَا bir çare öğrettik · لِيُوسُفَ ۖ Yusuf'a · مَا idi · كَانَ · لِيَأْخُذَ yoksa alamaz · أَخَاهُ kardeşini · فِى göre · دِينِ dini(kanunu)na · ٱلْمَلِكِ kralın · إِلَّآ dışında · أَن eğer · يَشَآءَ dilemesi · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · نَرْفَعُ biz yükseltiriz · دَرَجَـٰتٍۢ derecelerle · مَّن kimseyi · نَّشَآءُ ۗ dilediğimiz · وَفَوْقَ ve üstünde (vardır) · كُلِّ her · ذِى sahibinin · عِلْمٍ bilgi · عَلِيمٌۭ daha bir bilen
۞قَالُوٓاْ إِن يَسۡرِقۡ فَقَدۡ سَرَقَ أَخࣱ لَّهُۥ مِن قَبۡلُۚ فَأَسَرَّهَا يُوسُفُ فِي نَفۡسِهِۦ وَلَمۡ يُبۡدِهَا لَهُمۡۚ قَالَ أَنتُمۡ شَرࣱّ مَّكَانࣰ اۖ وَٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِمَا تَصِفُونَ ﴿77﴾
ḳâlû iy yesriḳ feḳad seraḳa eḫul lehû min ḳabl. feeserrahâ yûsüfü fî nefsihî velem yübdihâ lehüm ḳâle entüm şerrum mekânâ. vellâhü a`lemü bimâ teṣifûn.
77. Dediler ki: “Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı.” Yûsuf onlara belli etmeksizin içinden şunları geçirdi: “Asıl sizin durumunuz kötü! Allah, sizin suçladığınız hususu çok iyi bilmektedir.”
Kelime meali
۞ قَالُوٓا۟ dediler ki · إِن eğer · يَسْرِقْ çaldıysa · فَقَدْ elbette · سَرَقَ çalmıştı · أَخٌۭ kardeşi de · لَّهُۥ onun · مِن bundan önce · قَبْلُ ۚ · فَأَسَرَّهَا bunu sakladı · يُوسُفُ Yusuf · فِى içinde · نَفْسِهِۦ · وَلَمْ açmadı · يُبْدِهَا · لَهُمْ ۚ onlara · قَالَ dedi · أَنتُمْ siz · شَرٌّۭ fena · مَّكَانًۭا ۖ durumdasınız · وَٱللَّهُ ve Allah · أَعْلَمُ çok iyi biliyor · بِمَا (içyüzünü) · تَصِفُونَ anlattığınızın
قَالُواْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡعَزِيزُ إِنَّ لَهُۥٓ أَبࣰ ا شَيۡخࣰ ا كَبِيرࣰ ا فَخُذۡ أَحَدَنَا مَكَانَهُۥٓۖ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿78﴾
ḳâlû yâ eyyühe-l`azîzü inne lehû eben şeyḫan kebîran feḫuẕ eḥadenâ mekâneh. innâ nerâke mine-lmuḥsinîn.
78. Dediler ki: “Efendimiz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyilik sever biri olarak görüyoruz.”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلْعَزِيزُ vezir · إِنَّ şüphesiz · لَهُۥٓ onun vardır · أَبًۭا babası · شَيْخًۭا bir ihtiyar · كَبِيرًۭا büyük · فَخُذْ o yüzden al · أَحَدَنَا (bizden) birimizi · مَكَانَهُۥٓ ۖ onun yerine · إِنَّا doğrusu biz · نَرَىٰكَ seni görüyoruz · مِنَ iyilik edenlerden · ٱلْمُحْسِنِينَ
قَالَ مَعَاذَ ٱللَّهِ أَن نَّأۡخُذَ إِلَّا مَن وَجَدۡنَا مَتَٰعَنَا عِندَهُۥٓ إِنَّآ إِذࣰ ا لَّظَٰلِمُونَ ﴿79﴾
ḳâle me`âẕe-llâhi en ne'ḫuẕe illâ mev vecednâ metâ`anâ `indehû innâ iẕel leżâlimûn.
79. Yûsuf, “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız! Aksi halde biz gerçekten zulm etmiş oluruz!” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · مَعَاذَ sığınırız · ٱللَّهِ Allah'a · أَن almaktan · نَّأْخُذَ · إِلَّا başkasını · مَن kimseden · وَجَدْنَا bulduğumuz · مَتَـٰعَنَا eşyamızı · عِندَهُۥٓ yanında · إِنَّآ yoksa biz · إِذًۭا o zaman · لَّظَـٰلِمُونَ zulmedenler (oluruz)
فَلَمَّا ٱسۡتَيۡـَٔسُواْ مِنۡهُ خَلَصُواْ نَجِيࣰّ اۖ قَالَ كَبِيرُهُمۡ أَلَمۡ تَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ أَبَاكُمۡ قَدۡ أَخَذَ عَلَيۡكُم مَّوۡثِقࣰ ا مِّنَ ٱللَّهِ وَمِن قَبۡلُ مَا فَرَّطتُمۡ فِي يُوسُفَۖ فَلَنۡ أَبۡرَحَ ٱلۡأَرۡضَ حَتَّىٰ يَأۡذَنَ لِيٓ أَبِيٓ أَوۡ يَحۡكُمَ ٱللَّهُ لِيۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلۡحَٰكِمِينَ ﴿80﴾
felemme-stey'esû minhü ḫaleṣû neciyyâ. ḳâle kebîruhüm elem ta`lemû enne ebâküm ḳad eḫaẕe `aleyküm mevŝiḳam mine-llâhi vemin ḳablü mâ ferraṭtüm fî yûsüf. felen ebraḥa-l'arḍa ḥattâ ye'ẕene lî ebî ev yaḥküme-llâhü lî. vehüve ḫayru-lḥâkimîn.
80. Ondan ümitlerini kesince görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına söz aldığını, daha önce de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam gelmeme izin verinceye veya benim için Allah hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en iyisidir.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · ٱسْتَيْـَٔسُوا۟ umudu kesince · مِنْهُ ondan · خَلَصُوا۟ (bir kenara) çekildiler · نَجِيًّۭا ۖ fısıldaşarak · قَالَ dedi ki · كَبِيرُهُمْ büyükleri · أَلَمْ bilmiyor musunuz? · تَعْلَمُوٓا۟ · أَنَّ ki · أَبَاكُمْ babanız · قَدْ muhakkak · أَخَذَ aldı · عَلَيْكُم sizden · مَّوْثِقًۭا kesin söz · مِّنَ (adına) · ٱللَّهِ Allah · وَمِن ve · قَبْلُ daha önce · مَا işlediğiniz · فَرَّطتُمْ kusurunuz · فِى hakkında · يُوسُفَ ۖ Yusuf · فَلَنْ asla · أَبْرَحَ ayrılmayacağım · ٱلْأَرْضَ bu yerden · حَتَّىٰ kadar · يَأْذَنَ izin verinceye · لِىٓ bana · أَبِىٓ babam · أَوْ yahut · يَحْكُمَ hükmedinceye · ٱللَّهُ Allah · لِى ۖ benim için · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en iyisidir · ٱلْحَـٰكِمِينَ hükmedenlerin
ٱرۡجِعُوٓاْ إِلَىٰٓ أَبِيكُمۡ فَقُولُواْ يَٰٓأَبَانَآ إِنَّ ٱبۡنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدۡنَآ إِلَّا بِمَا عَلِمۡنَا وَمَا كُنَّا لِلۡغَيۡبِ حَٰفِظِينَ ﴿81﴾
irci`û ilâ ebîküm feḳûlû yâ ebânâ inne-bneke seraḳ. vemâ şehidnâ illâ bimâ `alimnâ vemâ künnâ lilgaybi ḥâfiżîn.
81. Babanıza dönün ve deyin ki: “Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Biz de ancak bilip gördüğümüze tanıklık ettik. (Koruma sözü verdik ama) bilgimiz dışında kalan olaylara karşı da onu koruyamazdık.
Kelime meali
ٱرْجِعُوٓا۟ dönün · إِلَىٰٓ babanıza · أَبِيكُمْ · فَقُولُوا۟ deyin ki · يَـٰٓأَبَانَآ Ey babamız · إِنَّ şüphesiz · ٱبْنَكَ oğlun · سَرَقَ hırsızlık etti · وَمَا değiliz · شَهِدْنَآ biz şahid · إِلَّا dışındakine · بِمَا şeyin · عَلِمْنَا bildiğimiz · وَمَا ve · كُنَّا biz değiliz · لِلْغَيْبِ gaybın · حَـٰفِظِينَ muhafızları
وَسۡـَٔلِ ٱلۡقَرۡيَةَ ٱلَّتِي كُنَّا فِيهَا وَٱلۡعِيرَ ٱلَّتِيٓ أَقۡبَلۡنَا فِيهَاۖ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ ﴿82﴾
ves'eli-lḳaryete-lletî künnâ fîhâ vel`îra-lletî aḳbelnâ fîhâ. veinnâ leṣâdiḳûn.
82. İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.”
Kelime meali
وَسْـَٔلِ (istersen) sor · ٱلْقَرْيَةَ kente · ٱلَّتِى bulunduğumuz · كُنَّا · فِيهَا İçinde · وَٱلْعِيرَ ve kervana · ٱلَّتِىٓ geldiğimiz · أَقْبَلْنَا · فِيهَا ۖ İçinde · وَإِنَّا ve biz · لَصَـٰدِقُونَ doğru söylüyoruz
قَالَ بَلۡ سَوَّلَتۡ لَكُمۡ أَنفُسُكُمۡ أَمۡرࣰ اۖ فَصَبۡرࣱ جَمِيلٌۖ عَسَى ٱللَّهُ أَن يَأۡتِيَنِي بِهِمۡ جَمِيعًاۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿83﴾
ḳâle bel sevvelet leküm enfüsüküm emrâ. feṣabrun cemîl. `asa-llâhü ey ye'tiyenî bihim cemî`â. innehû hüve-l`alîmü-lḥakîm.
83. Babaları şöyle dedi: “Hayır, nefisleriniz bu hususta sizi aldattı. Bana düşen artık güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Şüphesiz O, çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”
Kelime meali
قَالَ dedi · بَلْ herhalde · سَوَّلَتْ süsledi · لَكُمْ size · أَنفُسُكُمْ nefisleriniz · أَمْرًۭا ۖ bir işi · فَصَبْرٌۭ artık sabretmek gerek · جَمِيلٌ ۖ güzelce · عَسَى belki de · ٱللَّهُ Allah · أَن bana getirir · يَأْتِيَنِى · بِهِمْ onların · جَمِيعًا ۚ hepsini · إِنَّهُۥ çünkü o · هُوَ O · ٱلْعَلِيمُ bilendir · ٱلْحَكِيمُ herşeyi hikmetle yapandır
وَتَوَلَّىٰ عَنۡهُمۡ وَقَالَ يَٰٓأَسَفَىٰ عَلَىٰ يُوسُفَ وَٱبۡيَضَّتۡ عَيۡنَاهُ مِنَ ٱلۡحُزۡنِ فَهُوَ كَظِيمࣱ ﴿84﴾
vetevellâ `anhüm veḳâle yâ esefâ `alâ yûsüfe vebyeḍḍat `aynâhü mine-lḥuzni fehüve keżîm.
84. Onlardan yüz çevirdi, “Âh Yûsufum âh! İçim yanıyor!” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu.
Kelime meali
وَتَوَلَّىٰ ve yüzünü çevirdi · عَنْهُمْ onlardan · وَقَالَ ve dedi · يَـٰٓأَسَفَىٰ Ey kederim · عَلَىٰ üzerindeki · يُوسُفَ Yusuf · وَٱبْيَضَّتْ ve ağardı · عَيْنَاهُ gözleri · مِنَ kederden · ٱلْحُزْنِ · فَهُوَ O · كَظِيمٌۭ yutkunuyordu
قَالُواْ تَٱللَّهِ تَفۡتَؤُاْ تَذۡكُرُ يُوسُفَ حَتَّىٰ تَكُونَ حَرَضًا أَوۡ تَكُونَ مِنَ ٱلۡهَٰلِكِينَ ﴿85﴾
ḳâlû tellâhi tefteü teẕküru yûsüfe ḥattâ tekûne ḥaraḍan ev tekûne mine-lhâlikîn.
85. Oğulları, “Allah’a andolsun ki, sen ‘Yûsufum!’ diye diye sonunda ya hasta olacaksın ya da büsbütün helâk olacaksın!” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · تَٱللَّهِ Vallahi · تَفْتَؤُا۟ sen hâlâ · تَذْكُرُ anıyorsun · يُوسُفَ Yusuf'u · حَتَّىٰ sonunda · تَكُونَ olacaksın · حَرَضًا hasta · أَوْ yahut · تَكُونَ olacaksın · مِنَ helak olanlardan · ٱلْهَـٰلِكِينَ
قَالَ إِنَّمَآ أَشۡكُواْ بَثِّي وَحُزۡنِيٓ إِلَى ٱللَّهِ وَأَعۡلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿86﴾
ḳâle innemâ eşkû beŝŝî veḥuznî ile-llâhi vea`lemü mine-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
86. Ya‘kūb da şöyle dedi: “Ben acımı ve kederimi ancak Allah’a arz ediyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan gelen bilgiyle biliyorum.
Kelime meali
قَالَ dedi · إِنَّمَآ şüphesiz ben · أَشْكُوا۟ arz ederim · بَثِّى üzüntümü · وَحُزْنِىٓ ve tasamı · إِلَى yalnız · ٱللَّهِ Allah'a · وَأَعْلَمُ ve bilirim · مِنَ tarafından · ٱللَّهِ Allah · مَا şeyleri · لَا sizin bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
يَٰبَنِيَّ ٱذۡهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَاْيۡـَٔسُواْ مِن رَّوۡحِ ٱللَّهِۖ إِنَّهُۥ لَا يَاْيۡـَٔسُ مِن رَّوۡحِ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلۡقَوۡمُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿87﴾
yâ benîye-ẕhebû feteḥassesû miy yûsüfe veeḫîhi velâ tey'esû mir ravḥi-llâh. innehû lâ yey'esü mir ravḥi-llâhi ille-lḳavmü-lkâfirûn.
87. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!”
Kelime meali
يَـٰبَنِىَّ ey oğullarım · ٱذْهَبُوا۟ gidin · فَتَحَسَّسُوا۟ araştırın · مِن Yusuf'u · يُوسُفَ · وَأَخِيهِ ve kardeşini · وَلَا umut kesmeyin · تَا۟يْـَٔسُوا۟ · مِن rahmetinden · رَّوْحِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · إِنَّهُۥ zira · لَا umut kesmez · يَا۟يْـَٔسُ · مِن rahmetinden · رَّوْحِ · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَّا başkası · ٱلْقَوْمُ kavimden · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafir
فَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَيۡهِ قَالُواْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهۡلَنَا ٱلضُّرُّ وَجِئۡنَا بِبِضَٰعَةࣲ مُّزۡجَىٰةࣲ فَأَوۡفِ لَنَا ٱلۡكَيۡلَ وَتَصَدَّقۡ عَلَيۡنَآۖ إِنَّ ٱللَّهَ يَجۡزِي ٱلۡمُتَصَدِّقِينَ ﴿88﴾
felemmâ deḫalû `aleyhi ḳâlû yâ eyyühe-l`azîzü messenâ veehlene-ḍḍurru veci'nâ bibiḍâ`atim müzcâtin feevfi lene-lkeyle veteṣaddaḳ `aleynâ. inne-llâhe yeczi-lmüteṣaddiḳîn.
88. Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde dediler ki: “Ey Aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı ve biz, az bir bedel ile geldik. Yine de bize talebimizi karşılayacak kadar ver; bize bağışta da bulun. Şüphesiz Allah bağış yapanları mükâfatlandırır.”
Kelime meali
فَلَمَّا böylece · دَخَلُوا۟ girdiklerinde · عَلَيْهِ onun huzuruna · قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلْعَزِيزُ vezir · مَسَّنَا bize dokundu · وَأَهْلَنَا ve çocuklarımıza · ٱلضُّرُّ darlık · وَجِئْنَا ve geldik · بِبِضَـٰعَةٍۢ bir sermaye ile · مُّزْجَىٰةٍۢ değersiz · فَأَوْفِ tam ver · لَنَا bize · ٱلْكَيْلَ ölçyü · وَتَصَدَّقْ ve tasadduk eyle · عَلَيْنَآ ۖ bize · إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · يَجْزِى mükafatlandırır · ٱلْمُتَصَدِّقِينَ tasadduk edenleri
قَالَ هَلۡ عَلِمۡتُم مَّا فَعَلۡتُم بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذۡ أَنتُمۡ جَٰهِلُونَ ﴿89﴾
ḳâle hel `alimtüm mâ fe`altüm biyûsüfe veeḫîhi iẕ entüm câhilûn.
89. Yûsuf, “Siz, cahilliğiniz yüzünden Yûsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · هَلْ mi? · عَلِمْتُم bildiniz · مَّا neler · فَعَلْتُم yaptığınızı · بِيُوسُفَ Yusuf'a · وَأَخِيهِ ve kardeşine · إِذْ iken · أَنتُمْ sizler · جَـٰهِلُونَ cahiller
قَالُوٓاْ أَءِنَّكَ لَأَنتَ يُوسُفُۖ قَالَ أَنَا۠ يُوسُفُ وَهَٰذَآ أَخِيۖ قَدۡ مَنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَآۖ إِنَّهُۥ مَن يَتَّقِ وَيَصۡبِرۡ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجۡرَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿90﴾
ḳâlû einneke leente yûsüf. ḳâle ene yûsüfü vehâẕâ eḫî. ḳad menne-llâhü `aleynâ. innehû mey yetteḳi veyaṣbir feinne-llâhe lâ yüḍî`u ecra-lmuḥsinîn.
90. “Yoksa sen, gerçekten sen Yûsuf musun?” diye sordular. O da “Evet” dedi, “Ben Yûsufum, bu da kardeşim. Allah bize iyilik etti. Kim Allah’tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.”
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أَءِنَّكَ yoksa sen misin? · لَأَنتَ sen · يُوسُفُ ۖ Yusuf · قَالَ dedi · أَنَا۠ ben · يُوسُفُ Yusuf'um · وَهَـٰذَآ ve bu da · أَخِى ۖ kardeşimdir · قَدْ muhakkak · مَنَّ lutfetti · ٱللَّهُ Allah · عَلَيْنَآ ۖ bize · إِنَّهُۥ doğrusu o · مَن kim · يَتَّقِ korkarsa · وَيَصْبِرْ ve sabrederse · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا zayi etmez · يُضِيعُ · أَجْرَ ecrini · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik edenlerin
قَالُواْ تَٱللَّهِ لَقَدۡ ءَاثَرَكَ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا وَإِن كُنَّا لَخَٰطِـِٔينَ ﴿91﴾
ḳâlû tellâhi leḳad âŝerake-llâhü `aleynâ vein künnâ leḫâṭiîn.
91. Dediler ki: “Allah’a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hataya düşmüşüz.”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · تَٱللَّهِ vallahi · لَقَدْ doğrusu · ءَاثَرَكَ seni üstün kıldı · ٱللَّهُ Allah · عَلَيْنَا bize · وَإِن ve doğrusu · كُنَّا biz · لَخَـٰطِـِٔينَ suç işlemiştik
قَالَ لَا تَثۡرِيبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡيَوۡمَۖ يَغۡفِرُ ٱللَّهُ لَكُمۡۖ وَهُوَ أَرۡحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ ﴿92﴾
ḳâle lâ teŝrîbe `aleykümü-lyevm. yagfiru-llâhü leküm. vehüve erḥamü-rrâḥimîn.
92. Yûsuf şöyle dedi: “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Kelime meali
قَالَ dedi · لَا yoktur · تَثْرِيبَ kınama · عَلَيْكُمُ size · ٱلْيَوْمَ ۖ bugün · يَغْفِرُ bağışlar · ٱللَّهُ Allah · لَكُمْ ۖ sizi · وَهُوَ ve O · أَرْحَمُ en merhametlisidir · ٱلرَّٰحِمِينَ merhametlilerin
ٱذۡهَبُواْ بِقَمِيصِي هَٰذَا فَأَلۡقُوهُ عَلَىٰ وَجۡهِ أَبِي يَأۡتِ بَصِيرࣰ ا وَأۡتُونِي بِأَهۡلِكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿93﴾
iẕhebû biḳamîṣî hâẕâ feelḳûhü `alâ vechi ebî ye'ti beṣîrâ. ve'tûnî biehliküm ecme`în.
93. Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, gözleri görecek duruma gelir. Bütün ailenizi de bana getirin.”
Kelime meali
ٱذْهَبُوا۟ götürün · بِقَمِيصِى benim gömleğimi · هَـٰذَا şu · فَأَلْقُوهُ koyun · عَلَىٰ üzerine · وَجْهِ yüzü · أَبِى babamın · يَأْتِ başlasın · بَصِيرًۭا görmeye · وَأْتُونِى ve bana gelin · بِأَهْلِكُمْ ailenizle birlikte · أَجْمَعِينَ bütün
وَلَمَّا فَصَلَتِ ٱلۡعِيرُ قَالَ أَبُوهُمۡ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَۖ لَوۡلَآ أَن تُفَنِّدُونِ ﴿94﴾
velemmâ feṣaleti-l`îru ḳâle ebûhüm innî leecidü rîḥa yûsüfe levlâ en tüfennidûn.
94. Kafile Mısır’dan ayrılınca babaları, “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum!” dedi.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · فَصَلَتِ ayrılınca · ٱلْعِيرُ kervan · قَالَ dedi ki · أَبُوهُمْ babaları · إِنِّى ben · لَأَجِدُ alıyorum · رِيحَ kokusunu · يُوسُفَ ۖ Yusuf'un · لَوْلَآ eğer · أَن bana bunak demezseniz · تُفَنِّدُونِ
قَالُواْ تَٱللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَٰلِكَ ٱلۡقَدِيمِ ﴿95﴾
ḳâlû tellâhi inneke lefî ḍalâlike-lḳadîm.
95. Yanındakiler ise, “Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · تَٱللَّهِ vallahi · إِنَّكَ elbette sen · لَفِى içindesin · ضَلَـٰلِكَ şaşkınlığının · ٱلْقَدِيمِ eski
فَلَمَّآ أَن جَآءَ ٱلۡبَشِيرُ أَلۡقَىٰهُ عَلَىٰ وَجۡهِهِۦ فَٱرۡتَدَّ بَصِيرࣰ اۖ قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ إِنِّيٓ أَعۡلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿96﴾
felemmâ en câe-lbeşîru elḳâhü `alâ vechihî fertedde beṣîrâ. ḳâle elem eḳul leküm innî a`lemü mine-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
96. Müjdeci gelince, gömleği yüzüne koyar koymaz Ya‘kūb tekrar görür hale geldi. Dedi ki: “Ben size, ‘Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim’ demedim mi?”
Kelime meali
فَلَمَّآ zaman · أَن geldiği · جَآءَ · ٱلْبَشِيرُ müjdeci · أَلْقَىٰهُ koyunca · عَلَىٰ üzerine · وَجْهِهِۦ yüzü · فَٱرْتَدَّ derhal · بَصِيرًۭا ۖ görür oldu · قَالَ dedi ki · أَلَمْ demedim mi? · أَقُل · لَّكُمْ size · إِنِّىٓ elbett ben · أَعْلَمُ bilirim · مِنَ Allahtan · ٱللَّهِ · مَا şeyleri · لَا sizin bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
قَالُواْ يَٰٓأَبَانَا ٱسۡتَغۡفِرۡ لَنَا ذُنُوبَنَآ إِنَّا كُنَّا خَٰطِـِٔينَ ﴿97﴾
ḳâlû yâ ebâne-stagfir lenâ ẕünûbenâ innâ künnâ ḫâṭiîn.
97. “Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten hata ettik” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · يَـٰٓأَبَانَا Ey babamız · ٱسْتَغْفِرْ bağışlanmasını dile · لَنَا bizim · ذُنُوبَنَآ günahlarımızın · إِنَّا gerçekten biz · كُنَّا günah işledik · خَـٰطِـِٔينَ
قَالَ سَوۡفَ أَسۡتَغۡفِرُ لَكُمۡ رَبِّيٓۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ﴿98﴾
ḳâle sevfe estagfiru leküm rabbî. innehû hüve-lgafûru-rraḥîm.
98. Ya‘kūb, “Sizin için biraz sonra rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayan, pek esirgeyendir” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · سَوْفَ (şimdi) · أَسْتَغْفِرُ mağfiret dileyeceğim · لَكُمْ sizin için · رَبِّىٓ ۖ Rabbimden · إِنَّهُۥ şüphesiz O · هُوَ O · ٱلْغَفُورُ bağışlayandır · ٱلرَّحِيمُ esirgeyendir
فَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَىٰ يُوسُفَ ءَاوَىٰٓ إِلَيۡهِ أَبَوَيۡهِ وَقَالَ ٱدۡخُلُواْ مِصۡرَ إِن شَآءَ ٱللَّهُ ءَامِنِينَ ﴿99﴾
felemmâ deḫalû `alâ yûsüfe âvâ ileyhi ebeveyhi veḳâle-dḫulû miṣra in şâe-llâhü âminîn.
99. Yûsuf’un yanına girdiklerinde anne babasını bağrına bastı ve “Allah’ın izniyle Mısır’a güven içinde girin” dedi.
Kelime meali
فَلَمَّا nihayet; · دَخَلُوا۟ vardıklarında · عَلَىٰ yanına · يُوسُفَ Yusuf'un · ءَاوَىٰٓ çekip kucakladı · إِلَيْهِ kendine · أَبَوَيْهِ ana-babasını · وَقَالَ ve dedi · ٱدْخُلُوا۟ girin · مِصْرَ Mısır'a · إِن dileğiyle · شَآءَ · ٱللَّهُ Allah'ın · ءَامِنِينَ güven içinde
وَرَفَعَ أَبَوَيۡهِ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ وَخَرُّواْ لَهُۥ سُجَّدࣰ اۖ وَقَالَ يَٰٓأَبَتِ هَٰذَا تَأۡوِيلُ رُءۡيَٰيَ مِن قَبۡلُ قَدۡ جَعَلَهَا رَبِّي حَقࣰّ اۖ وَقَدۡ أَحۡسَنَ بِيٓ إِذۡ أَخۡرَجَنِي مِنَ ٱلسِّجۡنِ وَجَآءَ بِكُم مِّنَ ٱلۡبَدۡوِ مِنۢ بَعۡدِ أَن نَّزَغَ ٱلشَّيۡطَٰنُ بَيۡنِي وَبَيۡنَ إِخۡوَتِيٓۚ إِنَّ رَبِّي لَطِيفࣱ لِّمَا يَشَآءُۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿100﴾
verafe`a ebeveyhi `ale-l`arşi veḫarrû lehû süccedâ. veḳâle yâ ebeti hâẕâ te'vîlü ru'yâye min ḳabl. ḳad ce`alehâ rabbî ḥaḳḳâ. veḳad aḥsene bî iẕ aḫracenî mine-ssicni vecâe biküm mine-lbedvi mim ba`di en nezega-şşeyṭânü beynî vebeyne iḫvetî. inne rabbî leṭîfül limâ yeşâ'. innehû hüve-l`alîmü-lḥakîm.
100. Anne babasını makamına çıkardı. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar; Yûsuf dedi ki: “Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş; rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu rabbim bana lutuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı, sizi çölden (çıkarıp buraya) getirdi, üstelik şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra! Şüphesiz rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”
Kelime meali
وَرَفَعَ ve çıkardı · أَبَوَيْهِ ana-babasını · عَلَى üstüne · ٱلْعَرْشِ tahtın · وَخَرُّوا۟ ve hepsi kapandılar · لَهُۥ onun için · سُجَّدًۭا ۖ secdeye · وَقَالَ ve dedi · يَـٰٓأَبَتِ ey babacığım · هَـٰذَا işte bu · تَأْوِيلُ yorumudur · رُءْيَـٰىَ rü'yanın · مِن önceki · قَبْلُ · قَدْ muhakkak · جَعَلَهَا onu yaptı · رَبِّى Rabbim · حَقًّۭا ۖ gerçek · وَقَدْ ve gerçekten · أَحْسَنَ iyilik etti · بِىٓ bana · إِذْ zira · أَخْرَجَنِى beni çıkardı · مِنَ zindandan · ٱلسِّجْنِ · وَجَآءَ ve getirdi · بِكُم sizi de · مِّنَ çölden · ٱلْبَدْوِ · مِنۢ sonra · بَعْدِ · أَن fitne soktuktan · نَّزَغَ · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · بَيْنِى aramıza · وَبَيْنَ ve arasına · إِخْوَتِىٓ ۚ kardeşlerim · إِنَّ gerçekten · رَبِّى Rabbim · لَطِيفٌۭ çok ince düzenler · لِّمَا şeyi · يَشَآءُ ۚ dilediği · إِنَّهُۥ şüphesiz O · هُوَ O · ٱلْعَلِيمُ bilendir · ٱلْحَكِيمُ her şeyi yerli yerince yapandır
۞رَبِّ قَدۡ ءَاتَيۡتَنِي مِنَ ٱلۡمُلۡكِ وَعَلَّمۡتَنِي مِن تَأۡوِيلِ ٱلۡأَحَادِيثِۚ فَاطِرَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ أَنتَ وَلِيِّۦ فِي ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأٓخِرَةِۖ تَوَفَّنِي مُسۡلِمࣰ ا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّٰلِحِينَ ﴿101﴾
rabbi ḳad âteytenî mine-lmülki ve`allemtenî min te'vîli-l'eḥâdîŝ. fâṭira-ssemâvâti vel'arḍi ente veliyyî fi-ddünyâ vel'âḫirah. teveffenî müslimev veelḥiḳnî biṣṣâliḥîn.
101. “Ey rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!”
Kelime meali
۞ رَبِّ Rabbim · قَدْ gerçekten · ءَاتَيْتَنِى bana verdin · مِنَ mülk · ٱلْمُلْكِ · وَعَلَّمْتَنِى ve bana öğrettin · مِن yorumunu · تَأْوِيلِ · ٱلْأَحَادِيثِ ۚ düşlerin · فَاطِرَ yaratıcısı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · أَنتَ sensin · وَلِىِّۦ benim velim · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · وَٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ ve ahirette · تَوَفَّنِى beni öldür · مُسْلِمًۭا müslüman olarak · وَأَلْحِقْنِى ve beni kat · بِٱلصَّـٰلِحِينَ iyilere
ذَٰلِكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلۡغَيۡبِ نُوحِيهِ إِلَيۡكَۖ وَمَا كُنتَ لَدَيۡهِمۡ إِذۡ أَجۡمَعُوٓاْ أَمۡرَهُمۡ وَهُمۡ يَمۡكُرُونَ ﴿102﴾
ẕâlike min embâi-lgaybi nûḥîhi ileyk. vemâ künte ledeyhim iẕ ecme`û emrahüm vehüm yemkürûn.
102. İşte bu kıssa, gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar, tuzak kurmak üzere ittifak ettikleri zaman, sen onların yanında değildin.
Kelime meali
ذَٰلِكَ bu · مِنْ haberlerindendir · أَنۢبَآءِ · ٱلْغَيْبِ gayb · نُوحِيهِ vahyettiğimiz · إِلَيْكَ ۖ sana · وَمَا değildin · كُنتَ sen · لَدَيْهِمْ onların yanında · إِذْ zaman · أَجْمَعُوٓا۟ toplandıkları · أَمْرَهُمْ yapacakları işleri için · وَهُمْ ve onlar · يَمْكُرُونَ tuzak kurarlarken
وَمَآ أَكۡثَرُ ٱلنَّاسِ وَلَوۡ حَرَصۡتَ بِمُؤۡمِنِينَ ﴿103﴾
vemâ ekŝeru-nnâsi velev ḥaraṣte bimü'minîn.
103. Sen ne kadar inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmazlar.
Kelime meali
وَمَآ ve değildir · أَكْثَرُ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · وَلَوْ ama · حَرَصْتَ ne kadar istesen de · بِمُؤْمِنِينَ inanacak
وَمَا تَسۡـَٔلُهُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرࣱ لِّلۡعَٰلَمِينَ ﴿104﴾
vemâ tes'elühüm `aleyhi min ecr. in hüve illâ ẕikrul lil`âlemîn.
104. Halbuki sen bunun karşılığında onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur’an herkes için ancak bir hatırlatma ve öğüttür.
Kelime meali
وَمَا sen istemiyorsun · تَسْـَٔلُهُمْ · عَلَيْهِ buna karşılık · مِنْ bir · أَجْرٍ ۚ ücret · إِنْ O · هُوَ · إِلَّا sadece · ذِكْرٌۭ bir öğüttür · لِّلْعَـٰلَمِينَ bütün alemler için
وَكَأَيِّن مِّنۡ ءَايَةࣲ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ يَمُرُّونَ عَلَيۡهَا وَهُمۡ عَنۡهَا مُعۡرِضُونَ ﴿105﴾
vekeeyyim min âyetin fi-ssemâvâti vel'arḍi yemürrûne `aleyhâ vehüm `anhâ mü`riḍûn.
105. Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.
Kelime meali
وَكَأَيِّن nice var ki · مِّنْ ayet(ler) · ءَايَةٍۢ · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · يَمُرُّونَ uğrarlar da · عَلَيْهَا yanlarına · وَهُمْ ve onlar · عَنْهَا ondan · مُعْرِضُونَ yüzlerini çevirirler
وَمَا يُؤۡمِنُ أَكۡثَرُهُم بِٱللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشۡرِكُونَ ﴿106﴾
vemâ yü'minü ekŝeruhüm billâhi illâ vehüm müşrikûn.
106. Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler.
Kelime meali
وَمَا ve · يُؤْمِنُ inanmazlar · أَكْثَرُهُم onların çoğu · بِٱللَّهِ Allah'a · إِلَّا dışında · وَهُم onlar · مُّشْرِكُونَ ortak koşmaları
أَفَأَمِنُوٓاْ أَن تَأۡتِيَهُمۡ غَٰشِيَةࣱ مِّنۡ عَذَابِ ٱللَّهِ أَوۡ تَأۡتِيَهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿107﴾
efeeminû en te'tiyehüm gâşiyetüm min `aẕâbi-llâhi ev te'tiyehümü-ssâ`atü bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.
107. Allah tarafından onlara kuşatıcı bir azabın gelmesi veya onlar farkında olmaksızın kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini güvende mi hissediyorlar?
Kelime meali
أَفَأَمِنُوٓا۟ onlar emin midirler? · أَن kendilerine gelmeyeceğinden · تَأْتِيَهُمْ · غَـٰشِيَةٌۭ sargın bir belanın · مِّنْ azabından · عَذَابِ · ٱللَّهِ Alah'ın · أَوْ veya · تَأْتِيَهُمُ kendilerine gelmeyeceğinden · ٱلسَّاعَةُ O sa'atin · بَغْتَةًۭ ansızın · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç · يَشْعُرُونَ farkında değillerken
قُلۡ هَٰذِهِۦ سَبِيلِيٓ أَدۡعُوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۚ عَلَىٰ بَصِيرَةٍ أَنَا۠ وَمَنِ ٱتَّبَعَنِيۖ وَسُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿108﴾
ḳul hâẕihî sebîlî ed`û ile-llâhi `alâ beṣîratin ene vemeni-ttebe`anî. vesübḥâne-llâhi vemâ ene mine-lmüşrikîn.
108. De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.”
Kelime meali
قُلْ de ki · هَـٰذِهِۦ işte budur · سَبِيلِىٓ benim yolum · أَدْعُوٓا۟ da'vet ederim · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۚ · عَلَىٰ basiretle · بَصِيرَةٍ · أَنَا۠ ben · وَمَنِ ve kimseler · ٱتَّبَعَنِى ۖ bana uyan(lar) · وَسُبْحَـٰنَ ve şanı yücedir · ٱللَّهِ Allah'ın · وَمَآ ve değilim · أَنَا۠ ben · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ إِلَّا رِجَالࣰ ا نُّوحِيٓ إِلَيۡهِم مِّنۡ أَهۡلِ ٱلۡقُرَىٰٓۗ أَفَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۗ وَلَدَارُ ٱلۡأٓخِرَةِ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿109﴾
vemâ erselnâ min ḳablike illâ ricâlen nûḥî ileyhim min ehli-lḳurâ. efelem yesîrû fi-l'arḍi feyenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lleẕîne min ḳablihim. veledâru-l'âḫirati ḫayrul lilleẕîne-tteḳav. efelâ ta`ḳilûn.
109. Senden önce de şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Günahtan sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
Kelime meali
وَمَآ göndermedik · أَرْسَلْنَا · مِن senden önce · قَبْلِكَ · إِلَّا başka · رِجَالًۭا erkeklerden · نُّوحِىٓ vahyettiğimiz · إِلَيْهِم kendilerine · مِّنْ halkından · أَهْلِ · ٱلْقُرَىٰٓ ۗ kentler · أَفَلَمْ hiç gezmediler mi? · يَسِيرُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَيَنظُرُوا۟ görsünler · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğunu · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلَّذِينَ kimselerin · مِن kendilerinden önceki · قَبْلِهِمْ ۗ · وَلَدَارُ ve yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · خَيْرٌۭ daha iyidir · لِّلَّذِينَ korunanlar için · ٱتَّقَوْا۟ ۗ · أَفَلَا aklınızı kullanmıyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
حَتَّىٰٓ إِذَا ٱسۡتَيۡـَٔسَ ٱلرُّسُلُ وَظَنُّوٓاْ أَنَّهُمۡ قَدۡ كُذِبُواْ جَآءَهُمۡ نَصۡرُنَا فَنُجِّيَ مَن نَّشَآءُۖ وَلَا يُرَدُّ بَأۡسُنَا عَنِ ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿110﴾
ḥattâ iẕe-stey'ese-rrusülü veżannû ennehüm ḳad küẕibû câehüm naṣrunâ fenücciye men neşâ'. velâ yüraddü be'sünâ `ani-lḳavmi-lmücrimîn.
110. Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Fakat, suça gömülmüş olanlardan azabımız geri çevrilmez.
Kelime meali
حَتَّىٰٓ hatta · إِذَا ne zaman ki · ٱسْتَيْـَٔسَ umutlarını kestiler · ٱلرُّسُلُ elçiler · وَظَنُّوٓا۟ ve sandılar · أَنَّهُمْ kendilerinin · قَدْ gerçekten · كُذِبُوا۟ yalanlandıklarını · جَآءَهُمْ onlara geldi · نَصْرُنَا yardımımız · فَنُجِّىَ ve kurtarıldı · مَن kimseler · نَّشَآءُ ۖ dilediğimiz · وَلَا asla · يُرَدُّ geri çevrilmez · بَأْسُنَا azabımız · عَنِ topluluğundan · ٱلْقَوْمِ · ٱلْمُجْرِمِينَ suçlular
لَقَدۡ كَانَ فِي قَصَصِهِمۡ عِبۡرَةࣱ لِّأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِۗ مَا كَانَ حَدِيثࣰ ا يُفۡتَرَىٰ وَلَٰكِن تَصۡدِيقَ ٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَتَفۡصِيلَ كُلِّ شَيۡءࣲ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿111﴾
leḳad kâne fî ḳaṣaṣihim `ibratül liüli-l'elbâb. mâ kâne ḥadîŝey yüfterâ velâkin taṣdîḳa-lleẕî beyne yedeyhi vetefṣîle külli şey'iv vehüdev veraḥmetel liḳavmiy yü'minûn.
111. Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir; fakat o, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.
Kelime meali
لَقَدْ elbette · كَانَ vardır · فِى · قَصَصِهِمْ onların hikayelerinde · عِبْرَةٌۭ ibret · لِّأُو۟لِى sahipleri için · ٱلْأَلْبَـٰبِ ۗ akıl · مَا (bu) değildir · كَانَ · حَدِيثًۭا bir söz · يُفْتَرَىٰ uydurulacak · وَلَـٰكِن ancak · تَصْدِيقَ doğrulanmasıdır · ٱلَّذِى kimsenin · بَيْنَ kendinden öncekinin · يَدَيْهِ · وَتَفْصِيلَ ve açıklamasıdır · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · وَهُدًۭى ve bir hidayettir · وَرَحْمَةًۭ ve rahmettir · لِّقَوْمٍۢ toplumlar için · يُؤْمِنُونَ inanan