Hûd Suresi
Hûd suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓرۚ كِتَٰبٌ أُحۡكِمَتۡ ءَايَٰتُهُۥ ثُمَّ فُصِّلَتۡ مِن لَّدُنۡ حَكِيمٍ خَبِيرٍ ﴿1﴾
elif-lâm-râ. kitâbün uḥkimet âyâtühû ŝümme füṣṣilet mil ledün ḥakîmin ḫabîr.
1. Elif-lâm-râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri sağlam kılınmış, sonra da şu şekilde açıklanmış bir kitaptır:
Kelime meali
الٓر ۚ Elif Lâm Râ · كِتَـٰبٌ bir Kitap'tır · أُحْكِمَتْ sağlamlaştırılmış · ءَايَـٰتُهُۥ ayetleri · ثُمَّ sonra · فُصِّلَتْ etraflıca açıklanmış · مِن tarafından · لَّدُنْ · حَكِيمٍ hikmet sahibi · خَبِيرٍ ve her şeyden haberdar
أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۚ إِنَّنِي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ وَبَشِيرࣱ ﴿2﴾
ellâ ta`büdû ille-llâh. innenî leküm minhü neẕîruv vebeşîr.
2. Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. -Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.-
Kelime meali
أَلَّا öyle ki · تَعْبُدُوٓا۟ kulluk etmeyin · إِلَّا başkasına · ٱللَّهَ ۚ Allah'tan · إِنَّنِى şüphesiz ben · لَكُم size · مِّنْهُ O'nun tarafından · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıyım · وَبَشِيرٌۭ ve müjdeleyiciyim
وَأَنِ ٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِ يُمَتِّعۡكُم مَّتَٰعًا حَسَنًا إِلَىٰٓ أَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ى وَيُؤۡتِ كُلَّ ذِي فَضۡلࣲ فَضۡلَهُۥۖ وَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمࣲ كَبِيرٍ ﴿3﴾
veeni-stagfirû rabbeküm ŝümme tûbû ileyhi yümetti`küm metâ`an ḥasenen ilâ ecelim müsemmev veyü'ti külle ẕî faḍlin faḍleh. vein tevellev feinnî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin kebîr.
3. Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım.
Kelime meali
وَأَنِ ve · ٱسْتَغْفِرُوا۟ bağışlanma dileyin · رَبَّكُمْ Rabbinizden · ثُمَّ sonra · تُوبُوٓا۟ tevbe edin · إِلَيْهِ O'na · يُمَتِّعْكُم sizi yararlandırsın · مَّتَـٰعًا nimetlerden · حَسَنًا güzel · إِلَىٰٓ bir süreye kadar · أَجَلٍۢ · مُّسَمًّۭى belirli · وَيُؤْتِ ve versin · كُلَّ her · ذِى sahibine · فَضْلٍۢ ihsan · فَضْلَهُۥ ۖ kendi ihsanını · وَإِن ve eğer · تَوَلَّوْا۟ yüz çevirirseniz · فَإِنِّىٓ gerçekten ben · أَخَافُ korkarım · عَلَيْكُمْ sizin hakkınızda · عَذَابَ azabından · يَوْمٍۢ bir günün · كَبِيرٍ büyük
إِلَى ٱللَّهِ مَرۡجِعُكُمۡۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرٌ ﴿4﴾
ile-llâhi merci`uküm. vehüve `alâ külli şey'in ḳadîr.
4. Dönüşünüz yalnız Allah’a olacaktır; O her şeye kādirdir.
Kelime meali
إِلَى Allah'adır · ٱللَّهِ · مَرْجِعُكُمْ ۖ dönüşünüz · وَهُوَ ve O · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌ güç yetirendir
أَلَآ إِنَّهُمۡ يَثۡنُونَ صُدُورَهُمۡ لِيَسۡتَخۡفُواْ مِنۡهُۚ أَلَا حِينَ يَسۡتَغۡشُونَ ثِيَابَهُمۡ يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَۚ إِنَّهُۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ﴿5﴾
elâ innehüm yeŝnûne ṣudûrahüm liyestaḫfû minh. elâ ḥîne yestagşûne ŝiyâbehüm ya`lemü mâ yüsirrûne vemâ yü`linûne. innehû `alîmüm biẕâti-ṣṣudûr.
5. Bakınız! O inkârcılar içlerindekini O’ndan gizlemek için sırtlarını dönerler. Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman dahi Allah onların gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bilir; çünkü O kalplerin içini bilendir.
Kelime meali
أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّهُمْ onlar · يَثْنُونَ bükerler · صُدُورَهُمْ göğüslerini · لِيَسْتَخْفُوا۟ gizlenmek için · مِنْهُ ۚ ondan · أَلَا yine iyi bilin ki · حِينَ ne zaman · يَسْتَغْشُونَ bürünseler · ثِيَابَهُمْ elbiselerine · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · يُسِرُّونَ gizledikleri · وَمَا ve şeyleri · يُعْلِنُونَ ۚ açığa vurdukları · إِنَّهُۥ şüphesiz O · عَلِيمٌۢ bilendir · بِذَاتِ olanı · ٱلصُّدُورِ gönüllerde
۞وَمَا مِن دَآبَّةࣲ فِي ٱلۡأَرۡضِ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِ رِزۡقُهَا وَيَعۡلَمُ مُسۡتَقَرَّهَا وَمُسۡتَوۡدَعَهَاۚ كُلࣱّ فِي كِتَٰبࣲ مُّبِينࣲ ﴿6﴾
vemâ min dâbbetin fi-l'arḍi illâ `ale-llâhi rizḳuhâ veya`lemü müsteḳarrahâ vemüstevde`ahâ. küllün fî kitâbim mübîn.
6. Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın. Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta vardır.
Kelime meali
۞ وَمَا ve yoktur · مِن hiçbir · دَآبَّةٍۢ canlı · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · إِلَّا ait olmayan · عَلَى · ٱللَّهِ Allah'a · رِزْقُهَا rızkı · وَيَعْلَمُ ve O bilir · مُسْتَقَرَّهَا onun karar kıldığı yeri · وَمُسْتَوْدَعَهَا ۚ ve emanet bırakıldığı yeri · كُلٌّۭ (bunların) hepsi · فِى bir Kitap'tadır · كِتَـٰبٍۢ · مُّبِينٍۢ apaçık
وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامࣲ وَكَانَ عَرۡشُهُۥ عَلَى ٱلۡمَآءِ لِيَبۡلُوَكُمۡ أَيُّكُمۡ أَحۡسَنُ عَمَلࣰ اۗ وَلَئِن قُلۡتَ إِنَّكُم مَّبۡعُوثُونَ مِنۢ بَعۡدِ ٱلۡمَوۡتِ لَيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّبِينࣱ ﴿7﴾
vehüve-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa fî sitteti eyyâmiv vekâne `arşühû `ale-lmâi liyeblüveküm eyyüküm aḥsenü `amelâ. velein ḳulte inneküm meb`ûŝûne mim ba`di-lmevti leyeḳûlenne-lleẕîne keferû in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.
7. Arşı, su üzerinde iken hanginizin daha güzel davranacağını denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Eğer sen, “Öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz” desen kâfirler derhal, “Bu büyü gibi bir düzmecedir” derler.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى yaratan · خَلَقَ · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · فِى içinde · سِتَّةِ altı · أَيَّامٍۢ gün · وَكَانَ iken · عَرْشُهُۥ O'nun Arş'ı · عَلَى üzerinde · ٱلْمَآءِ su · لِيَبْلُوَكُمْ sizi denemek için · أَيُّكُمْ hanginizin · أَحْسَنُ daha güzel (olduğunu) · عَمَلًۭا ۗ amelinin · وَلَئِن ve şayet · قُلْتَ onlara dersen · إِنَّكُم şüphesiz siz · مَّبْعُوثُونَ diriltileceksiniz · مِنۢ sonra · بَعْدِ · ٱلْمَوْتِ ölümden · لَيَقُولَنَّ hemen derler · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka · سِحْرٌۭ bir sihirden · مُّبِينٌۭ apaçık
وَلَئِنۡ أَخَّرۡنَا عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابَ إِلَىٰٓ أُمَّةࣲ مَّعۡدُودَةࣲ لَّيَقُولُنَّ مَا يَحۡبِسُهُۥٓۗ أَلَا يَوۡمَ يَأۡتِيهِمۡ لَيۡسَ مَصۡرُوفًا عَنۡهُمۡ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿8﴾
velein eḫḫarnâ `anhümü-l`aẕâbe ilâ ümmetim ma`dûdetil leyeḳûlünne mâ yaḥbisüh. elâ yevme ye'tîhim leyse maṣrûfen `anhüm veḥâḳa bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
8. Andolsun, eğer biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar ertelesek mutlaka, “Onu engelleyen nedir?” derler. Bilesiniz ki onlara azap geldiği gün artık ondan kurtulmaları mümkün değildir. Alay etmekte oldukları şey kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.
Kelime meali
وَلَئِنْ ve şayet · أَخَّرْنَا geciktirsek · عَنْهُمُ onlardan · ٱلْعَذَابَ azabı · إِلَىٰٓ için · أُمَّةٍۢ bir süre · مَّعْدُودَةٍۢ sayılı · لَّيَقُولُنَّ mutlaka derler · مَا nedir? · يَحْبِسُهُۥٓ ۗ onu alıkoyan · أَلَا haberiniz olsun ki · يَوْمَ gün · يَأْتِيهِمْ o geldiği · لَيْسَ değildir · مَصْرُوفًا geri çevrilecek · عَنْهُمْ kendilerinden · وَحَاقَ ve kuşatır · بِهِم onları · مَّا şey · كَانُوا۟ oldukları · بِهِۦ onu · يَسْتَهْزِءُونَ alaya alıyor(lar)
وَلَئِنۡ أَذَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِنَّا رَحۡمَةࣰ ثُمَّ نَزَعۡنَٰهَا مِنۡهُ إِنَّهُۥ لَيَـُٔوسࣱ كَفُورࣱ ﴿9﴾
velein eẕaḳne-l'insâne minnâ raḥmeten ŝümme neza`nâhâ minh. innehû leyeûsün kefûr.
9. Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir.
Kelime meali
وَلَئِنْ şayet · أَذَقْنَا tattırsak · ٱلْإِنسَـٰنَ insana · مِنَّا katımızdan · رَحْمَةًۭ bir rahmet · ثُمَّ sonra · نَزَعْنَـٰهَا onu geri alsak · مِنْهُ ondan · إِنَّهُۥ o hemen olur · لَيَـُٔوسٌۭ ümitsiz · كَفُورٌۭ bir nankör
وَلَئِنۡ أَذَقۡنَٰهُ نَعۡمَآءَ بَعۡدَ ضَرَّآءَ مَسَّتۡهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ ٱلسَّيِّـَٔاتُ عَنِّيٓۚ إِنَّهُۥ لَفَرِحࣱ فَخُورٌ ﴿10﴾
velein eẕaḳnâhü na`mâe ba`de ḍarrâe messethü leyeḳûlenne ẕehebe-sseyyiâtü `annî. innehû leferiḥun feḫûr.
10. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, “Kötü durumlar benden uzaklaşıp gitti” der. Artık onun bütün yaptığı sevinmek ve övünmektir.
Kelime meali
وَلَئِنْ ve şayet · أَذَقْنَـٰهُ ona tattırırsak · نَعْمَآءَ bir nimet · بَعْدَ sonra · ضَرَّآءَ bir darlıktan · مَسَّتْهُ kendisine dokunan · لَيَقُولَنَّ mutlaka der · ذَهَبَ gitti · ٱلسَّيِّـَٔاتُ kötülükler · عَنِّىٓ ۚ benden · إِنَّهُۥ şüphesiz o · لَفَرِحٌۭ şımarık · فَخُورٌ ve böbürlenendir
إِلَّا ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُم مَّغۡفِرَةࣱ وَأَجۡرࣱ كَبِيرࣱ ﴿11﴾
ille-lleẕîne ṣaberû ve`amilu-ṣṣâliḥâti. ülâike lehüm magfiratüv veecrun kebîr.
11. Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır.
Kelime meali
إِلَّا ancak hariçtir · ٱلَّذِينَ kimseler · صَبَرُوا۟ sabreden(ler) · وَعَمِلُوا۟ ve ameller işleyenler · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ salih · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُم onlara vardır · مَّغْفِرَةٌۭ bağışlanma · وَأَجْرٌۭ ve ecir · كَبِيرٌۭ büyük
فَلَعَلَّكَ تَارِكُۢ بَعۡضَ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيۡكَ وَضَآئِقُۢ بِهِۦ صَدۡرُكَ أَن يَقُولُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ كَنزٌ أَوۡ جَآءَ مَعَهُۥ مَلَكٌۚ إِنَّمَآ أَنتَ نَذِيرࣱۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ وَكِيلٌ ﴿12﴾
fele`alleke târiküm ba`ḍa mâ yûḥâ ileyke veḍâiḳum bihî ṣadruke ey yeḳûlû levlâ ünzile `aleyhi kenzün ev câe me`ahû melek. innemâ ente neẕîr. vellâhü `alâ külli şey'iv vekîl.
12. “Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya!” demelerinden dolayı canın sıkılarak sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin ya! Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir.
Kelime meali
فَلَعَلَّكَ belki de · تَارِكٌۢ bırakacaksın · بَعْضَ bir kısmını · مَا vahyedilenin · يُوحَىٰٓ · إِلَيْكَ sana · وَضَآئِقٌۢ ve daralacak · بِهِۦ onunla · صَدْرُكَ göğsün · أَن dolayı · يَقُولُوا۟ demelerinden · لَوْلَآ değil miydi? · أُنزِلَ indirilmeli · عَلَيْهِ ona · كَنزٌ bir hazine · أَوْ veya · جَآءَ gelmeli · مَعَهُۥ beraberinde · مَلَكٌ ۚ bir melek · إِنَّمَآ ancak · أَنتَ sen · نَذِيرٌۭ ۚ bir uyarıcısın · وَٱللَّهُ Allah ise · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · وَكِيلٌ vekildir
أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰهُۖ قُلۡ فَأۡتُواْ بِعَشۡرِ سُوَرࣲ مِّثۡلِهِۦ مُفۡتَرَيَٰتࣲ وَٱدۡعُواْ مَنِ ٱسۡتَطَعۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿13﴾
em yeḳûlûne-fterâh. ḳul fe'tû bi`aşri süverim miŝlihî müfterayâtiv ved`û meni-steṭa`tüm min dûni-llâhi in küntüm ṣâdiḳîn.
13. Yoksa “Kur’an’ı kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız Allah’tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin!”
Kelime meali
أَمْ yoksa · يَقُولُونَ diyorlar mı? · افْتَرَاهُ ۖ onu kendisi uydurdu · قُلْ de ki · فَأْتُوا۟ getirin · بِعَشْرِ on (tane) · سُوَرٍۢ sure · مِّثْلِهِۦ onun benzeri · مُفْتَرَيَـٰتٍۢ uydurulmuş · وَٱدْعُوا۟ ve çağırın · مَنِ gücünüzyeteni · ٱسْتَطَعْتُم · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru sözlü
فَإِلَّمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَكُمۡ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّمَآ أُنزِلَ بِعِلۡمِ ٱللَّهِ وَأَن لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ فَهَلۡ أَنتُم مُّسۡلِمُونَ ﴿14﴾
feillem yestecîbû leküm fa`lemû ennemâ ünzile bi`ilmi-llâhi veel lâ ilâhe illâ hû. fehel entüm müslimûn.
14. Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki Kur’an ancak Allah’ın ilminin eseri olarak indirilmiştir ve O’ndan başka tanrı yoktur; hâlâ teslim olmayacak mısınız?
Kelime meali
فَإِلَّمْ eğer · يَسْتَجِيبُوا۟ cevap veremezlerse · لَكُمْ size · فَٱعْلَمُوٓا۟ bilin ki · أَنَّمَآ doğrusu o · أُنزِلَ indirilmiştir · بِعِلْمِ ilmiyle · ٱللَّهِ Allah'ın · وَأَن ve şüphesiz · لَّآ yoktur · إِلَـٰهَ ilah · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · فَهَلْ artık olur musunuz? · أَنتُم size · مُّسْلِمُونَ Müslüman
مَن كَانَ يُرِيدُ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيۡهِمۡ أَعۡمَٰلَهُمۡ فِيهَا وَهُمۡ فِيهَا لَا يُبۡخَسُونَ ﴿15﴾
men kâne yürîdü-lḥayâte-ddünyâ vezînetehâ nüveffi ileyhim a`mâlehüm fîhâ vehüm fîhâ lâ yübḫasûn.
15. Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar.
Kelime meali
مَن kimler · كَانَ isterse · يُرِيدُ · ٱلْحَيَوٰةَ hayatını · ٱلدُّنْيَا dünya · وَزِينَتَهَا ve süsünü · نُوَفِّ karşılıklarını tam veririz · إِلَيْهِمْ onlara · أَعْمَـٰلَهُمْ yaptıklarının · فِيهَا orada · وَهُمْ ve onlara · فِيهَا orada · لَا bir noksanlık yapılmaz · يُبْخَسُونَ
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَيۡسَ لَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ إِلَّا ٱلنَّارُۖ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَٰطِلࣱ مَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿16﴾
ülâike-lleẕîne leyse lehüm fi-l'âḫirati ille-nnâr. veḥabiṭa mâ ṣane`û fîhâ vebâṭilüm mâ kânû ya`melûn.
16. Onlar, âhirette paylarına ateşten başka bir şey düşmeyen kimselerdir. Dünyada ürettikleri boşa gitmiştir; yapıp ettikleri de geçersizdir.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ bunlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · لَيْسَ olmayan · لَهُمْ kendileri için · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · إِلَّا başka bir şey · ٱلنَّارُ ۖ ateşten · وَحَبِطَ ve boşa gitmiştir · مَا işledikleri · صَنَعُوا۟ · فِيهَا orada · وَبَـٰطِلٌۭ ve geçersizdir · مَّا oldukları · كَانُوا۟ · يَعْمَلُونَ yapmakta
أَفَمَن كَانَ عَلَىٰ بَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّهِۦ وَيَتۡلُوهُ شَاهِدࣱ مِّنۡهُ وَمِن قَبۡلِهِۦ كِتَٰبُ مُوسَىٰٓ إِمَامࣰ ا وَرَحۡمَةًۚ أُوْلَٰٓئِكَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۚ وَمَن يَكۡفُرۡ بِهِۦ مِنَ ٱلۡأَحۡزَابِ فَٱلنَّارُ مَوۡعِدُهُۥۚ فَلَا تَكُ فِي مِرۡيَةࣲ مِّنۡهُۚ إِنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿17﴾
efemen kâne `alâ beyyinetim mir rabbihî veyetlûhü şâhidüm minhü vemin ḳablihî kitâbü mûsâ imâmev veraḥmeh. ülâike yü'minûne bih. vemey yekfür bihî mine-l'aḥzâbi felnâru mev`idüh. felâ tekü fî miryetim minhü innehü-lḥaḳḳu mir rabbike velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yü'minûn.
17. Rabbinden gelmiş açık bir delile dayanan kimse (hiç ötekiler gibi olur mu)? Bu delili de rabbinden gelen bir şahit izliyor; ayrıca ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı var. İşte bunlar ona inanırlar; çeşitli gruplardan onu inkâr edenlerin varacağı yer ise cehennem ateşidir. Bundan şüpheniz olmasın; bu rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.
Kelime meali
أَفَمَن kimse gibi midir? · كَانَ olan · عَلَىٰ üzere · بَيِّنَةٍۢ açık bir delil · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ · وَيَتْلُوهُ ve onu izleyen · شَاهِدٌۭ bir şahit · مِّنْهُ O'nun tarafından · وَمِن ve · قَبْلِهِۦ ondan önce · كِتَـٰبُ kitabı (elinde bulunan) · مُوسَىٰٓ Musa'nın · إِمَامًۭا bir rehber · وَرَحْمَةً ۚ ve rahmet olan · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte bunlar · يُؤْمِنُونَ iman ederler · بِهِۦ ۚ ona · وَمَن ve kim · يَكْفُرْ inkar ederse · بِهِۦ onu · مِنَ topluluklardan · ٱلْأَحْزَابِ · فَٱلنَّارُ ateştir · مَوْعِدُهُۥ ۚ kendisine vaadedilen · فَلَا hiç olma · تَكُ · فِى içinde · مِرْيَةٍۢ şüphe · مِّنْهُ ۚ bundan · إِنَّهُ şüphesiz bu · ٱلْحَقُّ bir gerçektir · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · وَلَـٰكِنَّ ancak · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا iman etmezler · يُؤْمِنُونَ
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًاۚ أُوْلَٰٓئِكَ يُعۡرَضُونَ عَلَىٰ رَبِّهِمۡ وَيَقُولُ ٱلۡأَشۡهَٰدُ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَىٰ رَبِّهِمۡۚ أَلَا لَعۡنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿18﴾
vemen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕibâ. ülâike yü`raḍûne `alâ rabbihim veyeḳûlü-l'eşhâdü hâülâi-lleẕîne keẕebû `alâ rabbihim. elâ la`netü-llâhi `ale-żżâlimîn.
18. Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zalim kim vardır! Onlar (kıyamet gününde) rablerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de “İşte bunlar rablerine asılsız şeyler isnat edenlerdir” diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olacaktır!
Kelime meali
وَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ kimseden · ٱفْتَرَىٰ uyduran · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا ۚ yalan · أُو۟لَـٰٓئِكَ bunlar · يُعْرَضُونَ sunulurlar · عَلَىٰ üzerine · رَبِّهِمْ Rabblerine · وَيَقُولُ ve derler · ٱلْأَشْهَـٰدُ şahitler · هَـٰٓؤُلَآءِ işte bunlardır · ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَبُوا۟ yalan söyleyen(ler) · عَلَىٰ karşı · رَبِّهِمْ ۚ Rabblerine · أَلَا haberiniz olsun · لَعْنَةُ laneti · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَى üzerinedir · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin
ٱلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَيَبۡغُونَهَا عِوَجࣰ ا وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ﴿19﴾
elleẕîne yeṣuddûne `an sebîli-llâhi veyebgûnehâ `ivecâ. vehüm bil'âḫirati hüm kâfirûn.
19. O zalimler, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermeye çalışanlardır; âhireti inkâr edenler de işte bunlardır.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar · يَصُدُّونَ alıkoyar · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah'ın · وَيَبْغُونَهَا ve onda ararlar · عِوَجًۭا çarpıklık · وَهُم ve onlar (ararlar) · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahireti · هُمْ onlar · كَـٰفِرُونَ inkar edenlerdir
أُوْلَٰٓئِكَ لَمۡ يَكُونُواْ مُعۡجِزِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا كَانَ لَهُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِنۡ أَوۡلِيَآءَۘ يُضَٰعَفُ لَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ مَا كَانُواْ يَسۡتَطِيعُونَ ٱلسَّمۡعَ وَمَا كَانُواْ يُبۡصِرُونَ ﴿20﴾
ülâike lem yekûnû mü`cizîne fi-l'arḍi vemâ kâne lehüm min dûni-llâhi min evliyâ'. yüḍâ`afü lehümü-l`aẕâb. mâ kânû yesteṭî`ûne-ssem`a vemâ kânû yübṣirûn.
20. Onlar yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değillerdir; kendilerini Allah’ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur; cezaları kat kat olacaktır. Çünkü onlar (hakikati) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · لَمْ değillerdir · يَكُونُوا۟ · مُعْجِزِينَ aciz bırakacak · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَمَا yoktur · كَانَ onların · لَهُم · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مِنْ dostları · أَوْلِيَآءَ ۘ · يُضَـٰعَفُ kat kat artırılır · لَهُمُ onlar için · ٱلْعَذَابُ ۚ azab · مَا onlar · كَانُوا۟ · يَسْتَطِيعُونَ güç yetiremezlerdi · ٱلسَّمْعَ işitmeye · وَمَا ve · كَانُوا۟ onlar · يُبْصِرُونَ göremezlerdi
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿21﴾
ülâike-lleẕîne ḫasirû enfüsehüm veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.
21. İşte kendilerine yazık edenler bunlardır; uydurdukları (tanrılar) da yanlarından kaybolup gitti.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · خَسِرُوٓا۟ zarara sokan(lardır) · أَنفُسَهُمْ kendilerini · وَضَلَّ ve kaybolmuştur · عَنْهُم yanlarından · مَّا şeyler · كَانُوا۟ uydurdukları · يَفْتَرُونَ
لَا جَرَمَ أَنَّهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ هُمُ ٱلۡأَخۡسَرُونَ ﴿22﴾
lâ cerame ennehüm fi-l'âḫirati hümü-l'aḫserûn.
22. Şüphesiz bunlar, âhirette en çok ziyana uğrayanlardır.
Kelime meali
لَا yok · جَرَمَ şüphe · أَنَّهُمْ onlar · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · هُمُ onlar · ٱلْأَخْسَرُونَ en fazla zararlı çıkanlardır
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَأَخۡبَتُوٓاْ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿23﴾
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veaḫbetû ilâ rabbihim ülâike aṣḥâbü-lcenneh. hüm fîhâ ḫâlidûn.
23. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ve rablerine gönül huzuruyla teslim olanlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz ki · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden(ler) · وَعَمِلُوا۟ ve işleyenler · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · وَأَخْبَتُوٓا۟ ve gönülden boyun eğenler · إِلَىٰ Rabblerine · رَبِّهِمْ · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَصْحَـٰبُ ehlidirler · ٱلْجَنَّةِ ۖ cennet · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ kalıcıdırlar
۞مَثَلُ ٱلۡفَرِيقَيۡنِ كَٱلۡأَعۡمَىٰ وَٱلۡأَصَمِّ وَٱلۡبَصِيرِ وَٱلسَّمِيعِۚ هَلۡ يَسۡتَوِيَانِ مَثَلًاۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿24﴾
meŝelü-lferîḳayni kel'a`mâ vel'eṣammi velbeṣîri vessemî`. hel yesteviyâni meŝelâ. efelâ teẕekkerûn.
24. Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz?
Kelime meali
۞ مَثَلُ durumu · ٱلْفَرِيقَيْنِ iki topluluğun · كَٱلْأَعْمَىٰ körün durumu gibidir · وَٱلْأَصَمِّ ve sağırın · وَٱلْبَصِيرِ ve görenin · وَٱلسَّمِيعِ ۚ ve işitenin · هَلْ midir? · يَسْتَوِيَانِ ikisi eşit · مَثَلًا ۚ durumları · أَفَلَا İbret almıyor musunuz? · تَذَكَّرُونَ
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦٓ إِنِّي لَكُمۡ نَذِيرࣱ مُّبِينٌ ﴿25﴾
veleḳad erselnâ nûḥan ilâ ḳavmih. innî leküm neẕîrum mübîn.
25–26. Gerçek şu ki biz Nûh’u kavmine elçi olarak gönderdik; şöyle dedi: “Allah’tan başkasına tapmayın!” diye size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Doğrusu ben, başınıza gelecek can yakıcı bir günün azabından korkuyorum” dedi.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا göndermiştik · نُوحًا Nuh'u · إِلَىٰ kendi kavmine · قَوْمِهِۦٓ · إِنِّى şüphesiz ben · لَكُمْ sizin için · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıyım · مُّبِينٌ apaçık
أَن لَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۖ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ أَلِيمࣲ ﴿26﴾
el lâ ta`büdû ille-llâh. innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin elîm.
Kelime meali
أَن diye · لَّا kulluk etmeyin · تَعْبُدُوٓا۟ · إِلَّا başkasına · ٱللَّهَ ۖ Allah'tan · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُمْ sizin hakkınızda · عَذَابَ azabından · يَوْمٍ bir günün · أَلِيمٍۢ acıklı
فَقَالَ ٱلۡمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ مَا نَرَىٰكَ إِلَّا بَشَرࣰ ا مِّثۡلَنَا وَمَا نَرَىٰكَ ٱتَّبَعَكَ إِلَّا ٱلَّذِينَ هُمۡ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ ٱلرَّأۡيِ وَمَا نَرَىٰ لَكُمۡ عَلَيۡنَا مِن فَضۡلِۭ بَلۡ نَظُنُّكُمۡ كَٰذِبِينَ ﴿27﴾
feḳâle-lmeleü-lleẕîne keferû min ḳavmihî mâ nerâke illâ beşeram miŝlenâ vemâ nerâke-ttebe`ake ille-lleẕîne hüm erâẕilünâ bâdiye-rra'y. vemâ nerâ leküm `aleynâ min faḍlim bel neżunnüküm kâẕibîn.
27. Kavminin ileri gelen inkârcıları, “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz, bilâkis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz” dediler.
Kelime meali
فَقَالَ dediler ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenleri · ٱلَّذِينَ inkar eden · كَفَرُوا۟ · مِن kavminden · قَوْمِهِۦ · مَا biz seni görmüyoruz · نَرَىٰكَ · إِلَّا başka · بَشَرًۭا bir insandan · مِّثْلَنَا bizim gibi · وَمَا ve · نَرَىٰكَ görmüyoruz · ٱتَّبَعَكَ sana uyduğunu · إِلَّا başkasının · ٱلَّذِينَ olandan · هُمْ kendisi · أَرَاذِلُنَا en aşağılıklarımız · بَادِىَ sığ (görüşlü) · ٱلرَّأْىِ (sığ) görüşlü · وَمَا ve · نَرَىٰ görmüyoruz · لَكُمْ sizin · عَلَيْنَا bize karşı · مِن hiç · فَضْلٍۭ üstünlüğünüzü · بَلْ aksine · نَظُنُّكُمْ zannediyoruz ki siz · كَـٰذِبِينَ yalancılarsınız
قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّي وَءَاتَىٰنِي رَحۡمَةࣰ مِّنۡ عِندِهِۦ فَعُمِّيَتۡ عَلَيۡكُمۡ أَنُلۡزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمۡ لَهَا كَٰرِهُونَ ﴿28﴾
ḳâle yâ ḳavmi era'eytüm in küntü `alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî raḥmetem min `indihî fe`ummiyet `aleyküm. enülzimükümûhâ veentüm lehâ kârihûn.
28. Nûh şöyle dedi: “Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, rabbimden gelmiş açık bir delilim varsa ve O kendi katından bana rahmet vermiş de siz bunu anlamamışsanız! Siz rahmeti istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayabilir miyiz?
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · أَرَءَيْتُمْ Ne dersiniz? · إِن eğer · كُنتُ ben isem · عَلَىٰ üzere · بَيِّنَةٍۢ bir delil · مِّن Rabbimden · رَّبِّى · وَءَاتَىٰنِى ve bana vermişse · رَحْمَةًۭ bir rahmet · مِّنْ katından · عِندِهِۦ · فَعُمِّيَتْ bu gizli bırakılmış ise · عَلَيْكُمْ size · أَنُلْزِمُكُمُوهَا biz sizi zorlayacak mıyız? · وَأَنتُمْ siz · لَهَا onu · كَـٰرِهُونَ istemediğiniz halde
وَيَٰقَوۡمِ لَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مَالًاۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِۚ وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْۚ إِنَّهُم مُّلَٰقُواْ رَبِّهِمۡ وَلَٰكِنِّيٓ أَرَىٰكُمۡ قَوۡمࣰ ا تَجۡهَلُونَ ﴿29﴾
veyâ ḳavmi lâ es'elüküm `aleyhi mâlâ. in ecriye illâ `ale-llâhi vemâ ene biṭâridi-lleẕîne âmenû. innehüm mülâḳû rabbihim velâkinnî erâküm ḳavmen techelûn.
29. Ey kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ecrim sadece Allah’a aittir. (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; onlar (imanları sayesinde) rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi bilgisizliğe gömülmüş bir topluluk olarak görüyorum.
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ ve Ey kavmim · لَآ sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ bunun karşılığında · مَالًا ۖ bir mal · إِنْ benim ecrim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnızca · عَلَى aittir · ٱللَّهِ ۚ Allah'a · وَمَآ ve değilim · أَنَا۠ ben · بِطَارِدِ kovacak · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوٓا۟ ۚ iman eden(leri) · إِنَّهُم şüphesiz onlar · مُّلَـٰقُوا۟ kavuşacaklardır · رَبِّهِمْ Rabblerine · وَلَـٰكِنِّىٓ ancak ben · أَرَىٰكُمْ sizi görüyorum · قَوْمًۭا bir topluluk olarak · تَجْهَلُونَ cahillik eden
وَيَٰقَوۡمِ مَن يَنصُرُنِي مِنَ ٱللَّهِ إِن طَرَدتُّهُمۡۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿30﴾
veyâ ḳavmi mey yenṣurunî mine-llâhi in ṭarattühüm. efelâ teẕekkerûn.
30. Ey kavmim! Onları kovarsam, beni Allah’a karşı kim koruyabilir? Düşünmüyor musunuz?
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ Ey kavmim · مَن kim · يَنصُرُنِى bana yardımcı olabilir · مِنَ karşı · ٱللَّهِ Allah'a · إِن eğer · طَرَدتُّهُمْ ۚ onları kovsam · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَذَكَّرُونَ
وَلَآ أَقُولُ لَكُمۡ عِندِي خَزَآئِنُ ٱللَّهِ وَلَآ أَعۡلَمُ ٱلۡغَيۡبَ وَلَآ أَقُولُ إِنِّي مَلَكࣱ وَلَآ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزۡدَرِيٓ أَعۡيُنُكُمۡ لَن يُؤۡتِيَهُمُ ٱللَّهُ خَيۡرًاۖ ٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِمَا فِيٓ أَنفُسِهِمۡ إِنِّيٓ إِذࣰ ا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿31﴾
velâ eḳûlü leküm `indî ḫazâinü-llâhi velâ a`lemü-lgaybe velâ eḳûlü innî meleküv velâ eḳûlü lilleẕîne tezderî a`yünüküm ley yü'tiyehümü-llâhü ḫayrâ. allâhü a`lemü bimâ fî enfüsihim. innî iẕel lemine-żżâlimîn.
31. Size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, ‘Allah onlara faydalı şeyler vermeyecektir’ diyemem. Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir. Bunları yaparsam gerçekten zalimlerden olurum!”
Kelime meali
وَلَآ ben demiyorum · أَقُولُ · لَكُمْ size · عِندِى benim yanımdadır · خَزَآئِنُ hazineleri · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَآ ve · أَعْلَمُ bilmiyorum · ٱلْغَيْبَ gaybı · وَلَآ ve · أَقُولُ demiyorum · إِنِّى şüphesiz ben · مَلَكٌۭ meleğim (diye) · وَلَآ ve · أَقُولُ diyemem · لِلَّذِينَ kimseler için · تَزْدَرِىٓ küçük gördükleri · أَعْيُنُكُمْ gözlerinizin · لَن onlara vermeyecektir · يُؤْتِيَهُمُ · ٱللَّهُ Allah · خَيْرًا ۖ bir hayır · ٱللَّهُ Allah · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَا olanı · فِىٓ içlerinde · أَنفُسِهِمْ ۖ onların kendi · إِنِّىٓ ben gerçekten · إِذًۭا o zaman · لَّمِنَ kimselerden olurum · ٱلظَّـٰلِمِينَ zulmeden
قَالُواْ يَٰنُوحُ قَدۡ جَٰدَلۡتَنَا فَأَكۡثَرۡتَ جِدَٰلَنَا فَأۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿32﴾
ḳâlû yâ nûḥu ḳad câdeltenâ feekŝerte cidâlenâ fe'tinâ bimâ te`idünâ in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
32. Dediler ki: “Ey Nûh! Gerçekten bizimle tartıştın ve bizimle çok fazla mücadele ettin. Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰنُوحُ Ey Nuh · قَدْ muhakkak · جَـٰدَلْتَنَا bizimle tartıştın · فَأَكْثَرْتَ çok ileri gittin · جِدَٰلَنَا bizimle tartışmanda · فَأْتِنَا getir bakalım · بِمَا şeyi · تَعِدُنَآ bize vaadettiğin · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğru sözlülerden · ٱلصَّـٰدِقِينَ
قَالَ إِنَّمَا يَأۡتِيكُم بِهِ ٱللَّهُ إِن شَآءَ وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ ﴿33﴾
ḳâle innemâ ye'tîküm bihi-llâhü in şâe vemâ entüm bimü`cizîn.
33. Nûh dedi ki: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Siz (O’nu) âciz bırakamazsınız.
Kelime meali
قَالَ (Nuh) dedi · إِنَّمَا ancak · يَأْتِيكُم size getirir · بِهِ onu · ٱللَّهُ Allah · إِن eğer · شَآءَ dilerse · وَمَآ ve değilsiniz · أَنتُم siz · بِمُعْجِزِينَ O'nu aciz bırakacak
وَلَا يَنفَعُكُمۡ نُصۡحِيٓ إِنۡ أَرَدتُّ أَنۡ أَنصَحَ لَكُمۡ إِن كَانَ ٱللَّهُ يُرِيدُ أَن يُغۡوِيَكُمۡۚ هُوَ رَبُّكُمۡ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿34﴾
velâ yenfe`uküm nuṣḥî in erattü en enṣaḥa leküm in kâne-llâhü yürîdü ey yugviyeküm. hüve rabbüküm veileyhi türce`ûn.
34. Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O sizin rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.”
Kelime meali
وَلَا ve · يَنفَعُكُمْ size yarar vermez · نُصْحِىٓ öğüdüm · إِنْ eğer · أَرَدتُّ istesem de · أَنْ öğüt vermek · أَنصَحَ · لَكُمْ size · إِن eğer · كَانَ Allah · ٱللَّهُ · يُرِيدُ dilerse · أَن sizi azgınlığa düşürmeyi · يُغْوِيَكُمْ ۚ · هُوَ O · رَبُّكُمْ sizin Rabbinizdir · وَإِلَيْهِ ve O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz
أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰهُۖ قُلۡ إِنِ ٱفۡتَرَيۡتُهُۥ فَعَلَيَّ إِجۡرَامِي وَأَنَا۠ بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تُجۡرِمُونَ ﴿35﴾
em yeḳûlûne-fterâh. ḳul ini-fteraytühû fe`aleyye icrâmî veenâ berîüm mimmâ tücrimûn.
35. Yoksa, “Bunu o kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur.”
Kelime meali
أَمْ yoksa · يَقُولُونَ diyorlar (mı?) · ٱفْتَرَىٰهُ ۖ onu uydurdu · قُلْ de ki · إِنِ eğer · ٱفْتَرَيْتُهُۥ onu ben uydurduysam · فَعَلَىَّ benim üzerimedir · إِجْرَامِى suçum · وَأَنَا۠ ancak ben · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا sizin suçlarınızdan · تُجْرِمُونَ
وَأُوحِيَ إِلَىٰ نُوحٍ أَنَّهُۥ لَن يُؤۡمِنَ مِن قَوۡمِكَ إِلَّا مَن قَدۡ ءَامَنَ فَلَا تَبۡتَئِسۡ بِمَا كَانُواْ يَفۡعَلُونَ ﴿36﴾
veûḥiye ilâ nûḥin ennehû ley yü'mine min ḳavmike illâ men ḳad âmene felâ tebteis bimâ kânû yef`alûn.
36. Nûh’a vahyolundu ki: “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!
Kelime meali
وَأُوحِىَ vahyolundu · إِلَىٰ Nuh'a · نُوحٍ · أَنَّهُۥ gerçekten · لَن kimse iman etmeyecek · يُؤْمِنَ · مِن kavminden · قَوْمِكَ · إِلَّا dışında · مَن kimselerin · قَدْ (şimdiye kadar) · ءَامَنَ iman eden · فَلَا üzülme · تَبْتَئِسْ · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ onların yaptıklarından · يَفْعَلُونَ
وَٱصۡنَعِ ٱلۡفُلۡكَ بِأَعۡيُنِنَا وَوَحۡيِنَا وَلَا تُخَٰطِبۡنِي فِي ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِنَّهُم مُّغۡرَقُونَ ﴿37﴾
vaṣne`i-lfülke bia`yüninâ vevaḥyinâ velâ tüḫâṭibnî fi-lleẕîne żalemû. innehüm mugraḳûn.
37. Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!”
Kelime meali
وَٱصْنَعِ ve yap · ٱلْفُلْكَ gemiyi · بِأَعْيُنِنَا bizim gözetimimiz altında · وَوَحْيِنَا ve vahyimizle · وَلَا bana hitap (dua) etme · تُخَـٰطِبْنِى · فِى hakkında · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوٓا۟ ۚ zulmeden(ler) · إِنَّهُم onlar · مُّغْرَقُونَ suda boğulacaklardır
وَيَصۡنَعُ ٱلۡفُلۡكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيۡهِ مَلَأࣱ مِّن قَوۡمِهِۦ سَخِرُواْ مِنۡهُۚ قَالَ إِن تَسۡخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسۡخَرُ مِنكُمۡ كَمَا تَسۡخَرُونَ ﴿38﴾
veyaṣne`u-lfülke veküllemâ merra `aleyhi meleüm min ḳavmihî seḫirû minh. ḳâle in tesḫarû minnâ feinnâ nesḫaru minküm kemâ tesḫarûn.
38. Nûh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz!
Kelime meali
وَيَصْنَعُ ve yapıyordu · ٱلْفُلْكَ gemiyi · وَكُلَّمَا ve ne zaman · مَرَّ yanından geçse · عَلَيْهِ onun · مَلَأٌۭ ileri gelenler · مِّن kavminden · قَوْمِهِۦ · سَخِرُوا۟ alay ediyorlardı · مِنْهُ ۚ onunla · قَالَ dedi ki · إِن eğer · تَسْخَرُوا۟ alay ederseniz · مِنَّا bizimle · فَإِنَّا muhakkak biz de · نَسْخَرُ alay edeceğiz · مِنكُمْ sizinle · كَمَا gibi · تَسْخَرُونَ sizin alay ettiğiniz
فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ مَن يَأۡتِيهِ عَذَابࣱ يُخۡزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيۡهِ عَذَابࣱ مُّقِيمٌ ﴿39﴾
fesevfe ta`lemûne mey ye'tîhi `aẕâbüy yuḫzîhi veyeḥillü `aleyhi `aẕâbüm müḳîm.
39. Rezil edecek bir cezaya kimin çarptırılacağını, sürekli azabın kimin başına geleceğini yakında göreceksiniz!”
Kelime meali
فَسَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz · مَن kime · يَأْتِيهِ geleceğini · عَذَابٌۭ azabın · يُخْزِيهِ rezil edici · وَيَحِلُّ ve ineceğini · عَلَيْهِ başına · عَذَابٌۭ azabın · مُّقِيمٌ kalıcı
حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَمۡرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ قُلۡنَا ٱحۡمِلۡ فِيهَا مِن كُلࣲّ زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَأَهۡلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيۡهِ ٱلۡقَوۡلُ وَمَنۡ ءَامَنَۚ وَمَآ ءَامَنَ مَعَهُۥٓ إِلَّا قَلِيلࣱ ﴿40﴾
ḥattâ iẕâ câe emrunâ vefâra-ttennûru ḳulne-ḥmil fîhâ min küllin zevceyni-ŝneyni veehleke illâ men sebeḳa `aleyhi-lḳavlü vemen âmen. vemâ âmene me`ahû illâ ḳalîl.
40. Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Nûh’a dedik ki: “Her türden (hayvan) birer çift ile -daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti.
Kelime meali
حَتَّىٰٓ sonunda · إِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَمْرُنَا emrimiz · وَفَارَ ve kaynadığında · ٱلتَّنُّورُ tandır · قُلْنَا dedik ki · ٱحْمِلْ bindir · فِيهَا ona · مِن her şeyden · كُلٍّۢ · زَوْجَيْنِ çifti · ٱثْنَيْنِ ikişer · وَأَهْلَكَ ve aileni · إِلَّا dışındaki · مَن olanlar · سَبَقَ önceden · عَلَيْهِ aleyhlerine · ٱلْقَوْلُ hüküm verilmiş · وَمَنْ ve · ءَامَنَ ۚ iman edenleri · وَمَآ ve · ءَامَنَ zaten iman etmemişti · مَعَهُۥٓ onunla beraber · إِلَّا dışında · قَلِيلٌۭ çok az kimse
۞وَقَالَ ٱرۡكَبُواْ فِيهَا بِسۡمِ ٱللَّهِ مَجۡرٜىٰهَا وَمُرۡسَىٰهَآۚ إِنَّ رَبِّي لَغَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿41﴾
veḳâle-rkebû fîhâ bismi-llâhi mecrâhâ vemürsâhâ. inne rabbî legafûrur raḥîm.
41. Nûh, “Haydi gemiye binin! Yüzerken de dururken de Allah’ın adını anın. Şüphesiz ki rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir” dedi.
Kelime meali
۞ وَقَالَ ve dedi ki · ٱرْكَبُوا۟ haydi binin · فِيهَا ona · بِسْمِ adıyladır · ٱللَّهِ Allah'ın · مَجْر۪ىٰهَا yüzmesi de · وَمُرْسَىٰهَآ ۚ ve durması da · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · لَغَفُورٌۭ bağışlayıcıdır · رَّحِيمٌۭ rahmet edicidir
وَهِيَ تَجۡرِي بِهِمۡ فِي مَوۡجࣲ كَٱلۡجِبَالِ وَنَادَىٰ نُوحٌ ٱبۡنَهُۥ وَكَانَ فِي مَعۡزِلࣲ يَٰبُنَيَّ ٱرۡكَب مَّعَنَا وَلَا تَكُن مَّعَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿42﴾
vehiye tecrî bihim fî mevcin kelcibâli venâdâ nûḥun-bnehû vekâne fî ma`ziliy yâ büneyye-rkem me`anâ velâ teküm me`a-lkâfirîn.
42. Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı. Nûh, uzak duran oğluna, “Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi.
Kelime meali
وَهِىَ (Gemi) · تَجْرِى geçirirken · بِهِمْ onları · فِى içinden · مَوْجٍۢ dalgaların · كَٱلْجِبَالِ dağlar gibi; · وَنَادَىٰ ve seslendi · نُوحٌ Nuh · ٱبْنَهُۥ oğluna · وَكَانَ ve o (idi) · فِى bir kenarda · مَعْزِلٍۢ · يَـٰبُنَىَّ Ey oğulcağızım · ٱرْكَب gel bin · مَّعَنَا bizimle birlikte · وَلَا · تَكُن olma · مَّعَ beraber · ٱلْكَـٰفِرِينَ kâfirlerle
قَالَ سَـَٔاوِيٓ إِلَىٰ جَبَلࣲ يَعۡصِمُنِي مِنَ ٱلۡمَآءِۚ قَالَ لَا عَاصِمَ ٱلۡيَوۡمَ مِنۡ أَمۡرِ ٱللَّهِ إِلَّا مَن رَّحِمَۚ وَحَالَ بَيۡنَهُمَا ٱلۡمَوۡجُ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُغۡرَقِينَ ﴿43﴾
ḳâle seâvî ilâ cebeliy ya`ṣimünî mine-lmâ'. ḳâle lâ `âṣime-lyevme min emri-llâhi illâ mer raḥim. veḥâle beynehüme-lmevcü fekâne mine-lmugraḳîn.
43. Oğlu, “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” diye cevap verdi. Nûh dedi ki: “Bugün Allah’ın hükmünden ancak O’nun esirgedikleri kurtulacaktır” derken aralarına dalga giriverdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
Kelime meali
قَالَ (O) dedi ki · سَـَٔاوِىٓ sığınacağım · إِلَىٰ bir dağa · جَبَلٍۢ · يَعْصِمُنِى o beni korur · مِنَ sudan · ٱلْمَآءِ ۚ · قَالَ dedi ki · لَا yoktur · عَاصِمَ kurtulacak · ٱلْيَوْمَ bugün · مِنْ emrinden · أَمْرِ · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَّا dışında · مَن kimselerin · رَّحِمَ ۚ merhamet ettiği · وَحَالَ bu sırada girdi · بَيْنَهُمَا aralarına · ٱلْمَوْجُ bir dalga · فَكَانَ ve o da oldu · مِنَ boğulanlardan · ٱلْمُغْرَقِينَ
وَقِيلَ يَٰٓأَرۡضُ ٱبۡلَعِي مَآءَكِ وَيَٰسَمَآءُ أَقۡلِعِي وَغِيضَ ٱلۡمَآءُ وَقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ وَٱسۡتَوَتۡ عَلَى ٱلۡجُودِيِّۖ وَقِيلَ بُعۡدࣰ ا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿44﴾
veḳîle yâ arḍu-ble`î mâeki veyâ semâü aḳli`î vegîḍa-lmâü veḳuḍiye-l'emru vestevet `ale-lcûdiyyi veḳîle bü`del lilḳavmi-żżâlimîn.
44. (Sonra) “Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut!” denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cûdî’nin üzerine oturdu; “Zalimlerin topunun canı cehenneme!” denildi.
Kelime meali
وَقِيلَ ve denildi · يَـٰٓأَرْضُ ey yer · ٱبْلَعِى çek · مَآءَكِ suyunu · وَيَـٰسَمَآءُ ve ey gök · أَقْلِعِى sen de tut · وَغِيضَ ve çekildi · ٱلْمَآءُ su · وَقُضِىَ ve bitirildi · ٱلْأَمْرُ iş · وَٱسْتَوَتْ ve oturdu · عَلَى üzerine · ٱلْجُودِىِّ ۖ Cudi'nin · وَقِيلَ ve denildi · بُعْدًۭا yok olsun · لِّلْقَوْمِ topluluğu · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimler
وَنَادَىٰ نُوحࣱ رَّبَّهُۥ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ٱبۡنِي مِنۡ أَهۡلِي وَإِنَّ وَعۡدَكَ ٱلۡحَقُّ وَأَنتَ أَحۡكَمُ ٱلۡحَٰكِمِينَ ﴿45﴾
venâdâ nûḥur rabbehû feḳâle rabbi inne-bnî min ehlî veinne va`deke-lḥaḳḳu veente aḥkemü-lḥâkimîn.
45. Nûh rabbine şöyle seslendi: “Ey rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin en âdilisin” dedi.
Kelime meali
وَنَادَىٰ ve seslendi · نُوحٌۭ Nuh · رَّبَّهُۥ Rabbine · فَقَالَ ve dedi ki · رَبِّ Rabbim · إِنَّ şüphesiz · ٱبْنِى oğlum · مِنْ benim ailemdendir · أَهْلِى · وَإِنَّ ve şüphesiz · وَعْدَكَ senin vaadin · ٱلْحَقُّ haktır · وَأَنتَ ve sen · أَحْكَمُ en iyi hükmedenisin · ٱلْحَـٰكِمِينَ hükmedenlerin
قَالَ يَٰنُوحُ إِنَّهُۥ لَيۡسَ مِنۡ أَهۡلِكَۖ إِنَّهُۥ عَمَلٌ غَيۡرُ صَٰلِحࣲۖ فَلَا تَسۡـَٔلۡنِ مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمٌۖ إِنِّيٓ أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿46﴾
ḳâle yâ nûḥu innehû leyse min ehlik. innehû `amelün gayru ṣâliḥ. felâ tes'elni mâ leyse leke bihî `ilm. innî e`iżuke en tekûne mine-lcâhilîn.
46. Allah buyurdu ki: “Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi ki · يَـٰنُوحُ ey Nuh · إِنَّهُۥ şüphesiz o · لَيْسَ değildir · مِنْ senin ailenden · أَهْلِكَ ۖ · إِنَّهُۥ elbette o · عَمَلٌ bir iş yapmıştı · غَيْرُ olmayan · صَـٰلِحٍۢ ۖ iyi · فَلَا benden isteme · تَسْـَٔلْنِ · مَا bir şeyi · لَيْسَ olmayan · لَكَ senin · بِهِۦ hakkında · عِلْمٌ ۖ bilgin · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَعِظُكَ seni sakındırıyorum · أَن olmanı · تَكُونَ · مِنَ bilgisizlerden · ٱلْجَـٰهِلِينَ
قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَعُوذُ بِكَ أَنۡ أَسۡـَٔلَكَ مَا لَيۡسَ لِي بِهِۦ عِلۡمࣱۖ وَإِلَّا تَغۡفِرۡ لِي وَتَرۡحَمۡنِيٓ أَكُن مِّنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿47﴾
ḳâle rabbi innî e`ûẕü bike en es'eleke mâ leyse lî bihî `ilm. veillâ tagfir lî veterḥamnî eküm mine-lḫâsirîn.
47. Nûh dedi ki: “Ey rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!”
Kelime meali
قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · إِنِّىٓ muhakkak ben · أَعُوذُ sığınırım · بِكَ sana · أَنْ senden istemekten · أَسْـَٔلَكَ · مَا bir şeyi · لَيْسَ olmayan · لِى benim · بِهِۦ hakkında · عِلْمٌۭ ۖ bilgim · وَإِلَّا eğer · تَغْفِرْ bağışlamazsan · لِى beni · وَتَرْحَمْنِىٓ ve bana rahmet etmezsen · أَكُن olurum · مِّنَ hüsrana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
قِيلَ يَٰنُوحُ ٱهۡبِطۡ بِسَلَٰمࣲ مِّنَّا وَبَرَكَٰتٍ عَلَيۡكَ وَعَلَىٰٓ أُمَمࣲ مِّمَّن مَّعَكَۚ وَأُمَمࣱ سَنُمَتِّعُهُمۡ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿48﴾
ḳîle yâ nûḥu-hbiṭ biselâmim minnâ veberakâtin `aleyke ve`alâ ümemim mimmem me`ak. veümemün senümetti`uhüm ŝümme yemessühüm minnâ `aẕâbün elîm.
48. Denildi ki: “Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in! İleride, bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır.
Kelime meali
قِيلَ denildi ki · يَـٰنُوحُ ey Nuh · ٱهْبِطْ in · بِسَلَـٰمٍۢ selam ile · مِّنَّا bizden · وَبَرَكَـٰتٍ ve bereketlerle · عَلَيْكَ sana · وَعَلَىٰٓ ve üzerine · أُمَمٍۢ ümmetler · مِّمَّن olanlardan · مَّعَكَ ۚ seninle birlikte · وَأُمَمٌۭ ve (bazı) ümmetlere · سَنُمَتِّعُهُمْ geçimlik vereceğiz · ثُمَّ sonra · يَمَسُّهُم onlara dokunacaktır · مِّنَّا bizden · عَذَابٌ bir azap · أَلِيمٌۭ acıklı
تِلۡكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلۡغَيۡبِ نُوحِيهَآ إِلَيۡكَۖ مَا كُنتَ تَعۡلَمُهَآ أَنتَ وَلَا قَوۡمُكَ مِن قَبۡلِ هَٰذَاۖ فَٱصۡبِرۡۖ إِنَّ ٱلۡعَٰقِبَةَ لِلۡمُتَّقِينَ ﴿49﴾
tilke min embâi-lgaybi nûḥîhâ ileyk. mâ künte ta`lemühâ ente velâ ḳavmüke min ḳabli hâẕâ. faṣbir. inne-l`âḳibete lilmütteḳîn.
49. (Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Sabret, çünkü iyi son günahtan sakınanlarındır.
Kelime meali
تِلْكَ bunlar · مِنْ haberlerindendir · أَنۢبَآءِ · ٱلْغَيْبِ gayb · نُوحِيهَآ vahyettiğimiz · إِلَيْكَ ۖ sana · مَا değildin · كُنتَ sen · تَعْلَمُهَآ onu biliyor · أَنتَ (ne) sen · وَلَا ve ne de · قَوْمُكَ senin kavmin · مِن önce · قَبْلِ · هَـٰذَا ۖ bundan · فَٱصْبِرْ ۖ sabret · إِنَّ şüphesiz · ٱلْعَـٰقِبَةَ sonuç · لِلْمُتَّقِينَ takva sahiplerinindir
وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمۡ هُودࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۖ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا مُفۡتَرُونَ ﴿50﴾
veilâ `âdin eḫâhüm hûdâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. in entüm illâ müfterûn.
50. Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur; siz sadece uydurmaktasınız.
Kelime meali
وَإِلَىٰ ve (kavmin)e · عَادٍ Ad · أَخَاهُمْ kardeşleri · هُودًۭا ۚ Hud'u (gönderdik) · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin için · مِّنْ hiç bir · إِلَـٰهٍ ilah · غَيْرُهُۥٓ ۖ O'ndan başka · إِنْ siz · أَنتُمْ · إِلَّا ancak · مُفْتَرُونَ yalan uyduranlarsınız
يَٰقَوۡمِ لَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ أَجۡرًاۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱلَّذِي فَطَرَنِيٓۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿51﴾
yâ ḳavmi lâ es'elüküm `aleyhi ecrâ. in ecriye illâ `ale-lleẕî feṭaranî. efelâ ta`ḳilûn.
51. Ey kavmim! Bunun karşılığında ben sizden bir ücret istemiyorum; benim hizmetimin karşılığı ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
Kelime meali
يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَآ sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ bunun için · أَجْرًا ۖ bir ücret · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnızca · عَلَى aittir · ٱلَّذِى beni yaratana · فَطَرَنِىٓ ۚ · أَفَلَا akıl etmiyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
وَيَٰقَوۡمِ ٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِ يُرۡسِلِ ٱلسَّمَآءَ عَلَيۡكُم مِّدۡرَارࣰ ا وَيَزِدۡكُمۡ قُوَّةً إِلَىٰ قُوَّتِكُمۡ وَلَا تَتَوَلَّوۡاْ مُجۡرِمِينَ ﴿52﴾
veyâ ḳavmi-stagfirû rabbeküm ŝümme tûbû ileyhi yürsili-ssemâe `aleyküm midrârav veyezidküm ḳuvveten ilâ ḳuvvetiküm velâ tetevellev mücrimîn.
52. Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanmayı dileyin, sonra O’na tövbe edin ki üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın; sakın günahkârlar olup Allah’tan yüz çevirmeyin!”
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ ve Ey kavmim · ٱسْتَغْفِرُوا۟ bağışlanma dileyin · رَبَّكُمْ Rabbinizden · ثُمَّ sonra · تُوبُوٓا۟ tevbe edin · إِلَيْهِ O'na · يُرْسِلِ göndersin · ٱلسَّمَآءَ gökten · عَلَيْكُم üzerinize · مِّدْرَارًۭا bolca yağmur · وَيَزِدْكُمْ ve katsın · قُوَّةً güç · إِلَىٰ gücünüze · قُوَّتِكُمْ · وَلَا yüz çevirmeyin · تَتَوَلَّوْا۟ · مُجْرِمِينَ suçlular olarak
قَالُواْ يَٰهُودُ مَا جِئۡتَنَا بِبَيِّنَةࣲ وَمَا نَحۡنُ بِتَارِكِيٓ ءَالِهَتِنَا عَن قَوۡلِكَ وَمَا نَحۡنُ لَكَ بِمُؤۡمِنِينَ ﴿53﴾
ḳâlû yâ hûdü mâ ci'tenâ bibeyyinetiv vemâ naḥnü bitârikî âlihetinâ `an ḳavlike vemâ naḥnü leke bimü'minîn.
53. Dediler ki: “Ey Hûd! Bize açık bir mûcize getirmedin; biz senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz; biz sana iman edecek de değiliz.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰهُودُ Ey Hud · مَا sen bize getirmedin · جِئْتَنَا · بِبَيِّنَةٍۢ bir belge · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِتَارِكِىٓ bırakacak · ءَالِهَتِنَا ilahlarımızı · عَن senin sözünle · قَوْلِكَ · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · لَكَ sana · بِمُؤْمِنِينَ inanacak
إِن نَّقُولُ إِلَّا ٱعۡتَرَىٰكَ بَعۡضُ ءَالِهَتِنَا بِسُوٓءࣲۗ قَالَ إِنِّيٓ أُشۡهِدُ ٱللَّهَ وَٱشۡهَدُوٓاْ أَنِّي بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تُشۡرِكُونَ ﴿54﴾
in neḳûlü ille-`terâke ba`ḍu âlihetinâ bisû'. ḳâle innî üşhidü-llâhe veşhedû ennî berîüm mimmâ tüşrikûn.
54–55. ‘Tanrılarımızdan biri senin aklını almış!’ demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!” Hûd dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!
Kelime meali
إِن diyoruz ki · نَّقُولُ · إِلَّا sadece · ٱعْتَرَىٰكَ seni çarpmış · بَعْضُ bazıları · ءَالِهَتِنَا ilahlarımızdan · بِسُوٓءٍۢ ۗ fena · قَالَ dedi ki · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أُشْهِدُ şahit tutuyorum · ٱللَّهَ Allah'ı · وَٱشْهَدُوٓا۟ ve şahid olun · أَنِّى elbette ben · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا ortak koştuklarınızdan · تُشْرِكُونَ
مِن دُونِهِۦۖ فَكِيدُونِي جَمِيعࣰ ا ثُمَّ لَا تُنظِرُونِ ﴿55﴾
min dûnihî fekîdûnî cemî`an ŝümme lâ tünżirûn.
Kelime meali
مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ ۖ · فَكِيدُونِى haydi bana tuzak kurun · جَمِيعًۭا hep birlikte · ثُمَّ sonra · لَا bana hiç göz açtırmayın · تُنظِرُونِ
إِنِّي تَوَكَّلۡتُ عَلَى ٱللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمۚ مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلَّا هُوَ ءَاخِذُۢ بِنَاصِيَتِهَآۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ﴿56﴾
innî tevekkeltü `ale-llâhi rabbî verabbiküm. mâ min dâbbetin illâ hüve âḫiẕüm binâṣiyetihâ. inne rabbî `alâ ṣirâṭim müsteḳîm.
56. Ben, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü her canlının kontrolü O’nun elindedir. Şüphesiz rabbimin yolu dosdoğru yoldur.
Kelime meali
إِنِّى şüphesiz ben · تَوَكَّلْتُ güvendim · عَلَى Allah'a · ٱللَّهِ · رَبِّى benim Rabbim · وَرَبِّكُم ۚ ve sizin Rabbiniz olan · مَّا yoktur · مِن hiçbir · دَآبَّةٍ canlı · إِلَّا ki · هُوَ O'nun (Allah) · ءَاخِذٌۢ tutmadığı · بِنَاصِيَتِهَآ ۚ onun perçeminden · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · عَلَىٰ üzeredir · صِرَٰطٍۢ yol · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَقَدۡ أَبۡلَغۡتُكُم مَّآ أُرۡسِلۡتُ بِهِۦٓ إِلَيۡكُمۡۚ وَيَسۡتَخۡلِفُ رَبِّي قَوۡمًا غَيۡرَكُمۡ وَلَا تَضُرُّونَهُۥ شَيۡـًٔاۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٍ حَفِيظࣱ ﴿57﴾
fein tevellev feḳad eblagtüküm mâ ürsiltü bihî ileyküm. veyestaḫlifü rabbî ḳavmen gayraküm. velâ teḍurrûnehû şey'â. inne rabbî `alâ külli şey'in ḥafîż.
57. Eğer sırt çevirirseniz bilin ki size ulaştırmakla görevli olduğum şeyi size bildirdim. Rabbim yerinize başka bir kavmi getirebilir. Siz O’na hiçbir engel çıkaramazsınız. Şüphesiz rabbim her şeyi gözetendir.”
Kelime meali
فَإِن eğer · تَوَلَّوْا۟ yüz çevirirseniz · فَقَدْ artık · أَبْلَغْتُكُم size tebliğ ettim · مَّآ şeyi · أُرْسِلْتُ benimle gönderilen · بِهِۦٓ size · إِلَيْكُمْ ۚ · وَيَسْتَخْلِفُ ve yerinize yerleştirir · رَبِّى Rabbim · قَوْمًا bir topluluk · غَيْرَكُمْ sizden başka · وَلَا ve · تَضُرُّونَهُۥ O'na zarar da veremezsiniz · شَيْـًٔا ۚ hiçbir · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · عَلَىٰ her · كُلِّ · شَىْءٍ şeyi · حَفِيظٌۭ koruyandır
وَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا هُودࣰ ا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةࣲ مِّنَّا وَنَجَّيۡنَٰهُم مِّنۡ عَذَابٍ غَلِيظࣲ ﴿58﴾
velemmâ câe emrunâ necceynâ hûdev velleẕîne âmenû me`ahû biraḥmetim minnâ. venecceynâhüm min `aẕâbin galîż.
58. Emrimiz gelince, Hûd’u ve onunla beraber iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık, böylece onları ağır bir azaptan da kurtardık.
Kelime meali
وَلَمَّا ve ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَمْرُنَا emrimiz · نَجَّيْنَا kurtardık · هُودًۭا Hud'u · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ iman eden(leri) · مَعَهُۥ beraberindeki · بِرَحْمَةٍۢ bir rahmetle · مِّنَّا bizden · وَنَجَّيْنَـٰهُم ve onları koruduk · مِّنْ bir azaptan · عَذَابٍ · غَلِيظٍۢ kaskatı
وَتِلۡكَ عَادࣱۖ جَحَدُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ وَعَصَوۡاْ رُسُلَهُۥ وَٱتَّبَعُوٓاْ أَمۡرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدࣲ ﴿59﴾
vetilke `âdün ceḥadû biâyâti rabbihim ve`aṣav rusülehû vettebe`û emra külli cebbârin `anîd.
59. İşte Âd! Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O’nun peygamberlerine âsi oldular ve her inatçı zorbanın emrine uydular.
Kelime meali
وَتِلْكَ ve işte bu · عَادٌۭ ۖ Ad (halkı) · جَحَدُوا۟ inkar etti · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · رَبِّهِمْ Rabblerinin · وَعَصَوْا۟ ve karşı geldiler · رُسُلَهُۥ peygamberlerine · وَٱتَّبَعُوٓا۟ ve uydular · أَمْرَ emrine · كُلِّ her · جَبَّارٍ zorbanın · عَنِيدٍۢ inatçı
وَأُتۡبِعُواْ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا لَعۡنَةࣰ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ أَلَآ إِنَّ عَادࣰ ا كَفَرُواْ رَبَّهُمۡۗ أَلَا بُعۡدࣰ ا لِّعَادࣲ قَوۡمِ هُودࣲ ﴿60﴾
veütbi`û fî hâẕihi-ddünyâ la`netev veyevme-lḳiyâmeh. elâ inne `âden keferû rabbehüm. elâ bü`del li`âdin ḳavmi hûd.
60. Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lânete uğradılar. Evet Âd rabbini inkâr etti. Hûd’un kavmi Âd’ın canı cehenneme!
Kelime meali
وَأُتْبِعُوا۟ ve uğradılar · فِى bu · هَـٰذِهِ · ٱلدُّنْيَا dünyada · لَعْنَةًۭ lanete · وَيَوْمَ ve gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet · أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · عَادًۭا Ad (halkı) · كَفَرُوا۟ inkar ettiler · رَبَّهُمْ ۗ Rabblerini · أَلَا dikkat edin · بُعْدًۭا uzak olsun · لِّعَادٍۢ Ad · قَوْمِ kavmi · هُودٍۢ Hud'un
۞وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَٰلِحࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ وَٱسۡتَعۡمَرَكُمۡ فِيهَا فَٱسۡتَغۡفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِۚ إِنَّ رَبِّي قَرِيبࣱ مُّجِيبࣱ ﴿61﴾
veilâ ŝemûde eḫâhüm ṣâliḥâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. hüve enşeeküm mine-l'arḍi vesta`meraküm fîhâ festagfirûhü ŝümme tûbû ileyh. inne rabbî ḳarîbüm mücîb.
61. Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden var etti ve size orayı mâmur hale getirme görevi verdi. O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz rabbim yakındır, duaları kabul eder.”
Kelime meali
۞ وَإِلَىٰ ve (gönderdik) · ثَمُودَ Semud halkına · أَخَاهُمْ kardeşleri · صَـٰلِحًۭا ۚ Salih'i · قَالَ şöyle dedi · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin · مِّنْ ilahınız · إِلَـٰهٍ · غَيْرُهُۥ ۖ O'ndan başka · هُوَ O · أَنشَأَكُم sizi yarattı · مِّنَ yerden · ٱلْأَرْضِ · وَٱسْتَعْمَرَكُمْ ve size ömür sürdürdü · فِيهَا orada · فَٱسْتَغْفِرُوهُ O'ndan bağışlanma dileyin · ثُمَّ sonra · تُوبُوٓا۟ tevbe edin · إِلَيْهِ ۚ O'na · إِنَّ muhakkak ki · رَبِّى Rabbim · قَرِيبٌۭ yakındır · مُّجِيبٌۭ kabul edendir
قَالُواْ يَٰصَٰلِحُ قَدۡ كُنتَ فِينَا مَرۡجُوࣰّ ا قَبۡلَ هَٰذَآۖ أَتَنۡهَىٰنَآ أَن نَّعۡبُدَ مَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكࣲّ مِّمَّا تَدۡعُونَآ إِلَيۡهِ مُرِيبࣲ ﴿62﴾
ḳâlû yâ ṣâliḥu ḳad künte fînâ mercüvven ḳable hâẕâ etenhânâ en na`büde mâ ya`büdü âbâünâ veinnenâ lefî şekkim mimmâ ted`ûnâ ileyhi mürîbün.
62. Dediler ki: “Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda kendinden iyi şeyler beklenen biriydin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Doğrusu bizi çağırdığın din konusunda şüphelerimiz var!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰصَـٰلِحُ Ey Salih · قَدْ doğrusu · كُنتَ sen idin · فِينَا aramızda · مَرْجُوًّۭا ümit beslenen biri · قَبْلَ önce · هَـٰذَآ ۖ bundan · أَتَنْهَىٰنَآ bizi men mi ediyorsun? · أَن tapmaktan · نَّعْبُدَ · مَا taptıklarına · يَعْبُدُ · ءَابَآؤُنَا babalarımızın · وَإِنَّنَا doğrusu biz · لَفِى içindeyiz · شَكٍّۢ şüphe · مِّمَّا şeyden · تَدْعُونَآ bizi çağırdığın · إِلَيْهِ kendisine · مُرِيبٍۢ tereddütlü
قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّي وَءَاتَىٰنِي مِنۡهُ رَحۡمَةࣰ فَمَن يَنصُرُنِي مِنَ ٱللَّهِ إِنۡ عَصَيۡتُهُۥۖ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيۡرَ تَخۡسِيرࣲ ﴿63﴾
ḳâle yâ ḳavmi era'eytüm in küntü `alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî minhü raḥmeten femey yenṣurunî mine-llâhi in `aṣaytühû femâ tezîdûnenî gayra taḫsîr.
63. Sâlih dedi ki: “Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya ben rabbimden verilmiş apaçık bir delile dayanıyorsam ve O bana kendinden bir lutufta bulunmuşsa! Bu durum karşısında O’na âsi olursam beni Allah’a karşı kim korur? (Size uyarsam) benim ancak zararımı arttırırsınız.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · أَرَءَيْتُمْ Ne dersiniz? · إِن eğer · كُنتُ ben isem · عَلَىٰ üzere · بَيِّنَةٍۢ apaçık bir belge · مِّن Rabbimden · رَّبِّى · وَءَاتَىٰنِى ve O bana vermişse · مِنْهُ kendinden · رَحْمَةًۭ bir rahmet · فَمَن kim · يَنصُرُنِى bana yardım edebilir? · مِنَ karşı · ٱللَّهِ Allah'a · إِنْ eğer · عَصَيْتُهُۥ ۖ O'na isyan edersem · فَمَا olmaz · تَزِيدُونَنِى bana bir katkınız · غَيْرَ başka · تَخْسِيرٍۢ kaybımı artırmaktan
وَيَٰقَوۡمِ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمۡ ءَايَةࣰۖ فَذَرُوهَا تَأۡكُلۡ فِيٓ أَرۡضِ ٱللَّهِۖ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءࣲ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابࣱ قَرِيبࣱ ﴿64﴾
veyâ ḳavmi hâẕihî nâḳatü-llâhi leküm âyeten feẕerûhâ te'kül fî arḍi-llâhi velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbün ḳarîb.
64. Ey kavmim! İşte size mûcize olarak Allah’ın gönderdiği dişi deve. Onu bırakın Allah’ın mülkünde otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar.”
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ ve Ey kavmim · هَـٰذِهِۦ şu · نَاقَةُ dişi devesi · ٱللَّهِ Allah'ın · لَكُمْ sizin için · ءَايَةًۭ bir mucizedir · فَذَرُوهَا onu bırakın · تَأْكُلْ otlasın · فِىٓ toprağında · أَرْضِ · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَا ona dokundurmayın · تَمَسُّوهَا · بِسُوٓءٍۢ bir kötülük · فَيَأْخُذَكُمْ yoksa sizi yakalar · عَذَابٌۭ bir azap · قَرِيبٌۭ yakın
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فِي دَارِكُمۡ ثَلَٰثَةَ أَيَّامࣲۖ ذَٰلِكَ وَعۡدٌ غَيۡرُ مَكۡذُوبࣲ ﴿65﴾
fe`aḳarûhâ feḳâle temette`û fî dâriküm ŝelâŝete eyyâm. ẕâlike va`dün gayru mekẕûb.
65. Buna rağmen o deveyi kestiler. Sâlih de, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!” dedi. Bu, asılsız çıkmayacak bir tehdit idi.
Kelime meali
فَعَقَرُوهَا yine de onu kestiler · فَقَالَ (bunun üzerine) dedi ki · تَمَتَّعُوا۟ yaşayın · فِى yurdunuzda · دَارِكُمْ · ثَلَـٰثَةَ üç · أَيَّامٍۢ ۖ gün · ذَٰلِكَ işte bu · وَعْدٌ bir vaaddir · غَيْرُ yalanlanmayacak · مَكْذُوبٍۢ
فَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا صَٰلِحࣰ ا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةࣲ مِّنَّا وَمِنۡ خِزۡيِ يَوۡمِئِذٍۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلۡقَوِيُّ ٱلۡعَزِيزُ ﴿66﴾
felemmâ câe emrunâ necceynâ ṣâliḥav velleẕîne âmenû me`ahû biraḥmetim minnâ vemin ḫizyi yevmiiẕ. inne rabbeke hüve-lḳaviyyü-l`azîz.
66. Emrimiz gelince Sâlih’i ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak, helâk olmaktan ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz rabbin kuvvetlidir, üstündür.
Kelime meali
فَلَمَّا nihayet · جَآءَ gelince · أَمْرُنَا emrimiz · نَجَّيْنَا kurtardık · صَـٰلِحًۭا Salih'i · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ iman eden(leri) · مَعَهُۥ beraberindeki · بِرَحْمَةٍۢ bir rahmetle · مِّنَّا bizden · وَمِنْ ve · خِزْىِ aşağılığından · يَوْمِئِذٍ ۗ o günün · إِنَّ muhakkak ki · رَبَّكَ senin Rabbin · هُوَ O · ٱلْقَوِىُّ güçlüdür · ٱلْعَزِيزُ mutlak üstündür
وَأَخَذَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلصَّيۡحَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دِيَٰرِهِمۡ جَٰثِمِينَ ﴿67﴾
veeḫaẕe-lleẕîne żalemu-ṣṣayḥatü feaṣbeḥû fî diyârihim câŝimîn.
67. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı, yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Kelime meali
وَأَخَذَ ve aldı · ٱلَّذِينَ kimseleri · ظَلَمُوا۟ zulmeden(leri) · ٱلصَّيْحَةُ korkunç bir çığlık · فَأَصْبَحُوا۟ ve kaldılar · فِى yurtlarında · دِيَـٰرِهِمْ · جَـٰثِمِينَ dizüstü çöküp
كَأَن لَّمۡ يَغۡنَوۡاْ فِيهَآۗ أَلَآ إِنَّ ثَمُودَاْ كَفَرُواْ رَبَّهُمۡۗ أَلَا بُعۡدࣰ ا لِّثَمُودَ ﴿68﴾
keel lem yagnev fîhâ. elâ inne ŝemûde keferû rabbehüm. elâ bü`del liŝemûd.
68. Sanki orada hiç oturmamışlardı. İşte böyle, Semûd kavmi rablerini inkâr etti. Vay Semûd’un haline!
Kelime meali
كَأَن sanki · لَّمْ hiç yaşamamışlardı · يَغْنَوْا۟ · فِيهَآ ۗ orada · أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · ثَمُودَا۟ Semud (halkı) · كَفَرُوا۟ inkar ettiler · رَبَّهُمْ ۗ Rabblerini · أَلَا dikkat edin · بُعْدًۭا uzak olsun · لِّثَمُودَ Semud halkı
وَلَقَدۡ جَآءَتۡ رُسُلُنَآ إِبۡرَٰهِيمَ بِٱلۡبُشۡرَىٰ قَالُواْ سَلَٰمࣰ اۖ قَالَ سَلَٰمࣱۖ فَمَا لَبِثَ أَن جَآءَ بِعِجۡلٍ حَنِيذࣲ ﴿69﴾
veleḳad câet rusülünâ ibrâhîme bilbüşrâ ḳâlû selâmâ. ḳâle selâmün femâ lebiŝe en câe bi`iclin ḥanîẕ.
69. Elçilerimiz İbrâhim’e müjdeyi getirip selâm vermişlerdi. O da “selâm” dedi, çok geçmeden (konuklarına) kızartılmış bir buzağı getirdi.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · جَآءَتْ geldiler · رُسُلُنَآ elçilerimiz · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'e · بِٱلْبُشْرَىٰ müjdeyle · قَالُوا۟ dediler · سَلَـٰمًۭا ۖ Selam · قَالَ (O da) dedi · سَلَـٰمٌۭ ۖ Selam · فَمَا ve hemen · لَبِثَ · أَن getirdi · جَآءَ · بِعِجْلٍ bir buzağı · حَنِيذٍۢ kızartılmış
فَلَمَّا رَءَآ أَيۡدِيَهُمۡ لَا تَصِلُ إِلَيۡهِ نَكِرَهُمۡ وَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةࣰۚ قَالُواْ لَا تَخَفۡ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمِ لُوطࣲ ﴿70﴾
felemmâ raâ eydiyehüm lâ teṣilü ileyhi nekirahüm veevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf innâ ürsilnâ ilâ ḳavmi lûṭ.
70. Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. “Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَآ görünce · أَيْدِيَهُمْ ellerinin · لَا uzanmadığını · تَصِلُ · إِلَيْهِ ona · نَكِرَهُمْ onlardan hoşlanmadı · وَأَوْجَسَ ve içine düştü · مِنْهُمْ onlardan dolayı · خِيفَةًۭ ۚ bir korku · قَالُوا۟ dediler ki · لَا korkma · تَخَفْ · إِنَّآ biz · أُرْسِلْنَآ gönderildik · إِلَىٰ kavmine · قَوْمِ · لُوطٍۢ Lut
وَٱمۡرَأَتُهُۥ قَآئِمَةࣱ فَضَحِكَتۡ فَبَشَّرۡنَٰهَا بِإِسۡحَٰقَ وَمِن وَرَآءِ إِسۡحَٰقَ يَعۡقُوبَ ﴿71﴾
vemraetühû ḳâimetün feḍaḥiket febeşşernâhâ biisḥâḳa vemiv verâi isḥâḳa ya`ḳûb.
71. Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü; bu sırada ona İshak’ın, İshak’ın ardından da Ya‘kūb’un doğacağını müjdeledik.
Kelime meali
وَٱمْرَأَتُهُۥ ve karısı da · قَآئِمَةٌۭ ayaktaydı · فَضَحِكَتْ ve bunun üzerine güldü · فَبَشَّرْنَـٰهَا biz de ona müjdeledik · بِإِسْحَـٰقَ İshak'ı · وَمِن ve · وَرَآءِ ardından · إِسْحَـٰقَ İshak'ın · يَعْقُوبَ Ya'kub'u
قَالَتۡ يَٰوَيۡلَتَىٰٓ ءَأَلِدُ وَأَنَا۠ عَجُوزࣱ وَهَٰذَا بَعۡلِي شَيۡخًاۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٌ عَجِيبࣱ ﴿72﴾
ḳâlet yâ veyletâ eelidü veenâ `acûzüv vehâẕâ ba`lî şeyḫâ. inne hâẕâ leşey'ün `acîb.
72. “Aman yâ rabbi! Ben mi doğuracağım: Ben yaşlı bir kadın, şu da ihtiyar kocam! Doğrusu şaşılacak bir şey!” dedi.
Kelime meali
قَالَتْ dedi ki · يَـٰوَيْلَتَىٰٓ ey vay halime · ءَأَلِدُ ben doğuracak mıyım? · وَأَنَا۠ ben böyle · عَجُوزٌۭ kocamış bir kadın iken · وَهَـٰذَا ve şu · بَعْلِى kocam da · شَيْخًا ۖ bir ihtiyar iken · إِنَّ gerçekten · هَـٰذَا bu · لَشَىْءٌ bir şeydir · عَجِيبٌۭ şaşırtıcı
قَالُوٓاْ أَتَعۡجَبِينَ مِنۡ أَمۡرِ ٱللَّهِۖ رَحۡمَتُ ٱللَّهِ وَبَرَكَٰتُهُۥ عَلَيۡكُمۡ أَهۡلَ ٱلۡبَيۡتِۚ إِنَّهُۥ حَمِيدࣱ مَّجِيدࣱ ﴿73﴾
ḳâlû eta`cebîne min emri-llâhi raḥmetü-llâhi veberakâtühû `aleyküm ehle-lbeyt. innehû ḥamîdüm mecîd.
73. Elçiler de “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir, ey hâne halkı! Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir” dediler.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أَتَعْجَبِينَ şaşıyor musun? · مِنْ işine · أَمْرِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · رَحْمَتُ rahmeti · ٱللَّهِ Allah'ın · وَبَرَكَـٰتُهُۥ ve bereketleri · عَلَيْكُمْ sizin üzerinizedir · أَهْلَ (ey) halkı · ٱلْبَيْتِ ۚ ev · إِنَّهُۥ şüphesiz O · حَمِيدٌۭ övgüye layıktır · مَّجِيدٌۭ lütfu bol olandır
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنۡ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلرَّوۡعُ وَجَآءَتۡهُ ٱلۡبُشۡرَىٰ يُجَٰدِلُنَا فِي قَوۡمِ لُوطٍ ﴿74﴾
felemmâ ẕehebe `an ibrâhîme-rrav`u vecâethü-lbüşrâ yücâdilünâ fî ḳavmi lûṭ.
74. İbrâhim’in korkusu geçip kendisine müjde de gelince Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya başladı.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · ذَهَبَ gidince · عَنْ İbrahimden · إِبْرَٰهِيمَ · ٱلرَّوْعُ korku · وَجَآءَتْهُ ve kendisine gelince · ٱلْبُشْرَىٰ müjde · يُجَـٰدِلُنَا bizimle tartışmaya girişti · فِى hakkında · قَوْمِ kavmi · لُوطٍ Lut
إِنَّ إِبۡرَٰهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّٰهࣱ مُّنِيبࣱ ﴿75﴾
inne ibrâhîme leḥalîmün evvâhüm münîb.
75. İbrâhim cidden ağır başlı, hassas ruhlu, kendini Allah’a vermiş biriydi.
Kelime meali
إِنَّ doğrusu · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim · لَحَلِيمٌ çok yumuşak huylu idi · أَوَّٰهٌۭ çok içli idi · مُّنِيبٌۭ gönülden (Allaha) yönelen biriydi
يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ أَعۡرِضۡ عَنۡ هَٰذَآۖ إِنَّهُۥ قَدۡ جَآءَ أَمۡرُ رَبِّكَۖ وَإِنَّهُمۡ ءَاتِيهِمۡ عَذَابٌ غَيۡرُ مَرۡدُودࣲ ﴿76﴾
yâ ibrâhîmü a`riḍ `an hâẕâ. innehû ḳad câe emru rabbik. veinnehüm âtîhim `aẕâbün gayru merdûd.
76. “İbrâhim, bundan vazgeç; çünkü rabbinin emri gelmiştir. Onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir” dediler.
Kelime meali
يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ Ey İbrahim · أَعْرِضْ vazgeç · عَنْ bundan · هَـٰذَآ ۖ · إِنَّهُۥ doğrusu o · قَدْ elbette · جَآءَ gelmiştir · أَمْرُ emri · رَبِّكَ ۖ Rabbinin · وَإِنَّهُمْ ve onlara · ءَاتِيهِمْ gelmektedir · عَذَابٌ bir azap · غَيْرُ geri çevrilmeyecek · مَرْدُودٍۢ
وَلَمَّا جَآءَتۡ رُسُلُنَا لُوطࣰ ا سِيٓءَ بِهِمۡ وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعࣰ ا وَقَالَ هَٰذَا يَوۡمٌ عَصِيبࣱ ﴿77﴾
velemmâ câet rusülünâ lûṭan sîe bihim veḍâḳa bihim ẕer`av veḳâle hâẕâ yevmün `aṣîb.
77. Elçilerimiz Lût’a geldiğinde, Lût onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. “Zor bir gün!” dedi.
Kelime meali
وَلَمَّا ve ne zaman ki · جَآءَتْ gelince · رُسُلُنَا Elçilerimiz · لُوطًۭا Lut'a · سِىٓءَ kaygılandı · بِهِمْ onlardan · وَضَاقَ ve göğsüne bastı · بِهِمْ onlardan · ذَرْعًۭا bir sıkıntı · وَقَالَ ve dedi ki · هَـٰذَا bu · يَوْمٌ bir gündür · عَصِيبٌۭ çetin
وَجَآءَهُۥ قَوۡمُهُۥ يُهۡرَعُونَ إِلَيۡهِ وَمِن قَبۡلُ كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ هَٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطۡهَرُ لَكُمۡۖ فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَلَا تُخۡزُونِ فِي ضَيۡفِيٓۖ أَلَيۡسَ مِنكُمۡ رَجُلࣱ رَّشِيدࣱ ﴿78﴾
vecâehû ḳavmühû yühra`ûne ileyhi vemin ḳablü kânû ya`melûne-sseyyiât. ḳâle yâ ḳavmi hâülâi benâtî hünne aṭheru leküm fetteḳu-llâhe velâ tuḫzûni fî ḍayfî. eleyse minküm racülür raşîd.
78. Lût’un kavmi koşarak ona geldi. Daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, “Ey kavmim! Şunlar kızlarım; sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir. Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!” dedi.
Kelime meali
وَجَآءَهُۥ ve geldi · قَوْمُهُۥ kavmi · يُهْرَعُونَ koşarak · إِلَيْهِ ona · وَمِن ve daha önce · قَبْلُ · كَانُوا۟ işliyorlardı · يَعْمَلُونَ · ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ kötü işler · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · هَـٰٓؤُلَآءِ şunlar · بَنَاتِى kızlarımdır · هُنَّ onlar · أَطْهَرُ daha temizdir · لَكُمْ ۖ sizin için · فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَلَا ve · تُخْزُونِ beni rezil etmeyin · فِى arasında · ضَيْفِىٓ ۖ konuklarım · أَلَيْسَ yok mudur? · مِنكُمْ içinizde · رَجُلٌۭ bir adam · رَّشِيدٌۭ aklı başında
قَالُواْ لَقَدۡ عَلِمۡتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنۡ حَقࣲّ وَإِنَّكَ لَتَعۡلَمُ مَا نُرِيدُ ﴿79﴾
ḳâlû leḳad `alimte mâ lenâ fî benâtike min ḥaḳḳ. veinneke leta`lemü mâ nürîd.
79. “Sen de biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · لَقَدْ muhakkak · عَلِمْتَ sen bilirsin ki · مَا yoktur · لَنَا bizim · فِى senin kızlarında · بَنَاتِكَ · مِنْ hiç bir · حَقٍّۢ hakkımız · وَإِنَّكَ ve sen · لَتَعْلَمُ iyi bilirsin · مَا şeyi · نُرِيدُ bizim istediğimiz
قَالَ لَوۡ أَنَّ لِي بِكُمۡ قُوَّةً أَوۡ ءَاوِيٓ إِلَىٰ رُكۡنࣲ شَدِيدࣲ ﴿80﴾
ḳâle lev enne lî biküm ḳuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd.
80. Lût, “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · لَوْ keşke · أَنَّ benim olsaydı · لِى · بِكُمْ sizi (savacak) · قُوَّةً bir gücüm · أَوْ yahut · ءَاوِىٓ sığınabilseydim · إِلَىٰ bir yere · رُكْنٍۢ · شَدِيدٍۢ sağlam
قَالُواْ يَٰلُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُوٓاْ إِلَيۡكَۖ فَأَسۡرِ بِأَهۡلِكَ بِقِطۡعࣲ مِّنَ ٱلَّيۡلِ وَلَا يَلۡتَفِتۡ مِنكُمۡ أَحَدٌ إِلَّا ٱمۡرَأَتَكَۖ إِنَّهُۥ مُصِيبُهَا مَآ أَصَابَهُمۡۚ إِنَّ مَوۡعِدَهُمُ ٱلصُّبۡحُۚ أَلَيۡسَ ٱلصُّبۡحُ بِقَرِيبࣲ ﴿81﴾
ḳâlû yâ lûṭu innâ rusülü rabbike ley yeṣilû ileyke feesri biehlike biḳiṭ`im mine-lleyli velâ yeltefit minküm eḥadün ille-mraetek. innehû müṣîbühâ mâ eṣâbehüm. inne mev`idehümu-ṣṣubḥ. eleyse-ṣṣubḥu biḳarîb.
81. Elçiler “Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan, şüphesiz onun başına da gelecektir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Sabah da yakın, değil mi?” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰلُوطُ ey Lut · إِنَّا şüphesiz biz · رُسُلُ elçileriyiz · رَبِّكَ Rabbinin · لَن ilişemeyecekler · يَصِلُوٓا۟ · إِلَيْكَ ۖ sana · فَأَسْرِ yürü · بِأَهْلِكَ ailenle birlikte · بِقِطْعٍۢ bir vaktinde · مِّنَ gecenin · ٱلَّيْلِ · وَلَا ve · يَلْتَفِتْ geriye dönüp bakmasın · مِنكُمْ sizden · أَحَدٌ hiç kimse · إِلَّا ancak hariç · ٱمْرَأَتَكَ ۖ hanımın · إِنَّهُۥ şüphesiz · مُصِيبُهَا onun başına gelecektir · مَآ şeyler · أَصَابَهُمْ ۚ onların başına gelen · إِنَّ şüphesiz · مَوْعِدَهُمُ onlara vaadedilen vakit · ٱلصُّبْحُ ۚ sabahtır · أَلَيْسَ değil mi? · ٱلصُّبْحُ sabah · بِقَرِيبٍۢ yakın
فَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا جَعَلۡنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهَا حِجَارَةࣰ مِّن سِجِّيلࣲ مَّنضُودࣲ ﴿82﴾
felemmâ câe emrunâ ce`alnâ `âliyehâ sâfilehâ veemṭarnâ `aleyhâ ḥicâratem min siccîlim menḍûd.
82–83. Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde, rabbin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Böyle cezalar zalimlerin başından hiç eksik olmaz.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَمْرُنَا emrimiz · جَعَلْنَا çevirdik · عَـٰلِيَهَا üstünü · سَافِلَهَا altına · وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık · عَلَيْهَا üzerine · حِجَارَةًۭ taşlar · مِّن balçıktan pişirilmiş · سِجِّيلٍۢ · مَّنضُودٍۢ birbirini izleyen
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَۖ وَمَا هِيَ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ بِبَعِيدࣲ ﴿83﴾
müsevvemeten `inde rabbik. vemâ hiye mine-żżâlimîne bibe`îd.
Kelime meali
مُّسَوَّمَةً işaretlenmiş (taşlar) · عِندَ katından · رَبِّكَ ۖ Rabbin · وَمَا ve değildir · هِىَ bunlar · مِنَ zalimlerden · ٱلظَّـٰلِمِينَ · بِبَعِيدٍۢ uzak
۞وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ وَلَا تَنقُصُواْ ٱلۡمِكۡيَالَ وَٱلۡمِيزَانَۖ إِنِّيٓ أَرَىٰكُم بِخَيۡرࣲ وَإِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمࣲ مُّحِيطࣲ ﴿84﴾
veilâ medyene eḫâhüm şu`aybâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. velâ tenḳuṣü-lmikyâle velmîzâne innî erâküm biḫayriv veinnî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmim müḥîṭ.
84. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi maddî bakımdan iyi bir durumda görüyorum; ama doğrusu hakkınızda kuşatıcı bir azap gününden de korkuyorum.
Kelime meali
۞ وَإِلَىٰ ve (gönderdik) · مَدْيَنَ Medyen'e · أَخَاهُمْ kardeşleri · شُعَيْبًۭا ۚ Şuayb'ı · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم size · مِّنْ hiç bir · إِلَـٰهٍ ilah · غَيْرُهُۥ ۖ O'ndan başka · وَلَا ve · تَنقُصُوا۟ eksik tutmayın · ٱلْمِكْيَالَ ölçüyü · وَٱلْمِيزَانَ ۚ ve tartıyı · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَرَىٰكُم sizi görüyorum · بِخَيْرٍۢ bolluk içinde · وَإِنِّىٓ ve ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُمْ sizin hakkınızda · عَذَابَ azabından · يَوْمٍۢ bir günün · مُّحِيطٍۢ çepeçevre kuşatıcı
وَيَٰقَوۡمِ أَوۡفُواْ ٱلۡمِكۡيَالَ وَٱلۡمِيزَانَ بِٱلۡقِسۡطِۖ وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ﴿85﴾
veyâ ḳavmi evfü-lmikyâle velmîzâne bilḳisṭi velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.
85. Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ ve ey kavmim · أَوْفُوا۟ tam yapın · ٱلْمِكْيَالَ ölçüyü · وَٱلْمِيزَانَ ve tartıyı · بِٱلْقِسْطِ ۖ adaletle · وَلَا ve · تَبْخَسُوا۟ eksik vermeyin · ٱلنَّاسَ insanların; · أَشْيَآءَهُمْ eşyalarını · وَلَا ve · تَعْثَوْا۟ karışıklık çıkarmayın · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُفْسِدِينَ bozguncular olarak
بَقِيَّتُ ٱللَّهِ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَۚ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيۡكُم بِحَفِيظࣲ ﴿86﴾
beḳiyyetü-llâhi ḫayrul leküm in küntüm mü'minîn. vemâ ene `aleyküm biḥafîż.
86. Eğer müminseniz Allah’ın bıraktığı (meşrû) kazanç sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim.”
Kelime meali
بَقِيَّتُ bıraktıkları · ٱللَّهِ Allah'ın · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لَّكُمْ sizin için · إِن eğer · كُنتُم iseniz · مُّؤْمِنِينَ ۚ mü'minler · وَمَآ ve değilim · أَنَا۠ ben · عَلَيْكُم sizin üzerinize · بِحَفِيظٍۢ bir koruyucu
قَالُواْ يَٰشُعَيۡبُ أَصَلَوٰتُكَ تَأۡمُرُكَ أَن نَّتۡرُكَ مَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَآ أَوۡ أَن نَّفۡعَلَ فِيٓ أَمۡوَٰلِنَا مَا نَشَٰٓؤُاْۖ إِنَّكَ لَأَنتَ ٱلۡحَلِيمُ ٱلرَّشِيدُ ﴿87﴾
ḳâlû yâ şu`aybü eṣalâtüke te'müruke en netruke mâ ya`büdü âbâünâ ev en nef`ale fî emvâlinâ mâ neşâ'. inneke leente-lḥalîmü-rraşîd.
87. Kavmi ise, “Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin (dinin) mi emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ onlar (şöyle) dediler · يَـٰشُعَيْبُ Ey Şuayb · أَصَلَوٰتُكَ namazın mı? · تَأْمُرُكَ sana emrediyor · أَن bırakmamızı · نَّتْرُكَ · مَا şeyleri · يَعْبُدُ taptıkları · ءَابَآؤُنَآ babalarımızın · أَوْ yahut · أَن yapmaktan vazgeçmemizi · نَّفْعَلَ · فِىٓ mallarımızda · أَمْوَٰلِنَا · مَا şeyi · نَشَـٰٓؤُا۟ ۖ istediğimiz · إِنَّكَ doğrusu sen · لَأَنتَ birisin · ٱلْحَلِيمُ yufka yürekli · ٱلرَّشِيدُ akıllı
قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنۡهُ رِزۡقًا حَسَنࣰ اۚ وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أُخَالِفَكُمۡ إِلَىٰ مَآ أَنۡهَىٰكُمۡ عَنۡهُۚ إِنۡ أُرِيدُ إِلَّا ٱلۡإِصۡلَٰحَ مَا ٱسۡتَطَعۡتُۚ وَمَا تَوۡفِيقِيٓ إِلَّا بِٱللَّهِۚ عَلَيۡهِ تَوَكَّلۡتُ وَإِلَيۡهِ أُنِيبُ ﴿88﴾
ḳâle yâ ḳavmi era'eytüm in küntü `alâ beyyinetim mir rabbî verazeḳanî minhü rizḳan ḥasenâ. vemâ ürîdü en üḫâlifeküm ilâ mâ enhâküm `anh. in ürîdü ille-l'iṣlâḥa me-steṭa`t. vemâ tevfîḳî illâ billâh. `aleyhi tevekkeltü veileyhi ünîb.
88. Şuayb de şöyle dedi: “Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, rabbimden açık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir nasip vermişse! Size yasakladığımı kendim yapmak niyetinde değilim. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam Allah’ın yardımına bağlıdır. Yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · أَرَءَيْتُمْ söyleyin bakalım · إِن eğer · كُنتُ ben isem · عَلَىٰ üzere · بَيِّنَةٍۢ açık bir belge · مِّن Rabbimden · رَّبِّى · وَرَزَقَنِى ve beni rızıklandırmışsa · مِنْهُ kendi katından · رِزْقًا bir rızıkla · حَسَنًۭا ۚ güzel · وَمَآ ve · أُرِيدُ istemiyorum · أَنْ size aykırı hareket etmek · أُخَالِفَكُمْ · إِلَىٰ şeylerde · مَآ · أَنْهَىٰكُمْ sizi menettiğim · عَنْهُ ۚ ondan · إِنْ istiyorum · أُرِيدُ · إِلَّا ancak · ٱلْإِصْلَـٰحَ ıslah etmek · مَا gücümün yettiğince · ٱسْتَطَعْتُ ۚ · وَمَا ve yoktur · تَوْفِيقِىٓ bir başarım · إِلَّا başka · بِٱللَّهِ ۚ Allah'ın (verdiğinden) · عَلَيْهِ O'na · تَوَكَّلْتُ güvendim · وَإِلَيْهِ ve O'na · أُنِيبُ gönülden yönelirim
وَيَٰقَوۡمِ لَا يَجۡرِمَنَّكُمۡ شِقَاقِيٓ أَن يُصِيبَكُم مِّثۡلُ مَآ أَصَابَ قَوۡمَ نُوحٍ أَوۡ قَوۡمَ هُودٍ أَوۡ قَوۡمَ صَٰلِحࣲۚ وَمَا قَوۡمُ لُوطࣲ مِّنكُم بِبَعِيدࣲ ﴿89﴾
veyâ ḳavmi lâ yecrimenneküm şiḳâḳî ey yüṣîbeküm miŝlü mâ eṣâbe ḳavme nûḥin ev ḳavme hûdin ev ḳavme ṣâliḥ. vemâ ḳavmü lûṭim minküm bibe`îd.
89. Ey kavmim! Sakın bana karşı muhalefetiniz sizi, Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Sâlih kavminin başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin başınıza gelmesine sebep olacak günahlar işlemeye sürüklemesin! Lût kavmi zaten sizden uzak değildir.
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَا sizi musibete uğratmasın · يَجْرِمَنَّكُمْ · شِقَاقِىٓ bana karşı gelmeniz · أَن isabet edenin · يُصِيبَكُم · مِّثْلُ benzerinin · مَآ şeylerin · أَصَابَ başlarına gelen · قَوْمَ kavminin · نُوحٍ Nuh · أَوْ yahut · قَوْمَ kavminin · هُودٍ Hud · أَوْ veya · قَوْمَ kavminin · صَـٰلِحٍۢ ۚ Salih · وَمَا ve değildir · قَوْمُ kavmi · لُوطٍۢ Lut · مِّنكُم sizden · بِبَعِيدٍۢ uzak
وَٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِۚ إِنَّ رَبِّي رَحِيمࣱ وَدُودࣱ ﴿90﴾
vestagfirû rabbeküm ŝümme tûbû ileyh. inne rabbî raḥîmüv vedûd.
90. Rabbinizden bağışlanmayı dileyin, sonra O’na tövbe edin. Muhakkak ki rabbimin merhameti ve sevgisi boldur” dedi.
Kelime meali
وَٱسْتَغْفِرُوا۟ ve bağışlanma dileyin · رَبَّكُمْ Rabbinizden · ثُمَّ sonra · تُوبُوٓا۟ tevbe edin · إِلَيْهِ ۚ O'na · إِنَّ gerçekten · رَبِّى benim Rabbim · رَحِيمٌۭ çok rahmet edendir · وَدُودٌۭ çok sevendir
قَالُواْ يَٰشُعَيۡبُ مَا نَفۡقَهُ كَثِيرࣰ ا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَىٰكَ فِينَا ضَعِيفࣰ اۖ وَلَوۡلَا رَهۡطُكَ لَرَجَمۡنَٰكَۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡنَا بِعَزِيزࣲ ﴿91﴾
ḳâlû yâ şu`aybü mâ nefḳahû keŝîram mimmâ teḳûlü veinnâ lenerâke fînâ ḍa`îfâ. velevlâ rahṭuke leracemnâk. vemâ ente `aleynâ bi`azîz.
91. Medyenliler, “Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, ayrıca aramızda seni zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰشُعَيْبُ Ey Şuayb · مَا biz anlamıyoruz · نَفْقَهُ · كَثِيرًۭا çoğunu · مِّمَّا şeylerin · تَقُولُ senin söylediğin · وَإِنَّا ve biz · لَنَرَىٰكَ seni görüyoruz · فِينَا içimizde · ضَعِيفًۭا ۖ güçsüz · وَلَوْلَا şayet · رَهْطُكَ yakın çevren olmasaydı · لَرَجَمْنَـٰكَ ۖ seni taşlardık · وَمَآ ve yoktur · أَنتَ senin · عَلَيْنَا bize karşı · بِعَزِيزٍۢ bir üstünlüğün
قَالَ يَٰقَوۡمِ أَرَهۡطِيٓ أَعَزُّ عَلَيۡكُم مِّنَ ٱللَّهِ وَٱتَّخَذۡتُمُوهُ وَرَآءَكُمۡ ظِهۡرِيًّاۖ إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ مُحِيطࣱ ﴿92﴾
ḳâle yâ ḳavmi erahṭî e`azzü `aleyküm mine-llâh. vetteḫaẕtümûhü verâeküm żihriyyâ. inne rabbî bimâ ta`melûne müḥîṭ.
92. Şuayb da, “Ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah’tan daha mı hatırlı ki O’nu arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki rabbim yaptıklarınızı kuşatmıştır.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · أَرَهْطِىٓ yakın çevrem · أَعَزُّ daha mı üstündür · عَلَيْكُم sizce · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ · وَٱتَّخَذْتُمُوهُ onu bıraktınız · وَرَآءَكُمْ arkanızda · ظِهْرِيًّا ۖ sırt dönerek · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · مُحِيطٌۭ kuşatmıştır
وَيَٰقَوۡمِ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمۡ إِنِّي عَٰمِلࣱۖ سَوۡفَ تَعۡلَمُونَ مَن يَأۡتِيهِ عَذَابࣱ يُخۡزِيهِ وَمَنۡ هُوَ كَٰذِبࣱۖ وَٱرۡتَقِبُوٓاْ إِنِّي مَعَكُمۡ رَقِيبࣱ ﴿93﴾
veyâ ḳavmi-`melû `alâ mekânetiküm innî `âmil. sevfe ta`lemûne mey ye'tîhi `aẕâbüy yuḫzîhi vemen hüve kâẕib. verteḳibû innî me`aküm raḳîb.
93. Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kimin başına aşağılayıcı bir azap geleceğini ve (böylece) yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim” dedi.
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْمَلُوا۟ yapın · عَلَىٰ imkanınızın elverdiğini · مَكَانَتِكُمْ · إِنِّى ben de · عَـٰمِلٌۭ ۖ yapıyorum · سَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz · مَن kime · يَأْتِيهِ geleceğini · عَذَابٌۭ azabın · يُخْزِيهِ aşağılatıcı · وَمَنْ ve kimin · هُوَ o · كَـٰذِبٌۭ ۖ yalancı olduğunu · وَٱرْتَقِبُوٓا۟ gözetleyin · إِنِّى ben de · مَعَكُمْ sizinle birlikte · رَقِيبٌۭ gözetliyorum
وَلَمَّا جَآءَ أَمۡرُنَا نَجَّيۡنَا شُعَيۡبࣰ ا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةࣲ مِّنَّا وَأَخَذَتِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلصَّيۡحَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دِيَٰرِهِمۡ جَٰثِمِينَ ﴿94﴾
velemmâ câe emrunâ necceynâ şu`aybev velleẕîne âmenû me`ahû biraḥmetim minnâ veeḫaẕeti-lleẕîne żalemu-ṣṣayḥatü feaṣbeḥû fî diyârihim câŝimîn.
94. Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; haksızlık edenleri de korkunç bir gürültü yakaladı, yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَمْرُنَا emrimiz · نَجَّيْنَا kurtardık · شُعَيْبًۭا Şuayb'ı · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ iman eden(leri) · مَعَهُۥ onunla birlikte · بِرَحْمَةٍۢ bir rahmetle · مِّنَّا tarafımızdan · وَأَخَذَتِ ve aldı · ٱلَّذِينَ kimseleri · ظَلَمُوا۟ zulmeden(leri) · ٱلصَّيْحَةُ bir çığlık · فَأَصْبَحُوا۟ ve kaldılar · فِى yurtlarında · دِيَـٰرِهِمْ · جَـٰثِمِينَ diz çökmüç olarak
كَأَن لَّمۡ يَغۡنَوۡاْ فِيهَآۗ أَلَا بُعۡدࣰ ا لِّمَدۡيَنَ كَمَا بَعِدَتۡ ثَمُودُ ﴿95﴾
keel lem yagnev fîhâ. elâ bü`del limedyene kemâ be`idet ŝemûd.
95. Sanki orada hiç oturmamışlardı! İşte böyle, Semûd’un yıkıldığı gibi Medyen de yıkılıp gitti!
Kelime meali
كَأَن sanki · لَّمْ hiç yaşamamışlardı · يَغْنَوْا۟ · فِيهَآ ۗ orada · أَلَا iyi bilin ki · بُعْدًۭا uzaklaştırıldı · لِّمَدْيَنَ Medyen (halkı) · كَمَا gibi · بَعِدَتْ uzaklaştırıldığı · ثَمُودُ Semud (halkı)
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينٍ ﴿96﴾
veleḳad erselnâ mûsâ biâyâtinâ vesülṭânim mübîn.
96–97. Gerçekten Mûsâ’yı da mûcizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a ve onun adamlarına gönderdik; fakat onlar (Mûsâ’ya değil) Firavun’un emrine uydular; oysa Firavun’un emri isabetli değildi.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا gönderdik · مُوسَىٰ Musa'yı · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizle · وَسُلْطَـٰنٍۢ ve bir belgeyle · مُّبِينٍ apaçık
إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَٱتَّبَعُوٓاْ أَمۡرَ فِرۡعَوۡنَۖ وَمَآ أَمۡرُ فِرۡعَوۡنَ بِرَشِيدࣲ ﴿97﴾
ilâ fir`avne vemeleihî fettebe`û emra fir`avn. vemâ emru fir`avne biraşîd.
Kelime meali
إِلَىٰ Firavun'a · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦ ve adamlarına · فَٱتَّبَعُوٓا۟ onlar uydular · أَمْرَ buyruğuna · فِرْعَوْنَ ۖ Firavun'un · وَمَآ ve değildi · أَمْرُ buyruğu · فِرْعَوْنَ Firavun'un · بِرَشِيدٍۢ doğruya yöneltici
يَقۡدُمُ قَوۡمَهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فَأَوۡرَدَهُمُ ٱلنَّارَۖ وَبِئۡسَ ٱلۡوِرۡدُ ٱلۡمَوۡرُودُ ﴿98﴾
yaḳdümü ḳavmehû yevme-lḳiyâmeti feevradehümü-nnâr. vebi'se-lvirdü-lmevrûd.
98. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Gidilen o yer ne kötü!
Kelime meali
يَقْدُمُ öncülük ederek · قَوْمَهُۥ kavmine · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · فَأَوْرَدَهُمُ sürükler · ٱلنَّارَ ۖ ateşe · وَبِئْسَ ne fena · ٱلْوِرْدُ bir yerdir · ٱلْمَوْرُودُ vardıkları yer
وَأُتۡبِعُواْ فِي هَٰذِهِۦ لَعۡنَةࣰ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ بِئۡسَ ٱلرِّفۡدُ ٱلۡمَرۡفُودُ ﴿99﴾
veütbi`û fî hâẕihî la`netev veyevme-lḳiyâmeh. bi'se-rrifdü-lmerfûd.
99. Onların burada da kıyamet gününde de lânet peşlerini bırakmadı; verilen “ödül” ne kötü!
Kelime meali
وَأُتْبِعُوا۟ onlar uğratıldılar · فِى burada · هَـٰذِهِۦ · لَعْنَةًۭ lanete · وَيَوْمَ ve gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۚ kıyamet · بِئْسَ ne kötü · ٱلرِّفْدُ bir bağıştır · ٱلْمَرْفُودُ verilen bu bağış
ذَٰلِكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلۡقُرَىٰ نَقُصُّهُۥ عَلَيۡكَۖ مِنۡهَا قَآئِمࣱ وَحَصِيدࣱ ﴿100﴾
ẕâlike min embâi-lḳurâ neḳuṣṣuhû `aleyke minhâ ḳâimüv veḥaṣîd.
100. İşte sana anlatmakta olduğumuz eski beldelerin haberleri böyle. Kiminin izleri hâlâ ayakta, kimi de biçilip yere serilmiş.
Kelime meali
ذَٰلِكَ işte bu · مِنْ haberlerindendir · أَنۢبَآءِ · ٱلْقُرَىٰ o şehirlerin · نَقُصُّهُۥ anlattıklarımız · عَلَيْكَ ۖ sana · مِنْهَا onlardan bazıları · قَآئِمٌۭ ayaktadırlar · وَحَصِيدٌۭ (bazıları ise) tamamen silinmiştir
وَمَا ظَلَمۡنَٰهُمۡ وَلَٰكِن ظَلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡۖ فَمَآ أَغۡنَتۡ عَنۡهُمۡ ءَالِهَتُهُمُ ٱلَّتِي يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مِن شَيۡءࣲ لَّمَّا جَآءَ أَمۡرُ رَبِّكَۖ وَمَا زَادُوهُمۡ غَيۡرَ تَتۡبِيبࣲ ﴿101﴾
vemâ żalemnâhüm velâkin żalemû enfüsehüm femâ agnet `anhüm âlihetühümü-lletî yed`ûne min dûni-llâhi min şey'il lemmâ câe emru rabbik. vemâ zâdûhüm gayra tetbîb.
101. Onlara biz zulmetmedik; onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin hükmü geldiğinde Allah’ı bırakıp da taptıkları tanrıları onlara hiçbir şey sağlamadı; ziyanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı.
Kelime meali
وَمَا biz onlara zulmetmedik · ظَلَمْنَـٰهُمْ · وَلَـٰكِن ama · ظَلَمُوٓا۟ onlar zulmettiler · أَنفُسَهُمْ ۖ kendilerine · فَمَآ sağlayamadı · أَغْنَتْ · عَنْهُمْ kendilerine · ءَالِهَتُهُمُ onların ilahları · ٱلَّتِى taptıkları · يَدْعُونَ · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مِن hiç bir · شَىْءٍۢ şey · لَّمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَمْرُ emri · رَبِّكَ ۖ Rabbinin · وَمَا bir işe yaramadı · زَادُوهُمْ artırmaktan · غَيْرَ başka · تَتْبِيبٍۢ kayıplarını
وَكَذَٰلِكَ أَخۡذُ رَبِّكَ إِذَآ أَخَذَ ٱلۡقُرَىٰ وَهِيَ ظَٰلِمَةٌۚ إِنَّ أَخۡذَهُۥٓ أَلِيمࣱ شَدِيدٌ ﴿102﴾
vekeẕâlike aḫẕü rabbike iẕâ eḫaẕe-lḳurâ vehiye żâlimeh. inne aḫẕehû elîmün şedîd.
102. Rabbin, zulme sapan toplulukları yakaladığında işte böyle yakalar! Şüphesiz onun cezalandırması pek elem vericidir, pek çetindir!
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ işte böyledir · أَخْذُ yakalaması · رَبِّكَ Rabbinin · إِذَآ zaman · أَخَذَ yakaladığı · ٱلْقُرَىٰ şehirleri · وَهِىَ ve o · ظَـٰلِمَةٌ ۚ zulmeden · إِنَّ şüphesiz · أَخْذَهُۥٓ O'nun yakalaması · أَلِيمٌۭ pek acı · شَدِيدٌ pek şiddetlidir
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّمَنۡ خَافَ عَذَابَ ٱلۡأٓخِرَةِۚ ذَٰلِكَ يَوۡمࣱ مَّجۡمُوعࣱ لَّهُ ٱلنَّاسُ وَذَٰلِكَ يَوۡمࣱ مَّشۡهُودࣱ ﴿103﴾
inne fî ẕâlike leâyetel limen ḫâfe `aẕâbe-l'âḫirah. ẕâlike yevmüm mecmû`ul lehü-nnâsü veẕâlike yevmüm meşhûd.
103. İşte bunda, âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür ve o gün olup bitenin gözle görüldüğü bir gündür.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ibret · لِّمَنْ kimse için · خَافَ korkan · عَذَابَ azabından · ٱلْـَٔاخِرَةِ ۚ ahiret · ذَٰلِكَ işte O · يَوْمٌۭ bir gündür · مَّجْمُوعٌۭ toplanacağı · لَّهُ onda · ٱلنَّاسُ insanların · وَذَٰلِكَ ve O · يَوْمٌۭ bir gündür · مَّشْهُودٌۭ herkesin tanık olacağı
وَمَا نُؤَخِّرُهُۥٓ إِلَّا لِأَجَلࣲ مَّعۡدُودࣲ ﴿104﴾
vemâ nü'eḫḫiruhû illâ liecelim ma`dûd.
104. Biz o günü sadece belli bir süreye kadar erteleriz.
Kelime meali
وَمَا ve · نُؤَخِّرُهُۥٓ biz onu geciktirmeyiz · إِلَّا ancak · لِأَجَلٍۢ süreye kadar · مَّعْدُودٍۢ belirli
يَوۡمَ يَأۡتِ لَا تَكَلَّمُ نَفۡسٌ إِلَّا بِإِذۡنِهِۦۚ فَمِنۡهُمۡ شَقِيࣱّ وَسَعِيدࣱ ﴿105﴾
yevme ye'ti lâ tekellemü nefsün illâ biiẕnih. feminhüm şeḳiyyüv vese`îd.
105. O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu!
Kelime meali
يَوْمَ O gün · يَأْتِ gelince · لَا konuşamaz · تَكَلَّمُ · نَفْسٌ hiç kimse · إِلَّا dışında · بِإِذْنِهِۦ ۚ O'nun izni · فَمِنْهُمْ onlardan kimi · شَقِىٌّۭ bedbahtttır · وَسَعِيدٌۭ (kimi de) mutludur
فَأَمَّا ٱلَّذِينَ شَقُواْ فَفِي ٱلنَّارِ لَهُمۡ فِيهَا زَفِيرࣱ وَشَهِيقٌ ﴿106﴾
feemme-lleẕîne şeḳû fefi-nnâri lehüm fîhâ zefîruv veşehîḳ.
106. Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler.
Kelime meali
فَأَمَّا kimseler · ٱلَّذِينَ · شَقُوا۟ bedbaht olan(lar) · فَفِى içindedirler · ٱلنَّارِ ateş · لَهُمْ onların vardır · فِيهَا orada · زَفِيرٌۭ korkunç çığlıkları · وَشَهِيقٌ ve inlemeleri
خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَۚ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالࣱ لِّمَا يُرِيدُ ﴿107﴾
ḫâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtü vel'arḍu illâ mâ şâe rabbük. inne rabbeke fa``âlül limâ yürîd.
107. Rabbinin dilediği hariç, onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Rabbin gerçekten istediğini yapar.
Kelime meali
خَـٰلِدِينَ onlar sürekli kalıcıdırlar · فِيهَا orada · مَا durdukça · دَامَتِ · ٱلسَّمَـٰوَٰتُ gökler · وَٱلْأَرْضُ ve yer · إِلَّا dışında · مَا kimseler · شَآءَ diledikleri · رَبُّكَ ۚ Rabbinin · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · فَعَّالٌۭ yapandır · لِّمَا dilediğini · يُرِيدُ
۞وَأَمَّا ٱلَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي ٱلۡجَنَّةِ خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَۖ عَطَآءً غَيۡرَ مَجۡذُوذࣲ ﴿108﴾
veemme-lleẕîne sü`idû fefi-lcenneti ḫâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtü vel'arḍu illâ mâ şâe rabbük. `aṭâen gayra mecẕûẕ.
108. Mutlu olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada kesintisiz bir lutuf olarak ebedî kalacaklardır.
Kelime meali
۞ وَأَمَّا ve · ٱلَّذِينَ kimseler · سُعِدُوا۟ mutlu olan(lar) · فَفِى içindedirler · ٱلْجَنَّةِ cennet · خَـٰلِدِينَ onlar sürekli kalıcıdırlar · فِيهَا orada · مَا durdukça · دَامَتِ · ٱلسَّمَـٰوَٰتُ gökler · وَٱلْأَرْضُ ve yer · إِلَّا dışında · مَا diledikleri · شَآءَ · رَبُّكَ ۖ Rabbinin · عَطَآءً bir lütuftur · غَيْرَ olmaksızın · مَجْذُوذٍۢ kesinti
فَلَا تَكُ فِي مِرۡيَةࣲ مِّمَّا يَعۡبُدُ هَٰٓؤُلَآءِۚ مَا يَعۡبُدُونَ إِلَّا كَمَا يَعۡبُدُ ءَابَآؤُهُم مِّن قَبۡلُۚ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمۡ نَصِيبَهُمۡ غَيۡرَ مَنقُوصࣲ ﴿109﴾
felâ tekü fî miryetim mimmâ ya`büdü hâülâ'. mâ ya`büdûne illâ kemâ ya`büdü âbâühüm min ḳabl. veinnâ lemüveffûhüm neṣîbehüm gayra menḳûṣ.
109. O halde onların taptıklarının boş şeyler olduğundan şüphen olmasın; onlar daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz.
Kelime meali
فَلَا o halde · تَكُ olmasın · فِى hiçbir · مِرْيَةٍۢ tereddüd · مِّمَّا hakkında · يَعْبُدُ taptıkları · هَـٰٓؤُلَآءِ ۚ onların · مَا onlar tapmazlar · يَعْبُدُونَ · إِلَّا başkasına · كَمَا gibi olandan · يَعْبُدُ taptıkları · ءَابَآؤُهُم babalarının · مِّن daha önce · قَبْلُ ۚ · وَإِنَّا şüphesiz biz · لَمُوَفُّوهُمْ vereceğiz · نَصِيبَهُمْ onların paylarını · غَيْرَ olmadan · مَنقُوصٍۢ eksik
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ فَٱخۡتُلِفَ فِيهِۚ وَلَوۡلَا كَلِمَةࣱ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيۡنَهُمۡۚ وَإِنَّهُمۡ لَفِي شَكࣲّ مِّنۡهُ مُرِيبࣲ ﴿110﴾
veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe faḫtülife fîh. velevlâ kelimetün sebeḳat mir rabbike leḳuḍiye beynehüm. veinnehüm lefî şekkim minhü mürîbün.
110. Gerçek şu ki biz Mûsâ’ya da kitabı vermiştik; onda da ihtilâfa düşüldü. Eğer rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı işleri bitirilirdi. Onlar kitap hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitab'ı · فَٱخْتُلِفَ ayrılığa düşüldü · فِيهِ ۚ onda · وَلَوْلَا eğer olmasaydı · كَلِمَةٌۭ bir söz · سَبَقَتْ önceden geçmiş · مِن tarafından · رَّبِّكَ Rabbin · لَقُضِىَ hüküm verilirdi · بَيْنَهُمْ ۚ aralarında · وَإِنَّهُمْ şüphesiz onlar · لَفِى içindedirler · شَكٍّۢ bir tereddüt · مِّنْهُ bunun hakkında · مُرِيبٍۢ gocundurucu
وَإِنَّ كُلࣰّ ا لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمۡ رَبُّكَ أَعۡمَٰلَهُمۡۚ إِنَّهُۥ بِمَا يَعۡمَلُونَ خَبِيرࣱ ﴿111﴾
veinne küllel lemmâ leyüveffiyennehüm rabbüke a`mâlehüm. innehû bimâ ya`melûne ḫabîr.
111. Şüphesiz rabbin, onların her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · كُلًّۭا tümünün · لَّمَّا tastamam verecektir · لَيُوَفِّيَنَّهُمْ · رَبُّكَ Rabbin · أَعْمَـٰلَهُمْ ۚ onların yaptıklarını · إِنَّهُۥ şüphesiz O · بِمَا şeylerden · يَعْمَلُونَ yaptıkları · خَبِيرٌۭ haberdardır
فَٱسۡتَقِمۡ كَمَآ أُمِرۡتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطۡغَوۡاْۚ إِنَّهُۥ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرࣱ ﴿112﴾
festeḳim kemâ ümirte vemen tâbe me`ake velâ taṭgav. innehû bimâ ta`melûne beṣîr.
112. Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol! Siz de azıp sapmayın. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.
Kelime meali
فَٱسْتَقِمْ dosdoğru olun · كَمَآ gibi · أُمِرْتَ emrolunduğun · وَمَن ve kimseler · تَابَ tevbe eden · مَعَكَ seninle birlikte · وَلَا ve · تَطْغَوْا۟ ۚ aşırı gitmeyin · إِنَّهُۥ şüphesiz O · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · بَصِيرٌۭ görmektedir
وَلَا تَرۡكَنُوٓاْ إِلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِنۡ أَوۡلِيَآءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ ﴿113﴾
velâ terkenû ile-lleẕîne żalemû fetemessekümü-nnâru vemâ leküm min dûni-llâhi min evliyâe ŝümme lâ tünṣarûn.
113. Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!
Kelime meali
وَلَا ve · تَرْكَنُوٓا۟ meyletmeyin · إِلَى kimselere · ٱلَّذِينَ · ظَلَمُوا۟ zulmeden(lere) · فَتَمَسَّكُمُ yoksa size dokunur · ٱلنَّارُ ateş · وَمَا ve yoktur · لَكُم sizin için · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مِنْ hiçbir · أَوْلِيَآءَ dost(lar) · ثُمَّ sonra · لَا asla · تُنصَرُونَ yardım göremezsiniz
وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ طَرَفَيِ ٱلنَّهَارِ وَزُلَفࣰ ا مِّنَ ٱلَّيۡلِۚ إِنَّ ٱلۡحَسَنَٰتِ يُذۡهِبۡنَ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ ذَٰلِكَ ذِكۡرَىٰ لِلذَّٰكِرِينَ ﴿114﴾
veeḳimi-ṣṣalâte ṭarafeyi-nnehâri vezülefem mine-lleyl. inne-lḥasenâti yüẕhibne-sseyyiât. ẕâlike ẕikrâ liẕẕâkirîn.
114. Gündüzün iki tarafında, gecenin de gündüze yakın saatlerinde namaz kılın. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder. İşte bu, öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır.
Kelime meali
وَأَقِمِ ve kıl · ٱلصَّلَوٰةَ namaz · طَرَفَىِ iki tarafında · ٱلنَّهَارِ gündüzün · وَزُلَفًۭا ve yakın vakitlerinde · مِّنَ gecenin · ٱلَّيْلِ ۚ · إِنَّ şüphesiz · ٱلْحَسَنَـٰتِ iyilikler · يُذْهِبْنَ giderir · ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ kötülükleri · ذَٰلِكَ bu · ذِكْرَىٰ bir öğüttür · لِلذَّٰكِرِينَ ibret alanlara
وَٱصۡبِرۡ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجۡرَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿115﴾
vaṣbir feinne-llâhe lâ yüḍî`u ecra-lmuḥsinîn.
115. Sabret! Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.
Kelime meali
وَٱصْبِرْ ve sabret · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا zayi etmez · يُضِيعُ · أَجْرَ ecirlerini · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik yapanların
فَلَوۡلَا كَانَ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مِن قَبۡلِكُمۡ أُوْلُواْ بَقِيَّةࣲ يَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلۡفَسَادِ فِي ٱلۡأَرۡضِ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّمَّنۡ أَنجَيۡنَا مِنۡهُمۡۗ وَٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَآ أُتۡرِفُواْ فِيهِ وَكَانُواْ مُجۡرِمِينَ ﴿116﴾
felevlâ kâne mine-lḳurûni min ḳabliküm ülû beḳiyyetiy yenhevne `ani-lfesâdi fi-l'arḍi illâ ḳalîlem mimmen enceynâ minhüm. vettebe`a-lleẕîne żalemû mâ ütrifû fîhi vekânû mücrimîn.
116. Sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler bulunsaydı ya! Onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kesim bunu yaptı. Zulmedenlerse içinde şımartıldıkları refahın peşine düşüp günahkâr oldular.
Kelime meali
فَلَوْلَا değil miydi? · كَانَ bulunmalı · مِنَ nesillerden · ٱلْقُرُونِ · مِن sizden önceki · قَبْلِكُمْ · أُو۟لُوا۟ sahipleri · بَقِيَّةٍۢ fazilet · يَنْهَوْنَ alıkoyan · عَنِ fesattan · ٱلْفَسَادِ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · إِلَّا dışında · قَلِيلًۭا çok azı · مِّمَّنْ kendilerini · أَنجَيْنَا kurtardığımız · مِنْهُمْ ۗ onlardan · وَٱتَّبَعَ peşine takıldılar · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوا۟ zulmedenler · مَآ bulundukları refahın · أُتْرِفُوا۟ · فِيهِ içinde · وَكَانُوا۟ ve oldular · مُجْرِمِينَ suçlu kimseler
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهۡلِكَ ٱلۡقُرَىٰ بِظُلۡمࣲ وَأَهۡلُهَا مُصۡلِحُونَ ﴿117﴾
vemâ kâne rabbüke liyühlike-lḳurâ biżulmiv veehlühâ muṣliḥûn.
117. Rabbin, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir.
Kelime meali
وَمَا ve · كَانَ değildi · رَبُّكَ Rabbin · لِيُهْلِكَ helak edecek · ٱلْقُرَىٰ o beldeleri · بِظُلْمٍۢ zulümle · وَأَهْلُهَا ahalisi (iken) · مُصْلِحُونَ ıslah edici
وَلَوۡ شَآءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ ٱلنَّاسَ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰۖ وَلَا يَزَالُونَ مُخۡتَلِفِينَ ﴿118﴾
velev şâe rabbüke lece`ale-nnâse ümmetev vâḥidetev velâ yezâlûne muḫtelifîn.
118–119. Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır. Böylece rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” sözü yerini bulmuş oldu.
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · شَآءَ dileseydi · رَبُّكَ Rabbin · لَجَعَلَ yapardı · ٱلنَّاسَ insanları · أُمَّةًۭ ümmet · وَٰحِدَةًۭ ۖ bir tek · وَلَا ama hala · يَزَالُونَ durmazlar · مُخْتَلِفِينَ ihtilaf etmekten
إِلَّا مَن رَّحِمَ رَبُّكَۚ وَلِذَٰلِكَ خَلَقَهُمۡۗ وَتَمَّتۡ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَأَمۡلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ ٱلۡجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِينَ ﴿119﴾
illâ mer raḥime rabbük. veliẕâlike ḫaleḳahüm. vetemmet kelimetü rabbike leemleenne cehenneme mine-lcinneti vennâsi ecme`în.
Kelime meali
إِلَّا hariç · مَن kimseler · رَّحِمَ rahmet ettiği · رَبُّكَ ۚ Rabbinin · وَلِذَٰلِكَ zaten bunun için · خَلَقَهُمْ ۗ onları yarattı · وَتَمَّتْ ve yerine gelmiştir · كَلِمَةُ sözü · رَبِّكَ Rabbinin · لَأَمْلَأَنَّ andolsun dolduracağım · جَهَنَّمَ cehennemi · مِنَ cinlerden · ٱلْجِنَّةِ · وَٱلنَّاسِ ve insanlar(dan) · أَجْمَعِينَ tamamen
وَكُلࣰّ ا نَّقُصُّ عَلَيۡكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِۦ فُؤَادَكَۚ وَجَآءَكَ فِي هَٰذِهِ ٱلۡحَقُّ وَمَوۡعِظَةࣱ وَذِكۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿120﴾
veküllen neḳuṣṣu `aleyke min embâi-rrusüli mâ nüŝebbitü bihî füâdek. vecâeke fî hâẕihi-lḥaḳḳu vemev`iżatüv veẕikrâ lilmü'minîn.
120. Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. Bunlarda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor.
Kelime meali
وَكُلًّۭا her şeyi · نَّقُصُّ anlatıyoruz · عَلَيْكَ sana · مِنْ haberlerinden · أَنۢبَآءِ · ٱلرُّسُلِ Peygamberlerin · مَا olan · نُثَبِّتُ sağlamlaştıracak · بِهِۦ onunla · فُؤَادَكَ ۚ kalbini · وَجَآءَكَ ve sana gelmiştir · فِى bunda · هَـٰذِهِ · ٱلْحَقُّ bir hak · وَمَوْعِظَةٌۭ ve bir öğüt · وَذِكْرَىٰ ve bir uyarı · لِلْمُؤْمِنِينَ mü'minler için
وَقُل لِّلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمۡ إِنَّا عَٰمِلُونَ ﴿121﴾
veḳul lilleẕîne lâ yü'minûne-`melû `alâ mekânetiküm. innâ `âmilûn.
121. İman etmeyenlere de ki: “Elinizden geleni yapın! Biz de yapacağız!
Kelime meali
وَقُل ve de ki · لِّلَّذِينَ kimselere · لَا iman etmeyen(lere) · يُؤْمِنُونَ · ٱعْمَلُوا۟ yapın · عَلَىٰ imkanınızın elverdiğini · مَكَانَتِكُمْ · إِنَّا biz de · عَـٰمِلُونَ yapmaktayız
وَٱنتَظِرُوٓاْ إِنَّا مُنتَظِرُونَ ﴿122﴾
venteżirû. innâ münteżirûn.
122. Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!”
Kelime meali
وَٱنتَظِرُوٓا۟ ve bekleyin · إِنَّا biz de · مُنتَظِرُونَ beklemekteyiz
وَلِلَّهِ غَيۡبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَإِلَيۡهِ يُرۡجَعُ ٱلۡأَمۡرُ كُلُّهُۥ فَٱعۡبُدۡهُ وَتَوَكَّلۡ عَلَيۡهِۚ وَمَا رَبُّكَ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿123﴾
velillâhi gaybü-ssemâvâti vel'arḍi veileyhi yürce`u-l'emru küllühû fa`büdhü vetevekkel `aleyh. vemâ rabbüke bigâfilin `ammâ ta`melûn.
123. Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyleyse O’na kulluk et ve O’na güvenip dayan! Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
Kelime meali
وَلِلَّهِ ve Allah'a aittir · غَيْبُ gaybı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَإِلَيْهِ ve O'na · يُرْجَعُ döndürülür · ٱلْأَمْرُ işler · كُلُّهُۥ bütün · فَٱعْبُدْهُ (öyleyse) O'na kulluk et · وَتَوَكَّلْ ve dayan · عَلَيْهِ ۚ O'na · وَمَا ve değildir · رَبُّكَ Rabbin · بِغَـٰفِلٍ habersiz · عَمَّا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ