Yûnus Suresi
Yûnus suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓرۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡحَكِيمِ ﴿1﴾
elif-lâm-râ. tilke âyâtü-lkitâbi-lḥakîm.
1. Elif-lâm-râ. Bunlar hüküm ve hikmet dolu kitabın âyetleridir.
Kelime meali
الٓر ۚ Elif Lâm Râ · تِلْكَ bunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱلْكِتَـٰبِ Kitab'ın · ٱلْحَكِيمِ hikmetli
أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ رَجُلࣲ مِّنۡهُمۡ أَنۡ أَنذِرِ ٱلنَّاسَ وَبَشِّرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنَّ لَهُمۡ قَدَمَ صِدۡقٍ عِندَ رَبِّهِمۡۗ قَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرࣱ مُّبِينٌ ﴿2﴾
ekâne linnâsi `aceben en evḥaynâ ilâ racülim minhüm en enẕiri-nnâse vebeşşiri-lleẕîne âmenû enne lehüm ḳademe ṣidḳin `inde rabbihim. ḳâle-lkâfirûne inne hâẕâ lesâḥirum mübîn.
2. İçlerinden bir kişiye, “insanları uyar ve iman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele” diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey midir? Bir de inkâr edenler, “bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü” demektedirler.
Kelime meali
أَكَانَ mı geldi? · لِلنَّاسِ insanlara · عَجَبًا tuhaf · أَنْ vahyetmemiz · أَوْحَيْنَآ · إِلَىٰ bir adama · رَجُلٍۢ · مِّنْهُمْ içlerinden · أَنْ diye · أَنذِرِ uyarsın · ٱلنَّاسَ insanları · وَبَشِّرِ ve müjdelesin · ٱلَّذِينَ kimselere · ءَامَنُوٓا۟ iman edenlere · أَنَّ (ki) şüphesiz · لَهُمْ onlar için vardır · قَدَمَ makamı · صِدْقٍ doğruluk · عِندَ katında · رَبِّهِمْ ۗ Rableri · قَالَ dediler ki · ٱلْكَـٰفِرُونَ kâfirler · إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · لَسَـٰحِرٌۭ bir büyücüdür · مُّبِينٌ apaçık
إِنَّ رَبَّكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامࣲ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِۖ يُدَبِّرُ ٱلۡأَمۡرَۖ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِنۢ بَعۡدِ إِذۡنِهِۦۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمۡ فَٱعۡبُدُوهُۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿3﴾
inne rabbekümü-llâhü-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa fî sitteti eyyâmin ŝümme-stevâ `ale-l`arşi yüdebbiru-l'emr. mâ min şefî`in illâ mim ba`di iẕnih. ẕâlikümü-llâhü rabbüküm fa`büdûh. efelâ teẕekkerûn.
3. Kuşkusuz rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da (yarattığı) arşa hâkim olan, her işi yöneten Allah’tır. O izin vermedikçe şefaat edecek biri de yoktur. İşte bu Allah sizin rabbinizdir, öyleyse O’na kulluk ediniz. Bunları düşünmez misiniz!
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · رَبَّكُمُ sizin Rabbiniz · ٱللَّهُ Allah'tır · ٱلَّذِى ki · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · فِى altı · سِتَّةِ · أَيَّامٍۢ günde · ثُمَّ sonra · ٱسْتَوَىٰ kuşattı · عَلَى Arş'ı · ٱلْعَرْشِ ۖ · يُدَبِّرُ düzene koydu · ٱلْأَمْرَ ۖ işleri · مَا yoktur · مِن kimse · شَفِيعٍ şefaat edecek · إِلَّا dışında · مِنۢ O'nun izni · بَعْدِ · إِذْنِهِۦ ۚ · ذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّكُمْ Rabbiniz olan · فَٱعْبُدُوهُ ۚ O'na kulluk edin · أَفَلَا Düşünüp öğüt almaz mısınız? · تَذَكَّرُونَ
إِلَيۡهِ مَرۡجِعُكُمۡ جَمِيعࣰ اۖ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقًّاۚ إِنَّهُۥ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ بِٱلۡقِسۡطِۚ وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمۡ شَرَابࣱ مِّنۡ حَمِيمࣲ وَعَذَابٌ أَلِيمُۢ بِمَا كَانُواْ يَكۡفُرُونَ ﴿4﴾
ileyhi merci`uküm cemî`â. va`de-llâhi ḥaḳḳâ. innehû yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdühû liyecziye-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti bilḳisṭ. velleẕîne keferû lehüm şerâbüm min ḥamîmiv ve`aẕâbün elîmüm bimâ kânû yekfürûn.
4. Hepiniz dönüp O’nun huzurunda toplanacaksınız, bu Allah’ın gerçek vaadidir. O, baştan yaratır, sonra da yaratmayı tekrar eder ki, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları adaletle ödüllendirsin! İnkâr yolunu tutmaları sebebiyle münkirlerin nasibi ise kaynar bir içecek ve acı veren bir azaptır.
Kelime meali
إِلَيْهِ O'nadır · مَرْجِعُكُمْ dönüşü · جَمِيعًۭا ۖ hepinizin · وَعْدَ vaadi · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقًّا ۚ gerçektir · إِنَّهُۥ O'dur · يَبْدَؤُا۟ ilk kez başlatan · ٱلْخَلْقَ yaratmayı · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ onu tekrarlayan · لِيَجْزِىَ karşılıklarını vermek üzere · ٱلَّذِينَ kimselere · ءَامَنُوا۟ iman eden(lere) · وَعَمِلُوا۟ ve ameller işleyen(lere) · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ salih · بِٱلْقِسْطِ ۚ adaletli bir şekilde · وَٱلَّذِينَ ve kiimselere · كَفَرُوا۟ inkâr eden(lere) · لَهُمْ vardır · شَرَابٌۭ bir içecek · مِّنْ kaynar sudan · حَمِيمٍۢ · وَعَذَابٌ ve bir azap · أَلِيمٌۢ acıklı · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ olmalarından · يَكْفُرُونَ inkâr ediyor(lar)
هُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ ٱلشَّمۡسَ ضِيَآءࣰ وَٱلۡقَمَرَ نُورࣰ ا وَقَدَّرَهُۥ مَنَازِلَ لِتَعۡلَمُواْ عَدَدَ ٱلسِّنِينَ وَٱلۡحِسَابَۚ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ ذَٰلِكَ إِلَّا بِٱلۡحَقِّۚ يُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿5﴾
hüve-lleẕî ce`ale-şşemse ḍiyâev velḳamera nûrav veḳadderahû menâzile lita`lemû `adede-ssinîne velḥisâb. mâ ḫaleḳa-llâhü ẕâlike illâ bilḥaḳḳ. yüfeṣṣilü-l'âyâti liḳavmiy ya`lemûn.
5. Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan, yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye ona menziller belirleyen O’dur. Allah bütün bunları hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Bilme kabiliyetinde olanlar için de âyetlerini detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى yapan · جَعَلَ · ٱلشَّمْسَ güneşi · ضِيَآءًۭ bir ışık · وَٱلْقَمَرَ ve ayı · نُورًۭا bir nur · وَقَدَّرَهُۥ ve düzenleyen · مَنَازِلَ belli menzillere göre · لِتَعْلَمُوا۟ bilmeniz için · عَدَدَ sayısını · ٱلسِّنِينَ yılların · وَٱلْحِسَابَ ۚ ve hesabını · مَا yaratmamıştır · خَلَقَ · ٱللَّهُ Allah · ذَٰلِكَ bütün bunları · إِلَّا dışında · بِٱلْحَقِّ ۚ hak olmak · يُفَصِّلُ etraflıca açıklıyor · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetlerini · لِقَوْمٍۢ bir topluluk için · يَعْلَمُونَ bilen
إِنَّ فِي ٱخۡتِلَٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَتَّقُونَ ﴿6﴾
inne fi-ḫtilâfi-lleyli vennehâri vemâ ḫaleḳa-llâhü fi-ssemâvâti vel'arḍi leâyâtil liḳavmiy yetteḳûn.
6. Geceyle gündüzün farklı olmasında, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı bunca varlıkta, O’na saygısızlıktan sakınanlar için büyük işaretler vardır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · فِى ardarda gelmesinde · ٱخْتِلَـٰفِ · ٱلَّيْلِ gece · وَٱلنَّهَارِ ve gündüzün · وَمَا yarattıklarında · خَلَقَ · ٱللَّهُ Allah'ın · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · لَـَٔايَـٰتٍۢ ayetler vardır · لِّقَوْمٍۢ bir topluluk için · يَتَّقُونَ sakınan
إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا وَرَضُواْ بِٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَٱطۡمَأَنُّواْ بِهَا وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنۡ ءَايَٰتِنَا غَٰفِلُونَ ﴿7﴾
inne-lleẕîne lâ yercûne liḳâenâ veraḍû bilḥayâti-ddünyâ vaṭmeennû bihâ velleẕîne hüm `an âyâtinâ gâfilûn.
7–8. Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar, kanıtlarımıza aldırış etmeyenler var ya, hak ettikleri için onların yeri ateştir.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا ummayan(lar) · يَرْجُونَ · لِقَآءَنَا bize kavuşmayı · وَرَضُوا۟ ve razı olan(lar) · بِٱلْحَيَوٰةِ hayatına · ٱلدُّنْيَا dünya · وَٱطْمَأَنُّوا۟ ve gönüllerini kaptıran(lar) · بِهَا ona · وَٱلَّذِينَ ve olanlar · هُمْ onlar · عَنْ bizim ayetlerimizden · ءَايَـٰتِنَا · غَـٰفِلُونَ gafil(ler)
أُوْلَٰٓئِكَ مَأۡوَىٰهُمُ ٱلنَّارُ بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ﴿8﴾
ülâike me'vâhümü-nnâru bimâ kânû yeksibûn.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte bunların · مَأْوَىٰهُمُ varacakları yer · ٱلنَّارُ cehennemdir · بِمَا karşılık · كَانُوا۟ olduklarına · يَكْسِبُونَ kazanıyor(lar)
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ يَهۡدِيهِمۡ رَبُّهُم بِإِيمَٰنِهِمۡۖ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَٰرُ فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿9﴾
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti yehdîhim rabbühüm biîmânihim. tecrî min taḥtihimü-l'enhâru fî cennâti-nne`îm.
9. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, rableri onlara, inanmaları sebebiyle yol gösterir; nimetlerle dolu cennetlerde onların bulundukları yerin altından ırmaklar akar.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ iman eden(leri) · وَعَمِلُوا۟ ve ameller işleyen(leri) · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ salih · يَهْدِيهِمْ doğru yola iletir · رَبُّهُم Rableri · بِإِيمَـٰنِهِمْ ۖ imanları dolayısıyla · تَجْرِى akar · مِن onların altlarından · تَحْتِهِمُ · ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar · فِى cennetlerinde · جَنَّـٰتِ · ٱلنَّعِيمِ naim
دَعۡوَىٰهُمۡ فِيهَا سُبۡحَٰنَكَ ٱللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمۡ فِيهَا سَلَٰمࣱۚ وَءَاخِرُ دَعۡوَىٰهُمۡ أَنِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿10﴾
da`vâhüm fîhâ sübḥâneke-llâhümme veteḥiyyetühüm fîhâ selâm. veâḫiru da`vâhüm eni-lḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.
10. Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!”; karşılıklı iyi dilekleri de “selâm” şeklinde olacaktır. Duaları da, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur.
Kelime meali
دَعْوَىٰهُمْ onların duaları · فِيهَا orada · سُبْحَـٰنَكَ senin şanın pek yücedir · ٱللَّهُمَّ Ey Allah'ım · وَتَحِيَّتُهُمْ ve dilekleri (de) · فِيهَا aralarındaki · سَلَـٰمٌۭ ۚ Selâm'dır · وَءَاخِرُ ve sonu (ise) · دَعْوَىٰهُمْ dualarının · أَنِ hamdolsun'dur · ٱلْحَمْدُ · لِلَّهِ Allah'a · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
۞وَلَوۡ يُعَجِّلُ ٱللَّهُ لِلنَّاسِ ٱلشَّرَّ ٱسۡتِعۡجَالَهُم بِٱلۡخَيۡرِ لَقُضِيَ إِلَيۡهِمۡ أَجَلُهُمۡۖ فَنَذَرُ ٱلَّذِينَ لَا يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿11﴾
velev yü`accilü-llâhü linnâsi-şşerra-sti`câlehüm bilḫayri leḳuḍiye ileyhim ecelühüm. feneẕeru-lleẕîne lâ yercûne liḳâenâ fî ṭugyânihim ya`mehûn.
11. Eğer insanlar iyi olanı çarçabuk istedikleri gibi kötü olanı da Allah onlar için hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız.
Kelime meali
۞ وَلَوْ ve eğer · يُعَجِّلُ acele verseydi · ٱللَّهُ Allah · لِلنَّاسِ insanlara · ٱلشَّرَّ kötülüğü · ٱسْتِعْجَالَهُم acele istemeleri gibi · بِٱلْخَيْرِ iyiliği · لَقُضِىَ hemen bitmiş olurdu · إِلَيْهِمْ onların · أَجَلُهُمْ ۖ süreleri · فَنَذَرُ böyle bırakırız · ٱلَّذِينَ kimseleri · لَا ummayanları · يَرْجُونَ · لِقَآءَنَا bize kavuşmayı · فِى taşkınlıkları içinde · طُغْيَـٰنِهِمْ · يَعْمَهُونَ bocalar bir halde
وَإِذَا مَسَّ ٱلۡإِنسَٰنَ ٱلضُّرُّ دَعَانَا لِجَنۢبِهِۦٓ أَوۡ قَاعِدًا أَوۡ قَآئِمࣰ ا فَلَمَّا كَشَفۡنَا عَنۡهُ ضُرَّهُۥ مَرَّ كَأَن لَّمۡ يَدۡعُنَآ إِلَىٰ ضُرࣲّ مَّسَّهُۥۚ كَذَٰلِكَ زُيِّنَ لِلۡمُسۡرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿12﴾
veiẕâ messe-l'insâne-ḍḍurru de`ânâ licembihî ev ḳâ`iden ev ḳâimen. felemmâ keşefnâ `anhü ḍurrahû merra keel lem yed`unâ ilâ ḍurrim messeh. keẕâlike züyyine lilmüsrifîne mâ kânû ya`melûn.
12. İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise -sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi- inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.
Kelime meali
وَإِذَا ve ne zaman ki · مَسَّ dokunduğunda · ٱلْإِنسَـٰنَ insana · ٱلضُّرُّ bir darlık · دَعَانَا bize dua eder · لِجَنۢبِهِۦٓ yan yatarken · أَوْ veya · قَاعِدًا otururken · أَوْ yahut · قَآئِمًۭا ayakta · فَلَمَّا ancak · كَشَفْنَا giderdiğimizde · عَنْهُ ondan · ضُرَّهُۥ darlığını · مَرَّ hareket eder · كَأَن gibi · لَّمْ bize dua etmemiş · يَدْعُنَآ · إِلَىٰ darlıktan dolayı · ضُرٍّۢ · مَّسَّهُۥ ۚ kendisine dokunmuş olan · كَذَٰلِكَ işte böyle · زُيِّنَ süslü gösterilmiştir · لِلْمُسْرِفِينَ aşırıya gidenlere · مَا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
وَلَقَدۡ أَهۡلَكۡنَا ٱلۡقُرُونَ مِن قَبۡلِكُمۡ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ وَمَا كَانُواْ لِيُؤۡمِنُواْۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿13﴾
veleḳad ehlekne-lḳurûne min ḳabliküm lemmâ żalemû vecâethüm rusülühüm bilbeyyinâti vemâ kânû liyü'minû. keẕâlike neczi-lḳavme-lmücrimîn.
13. Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik; halbuki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi, ama onların iman edecekleri yoktu. Günah yolunu seçen toplulukları işte böyle cezalandırırız.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَهْلَكْنَا helak ettik · ٱلْقُرُونَ nice nesilleri · مِن sizden önce · قَبْلِكُمْ · لَمَّا haksızlık ettiklerinden · ظَلَمُوا۟ ۙ · وَجَآءَتْهُمْ kendilerine geldiği halde · رُسُلُهُم peygamberleri · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ apaçık delillerle · وَمَا ve iman etmeyecekleri için · كَانُوا۟ · لِيُؤْمِنُوا۟ ۚ · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى cezalandırırız · ٱلْقَوْمَ topluluğunu · ٱلْمُجْرِمِينَ suçlular
ثُمَّ جَعَلۡنَٰكُمۡ خَلَٰٓئِفَ فِي ٱلۡأَرۡضِ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ لِنَنظُرَ كَيۡفَ تَعۡمَلُونَ ﴿14﴾
ŝümme ce`alnâküm ḫalâife fi-l'arḍi mim ba`dihim linenżura keyfe ta`melûn.
14. Nasıl davranacağınızı görelim diye yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · جَعَلْنَـٰكُمْ sizi kıldık · خَلَـٰٓئِفَ halifeler · فِى yeryüzüne · ٱلْأَرْضِ · مِنۢ onların ardından · بَعْدِهِمْ · لِنَنظُرَ görmek için · كَيْفَ neler · تَعْمَلُونَ yapacağınızı
وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَاتُنَا بَيِّنَٰتࣲ قَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا ٱئۡتِ بِقُرۡءَانٍ غَيۡرِ هَٰذَآ أَوۡ بَدِّلۡهُۚ قُلۡ مَا يَكُونُ لِيٓ أَنۡ أُبَدِّلَهُۥ مِن تِلۡقَآيِٕ نَفۡسِيٓۖ إِنۡ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَىٰٓ إِلَيَّۖ إِنِّيٓ أَخَافُ إِنۡ عَصَيۡتُ رَبِّي عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ ﴿15﴾
veiẕâ tütlâ `aleyhim âyâtünâ beyyinâtin ḳâle-lleẕîne lâ yercûne liḳâene-'ti biḳur'ânin gayri hâẕâ ev beddilh. ḳul mâ yekûnü lî en übeddilehû min tilḳâi nefsî. in ettebi`u illâ mâ yûḥâ ileyy. innî eḫâfü in `aṣaytü rabbî `aẕâbe yevmin `ażîm.
15. Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunup anlatılınca bize geleceklerine inanmayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” dediler. Onlara şöyle de: “Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak bana vahyedilene uyuyorum. Eğer rabbime itaatsizlik edersem şüphesiz dehşetli bir günün azabından korkarım.”
Kelime meali
وَإِذَا ne zaman ki · تُتْلَىٰ okunduğunda · عَلَيْهِمْ onlara · ءَايَاتُنَا ayetlerimiz · بَيِّنَـٰتٍۢ ۙ apaçık bir şekilde · قَالَ derler · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا ummayanlar · يَرْجُونَ · لِقَآءَنَا bize kavuşmayı · ٱئْتِ getir · بِقُرْءَانٍ bir Kur'an · غَيْرِ başka · هَـٰذَآ bundan · أَوْ veya · بَدِّلْهُ ۚ bunu değiştir · قُلْ de ki · مَا (sözkonusu) olamaz · يَكُونُ · لِىٓ benim · أَنْ onu değiştirmem · أُبَدِّلَهُۥ · مِن tarafımdan · تِلْقَآئِ · نَفْسِىٓ ۖ kendi · إِنْ ben uyuyorum · أَتَّبِعُ · إِلَّا ancak · مَا vahyedilene · يُوحَىٰٓ · إِلَىَّ ۖ bana · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَخَافُ korkarım · إِنْ karşı gelirsem · عَصَيْتُ · رَبِّى Rabbime · عَذَابَ azabından · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍۢ büyük
قُل لَّوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا تَلَوۡتُهُۥ عَلَيۡكُمۡ وَلَآ أَدۡرَىٰكُم بِهِۦۖ فَقَدۡ لَبِثۡتُ فِيكُمۡ عُمُرࣰ ا مِّن قَبۡلِهِۦٓۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿16﴾
ḳul lev şâe-llâhü mâ televtühû `aleyküm velâ edrâküm bih. feḳad lebiŝtü fîküm `umüram min ḳablih. efelâ ta`ḳilûn.
16. Yine de ki: “Allah (öyle) dileseydi ne ben onu size okuyabilirdim ne de siz onu anlayabilirdiniz; o gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım, siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz?”
Kelime meali
قُل de ki · لَّوْ şayet · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · مَا bunu okumazdım · تَلَوْتُهُۥ · عَلَيْكُمْ size · وَلَآ ve size hiç bildirmezdi · أَدْرَىٰكُم · بِهِۦ ۖ bunu · فَقَدْ elbette · لَبِثْتُ geçirdim · فِيكُمْ sizin aranızda · عُمُرًۭا belli bir ömür · مِّن daha önce · قَبْلِهِۦٓ ۚ · أَفَلَا hiç düşünmüyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿17﴾
femen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕiben ev keẕẕebe biâyâtih. innehû lâ yüfliḥu-lmücrimûn.
17. Allah hakkında yalan uyduran veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimse var mıdır? Günah yoluna sapanların kurtuluşu yoktur.
Kelime meali
فَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ kimseden · ٱفْتَرَىٰ uyduran · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا yalan · أَوْ yahut · كَذَّبَ yalanlayandan · بِـَٔايَـٰتِهِۦٓ ۚ O'nun ayetlerini · إِنَّهُۥ şüphesiz · لَا kurtuluşa eremezler · يُفْلِحُ · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular
وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمۡ وَلَا يَنفَعُهُمۡ وَيَقُولُونَ هَٰٓؤُلَآءِ شُفَعَٰٓؤُنَا عِندَ ٱللَّهِۚ قُلۡ أَتُنَبِّـُٔونَ ٱللَّهَ بِمَا لَا يَعۡلَمُ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَلَا فِي ٱلۡأَرۡضِۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿18﴾
veya`büdûne min dûni-llâhi mâ lâ yeḍurruhüm velâ yenfe`uhüm veyeḳûlûne hâülâi şüfe`âünâ `inde-llâh. ḳul etünebbiûne-llâhe bimâ lâ ya`lemü fi-ssemâvâti velâ fi-l'arḍ. sübḥânehû vete`âlâ `ammâ yüşrikûn.
18. Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar. Onlara şöyle de: “Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi O’na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O’nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur.”
Kelime meali
وَيَعْبُدُونَ ve ibadet ediyorlar · مِن bırakıp · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'ı · مَا şeylere · لَا hiç · يَضُرُّهُمْ bir zararı olmayan · وَلَا ve · يَنفَعُهُمْ yararı olmayan · وَيَقُولُونَ ve diyorlar ki · هَـٰٓؤُلَآءِ bunlar · شُفَعَـٰٓؤُنَا bizim şefaatçilerimizdir · عِندَ katında · ٱللَّهِ ۚ Allah · قُلْ de ki · أَتُنَبِّـُٔونَ bildiriyor musunuz? · ٱللَّهَ Allah'a · بِمَا bir şeyi · لَا bilmediği · يَعْلَمُ · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَلَا ve · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ ۚ · سُبْحَـٰنَهُۥ O münezzehtir · وَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا ortak koştuklarından · يُشْرِكُونَ
وَمَا كَانَ ٱلنَّاسُ إِلَّآ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَٱخۡتَلَفُواْۚ وَلَوۡلَا كَلِمَةࣱ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيۡنَهُمۡ فِيمَا فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ﴿19﴾
vemâ kâne-nnâsü illâ ümmetev vâḥideten faḫtelefû. velevlâ kelimetün sebeḳat mir rabbike leḳuḍiye beynehüm fîmâ fîhi yaḫtelifûn.
19. İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, sonra aralarında inanç farklılığı oluştu. Eğer rabbinin katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi.
Kelime meali
وَمَا ve · كَانَ değildir · ٱلنَّاسُ insanlar · إِلَّآ ancak · أُمَّةًۭ bir ümmettir · وَٰحِدَةًۭ tek · فَٱخْتَلَفُوا۟ ۚ sonradan ayrılığa düştüler · وَلَوْلَا eğer olmasaydı · كَلِمَةٌۭ bir takdir · سَبَقَتْ önceden belirlenmiş · مِن Rabbin tarafından · رَّبِّكَ · لَقُضِىَ kesin hüküm verilirdi · بَيْنَهُمْ aralarında · فِيمَا şeylerde · فِيهِ onda · يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri
وَيَقُولُونَ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَةࣱ مِّن رَّبِّهِۦۖ فَقُلۡ إِنَّمَا ٱلۡغَيۡبُ لِلَّهِ فَٱنتَظِرُوٓاْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ ٱلۡمُنتَظِرِينَ ﴿20﴾
veyeḳûlûne levlâ ünzile `aleyhi âyetüm mir rabbih. feḳul inneme-lgaybü lillâhi fenteżirû. innî me`aküm mine-lmünteżirîn.
20. “Ona rabbinden bir işaret gelse ya!” diyorlar. De ki: “Gaybı bilmek Allah’a mahsustur; bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”
Kelime meali
وَيَقُولُونَ ve diyorlar · لَوْلَآ keşke · أُنزِلَ indirilse · عَلَيْهِ ona · ءَايَةٌۭ bir mucize · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ ۖ · فَقُلْ de ki · إِنَّمَا ancak · ٱلْغَيْبُ gayb · لِلَّهِ Allah'ındır · فَٱنتَظِرُوٓا۟ bekleyin · إِنِّى elbette ben de · مَعَكُم sizinle birlikte · مِّنَ bekleyenlerdenim · ٱلْمُنتَظِرِينَ
وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةࣰ مِّنۢ بَعۡدِ ضَرَّآءَ مَسَّتۡهُمۡ إِذَا لَهُم مَّكۡرࣱ فِيٓ ءَايَاتِنَاۚ قُلِ ٱللَّهُ أَسۡرَعُ مَكۡرًاۚ إِنَّ رُسُلَنَا يَكۡتُبُونَ مَا تَمۡكُرُونَ ﴿21﴾
veiẕâ eẕaḳne-nnâse raḥmetem mim ba`di ḍarrâe messethüm iẕâ lehüm mekrun fî âyâtinâ. ḳuli-llâhü esra`u mekrâ. inne rusülenâ yektübûne mâ temkürûn.
21. İnsanlara dokunan bir zarardan sonra bir rahmet tattırdığımızda bir de bakarsın ki onlar, bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. De ki: “Hileye karşı Allah’ın tedbiri daha çabuktur.” Şüphesiz elçilerimiz sizin hile ve düzenlerinizi kaydediyorlar.
Kelime meali
وَإِذَآ ve zaman · أَذَقْنَا tattırdığımız · ٱلنَّاسَ insanlara · رَحْمَةًۭ genişlik · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · ضَرَّآءَ bir darlıktan · مَسَّتْهُمْ kendilerine dokunan · إِذَا hemen · لَهُم onların vardır · مَّكْرٌۭ hileleri · فِىٓ hakkında · ءَايَاتِنَا ۚ ayetlerimiz · قُلِ de ki · ٱللَّهُ Allah · أَسْرَعُ daha hızlıdır · مَكْرًا ۚ düzen kurmada · إِنَّ şüphesiz · رُسُلَنَا elçilerimiz · يَكْتُبُونَ yazmaktadırlar · مَا sizin hilelerinizi · تَمْكُرُونَ
هُوَ ٱلَّذِي يُسَيِّرُكُمۡ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِۖ حَتَّىٰٓ إِذَا كُنتُمۡ فِي ٱلۡفُلۡكِ وَجَرَيۡنَ بِهِم بِرِيحࣲ طَيِّبَةࣲ وَفَرِحُواْ بِهَا جَآءَتۡهَا رِيحٌ عَاصِفࣱ وَجَآءَهُمُ ٱلۡمَوۡجُ مِن كُلِّ مَكَانࣲ وَظَنُّوٓاْ أَنَّهُمۡ أُحِيطَ بِهِمۡ دَعَوُاْ ٱللَّهَ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ لَئِنۡ أَنجَيۡتَنَا مِنۡ هَٰذِهِۦ لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ﴿22﴾
hüve-lleẕî yüseyyiruküm fi-lberri velbaḥr. ḥattâ iẕâ küntüm fi-lfülk. vecerayne bihim birîḥin ṭayyibetiv veferiḥû bihâ câethâ rîḥun `âṣifüv vecâehümü-lmevcü min külli mekâniv veżannû ennehüm üḥîṭa bihim de`avu-llâhe muḫliṣîne lehü-ddîn. lein enceytenâ min hâẕihî lenekûnenne mine-şşâkirîn.
22. Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O’dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız” diye - din ve ibadeti yalnız O’na özgü kılarak- Allah’a dua ederler.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى sizi gezdiren · يُسَيِّرُكُمْ · فِى karada · ٱلْبَرِّ · وَٱلْبَحْرِ ۖ ve denizde · حَتَّىٰٓ hatta · إِذَا zaman · كُنتُمْ olduğunuz · فِى gemide · ٱلْفُلْكِ · وَجَرَيْنَ ve yürüttüğü (zaman) · بِهِم bununla · بِرِيحٍۢ bir rüzgârın · طَيِّبَةٍۢ tatlı · وَفَرِحُوا۟ ve neşelendikleri sırada · بِهَا onların bununla; · جَآءَتْهَا birden çıkıp · رِيحٌ bir fırtına · عَاصِفٌۭ sert · وَجَآءَهُمُ ve geldiğinde · ٱلْمَوْجُ dalgalar · مِن her · كُلِّ · مَكَانٍۢ yönden · وَظَنُّوٓا۟ ve kanaat getirdiklerinde · أَنَّهُمْ muhakkak onlar · أُحِيطَ kuşatıldıklarına · بِهِمْ ۙ kendilerinin · دَعَوُا۟ dua etmeye başlarlar · ٱللَّهَ Allah'a · مُخْلِصِينَ has kılarak · لَهُ O'na · ٱلدِّينَ dini · لَئِنْ eğer · أَنجَيْتَنَا bizi kurtarırsan · مِنْ bundan · هَـٰذِهِۦ · لَنَكُونَنَّ elbette olacağız · مِنَ şükredenlerden · ٱلشَّـٰكِرِينَ
فَلَمَّآ أَنجَىٰهُمۡ إِذَا هُمۡ يَبۡغُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّۗ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّمَا بَغۡيُكُمۡ عَلَىٰٓ أَنفُسِكُمۖ مَّتَٰعَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ ثُمَّ إِلَيۡنَا مَرۡجِعُكُمۡ فَنُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿23﴾
felemmâ encâhüm iẕâ hüm yebgûne fi-l'arḍi bigayri-lḥaḳḳ. yâ eyyühe-nnâsü innemâ bagyüküm `alâ enfüsiküm metâ`a-lḥayâti-ddünyâ ŝümme ileynâ merci`uküm fenünebbiüküm bimâ küntüm ta`melûn.
23. (Allah) onları kurtardığında bir de görürsün ki bulundukları yerde hak hukuk tanımazlar! Ey İnsanlar! Taşkınlığınız ancak sizin zararınızadır. Dünya hayatının geçici menfaati ...Sonra gelişiniz bizedir, geldiğinizde size yaptıklarınızın ne olduğunu bildireceğiz.
Kelime meali
فَلَمَّآ ne zaman ki · أَنجَىٰهُمْ kurtarır onları · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يَبْغُونَ taşkınlık etmeye başlarlar · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بِغَيْرِ haksız yere · ٱلْحَقِّ ۗ · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · إِنَّمَا gerçekte · بَغْيُكُمْ taşkınlığınız · عَلَىٰٓ aleyhinize olan · أَنفُسِكُم ۖ kendinizin · مَّتَـٰعَ geçici zevkleridir · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · ثُمَّ sonra · إِلَيْنَا bizedir · مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz · فَنُنَبِّئُكُم ve size bildiririz · بِمَا şeyi · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapıyor
إِنَّمَا مَثَلُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا كَمَآءٍ أَنزَلۡنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخۡتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلۡأَرۡضِ مِمَّا يَأۡكُلُ ٱلنَّاسُ وَٱلۡأَنۡعَٰمُ حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذَتِ ٱلۡأَرۡضُ زُخۡرُفَهَا وَٱزَّيَّنَتۡ وَظَنَّ أَهۡلُهَآ أَنَّهُمۡ قَٰدِرُونَ عَلَيۡهَآ أَتَىٰهَآ أَمۡرُنَا لَيۡلًا أَوۡ نَهَارࣰ ا فَجَعَلۡنَٰهَا حَصِيدࣰ ا كَأَن لَّمۡ تَغۡنَ بِٱلۡأَمۡسِۚ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ ﴿24﴾
innemâ meŝelü-lḥayâti-ddünyâ kemâin enzelnâhü mine-ssemâi faḫteleṭa bihî nebâtü-l'arḍi mimmâ ye'külü-nnâsü vel'en`âm. ḥattâ iẕâ eḫaẕeti-l'arḍu zuḫrufehâ vezzeyyenet veżanne ehlühâ ennehüm ḳâdirûne `aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâran fece`alnâhâ ḥaṣîden keel lem tagne bil'ems. keẕâlike nüfeṣṣilü-l'âyâti liḳavmiy yetefekkerûn.
24. Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su misalidir ki, insanların ve hayvanların yediği yer bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Yeryüzü bu güzelliğe kavuşup süslendiğinde ve sahipleri bu güzellikleri kendi güçlerine bağladıklarında oraya, bir gece vakti yahut güpegündüz emrimiz ulaşır da onu -sanki dün de yokmuş gibi- kökünden biçilmiş hale getiririz. Düşünenler için âyetlerimizi işte böyle açıklıyoruz.
Kelime meali
إِنَّمَا ancak · مَثَلُ örneği · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا dünya · كَمَآءٍ suya benzer · أَنزَلْنَـٰهُ indirdiğimiz · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · فَٱخْتَلَطَ birbirine karıştığı · بِهِۦ onunla · نَبَاتُ bitkilerinin · ٱلْأَرْضِ yeryüzü · مِمَّا öyle ki · يَأْكُلُ yer · ٱلنَّاسُ insanlar · وَٱلْأَنْعَـٰمُ ve hayvanlar · حَتَّىٰٓ sonuçta · إِذَآ sırada · أَخَذَتِ alıp · ٱلْأَرْضُ yeryüzü · زُخْرُفَهَا güzelliğini · وَٱزَّيَّنَتْ ve süslendiği · وَظَنَّ ve sandıkları · أَهْلُهَآ sahiplerinin · أَنَّهُمْ gerçekten · قَـٰدِرُونَ kadir olduklarını · عَلَيْهَآ bunlara · أَتَىٰهَآ gelir · أَمْرُنَا emrimiz · لَيْلًا gece · أَوْ veya · نَهَارًۭا gündüz · فَجَعَلْنَـٰهَا böylece onları çeviririz · حَصِيدًۭا biçilmiş hale · كَأَن gibi · لَّمْ hiç yokmuş · تَغْنَ · بِٱلْأَمْسِ ۚ bir gün önce · كَذَٰلِكَ işte böyle · نُفَصِّلُ ayrıntılı olarak açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetlerimizi · لِقَوْمٍۢ topluluk için · يَتَفَكَّرُونَ düşünen
وَٱللَّهُ يَدۡعُوٓاْ إِلَىٰ دَارِ ٱلسَّلَٰمِ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ﴿25﴾
vellâhü yed`û ilâ dâri-sselâm. veyehdî mey yeşâü ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.
25. Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor.
Kelime meali
وَٱللَّهُ Allah · يَدْعُوٓا۟ çağırır · إِلَىٰ yurduna · دَارِ · ٱلسَّلَـٰمِ esenlik · وَيَهْدِى ve iletir · مَن kimseyi · يَشَآءُ dilediği · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
۞لِّلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ ٱلۡحُسۡنَىٰ وَزِيَادَةࣱۖ وَلَا يَرۡهَقُ وُجُوهَهُمۡ قَتَرࣱ وَلَا ذِلَّةٌۚ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿26﴾
lilleẕîne aḥsenü-lḥusnâ veziyâdeh. velâ yerheḳu vucûhehüm ḳateruv velâ ẕilleh. ülâike aṣḥâbü-lcenneh. hüm fîhâ ḫâlidûn.
26. Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerinde ne toz toprak bulaşığı olur ne de aşağılanmışlık izi. İşte bunlar cennetlik kullardır, kendileri orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.
Kelime meali
۞ لِّلَّذِينَ kimselere vardır · أَحْسَنُوا۟ iyilik eden(lere) · ٱلْحُسْنَىٰ daha iyisi · وَزِيَادَةٌۭ ۖ ve fazlası · وَلَا bürümez · يَرْهَقُ · وُجُوهَهُمْ onların yüzlerini · قَتَرٌۭ karalık · وَلَا ve aşağılık · ذِلَّةٌ ۚ · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte bunlar · أَصْحَـٰبُ ehlidirler · ٱلْجَنَّةِ ۖ cennet · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalıcıdırlar
وَٱلَّذِينَ كَسَبُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ جَزَآءُ سَيِّئَةِۭ بِمِثۡلِهَا وَتَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةࣱۖ مَّا لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِنۡ عَاصِمࣲۖ كَأَنَّمَآ أُغۡشِيَتۡ وُجُوهُهُمۡ قِطَعࣰ ا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مُظۡلِمًاۚ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿27﴾
velleẕîne kesebü-sseyyiâti cezâü seyyietim bimiŝlihâ veterheḳuhüm ẕilleh. mâ lehüm mine-llâhi min `âṣim. keennemâ ugşiyet vucûhühüm ḳiṭa`am mine-lleyli mużlimâ. ülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
27. Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır; bunlar aşağılanmışlık içinde yaşarlar, kendilerini Allah’ın cezasından kurtaracak biri de yoktur. Yüzleri sanki kapkaranlık gecenin bir parçasıyla kaplanmıştır. İşte bunlar da cehennemliklerdir, kendileri orada devamlı kalıcıdırlar.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimselere gelince · كَسَبُوا۟ kazanan(lara) · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülükler · جَزَآءُ ceza verilir · سَيِّئَةٍۭ bir kötülüğe · بِمِثْلِهَا aynıyla · وَتَرْهَقُهُمْ ve bürür · ذِلَّةٌۭ ۖ bir aşağılık · مَّا yoktur · لَهُم onlar için · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ · مِنْ kurtaracak · عَاصِمٍۢ ۖ · كَأَنَّمَآ gibidir · أُغْشِيَتْ kaplanmış · وُجُوهُهُمْ yüzleri · قِطَعًۭا parçalarıyla · مِّنَ bir gecenin · ٱلَّيْلِ · مُظْلِمًا ۚ kapkaranlık · أُو۟لَـٰٓئِكَ bunlar · أَصْحَـٰبُ ehlidirler · ٱلنَّارِ ۖ cehennem · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalıcıdırlar
وَيَوۡمَ نَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعࣰ ا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ مَكَانَكُمۡ أَنتُمۡ وَشُرَكَآؤُكُمۡۚ فَزَيَّلۡنَا بَيۡنَهُمۡۖ وَقَالَ شُرَكَآؤُهُم مَّا كُنتُمۡ إِيَّانَا تَعۡبُدُونَ ﴿28﴾
veyevme naḥşüruhüm cemî`an ŝümme neḳûlü lilleẕîne eşrakû mekâneküm entüm veşürakâüküm. fezeyyelnâ beynehüm veḳâle şürakâühüm mâ küntüm iyyânâ ta`büdûn.
28–29. Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak koşanlara, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyin!” diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir” diyecekler...
Kelime meali
وَيَوْمَ ve o gün · نَحْشُرُهُمْ onları biraraya toplarız · جَمِيعًۭا tümünü · ثُمَّ sonra · نَقُولُ deriz · لِلَّذِينَ kimselere · أَشْرَكُوا۟ ortak koşan(lara) · مَكَانَكُمْ (haydi) yerlerinize! · أَنتُمْ siz · وَشُرَكَآؤُكُمْ ۚ ve ortak koştuklarınız · فَزَيَّلْنَا böylece ayırırız · بَيْنَهُمْ ۖ onları birbirlerinden · وَقَالَ ve (şöyle) derler · شُرَكَآؤُهُم koştukları ortaklar · مَّا siz değildiniz · كُنتُمْ · إِيَّانَا bize · تَعْبُدُونَ ibadet ediyor
فَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدَۢا بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكُمۡ إِن كُنَّا عَنۡ عِبَادَتِكُمۡ لَغَٰفِلِينَ ﴿29﴾
fekefâ billâhi şehîdem beynenâ vebeyneküm in künnâ `an `ibâdetiküm legâfilîn.
Kelime meali
فَكَفَىٰ şimdi yeter · بِٱللَّهِ Allah · شَهِيدًۢا şahit olarak · بَيْنَنَا aramızda · وَبَيْنَكُمْ ve sizin aranızda · إِن şüphesiz · كُنَّا biz idik · عَنْ sizin tapınmanızdan · عِبَادَتِكُمْ · لَغَـٰفِلِينَ habersiz
هُنَالِكَ تَبۡلُواْ كُلُّ نَفۡسࣲ مَّآ أَسۡلَفَتۡۚ وَرُدُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ مَوۡلَىٰهُمُ ٱلۡحَقِّۖ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿30﴾
hünâlike teblû küllü nefsim mâ eslefet veruddû ile-llâhi mevlâhümü-lḥaḳḳi veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.
30. İşte o gün her şahıs, dünyada yaptığının karşılığını görecek, gerçek mevlâları olan Allah’ın huzuruna götürülecekler ve uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır.
Kelime meali
هُنَالِكَ işte orada · تَبْلُوا۟ hesabını verir · كُلُّ her · نَفْسٍۢ can · مَّآ önceden işlemiş olduğunun · أَسْلَفَتْ ۚ · وَرُدُّوٓا۟ ve döndürülmüşlerdir · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ · مَوْلَىٰهُمُ mevlaları olan · ٱلْحَقِّ ۖ gerçek · وَضَلَّ ve kaybolmuştur · عَنْهُم kendilerinden · مَّا şeyler ise · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uyduruyor(lar)
قُلۡ مَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ أَمَّن يَمۡلِكُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَمَن يُخۡرِجُ ٱلۡحَيَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَيُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتَ مِنَ ٱلۡحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ ٱلۡأَمۡرَۚ فَسَيَقُولُونَ ٱللَّهُۚ فَقُلۡ أَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿31﴾
ḳul mey yerzüḳuküm mine-ssemâi vel'arḍi emmey yemlikü-ssem`a vel'ebṣâra vemey yuḫricü-lḥayye mine-lmeyyiti veyuḫricü-lmeyyite mine-lḥayyi vemey yüdebbiru-l'emr. feseyeḳûlûne-llâh. feḳul efelâ tetteḳûn.
31. De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor? “Allah” diye cevap verecekler. “Öyleyse (O’na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz?” de.
Kelime meali
قُلْ de ki · مَن kimdir? · يَرْزُقُكُم sizi rızıklandıran · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerden · أَمَّن yahut kimdir? · يَمْلِكُ sahip olan · ٱلسَّمْعَ kulaklara · وَٱلْأَبْصَـٰرَ ve gözlere · وَمَن ve kimdir? · يُخْرِجُ çıkaran · ٱلْحَىَّ diriyi · مِنَ ölüden · ٱلْمَيِّتِ · وَيُخْرِجُ ve çıkaran · ٱلْمَيِّتَ ölüyü · مِنَ diriden · ٱلْحَىِّ · وَمَن ve kimdir? · يُدَبِّرُ düzene koyan · ٱلْأَمْرَ ۚ işleri · فَسَيَقُولُونَ diyecekler · ٱللَّهُ ۚ Allah · فَقُلْ de ki · أَفَلَا öyleyse · تَتَّقُونَ sakınmıyor musunuz?
فَذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمُ ٱلۡحَقُّۖ فَمَاذَا بَعۡدَ ٱلۡحَقِّ إِلَّا ٱلضَّلَٰلُۖ فَأَنَّىٰ تُصۡرَفُونَ ﴿32﴾
feẕâlikümü-llâhü rabbükümü-lḥaḳḳ. femâẕâ ba`de-lḥaḳḳi ille-ḍḍalâl. feennâ tuṣrafûn.
32. İşte O Allah sizin gerçek rabbinizdir. Gerçeğin dışında sapkınlıktan başka ne olabilir ki? Nasıl yoldan çıkarılabiliyorsunuz?
Kelime meali
فَذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّكُمُ sizin Rabbiniz olan · ٱلْحَقُّ ۖ gerçek · فَمَاذَا ne vardır? · بَعْدَ dışında · ٱلْحَقِّ gerçeğin · إِلَّا başka · ٱلضَّلَـٰلُ ۖ sapıklıktan · فَأَنَّىٰ öyleyse nasıl? · تُصْرَفُونَ döndürülüyorsunuz
كَذَٰلِكَ حَقَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى ٱلَّذِينَ فَسَقُوٓاْ أَنَّهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿33﴾
keẕâlike ḥaḳḳat kelimetü rabbike `ale-lleẕîne feseḳû ennehüm lâ yü'minûn.
33. Böylece günahkârlık batağına saplananlarla ilgili olarak rabbinin verdiği, “Onlar artık iman etmeyecekler!” şeklindeki hüküm gerçekleşti.
Kelime meali
كَذَٰلِكَ böylece · حَقَّتْ gerçekleşmiş oldu · كَلِمَتُ sözü · رَبِّكَ Rabbinin · عَلَى hakkındaki · ٱلَّذِينَ kimseler · فَسَقُوٓا۟ yoldan çıkmış(lar) · أَنَّهُمْ onlar · لَا iman etmezler · يُؤْمِنُونَ
قُلۡ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥۚ قُلِ ٱللَّهُ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥۖ فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ ﴿34﴾
ḳul hel min şürakâiküm mey yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdüh. ḳuli-llâhü yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdühû feennâ tü'fekûn.
34. “O sizin tanrılaştırdığınız varlıklar arasında, bir şeyi ilk defa yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden biri var mı?” diye sor. De ki: “İlkten yaratan da yaratmayı tekrar eden de Allah’tır. Şu halde nasıl gerçeğin dışına saptırılıyorsunuz!”
Kelime meali
قُلْ de ki · هَلْ var mıdır? · مِن sizin ortak koştuklarınızdan · شُرَكَآئِكُم · مَّن bir kimse · يَبْدَؤُا۟ ilk kez gerçekleştirip · ٱلْخَلْقَ yaratma işini · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ ۚ yeniden diriltecek · قُلِ de ki · ٱللَّهُ Allah · يَبْدَؤُا۟ ilk kez gerçekleştirip · ٱلْخَلْقَ yaratma işini · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ ۖ yeniden diriltir · فَأَنَّىٰ artık nasıl? · تُؤْفَكُونَ çevriliyorsunuz
قُلۡ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّۚ قُلِ ٱللَّهُ يَهۡدِي لِلۡحَقِّۗ أَفَمَن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لَّا يَهِدِّيٓ إِلَّآ أَن يُهۡدَىٰۖ فَمَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ﴿35﴾
ḳul hel min şürakâiküm mey yehdî ile-lḥaḳḳ. ḳuli-llâhü yehdî lilḥaḳḳ. efemey yehdî ile-lḥaḳḳi eḥaḳḳu ey yüttebe`a emmel lâ yehiddî illâ ey yühdâ. femâ leküm. keyfe taḥkümûn.
35. Tanrı diye taptıklarınız içinde hakka götüren biri var mı?” diye sor. De ki: “Hakka götüren yalnız Allah’tır.” Öyleyse hakka götüren mi izlenmeye daha lâyıktır, yoksa rehberlik edilmedikçe bir başına yolunu bulmaktan bile âciz olan mı? Size ne oluyor, nasıl yargıda bulunuyorsunuz böyle?
Kelime meali
قُلْ de ki · هَلْ var mıdır? · مِن sizin ortak koştuklarınızdan · شُرَكَآئِكُم · مَّن bir kimse · يَهْدِىٓ iletecek · إِلَى hakka · ٱلْحَقِّ ۚ · قُلِ de ki · ٱللَّهُ Allah · يَهْدِى iletir · لِلْحَقِّ ۗ hakka · أَفَمَن kimse mi? · يَهْدِىٓ ileten · إِلَى hakka · ٱلْحَقِّ · أَحَقُّ daha lâyıktır · أَن uyulmaya · يُتَّبَعَ · أَمَّن yoksa kimse mi? · لَّا doğru yolu bulamayan · يَهِدِّىٓ · إِلَّآ dışında · أَن kendisi yöneltilmesi · يُهْدَىٰ ۖ · فَمَا ne oluyor · لَكُمْ size · كَيْفَ nasıl · تَحْكُمُونَ hüküm veriyorsunuz
وَمَا يَتَّبِعُ أَكۡثَرُهُمۡ إِلَّا ظَنًّاۚ إِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغۡنِي مِنَ ٱلۡحَقِّ شَيۡـًٔاۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمُۢ بِمَا يَفۡعَلُونَ ﴿36﴾
vemâ yettebi`u ekŝeruhüm illâ żannâ. inne-żżanne lâ yugnî mine-lḥaḳḳi şey'â. inne-llâhe `alîmüm bimâ yef`alûn.
36. Onların çoğu sadece zanna uyuyor. Oysa zan hiçbir şekilde gerçek ve kesin bilginin yerini tutamaz. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir!
Kelime meali
وَمَا ve · يَتَّبِعُ uymamaktadır · أَكْثَرُهُمْ onların çoğu · إِلَّا başkasına · ظَنًّا ۚ zandan · إِنَّ şüphesiz · ٱلظَّنَّ zan ise · لَا kazandırmaz · يُغْنِى · مِنَ gerçek açısından · ٱلْحَقِّ · شَيْـًٔا ۚ bir şey · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَلِيمٌۢ bilmektedir · بِمَا şeyleri · يَفْعَلُونَ onların yaptıkları
وَمَا كَانَ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانُ أَن يُفۡتَرَىٰ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَلَٰكِن تَصۡدِيقَ ٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَتَفۡصِيلَ ٱلۡكِتَٰبِ لَا رَيۡبَ فِيهِ مِن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿37﴾
vemâ kâne hâẕe-lḳur'ânü ey yüfterâ min dûni-llâhi velâkin taṣdîḳa-lleẕî beyne yedeyhi vetefṣîle-lkitâbi lâ raybe fîhi mir rabbi-l`âlemîn.
37. Bu Kur’an Allah’tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir; o, kendisinden önceki kitapları (asıllarını) doğrulamakta ve konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır; bunda kuşku yoktur, O âlemlerin rabbindendir.
Kelime meali
وَمَا ve · كَانَ değildir · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانُ Kur'an · أَن uydurulmuş · يُفْتَرَىٰ · مِن başkası tarafından · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tandır · وَلَـٰكِن ve ancak · تَصْدِيقَ doğrulayıcıdır · ٱلَّذِى arasındakini · بَيْنَ · يَدَيْهِ iki eli · وَتَفْصِيلَ ve açıklayıcıdır · ٱلْكِتَـٰبِ Kitab'ı · لَا şüphe yoktur · رَيْبَ · فِيهِ onda · مِن Rabbi'ndendir · رَّبِّ · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰهُۖ قُلۡ فَأۡتُواْ بِسُورَةࣲ مِّثۡلِهِۦ وَٱدۡعُواْ مَنِ ٱسۡتَطَعۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿38﴾
em yeḳûlûne-fterâh. ḳul fe'tû bisûratim miŝlihî ved`û meni-steṭa`tüm min dûni-llâhi in küntüm ṣâdiḳîn.
38. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım; Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın!”
Kelime meali
أَمْ yoksa · يَقُولُونَ diyorlar · ٱفْتَرَىٰهُ ۖ O'nu kendisi uydurdu · قُلْ de ki · فَأْتُوا۟ getirin · بِسُورَةٍۢ bir sure · مِّثْلِهِۦ onun benzeri · وَٱدْعُوا۟ ve çağırın · مَنِ gücünüz yeteni · ٱسْتَطَعْتُم · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru sözlü
بَلۡ كَذَّبُواْ بِمَا لَمۡ يُحِيطُواْ بِعِلۡمِهِۦ وَلَمَّا يَأۡتِهِمۡ تَأۡوِيلُهُۥۚ كَذَٰلِكَ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿39﴾
bel keẕẕebû bimâ lem yüḥîṭû bi`ilmihî velemmâ ye'tihim te'vîlüh. keẕâlike keẕẕebe-lleẕîne min ḳablihim fenżur keyfe kâne `âḳibetu-żżâlimîn.
39. İşin gerçeği şu ki onlar, mahiyetini bilemedikleri ve henüz kendilerine yorumu yapılmamış olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de işte böyle yalan saymışlardı; ama bak zalimlerin sonu nice oldu!
Kelime meali
بَلْ hayır · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · بِمَا şeyi · لَمْ kavrayamadıkları · يُحِيطُوا۟ · بِعِلْمِهِۦ ilmini · وَلَمَّا ve · يَأْتِهِمْ kendilerine gelmeyen · تَأْوِيلُهُۥ ۚ yorumu · كَذَٰلِكَ böyle · كَذَّبَ yalanlamışlardı · ٱلَّذِينَ kimseler de · مِن onlardan önceki(ler) · قَبْلِهِمْ ۖ · فَٱنظُرْ bir bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğuna · عَـٰقِبَةُ sonlarının · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin
وَمِنۡهُم مَّن يُؤۡمِنُ بِهِۦ وَمِنۡهُم مَّن لَّا يُؤۡمِنُ بِهِۦۚ وَرَبُّكَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿40﴾
veminhüm mey yü'minü bihî veminhüm mel lâ yü'minü bih. verabbüke a`lemü bilmüfsidîn.
40. Onların arasında bu Kur’an’a inanan da var inanmayan da. Rabbin bozguncuları çok iyi bilmektedir.
Kelime meali
وَمِنْهُم ve içlerinde vardır · مَّن kimse · يُؤْمِنُ iman eden · بِهِۦ ona · وَمِنْهُم ve içlerinde vardır · مَّن kimse · لَّا iman etmeyen de · يُؤْمِنُ · بِهِۦ ۚ ona · وَرَبُّكَ ve Rabbin · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuları
وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل لِّي عَمَلِي وَلَكُمۡ عَمَلُكُمۡۖ أَنتُم بَرِيٓـُٔونَ مِمَّآ أَعۡمَلُ وَأَنَا۠ بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿41﴾
vein keẕẕebûke feḳul lî `amelî veleküm `amelüküm. entüm berîûne mimmâ a`melü veenâ berîüm mimmâ ta`melûn.
41. Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim.”
Kelime meali
وَإِن ve eğer · كَذَّبُوكَ seni yalanlarlarsa · فَقُل de ki · لِّى banadır · عَمَلِى benim yaptığım · وَلَكُمْ ve sizedir · عَمَلُكُمْ ۖ sizin yaptığınız · أَنتُم siz · بَرِيٓـُٔونَ uzaksınız · مِمَّآ benim yaptığımdan · أَعْمَلُ · وَأَنَا۠ ve ben de · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا sizin yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ
وَمِنۡهُم مَّن يَسۡتَمِعُونَ إِلَيۡكَۚ أَفَأَنتَ تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ وَلَوۡ كَانُواْ لَا يَعۡقِلُونَ ﴿42﴾
veminhüm mey yestemi`ûne ileyk. efeente tüsmi`u-ṣṣumme velev kânû lâ ya`ḳilûn.
42. İçlerinde seni dinleyenler de var; ama sağırlara -üstelik akıllarını da işletmiyorlarsa- gerçeği sen mi duyuracaksın?
Kelime meali
وَمِنْهُم içlerinde vardır · مَّن kimseler · يَسْتَمِعُونَ dinleyenler · إِلَيْكَ ۚ seni · أَفَأَنتَ sen · تُسْمِعُ duyurabilecek misin? · ٱلصُّمَّ sağırlara · وَلَوْ üstelik · كَانُوا۟ akıl etmiyorlarsa · لَا · يَعْقِلُونَ
وَمِنۡهُم مَّن يَنظُرُ إِلَيۡكَۚ أَفَأَنتَ تَهۡدِي ٱلۡعُمۡيَ وَلَوۡ كَانُواْ لَا يُبۡصِرُونَ ﴿43﴾
veminhüm mey yenżuru ileyk. efeente tehdi-l`umye velev kânû lâ yübṣirûn.
43. Onların arasında sana bakanlar da var; ama eğer görmüyorlarsa körlere doğru yolu sen nasıl göstereceksin?
Kelime meali
وَمِنْهُم ve onlardan vardır · مَّن kimseler · يَنظُرُ bakan(lar) · إِلَيْكَ ۚ sana · أَفَأَنتَ sen · تَهْدِى doğru yola iletebilecek misin? · ٱلْعُمْىَ körleri · وَلَوْ ve eğer · كَانُوا۟ görmüyorlarsa · لَا · يُبْصِرُونَ
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَظۡلِمُ ٱلنَّاسَ شَيۡـࣰٔ ا وَلَٰكِنَّ ٱلنَّاسَ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿44﴾
inne-llâhe lâ yażlimü-nnâse şey'ev velâkinne-nnâse enfüsehüm yażlimûn.
44. Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا haksızlık etmez · يَظْلِمُ · ٱلنَّاسَ insanlara · شَيْـًۭٔا hiçbir · وَلَـٰكِنَّ ancak · ٱلنَّاسَ insanlar · أَنفُسَهُمْ kendi kendilerine · يَظْلِمُونَ haksızlık ederler
وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ كَأَن لَّمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا سَاعَةࣰ مِّنَ ٱلنَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيۡنَهُمۡۚ قَدۡ خَسِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱللَّهِ وَمَا كَانُواْ مُهۡتَدِينَ ﴿45﴾
veyevme yaḥşüruhüm keel lem yelbeŝû illâ sâ`atem mine-nnehâri yete`ârafûne beynehüm. ḳad ḫasira-lleẕîne keẕẕebû biliḳâi-llâhi vemâ kânû mühtedîn.
45. Allah onları mahşerde topladığı vakit, sanki (dünyada) sadece günün bir saatinde, aralarında tanışacak kadar kısa bir süre kaldıklarını sanacaklardır. (İşte o vakit) Allah’ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını asılsız sayanlar ve doğru yolda yaşamamış olanlar hüsrana uğramış olacaklar.
Kelime meali
وَيَوْمَ ve gün · يَحْشُرُهُمْ onları toplayacağımız · كَأَن sanki gibi · لَّمْ kalmamışlar · يَلْبَثُوٓا۟ · إِلَّا bile · سَاعَةًۭ bir anı kadar · مِّنَ gündüzden · ٱلنَّهَارِ · يَتَعَارَفُونَ tanışırlar · بَيْنَهُمْ ۚ kendi aralarında · قَدْ muhakkak · خَسِرَ zarara uğramışlardır · ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lar) · بِلِقَآءِ kavuşmayı · ٱللَّهِ Allah'a · وَمَا ve · كَانُوا۟ doğru yola girmeyenler · مُهْتَدِينَ
وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعۡضَ ٱلَّذِي نَعِدُهُمۡ أَوۡ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيۡنَا مَرۡجِعُهُمۡ ثُمَّ ٱللَّهُ شَهِيدٌ عَلَىٰ مَا يَفۡعَلُونَ ﴿46﴾
veimmâ nüriyenneke ba`ḍa-lleẕî ne`idühüm ev neteveffeyenneke feileynâ merci`uhüm ŝümme-llâhü şehîdün `alâ mâ yef`alûn.
46. Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz; ama sonuçta dönüşleri bizedir; sonra Allah onların neler yaptığına da şahittir.
Kelime meali
وَإِمَّا veya · نُرِيَنَّكَ sana göstersek · بَعْضَ bir kısmını · ٱلَّذِى onlara vaadettiklerimizin · نَعِدُهُمْ · أَوْ ya da · نَتَوَفَّيَنَّكَ seni vefat ettirsek · فَإِلَيْنَا sonuçta bizedir · مَرْجِعُهُمْ onların dönüşü · ثُمَّ sonra · ٱللَّهُ Allah · شَهِيدٌ şahittir · عَلَىٰ üzerine · مَا şey · يَفْعَلُونَ onların yaptıkları
وَلِكُلِّ أُمَّةࣲ رَّسُولࣱۖ فَإِذَا جَآءَ رَسُولُهُمۡ قُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡقِسۡطِ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿47﴾
velikülli ümmetir rasûl. feiẕâ câe rasûlühüm ḳuḍiye beynehüm bilḳisṭi vehüm lâ yużlemûn.
47. Her ümmetin bir peygamberi olmuştur. Onlara peygamberleri geldiğine göre aralarında olup bitenler hakkında adaletle hüküm verilir, haksızlığa uğratılmazlar.
Kelime meali
وَلِكُلِّ ve hepsi için vardır · أُمَّةٍۢ ümmetin · رَّسُولٌۭ ۖ bir peygamberi · فَإِذَا ne zaman ki · جَآءَ geldiğinde · رَسُولُهُمْ Peygamberleri · قُضِىَ hükmedilir · بَيْنَهُم aralarında · بِٱلْقِسْطِ adaletle · وَهُمْ ve onlar · لَا haksızlığa uğratılmazlar · يُظْلَمُونَ
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿48﴾
veyeḳûlûne metâ hâẕe-lva`dü in küntüm ṣâdiḳîn.
48. “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit?” diyorlar.
Kelime meali
وَيَقُولُونَ ve diyorlar ki · مَتَىٰ ne zamandır? · هَـٰذَا bu · ٱلْوَعْدُ vaad edilen · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru sözlü
قُل لَّآ أَمۡلِكُ لِنَفۡسِي ضَرࣰّ ا وَلَا نَفۡعًا إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُۗ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌۚ إِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ فَلَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ سَاعَةࣰ وَلَا يَسۡتَقۡدِمُونَ ﴿49﴾
ḳul lâ emlikü linefsî ḍarrav velâ nef`an illâ mâ şâe-llâh. likülli ümmetin ecelün. iẕâ câe ecelühüm felâ yeste'ḫirûne sâ`atev velâ yestaḳdimûn.
49. De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bile ne bir zarar ne de fayda vermeye muktedirim. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّآ ben dokunduramam · أَمْلِكُ · لِنَفْسِى kendime · ضَرًّۭا bir zarar · وَلَا veya · نَفْعًا yarar · إِلَّا başka · مَا dilediğinden · شَآءَ · ٱللَّهُ ۗ Allah'ın · لِكُلِّ hepsi için vardır · أُمَّةٍ ümmetin · أَجَلٌ ۚ bir eceli · إِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَجَلُهُمْ ecelleri · فَلَا ne · يَسْتَـْٔخِرُونَ öne alınırlar · سَاعَةًۭ ۖ bir saat · وَلَا ne de · يَسْتَقْدِمُونَ geriye bırakılırlar
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَتَىٰكُمۡ عَذَابُهُۥ بَيَٰتًا أَوۡ نَهَارࣰ ا مَّاذَا يَسۡتَعۡجِلُ مِنۡهُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿50﴾
ḳul era'eytüm in etâküm `aẕâbühû beyâten ev nehâram mâẕâ yesta`cilü minhü-lmücrimûn.
50. Şunu da söyle: “Ne dersiniz, ya O’nun azabı bir gece veya gündüz vakti üstünüze inerse!” Günah içinde boğulmuş olanların böyle âcilen olmasını istedikleri bunların hangisidir?
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتُمْ söyleyin bakalım · إِنْ eğer · أَتَىٰكُمْ size gelirse · عَذَابُهُۥ O'nun azabı · بَيَـٰتًا gece vakti · أَوْ veya · نَهَارًۭا gündüz · مَّاذَا ne diye · يَسْتَعْجِلُ acele ediyorlar · مِنْهُ bunda · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular
أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ ءَامَنتُم بِهِۦٓۚ ءَآلۡـَٰٔنَ وَقَدۡ كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿51﴾
eŝümme iẕâ mâ veḳa`a âmentüm bih. âl'âne veḳad küntüm bihî testa`cilûn.
51. Olacaklar olduktan sonra mı buna iman edeceksiniz? O anda, öyle mi? Hani azabın çarçabuk gelmesini istemiştiniz!
Kelime meali
أَثُمَّ (ondan) sonra mı? · إِذَا zaman ki · مَا ne · وَقَعَ gerçekleşti · ءَامَنتُم inanacaksınız · بِهِۦٓ ۚ ona · ءَآلْـَٔـٰنَ şimdi mi? · وَقَدْ elbette · كُنتُم siz · بِهِۦ onu · تَسْتَعْجِلُونَ acele istiyordunuz
ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ ٱلۡخُلۡدِ هَلۡ تُجۡزَوۡنَ إِلَّا بِمَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ ﴿52﴾
ŝümme ḳîle lilleẕîne żalemû ẕûḳû `aẕâbe-lḫuld. hel tüczevne illâ bimâ küntüm teksibûn.
52. Sonra o kötülük edenlere şöyle denilir: “Tadın bitmeyen azabı! Vaktiyle yaptıklarınızdan başka şeyler sebebiyle mi cezalandırılıyorsunuz?”
Kelime meali
ثُمَّ sonra · قِيلَ denilir · لِلَّذِينَ kimselere · ظَلَمُوا۟ zulmeden(lere) · ذُوقُوا۟ tadın · عَذَابَ azabı · ٱلْخُلْدِ sonsuz · هَلْ musunuz? · تُجْزَوْنَ cezalandırılıyor · إِلَّا başkasıyla · بِمَا olduklarınızdan · كُنتُمْ · تَكْسِبُونَ kazanıyor(lar)
۞وَيَسۡتَنۢبِـُٔونَكَ أَحَقٌّ هُوَۖ قُلۡ إِي وَرَبِّيٓ إِنَّهُۥ لَحَقࣱّۖ وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ ﴿53﴾
veyestembiûneke eḥaḳḳun hû. ḳul î verabbî innehû leḥaḳḳuv vemâ entüm bimü`cizîn.
53. “Sahi bu doğru mu?” diye sana soruyorlar. De ki: “Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz!”
Kelime meali
۞ وَيَسْتَنۢبِـُٔونَكَ senden soruyorlar · أَحَقٌّ gerçek mi? · هُوَ ۖ O · قُلْ de ki · إِى evet · وَرَبِّىٓ Rabbime yemin ederim ki · إِنَّهُۥ şüphesiz o · لَحَقٌّۭ ۖ gerçektir · وَمَآ ve değil(siniz) · أَنتُم siz · بِمُعْجِزِينَ aciz bırakacak
وَلَوۡ أَنَّ لِكُلِّ نَفۡسࣲ ظَلَمَتۡ مَا فِي ٱلۡأَرۡضِ لَٱفۡتَدَتۡ بِهِۦۗ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۖ وَقُضِيَ بَيۡنَهُم بِٱلۡقِسۡطِ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿54﴾
velev enne likülli nefsin żalemet mâ fi-l'arḍi leftedet bih. veeserrü-nnedâmete lemmâ raevu-l`aẕâb. veḳuḍiye beynehüm bilḳisṭi vehüm lâ yużlemûn.
54. Haksızlık yapmış olan her insan, dünyadaki her şey kendisinin olsa (o gün) kurtulmak için onu feda ederdi. Onlar azabı gördükleri vakit pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar. Onlar hakkında adaletle hüküm verilecek, kendilerine haksızlık edilmeyecektir.
Kelime meali
وَلَوْ ve şayet · أَنَّ şüphesiz · لِكُلِّ her · نَفْسٍۢ nefis · ظَلَمَتْ zulmeden · مَا ne varsa · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · لَٱفْتَدَتْ fidye olarak verirdi · بِهِۦ ۗ onu · وَأَسَرُّوا۟ ve açığa vururlar · ٱلنَّدَامَةَ pişmanlıklarını · لَمَّا zaman · رَأَوُا۟ gördükleri · ٱلْعَذَابَ ۖ azabı · وَقُضِىَ ve hüküm verilir · بَيْنَهُم aralarında · بِٱلْقِسْطِ ۚ adaletle · وَهُمْ ve onlar · لَا haksızlığa uğratılmazlar · يُظْلَمُونَ
أَلَآ إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ أَلَآ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿55﴾
elâ inne lillâhi mâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. elâ inne va`de-llâhi ḥaḳḳuv velâkinne ekŝerahüm lâ ya`lemûn.
55. Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Dikkat edin, Allah’ın olacağını bildirdiği şey gerçektir; ama onların çoğu bilmezler.
Kelime meali
أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · لِلَّهِ Allah'ındır · مَا olanların tümü · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerde · أَلَآ İyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · وَعْدَ vaadettiği · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ gerçektir · وَلَـٰكِنَّ ancak · أَكْثَرَهُمْ onların çoğu · لَا bilmiyorlar · يَعْلَمُونَ
هُوَ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿56﴾
hüve yuḥyî veyümîtü veileyhi türce`ûn.
56. Hayatı veren de alan da O’dur; sonunda O’na döndürüleceksiniz.
Kelime meali
هُوَ O · يُحْىِۦ diriltir · وَيُمِيتُ ve öldürür · وَإِلَيْهِ ve O'na · تُرْجَعُونَ döndürülürsünüz
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ قَدۡ جَآءَتۡكُم مَّوۡعِظَةࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ وَشِفَآءࣱ لِّمَا فِي ٱلصُّدُورِ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣱ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿57﴾
yâ eyyühe-nnâsü ḳad câetküm mev`iżatüm mir rabbiküm veşifâül limâ fi-ṣṣudûri vehüdev veraḥmetül lilmü'minîn.
57. Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · قَدْ muhakkak · جَآءَتْكُم size gelmiştir · مَّوْعِظَةٌۭ bir öğüt · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · وَشِفَآءٌۭ ve bir şifa · لِّمَا olanlar için · فِى gönüllerde · ٱلصُّدُورِ · وَهُدًۭى ve bir hidayet · وَرَحْمَةٌۭ ve rahmet · لِّلْمُؤْمِنِينَ mü'minler için
قُلۡ بِفَضۡلِ ٱللَّهِ وَبِرَحۡمَتِهِۦ فَبِذَٰلِكَ فَلۡيَفۡرَحُواْ هُوَ خَيۡرࣱ مِّمَّا يَجۡمَعُونَ ﴿58﴾
ḳul bifaḍli-llâhi vebiraḥmetihî febiẕâlike felyefraḥû. hüve ḫayrum mimmâ yecme`ûn.
58. Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah’ın lutfu ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir.
Kelime meali
قُلْ de ki · بِفَضْلِ lütfuyla · ٱللَّهِ Allah'ın · وَبِرَحْمَتِهِۦ ve rahmetiyle · فَبِذَٰلِكَ işte bununla · فَلْيَفْرَحُوا۟ sevinsinler · هُوَ bu · خَيْرٌۭ hayırlıdır · مِّمَّا şeylerden · يَجْمَعُونَ biriktirdikleri
قُلۡ أَرَءَيۡتُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ لَكُم مِّن رِّزۡقࣲ فَجَعَلۡتُم مِّنۡهُ حَرَامࣰ ا وَحَلَٰلࣰ ا قُلۡ ءَآللَّهُ أَذِنَ لَكُمۡۖ أَمۡ عَلَى ٱللَّهِ تَفۡتَرُونَ ﴿59﴾
ḳul era'eytüm mâ enzele-llâhü leküm mir rizḳin fece`altüm minhü ḥarâmev veḥalâlâ. ḳul ellâhü eẕine leküm em `ale-llâhi tefterûn.
59. De ki: “Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl bir kısmını haram saymanıza ne demeli?” De ki: “Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتُم görmüyor musunuz? · مَّآ indirdiğini · أَنزَلَ · ٱللَّهُ Allah'ın · لَكُم size · مِّن rızıktan · رِّزْقٍۢ · فَجَعَلْتُم ve sizin kıldığınızı · مِّنْهُ ondan · حَرَامًۭا (bir kısmını) haram · وَحَلَـٰلًۭا (bir kısmını) helal · قُلْ de ki · ءَآللَّهُ Allah mı? · أَذِنَ izin verdi · لَكُمْ ۖ size · أَمْ yoksa · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · تَفْتَرُونَ iftira (mı) ediyorsunuz
وَمَا ظَنُّ ٱلَّذِينَ يَفۡتَرُونَ عَلَى ٱللَّهِ ٱلۡكَذِبَ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَشۡكُرُونَ ﴿60﴾
vemâ żannü-lleẕîne yefterûne `ale-llâhi-lkeẕibe yevme-lḳiyâmeh. inne-llâhe leẕû faḍlin `ale-nnâsi velâkinne ekŝerahüm lâ yeşkürûn.
60. Peki, kendi uydurmalarını Allah’a yakıştıranlar, kıyamet gününde olacaklar için ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki Allah insanlara karşı lutufkârdır; ama onların çoğu şükretmezler.
Kelime meali
وَمَا ve nedir? · ظَنُّ zanları · ٱلَّذِينَ kimselerin · يَفْتَرُونَ uyduranların · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · ٱلْكَذِبَ yalan · يَوْمَ günü (hakkında) · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَذُو sahibidir · فَضْلٍ lütuf · عَلَى karşı · ٱلنَّاسِ insanlara · وَلَـٰكِنَّ ve ancak · أَكْثَرَهُمْ onların çoğu · لَا şükretmezler · يَشْكُرُونَ
وَمَا تَكُونُ فِي شَأۡنࣲ وَمَا تَتۡلُواْ مِنۡهُ مِن قُرۡءَانࣲ وَلَا تَعۡمَلُونَ مِنۡ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيۡكُمۡ شُهُودًا إِذۡ تُفِيضُونَ فِيهِۚ وَمَا يَعۡزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثۡقَالِ ذَرَّةࣲ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فِي ٱلسَّمَآءِ وَلَآ أَصۡغَرَ مِن ذَٰلِكَ وَلَآ أَكۡبَرَ إِلَّا فِي كِتَٰبࣲ مُّبِينٍ ﴿61﴾
vemâ tekûnü fî şe'niv vemâ tetlû minhü min ḳur'âniv velâ ta`melûne min `amelin illâ künnâ `aleyküm şühûden iẕ tüfîḍûne fîh. vemâ ya`zübü `ar rabbike mim miŝḳâli ẕerratin fi-l'arḍi velâ fi-ssemâi velâ aṣgara min ẕâlike velâ ekbera illâ fî kitâbim mübîn.
61. Ne zaman sen bir faaliyet göstersen, Kur’an’dan bir bölüm okusan ve siz ne zaman bir iş yapsanız, o işe koyulduğunuzda muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz. Ne yerde ne de gökte, zerre miktarı bir şey bile rabbinin bilgisi dışında kalmaz; bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa istisnasız apaçık bir kitapta yazılıdır.
Kelime meali
وَمَا ve ne · تَكُونُ olsanız · فِى durumda · شَأْنٍۢ · وَمَا ve ne · تَتْلُوا۟ okusanız · مِنْهُ onun hakkında · مِن Kur'andan · قُرْءَانٍۢ · وَلَا ne ne · تَعْمَلُونَ yapsanız · مِنْ yapılacaklardan · عَمَلٍ · إِلَّا ancak · كُنَّا biz · عَلَيْكُمْ sizin üzerinize · شُهُودًا şahidiz · إِذْ zaman · تُفِيضُونَ siz daldığınız · فِيهِ ۚ ona · وَمَا değildir · يَعْزُبُ gizli · عَن Rabbinden · رَّبِّكَ · مِن (bir şey) · مِّثْقَالِ ağırlığınca · ذَرَّةٍۢ zerre · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ne de · فِى gökte · ٱلسَّمَآءِ · وَلَآ ne de · أَصْغَرَ daha küçüğü · مِن bundan · ذَٰلِكَ · وَلَآ ve ne de · أَكْبَرَ daha büyüğü · إِلَّا ancak · فِى kitaptadır · كِتَـٰبٍۢ · مُّبِينٍ apaçık
أَلَآ إِنَّ أَوۡلِيَآءَ ٱللَّهِ لَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿62﴾
elâ inne evliyâe-llâhi lâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
62. Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.
Kelime meali
أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · أَوْلِيَآءَ dostları için · ٱللَّهِ Allah'ın · لَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve · هُمْ onlar · يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir
ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿63﴾
elleẕîne âmenû vekânû yetteḳûn.
63–64. Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler; · ءَامَنُوا۟ onlar iman eden · وَكَانُوا۟ ve · يَتَّقُونَ sakınanlar
لَهُمُ ٱلۡبُشۡرَىٰ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِۚ لَا تَبۡدِيلَ لِكَلِمَٰتِ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ﴿64﴾
lehümü-lbüşrâ fi-lḥayâti-ddünyâ vefi-l'âḫirah. lâ tebdîle likelimâti-llâh. ẕâlike hüve-lfevzü-l`ażîm.
Kelime meali
لَهُمُ onlar için vardır · ٱلْبُشْرَىٰ müjdeler · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَفِى ve · ٱلْـَٔاخِرَةِ ۚ ahirette · لَا olmaz · تَبْدِيلَ değişme · لِكَلِمَـٰتِ sözlerinde · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · ذَٰلِكَ işte · هُوَ bu · ٱلْفَوْزُ kurtuluştur · ٱلْعَظِيمُ büyük
وَلَا يَحۡزُنكَ قَوۡلُهُمۡۘ إِنَّ ٱلۡعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًاۚ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿65﴾
velâ yaḥzünke ḳavlühüm. inne-l`izzete lillâhi cemî`â. hüve-ssemî`u-l`alîm.
65. Onların sözleri seni üzmesin. Kuşkusuz güç tamamıyla Allah’ındır; O her şeyi duymaktadır, bilmektedir.
Kelime meali
وَلَا seni üzmesin · يَحْزُنكَ · قَوْلُهُمْ ۘ onların sözleri · إِنَّ şüphesiz · ٱلْعِزَّةَ yücelik · لِلَّهِ Allah'ındır · جَمِيعًا ۚ tamamen · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ duyandır · ٱلْعَلِيمُ bilendir
أَلَآ إِنَّ لِلَّهِ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِۗ وَمَا يَتَّبِعُ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ شُرَكَآءَۚ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَإِنۡ هُمۡ إِلَّا يَخۡرُصُونَ ﴿66﴾
elâ inne lillâhi men fi-ssemâvâti vemen fi-l'arḍ. vemâ yettebi`u-lleẕîne yed`ûne min dûni-llâhi şürakâ'. iy yettebi`ûne ille-żżanne vein hüm illâ yaḫruṣûn.
66. Bilesiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştukları sözde tanrılara tapanlar neyin peşinden gidiyorlar? Onlar yalnızca kuruntularının peşinden gidiyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
Kelime meali
أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · لِلَّهِ Allah'ındır · مَن kim varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَمَن ve kim varsa · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ ۗ · وَمَا ve · يَتَّبِعُ uymuyorlar · ٱلَّذِينَ kimseler · يَدْعُونَ tapınan(lar) · مِن başkalarına · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · شُرَكَآءَ ۚ ortak koştuklarına · إِن ancak · يَتَّبِعُونَ onlar uyuyorlar · إِلَّا sadece · ٱلظَّنَّ zanna · وَإِنْ ve · هُمْ onlar · إِلَّا sadece · يَخْرُصُونَ saçmalıyorlar
هُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَٱلنَّهَارَ مُبۡصِرًاۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَسۡمَعُونَ ﴿67﴾
hüve-lleẕî ce`ale lekümü-lleyle liteskünû fîhi vennehâra mübṣirâ. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yesme`ûn.
67. İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O’dur. Kuşkusuz dinlemesini bilen bir topluluk için bunda dersler vardır.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى o ki · جَعَلَ yaratan · لَكُمُ sizin için · ٱلَّيْلَ geceyi · لِتَسْكُنُوا۟ dinlenmeniz için · فِيهِ onda · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · مُبْصِرًا ۚ aydınlatıcı olarak · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكَ · لَـَٔايَـٰتٍۢ ayetler vardır · لِّقَوْمٍۢ bir topluluk için · يَسْمَعُونَ duyan
قَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدࣰ اۗ سُبۡحَٰنَهُۥۖ هُوَ ٱلۡغَنِيُّۖ لَهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۚ إِنۡ عِندَكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭ بِهَٰذَآۚ أَتَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿68﴾
ḳâlü-tteḫaẕe-llâhü veleden sübḥâneh. hüve-lganiyy. lehû mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'arḍ. in `indeküm min sülṭânim bihâẕâ. eteḳûlûne `ale-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
68. Onlar, “Allah çocuk edindi” dediler. Hâşâ!... O hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur. Yanınızda bu iddianızı kanıtlayacak bir deliliniz asla yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · ٱتَّخَذَ edindi · ٱللَّهُ Allah · وَلَدًۭا ۗ çocuk · سُبْحَـٰنَهُۥ ۖ O bundan münezzehtir · هُوَ O · ٱلْغَنِىُّ ۖ hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır · لَهُۥ O'nundur · مَا ne varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَمَا ve ne varsa · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ ۚ · إِنْ yoktur · عِندَكُم sizin · مِّن hiçbir · سُلْطَـٰنٍۭ deliliniz · بِهَـٰذَآ ۚ bu konuda · أَتَقُولُونَ söylüyor musunuz? · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · مَا şeyi · لَا bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
قُلۡ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَفۡتَرُونَ عَلَى ٱللَّهِ ٱلۡكَذِبَ لَا يُفۡلِحُونَ ﴿69﴾
ḳul inne-lleẕîne yefterûne `ale-llâhi-lkeẕibe lâ yüfliḥûn.
69. De ki: “Allah hakkında asılsız şeyler yakıştıranlar kurtuluşa eremezler.”
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يَفْتَرُونَ uyduran(lar) · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · ٱلْكَذِبَ yalan · لَا kurtuluşa eremezler · يُفْلِحُونَ
مَتَٰعࣱ فِي ٱلدُّنۡيَا ثُمَّ إِلَيۡنَا مَرۡجِعُهُمۡ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ ٱلۡعَذَابَ ٱلشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكۡفُرُونَ ﴿70﴾
metâ`un fi-ddünyâ ŝümme ileynâ merci`uhüm ŝümme nüẕîḳuhümü-l`aẕâbe-şşedîde bimâ kânû yekfürûn.
70. Bu dünyadaki, önemsiz bir menfaattir; sonunda onların dönüşü bizedir ve nihayet inkâr etmiş olmaları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattıracağız!
Kelime meali
مَتَـٰعٌۭ bir geçim sürerler · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · ثُمَّ sonra · إِلَيْنَا bizedir · مَرْجِعُهُمْ dönüşleri · ثُمَّ sonra · نُذِيقُهُمُ tattırırız · ٱلْعَذَابَ azabı · ٱلشَّدِيدَ şiddetli · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ olmalarından · يَكْفُرُونَ inkâr ediyor(lar)
۞وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ نُوحٍ إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦ يَٰقَوۡمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيۡكُم مَّقَامِي وَتَذۡكِيرِي بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ فَعَلَى ٱللَّهِ تَوَكَّلۡتُ فَأَجۡمِعُوٓاْ أَمۡرَكُمۡ وَشُرَكَآءَكُمۡ ثُمَّ لَا يَكُنۡ أَمۡرُكُمۡ عَلَيۡكُمۡ غُمَّةࣰ ثُمَّ ٱقۡضُوٓاْ إِلَيَّ وَلَا تُنظِرُونِ ﴿71﴾
vetlü `aleyhim nebee nûḥ. iẕ ḳâle liḳavmihî yâ ḳavmi in kâne kebüra `aleyküm meḳâmî veteẕkîrî biâyâti-llâhi fe`ale-llâhi tevekkeltü feecmi`û emraküm veşürakâeküm ŝümme lâ yekün emruküm `aleyküm gummeten ŝümme-ḳḍû ileyye velâ tünżirûn.
71. Onlara Nûh’un kıssasını da oku! O, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa, bilin ki ben yalnız Allah’a dayanıp güveniyorum; siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın.
Kelime meali
۞ وَٱتْلُ oku · عَلَيْهِمْ onlara · نَبَأَ kıssasını · نُوحٍ Nuh'un · إِذْ hani · قَالَ şöyle söylemişti · لِقَوْمِهِۦ kavmine · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · إِن eğer · كَانَ ise · كَبُرَ ağır · عَلَيْكُم size · مَّقَامِى aranızda durmam · وَتَذْكِيرِى ve size hatırlatmam · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · فَعَلَى bilin ki · ٱللَّهِ Allah'a · تَوَكَّلْتُ güvendim · فَأَجْمِعُوٓا۟ siz de toplanın · أَمْرَكُمْ işiniz hakkında · وَشُرَكَآءَكُمْ ortaklarınızla · ثُمَّ sonra · لَا olmasın · يَكُنْ · أَمْرُكُمْ işiniz · عَلَيْكُمْ kendi aranızda · غُمَّةًۭ bir dert · ثُمَّ sonra · ٱقْضُوٓا۟ uygulayın · إِلَىَّ bana karşı · وَلَا ve · تُنظِرُونِ bana mühlet vermeyin
فَإِن تَوَلَّيۡتُمۡ فَمَا سَأَلۡتُكُم مِّنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِۖ وَأُمِرۡتُ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿72﴾
fein tevelleytüm femâ seeltüküm min ecr. in ecriye illâ `ale-llâhi veümirtü en ekûne mine-lmüslimîn.
72. Şayet yüz çevirirseniz, zaten benim sizden bir karşılık beklediğim yok; benim mükâfatımı ancak Allah verir. Bana (Allah’a) teslimiyet içinde olanlardan biri olmam emredildi.”
Kelime meali
فَإِن eğer · تَوَلَّيْتُمْ yüz çevirirseniz · فَمَا sizden istemiş değilim · سَأَلْتُكُم · مِّنْ hiç bir · أَجْرٍ ۖ ücret · إِنْ benim ecrim · أَجْرِىَ · إِلَّا ancak · عَلَى aittir · ٱللَّهِ ۖ Allah'a · وَأُمِرْتُ ve ben emrolundum · أَنْ olmakla · أَكُونَ · مِنَ Müslümanlardan · ٱلْمُسْلِمِينَ
فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ وَجَعَلۡنَٰهُمۡ خَلَٰٓئِفَ وَأَغۡرَقۡنَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَاۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿73﴾
fekeẕẕebûhü fenecceynâhü vemem me`ahû fi-lfülki vece`alnâhüm ḫalâife veagraḳne-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ. fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmünẕerîn.
73. Yine de onu yalancılıkla itham ettiler. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk; yerlerine bunları geçirdik. İşte gör, o uyarılanların sonu nice oldu!
Kelime meali
فَكَذَّبُوهُ yine de onu yalanladılar · فَنَجَّيْنَـٰهُ ancak biz onu kurtardık · وَمَن ve olanları · مَّعَهُۥ onunla beraber · فِى gemide · ٱلْفُلْكِ · وَجَعَلْنَـٰهُمْ ve onları yaptık · خَلَـٰٓئِفَ halifeler · وَأَغْرَقْنَا ve suda boğduk · ٱلَّذِينَ kimseleri · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(ları) · بِـَٔايَـٰتِنَا ۖ ayetlerimizi · فَٱنظُرْ bir bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğuna · عَـٰقِبَةُ sonlarının · ٱلْمُنذَرِينَ uyarılanların
ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ رُسُلًا إِلَىٰ قَوۡمِهِمۡ فَجَآءُوهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤۡمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِۦ مِن قَبۡلُۚ كَذَٰلِكَ نَطۡبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلۡمُعۡتَدِينَ ﴿74﴾
ŝümme be`aŝnâ mim ba`dihî rusülen ilâ ḳavmihim fecâûhüm bilbeyyinâti femâ kânû liyü'minû bimâ keẕẕebû bihî min ḳabl. keẕâlike naṭbe`u `alâ ḳulûbi-lmü`tedîn.
74. Onun ardından da birçok peygamberi kendi topluluklarına gönderdik; onlara açık mucize getirdiler. Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Sınırı aşanların kalplerini işte biz böyle mühürleriz.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَعَثْنَا gönderdik · مِنۢ onun ardından · بَعْدِهِۦ · رُسُلًا peygamberleri · إِلَىٰ kavimlerine · قَوْمِهِمْ · فَجَآءُوهُم getirdiler · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık belgeler · فَمَا ancak · كَانُوا۟ onlar · لِيُؤْمِنُوا۟ inanmadılar · بِمَا şeylere · كَذَّبُوا۟ yalanladıkları · بِهِۦ onu · مِن daha önce · قَبْلُ ۚ · كَذَٰلِكَ işte böyle · نَطْبَعُ mühürleriz · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِ kalpleri · ٱلْمُعْتَدِينَ aşırı gidenlerin
ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِم مُّوسَىٰ وَهَٰرُونَ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ بِـَٔايَٰتِنَا فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمࣰ ا مُّجۡرِمِينَ ﴿75﴾
ŝümme be`aŝnâ mim ba`dihim mûsâ vehârûne ilâ fir`avne vemeleihî biâyâtinâ festekberû vekânû ḳavmem mücrimîn.
75. Onların da ardından Mûsâ ve Hârûn’u açık mucizelerimizle Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere gönderdik. İman etmeyi kibirlerine yediremediler; onlar günaha gömülmüş kimselerdi.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَعَثْنَا gönderdik · مِنۢ onların ardından · بَعْدِهِم · مُّوسَىٰ Musa'yı · وَهَـٰرُونَ ve Harun'u · إِلَىٰ Firavuna · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦ ve onun ileri gelenlerine · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizle · فَٱسْتَكْبَرُوا۟ ancak onlar büyüklendiler · وَكَانُوا۟ ve oldular · قَوْمًۭا bir topluluk · مُّجْرِمِينَ suçlu
فَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ مِنۡ عِندِنَا قَالُوٓاْ إِنَّ هَٰذَا لَسِحۡرࣱ مُّبِينࣱ ﴿76﴾
felemmâ câehümü-lḥaḳḳu min `indinâ ḳâlû inne hâẕâ lesiḥrum mübîn.
76. Öyle ki, kendilerine katımızdan hakikat geldiğinde, “Bu apaçık bir büyü!” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُمُ onlara gelince · ٱلْحَقُّ gerçek · مِنْ katımızdan · عِندِنَا · قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · لَسِحْرٌۭ bir sihirdir · مُّبِينٌۭ apaçık
قَالَ مُوسَىٰٓ أَتَقُولُونَ لِلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَكُمۡۖ أَسِحۡرٌ هَٰذَا وَلَا يُفۡلِحُ ٱلسَّٰحِرُونَ ﴿77﴾
ḳâle mûsâ eteḳûlûne lilḥaḳḳi lemmâ câeküm. esiḥrun hâẕâ. velâ yüfliḥu-ssâḥirûn.
77. Mûsâ şöyle dedi: “Size gerçek ulaştığında böyle mi söylersiniz? Bu sihir mi! Oysa sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz.”
Kelime meali
قَالَ dedi · مُوسَىٰٓ Musa · أَتَقُولُونَ böyle mi diyorsunuz? · لِلْحَقِّ gerçek · لَمَّا zaman · جَآءَكُمْ ۖ size geldiği · أَسِحْرٌ sihir midir? · هَـٰذَا bu · وَلَا ve · يُفْلِحُ kurtuluşa ermezler · ٱلسَّـٰحِرُونَ sihirbazlar
قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا لِتَلۡفِتَنَا عَمَّا وَجَدۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا ٱلۡكِبۡرِيَآءُ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا نَحۡنُ لَكُمَا بِمُؤۡمِنِينَ ﴿78﴾
ḳâlû eci'tenâ litelfitenâ `ammâ vecednâ `aleyhi âbâenâ vetekûne leküme-lkibriyâü fi-l'arḍ. vemâ naḥnü lekümâ bimü'minîn.
78. “Sen” dediler, “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çeviresin de bu yerde nüfuz ve egemenlik ikinizin olsun diye mi aramıza geldin? Biz ikinize de inanacak değiliz!”
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أَجِئْتَنَا mi geldiniz? · لِتَلْفِتَنَا bizi çevirmek için · عَمَّا (yol)dan · وَجَدْنَا bulduğumuz · عَلَيْهِ üzerinde · ءَابَآءَنَا atalarımızı · وَتَكُونَ ve olması · لَكُمَا ikiniz için · ٱلْكِبْرِيَآءُ büyüklüğün · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَمَا (fakat) değiliz · نَحْنُ biz · لَكُمَا size · بِمُؤْمِنِينَ iman edecek
وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ ٱئۡتُونِي بِكُلِّ سَٰحِرٍ عَلِيمࣲ ﴿79﴾
veḳâle fir`avnü-'tûnî bikülli sâḥirin `alîm.
79. Firavun da, “İşi bilen bütün sihirbazları huzuruma getirin” diye emretti.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · فِرْعَوْنُ Firavun · ٱئْتُونِى bana getirin · بِكُلِّ bütün · سَـٰحِرٍ sihirbazları · عَلِيمٍۢ bilgin
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ ﴿80﴾
felemmâ câe-sseḥaratü ḳâle lehüm mûsâ elḳû mâ entüm mülḳûn.
80. Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: “Haydi atabileceklerinizi atın” dedi.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · ٱلسَّحَرَةُ Sihirbazlar · قَالَ dedi · لَهُم onlara · مُّوسَىٰٓ Musa · أَلْقُوا۟ atın · مَآ şeyleri · أَنتُم siz · مُّلْقُونَ atacağınız
فَلَمَّآ أَلۡقَوۡاْ قَالَ مُوسَىٰ مَا جِئۡتُم بِهِ ٱلسِّحۡرُۖ إِنَّ ٱللَّهَ سَيُبۡطِلُهُۥٓ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُصۡلِحُ عَمَلَ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿81﴾
felemmâ elḳav ḳâle mûsâ mâ ci'tüm bihi-ssiḥr. inne-llâhe seyübṭilüh. inne-llâhe lâ yuṣliḥu `amele-lmüfsidîn.
81. Onlar hünerlerini ortaya koyunca Mûsâ şöyle dedi: “Asıl bu sizin ortaya koyduğunuz sihirdir. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Kuşkusuz Allah bozgunculuk edenlerin işini düzeltmez.
Kelime meali
فَلَمَّآ zaman · أَلْقَوْا۟ attıkları · قَالَ dedi ki · مُوسَىٰ Musa · مَا şeyler · جِئْتُم sizin getirdiğiniz · بِهِ (onunla) · ٱلسِّحْرُ ۖ sihirdir · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · سَيُبْطِلُهُۥٓ ۖ onu boşa çıkaracaktır · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا düzeltmez · يُصْلِحُ · عَمَلَ işlerini · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuların
وَيُحِقُّ ٱللَّهُ ٱلۡحَقَّ بِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَوۡ كَرِهَ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿82﴾
veyüḥiḳḳu-llâhü-lḥaḳḳa bikelimâtihî velev kerihe-lmücrimûn.
82. Allah, günaha batmış olanlar hoşlanmasa da, sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır.”
Kelime meali
وَيُحِقُّ ortaya çıkarır · ٱللَّهُ Allah · ٱلْحَقَّ hakkı · بِكَلِمَـٰتِهِۦ sözleriyle · وَلَوْ şayet · كَرِهَ hoşlanmasalar da · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular
فَمَآ ءَامَنَ لِمُوسَىٰٓ إِلَّا ذُرِّيَّةࣱ مِّن قَوۡمِهِۦ عَلَىٰ خَوۡفࣲ مِّن فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِمۡ أَن يَفۡتِنَهُمۡۚ وَإِنَّ فِرۡعَوۡنَ لَعَالࣲ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَإِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ﴿83﴾
femâ âmene limûsâ illâ ẕürriyyetüm min ḳavmihî `alâ ḫavfim min fir`avne vemeleihim ey yeftinehüm. veinne fir`avne le`âlin fi-l'arḍ. veinnehû lemine-lmüsrifîn.
83. Hâsılı, kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Mûsâ’ya iman etti. Çünkü Firavun o topraklarda gerçekten güç ve iktidar sahibiydi, üstelik kötülükte sınır tanımaz biriydi.
Kelime meali
فَمَآ olmadı · ءَامَنَ iman eden · لِمُوسَىٰٓ Musa'ya · إِلَّا başka · ذُرِّيَّةٌۭ bir genç takımdan · مِّن kavminden · قَوْمِهِۦ · عَلَىٰ korkusuyla · خَوْفٍۢ · مِّن Firavundan · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِمْ ve adamlarının · أَن kötülük etmeleri · يَفْتِنَهُمْ ۚ · وَإِنَّ ve şüphesiz · فِرْعَوْنَ Firavun · لَعَالٍۢ iyice büyüklenmişti · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَإِنَّهُۥ ve şüphesiz o · لَمِنَ kimselerdendi · ٱلْمُسْرِفِينَ çok aşırı giden
وَقَالَ مُوسَىٰ يَٰقَوۡمِ إِن كُنتُمۡ ءَامَنتُم بِٱللَّهِ فَعَلَيۡهِ تَوَكَّلُوٓاْ إِن كُنتُم مُّسۡلِمِينَ ﴿84﴾
veḳâle mûsâ yâ ḳavmi in küntüm âmentüm billâhi fe`aleyhi tevekkelû in küntüm müslimîn.
84. Mûsâ “Ey kavmim!” dedi, “Eğer Allah’a iman ettiyseniz, gerçekten O’na teslim olduysanız, artık yalnız O’na güvenip dayanın.”
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · مُوسَىٰ Musa · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · إِن eğer · كُنتُمْ siz · ءَامَنتُم iman ettiyseniz · بِٱللَّهِ Allah'a · فَعَلَيْهِ O'na · تَوَكَّلُوٓا۟ güvenin · إِن eğer · كُنتُم siz · مُّسْلِمِينَ teslim olduysanız
فَقَالُواْ عَلَى ٱللَّهِ تَوَكَّلۡنَا رَبَّنَا لَا تَجۡعَلۡنَا فِتۡنَةࣰ لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿85﴾
feḳâlû `ale-llâhi tevekkelnâ. rabbenâ lâ tec`alnâ fitnetel lilḳavmi-żżâlimîn.
85. Onlar da şöyle karşılık verdiler: “Yalnız Allah’a dayanıp güvendik. Rabbimiz! Bizi o zalimler için imtihan aracı kılma!
Kelime meali
فَقَالُوا۟ onlar da dediler ki · عَلَى Allah'a · ٱللَّهِ · تَوَكَّلْنَا güvendik · رَبَّنَا Rabbimiz · لَا bizi kılma · تَجْعَلْنَا · فِتْنَةًۭ bir fitne · لِّلْقَوْمِ topluluğu için · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimler
وَنَجِّنَا بِرَحۡمَتِكَ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿86﴾
veneccinâ biraḥmetike mine-lḳavmi-lkâfirîn.
86. Merhametinle bizi o inkârcılar güruhundan kurtar.”
Kelime meali
وَنَجِّنَا ve bizi kurtar · بِرَحْمَتِكَ rahmetinle · مِنَ topluluğundan · ٱلْقَوْمِ · ٱلْكَـٰفِرِينَ kâfirler
وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰ وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوۡمِكُمَا بِمِصۡرَ بُيُوتࣰ ا وَٱجۡعَلُواْ بُيُوتَكُمۡ قِبۡلَةࣰ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَۗ وَبَشِّرِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿87﴾
veevḥaynâ ilâ mûsâ veeḫîhi en tebevveâ liḳavmikümâ bimiṣra büyûtev vec`alû büyûteküm ḳibletev veeḳîmu-ṣṣalâh. vebeşşiri-lmü'minîn.
87. Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi ibadet mahalli yapın ve namazı kılın. (Ey Mûsâ!) İnananları müjdele.”
Kelime meali
وَأَوْحَيْنَآ ve vahyettik · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰ · وَأَخِيهِ ve kardeşine · أَن diye · تَبَوَّءَا hazırlayın · لِقَوْمِكُمَا kavminiz için · بِمِصْرَ Mısır'da · بُيُوتًۭا evler · وَٱجْعَلُوا۟ ve edinin (diye) · بُيُوتَكُمْ evlerinizi · قِبْلَةًۭ ibadethane · وَأَقِيمُوا۟ ve kılın (diye) · ٱلصَّلَوٰةَ ۗ namaz · وَبَشِّرِ ve müjdele · ٱلْمُؤْمِنِينَ Mü'minleri
وَقَالَ مُوسَىٰ رَبَّنَآ إِنَّكَ ءَاتَيۡتَ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَأَهُۥ زِينَةࣰ وَأَمۡوَٰلࣰ ا فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَۖ رَبَّنَا ٱطۡمِسۡ عَلَىٰٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ وَٱشۡدُدۡ عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ فَلَا يُؤۡمِنُواْ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ﴿88﴾
veḳâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir`avne vemeleehû zînetev veemvâlen fi-lḥayâti-ddünyâ rabbenâ liyüḍillû `an sebîlik. rabbene-ṭmis `alâ emvâlihim veşdüd `alâ ḳulûbihim felâ yü'minû ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.
88. Mûsâ, “Rabbimiz!” dedi, “Sen Firavun’a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi yâ rab! Ey rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!”
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · مُوسَىٰ Musa · رَبَّنَآ Rabbimiz · إِنَّكَ şüphesiz sen · ءَاتَيْتَ verdin · فِرْعَوْنَ Firavun'a · وَمَلَأَهُۥ ve adamlarına · زِينَةًۭ süs(ler) · وَأَمْوَٰلًۭا ve mallar · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · رَبَّنَا Rabbimiz · لِيُضِلُّوا۟ saptırmaları için mi? · عَن senin yolundan · سَبِيلِكَ ۖ · رَبَّنَا Rabbimiz · ٱطْمِسْ yok et · عَلَىٰٓ onların mallarını · أَمْوَٰلِهِمْ · وَٱشْدُدْ ve bağla · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِهِمْ kalplerinin · فَلَا (ki) iman etmesinler · يُؤْمِنُوا۟ · حَتَّىٰ kadar · يَرَوُا۟ görünceye · ٱلْعَذَابَ azabı · ٱلْأَلِيمَ acıklı
قَالَ قَدۡ أُجِيبَت دَّعۡوَتُكُمَا فَٱسۡتَقِيمَا وَلَا تَتَّبِعَآنِّ سَبِيلَ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿89﴾
ḳâle ḳad ücîbet da`vetükümâ festeḳîmâ velâ tettebi`ânni sebîle-lleẕîne lâ ya`lemûn.
89. Allah şöyle buyurdu: “İkinizin de duası kabul edildi; doğruluktan ayrılmayın ve sakın kendini bilmezlerin yoluna uymayın.”
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi ki · قَدْ muhakkak · أُجِيبَت kabul edildi · دَّعْوَتُكُمَا duanız · فَٱسْتَقِيمَا doğru yolda devam edin · وَلَا ve · تَتَّبِعَآنِّ uymayın · سَبِيلَ yollarına · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا bilmeyen(lerin) · يَعْلَمُونَ
۞وَجَٰوَزۡنَا بِبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱلۡبَحۡرَ فَأَتۡبَعَهُمۡ فِرۡعَوۡنُ وَجُنُودُهُۥ بَغۡيࣰ ا وَعَدۡوًاۖ حَتَّىٰٓ إِذَآ أَدۡرَكَهُ ٱلۡغَرَقُ قَالَ ءَامَنتُ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱلَّذِيٓ ءَامَنَتۡ بِهِۦ بَنُوٓاْ إِسۡرَٰٓءِيلَ وَأَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿90﴾
vecâveznâ bibenî isrâîle-lbaḥra feetbe`ahüm fir`avnü vecünûdühû bagyev ve`advâ. ḥattâ iẕâ edrakehü-lgaraḳu ḳâle âmentü ennehû lâ ilâhe ille-lleẕî âmenet bihî benû isrâîle veenâ mine-lmüslimîn.
90. Derken İsrâiloğulları’nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da haksız yere onlara saldırmak üzere peşlerine düşmüştü. Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları’nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O’na teslim edenlerden biriyim.”
Kelime meali
۞ وَجَـٰوَزْنَا ve geçirdik · بِبَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱلْبَحْرَ denizden · فَأَتْبَعَهُمْ onların peşlerine düştüler · فِرْعَوْنُ Firavun · وَجُنُودُهُۥ ve askerleri de · بَغْيًۭا taşkınlıkla · وَعَدْوًا ۖ ve düşmanlıkla · حَتَّىٰٓ sonunda · إِذَآ zaman · أَدْرَكَهُ onu yakaladığı · ٱلْغَرَقُ boğulma · قَالَ dedi · ءَامَنتُ iman ettim · أَنَّهُۥ elbette · لَآ olmadığına · إِلَـٰهَ ilah · إِلَّا başka · ٱلَّذِىٓ kimseden · ءَامَنَتْ iman ettiği · بِهِۦ kendisine · بَنُوٓا۟ oğullarının · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · وَأَنَا۠ ve ben de · مِنَ Müslümanlardanım · ٱلْمُسْلِمِينَ
ءَآلۡـَٰٔنَ وَقَدۡ عَصَيۡتَ قَبۡلُ وَكُنتَ مِنَ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿91﴾
âl'âne veḳad `aṣayte ḳablü vekünte mine-lmüfsidîn.
91. Şimdi mi? Halbuki daha önce hep baş kaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.
Kelime meali
ءَآلْـَٔـٰنَ şimdi mi? · وَقَدْ oysa · عَصَيْتَ isyan etmiştin · قَبْلُ daha önce · وَكُنتَ ve olmuştun · مِنَ bozgunculardan · ٱلْمُفْسِدِينَ
فَٱلۡيَوۡمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنۡ خَلۡفَكَ ءَايَةࣰۚ وَإِنَّ كَثِيرࣰ ا مِّنَ ٱلنَّاسِ عَنۡ ءَايَٰتِنَا لَغَٰفِلُونَ ﴿92﴾
felyevme nüneccîke bibedenike litekûne limen ḫalfeke âyeh. veinne keŝîram mine-nnâsi `an âyâtinâ legâfilûn.
92. İşte bugün senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra gelenler için bir ibret olsun! İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler.
Kelime meali
فَٱلْيَوْمَ bugün · نُنَجِّيكَ kurtaracağız · بِبَدَنِكَ senin bedenini · لِتَكُونَ olman için · لِمَنْ kimseler için · خَلْفَكَ kendinden sonraki · ءَايَةًۭ ۚ bir ibret · وَإِنَّ gerçekte ise · كَثِيرًۭا çoğu · مِّنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · عَنْ ayetlerimizden · ءَايَـٰتِنَا · لَغَـٰفِلُونَ habersizdirler
وَلَقَدۡ بَوَّأۡنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ مُبَوَّأَ صِدۡقࣲ وَرَزَقۡنَٰهُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ فَمَا ٱخۡتَلَفُواْ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلۡعِلۡمُۚ إِنَّ رَبَّكَ يَقۡضِي بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ﴿93﴾
veleḳad bevve'nâ benî isrâîle mübevvee ṣidḳiv verazaḳnâhüm mine-ṭṭayyibât. feme-ḫtelefû ḥattâ câehümü-l`ilm. inne rabbeke yaḳḍî beynehüm yevme-lḳiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḫtelifûn.
93. Andolsun biz İsrâiloğulları’nı seçkin bir yere yerleştirdik ve onları güzel nimetlerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da ayrılığa düşmediler. Ayrılığa düştükleri konularda rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü elbette verecektir.
Kelime meali
وَلَقَدْ andolsun · بَوَّأْنَا yerleştirdik · بَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · مُبَوَّأَ bir yere · صِدْقٍۢ iyi · وَرَزَقْنَـٰهُم ve onları rızıklandırdık · مِّنَ temiz şeylerle · ٱلطَّيِّبَـٰتِ · فَمَا ayrılığa düşmediler · ٱخْتَلَفُوا۟ · حَتَّىٰ kadar · جَآءَهُمُ kendilerine gelinceye · ٱلْعِلْمُ ۚ ilim · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · يَقْضِى hükmünü verir · بَيْنَهُمْ aralarında · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · فِيمَا hususlarda · كَانُوا۟ oldukları · فِيهِ onda · يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri
فَإِن كُنتَ فِي شَكࣲّ مِّمَّآ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ فَسۡـَٔلِ ٱلَّذِينَ يَقۡرَءُونَ ٱلۡكِتَٰبَ مِن قَبۡلِكَۚ لَقَدۡ جَآءَكَ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُمۡتَرِينَ ﴿94﴾
fein künte fî şekkim mimmâ enzelnâ ileyke fes'eli-lleẕîne yaḳraûne-lkitâbe min ḳablik. leḳad câeke-lḥaḳḳu mir rabbike felâ tekûnenne mine-lmümterîn.
94. Şayet sana indirdiklerimizden şüphen varsa, senden önce kitabı okuyanlara sor. Rabbinden sana gelen, gerçeğin ta kendisidir, sakın şüphelenenlerden olma!
Kelime meali
فَإِن eğer · كُنتَ isen · فِى içinde · شَكٍّۢ kuşku · مِّمَّآ şeyden · أَنزَلْنَآ indirdiğimiz · إِلَيْكَ sana · فَسْـَٔلِ o halde sor · ٱلَّذِينَ kimselere · يَقْرَءُونَ okuyan(lara) · ٱلْكِتَـٰبَ kitap · مِن senden önce · قَبْلِكَ ۚ · لَقَدْ andolsun ki · جَآءَكَ sana geldi · ٱلْحَقُّ gerçek · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · فَلَا sakın · تَكُونَنَّ olma · مِنَ şüpheye düşenlerden · ٱلْمُمْتَرِينَ
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿95﴾
velâ tekûnenne mine-lleẕîne keẕẕebû biâyâti-llâhi fetekûne mine-lḫâsirîn.
95. Asla Allah’ın âyetlerini yalan sayanlardan da olma, yoksa hüsrana düşenlerden olursun!
Kelime meali
وَلَا ve sakın · تَكُونَنَّ olma · مِنَ kimselerden · ٱلَّذِينَ · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lar) · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · فَتَكُونَ yoksa olursun · مِنَ hüsrana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
إِنَّ ٱلَّذِينَ حَقَّتۡ عَلَيۡهِمۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿96﴾
inne-lleẕîne ḥaḳḳat `aleyhim kelimetü rabbike lâ yü'minûn.
96–97. Şu bir gerçek ki, haklarında rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar kendilerine her türlü kanıt gelse bile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · حَقَّتْ kesinleşmiş olan(lar) · عَلَيْهِمْ haklarında · كَلِمَتُ sözü · رَبِّكَ Rabbinin · لَا iman etmezler · يُؤْمِنُونَ
وَلَوۡ جَآءَتۡهُمۡ كُلُّ ءَايَةٍ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ﴿97﴾
velev câethüm küllü âyetin ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.
Kelime meali
وَلَوْ bile · جَآءَتْهُمْ gelse · كُلُّ bütün · ءَايَةٍ ayetler · حَتَّىٰ kadar · يَرَوُا۟ görünceye · ٱلْعَذَابَ azabı · ٱلْأَلِيمَ acıklı
فَلَوۡلَا كَانَتۡ قَرۡيَةٌ ءَامَنَتۡ فَنَفَعَهَآ إِيمَٰنُهَآ إِلَّا قَوۡمَ يُونُسَ لَمَّآ ءَامَنُواْ كَشَفۡنَا عَنۡهُمۡ عَذَابَ ٱلۡخِزۡيِ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينࣲ ﴿98﴾
felevlâ kânet ḳaryetün âmenet fenefe`ahâ îmânühâ illâ ḳavme yûnüs. lemmâ âmenû keşefnâ `anhüm `aẕâbe-lḫizyi fi-lḥayâti-ddünyâ vemetta`nâhüm ilâ ḥîn.
98. Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yûnus’un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli bir süreye kadar yaşama imkânı vermiştik.
Kelime meali
فَلَوْلَا bulunsaydı ya! · كَانَتْ bir kasaba · قَرْيَةٌ · ءَامَنَتْ iman eden · فَنَفَعَهَآ kendine yarar sağlayan · إِيمَـٰنُهَآ imanı · إِلَّا dışında · قَوْمَ kavminin · يُونُسَ Yunus · لَمَّآ ne zaman ki · ءَامَنُوا۟ iman ettiler · كَشَفْنَا kaldırdık · عَنْهُمْ üzerlerinden · عَذَابَ azabını · ٱلْخِزْىِ rezillik · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَمَتَّعْنَـٰهُمْ ve onları yararlandırdık · إِلَىٰ belli bir süreye kadar · حِينٍۢ
وَلَوۡ شَآءَ رَبُّكَ لَأٓمَنَ مَن فِي ٱلۡأَرۡضِ كُلُّهُمۡ جَمِيعًاۚ أَفَأَنتَ تُكۡرِهُ ٱلنَّاسَ حَتَّىٰ يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ﴿99﴾
velev şâe rabbüke leâmene men fi-l'arḍi küllühüm cemî`â. efeente tükrihü-nnâse ḥattâ yekûnû mü'minîn.
99. Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!
Kelime meali
وَلَوْ ve şayet · شَآءَ dileseydi · رَبُّكَ Rabbin · لَـَٔامَنَ iman ederdi · مَن kimseler · فِى bulunan · ٱلْأَرْضِ yeryüzünde · كُلُّهُمْ hepsi · جَمِيعًا ۚ topluca · أَفَأَنتَ sen mi? · تُكْرِهُ zorlayacaksın · ٱلنَّاسَ insanları · حَتَّىٰ kadar · يَكُونُوا۟ oluncaya · مُؤْمِنِينَ mü'min
وَمَا كَانَ لِنَفۡسٍ أَن تُؤۡمِنَ إِلَّا بِإِذۡنِ ٱللَّهِۚ وَيَجۡعَلُ ٱلرِّجۡسَ عَلَى ٱلَّذِينَ لَا يَعۡقِلُونَ ﴿100﴾
vemâ kâne linefsin en tü'mine illâ biiẕni-llâh. veyec`alü-rricse `ale-lleẕîne lâ ya`ḳilûn.
100. Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır.
Kelime meali
وَمَا değildir · كَانَ mümkün · لِنَفْسٍ hiç kimsenin · أَن iman etmesi · تُؤْمِنَ · إِلَّا dışında · بِإِذْنِ izni · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · وَيَجْعَلُ O gönderir · ٱلرِّجْسَ iğrenç azabı · عَلَى üzerlerine · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا akıl erdiremeyen(ler) · يَعْقِلُونَ
قُلِ ٱنظُرُواْ مَاذَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَمَا تُغۡنِي ٱلۡأٓيَٰتُ وَٱلنُّذُرُ عَن قَوۡمࣲ لَّا يُؤۡمِنُونَ ﴿101﴾
ḳuli-nżurû mâẕâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. vemâ tugni-l'âyâtü vennüẕüru `an ḳavmil lâ yü'minûn.
101. De ki: “Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var?” Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir.
Kelime meali
قُلِ de ki · ٱنظُرُوا۟ bir bakın · مَاذَا neler olduğuna · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۚ ve yerde · وَمَا bir şey kazandırmaz · تُغْنِى · ٱلْـَٔايَـٰتُ ayetler · وَٱلنُّذُرُ ve uyarılar · عَن bir topluluğa · قَوْمٍۢ · لَّا iman etmeyen · يُؤْمِنُونَ
فَهَلۡ يَنتَظِرُونَ إِلَّا مِثۡلَ أَيَّامِ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِهِمۡۚ قُلۡ فَٱنتَظِرُوٓاْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ ٱلۡمُنتَظِرِينَ ﴿102﴾
fehel yenteżirûne illâ miŝle eyyâmi-lleẕîne ḫalev min ḳablihim. ḳul fenteżirû innî me`aküm mine-lmünteżirîn.
102. Aslında onlar kendilerinden önce gelip geçenlerin günlerinin benzerini beklemekteler. De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekliyorum!”
Kelime meali
فَهَلْ mı? · يَنتَظِرُونَ bekliyorlar · إِلَّا başkasını · مِثْلَ benzerinden · أَيَّامِ (başlarına gelen) günlerin · ٱلَّذِينَ geçmiş olanların · خَلَوْا۟ · مِن kendilerinden önce · قَبْلِهِمْ ۚ · قُلْ de ki · فَٱنتَظِرُوٓا۟ bekleyin bakalım · إِنِّى şüphesiz ben de · مَعَكُم sizinle birlikte · مِّنَ bekleyenlerdenim · ٱلْمُنتَظِرِينَ
ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْۚ كَذَٰلِكَ حَقًّا عَلَيۡنَا نُنجِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿103﴾
ŝümme nüneccî rusülenâ velleẕîne âmenû keẕâlik. ḥaḳḳan `aleynâ nünci-lmü'minîn.
103. Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle; inananları kurtarmak bize düşer.
Kelime meali
ثُمَّ Sonra · نُنَجِّى kurtarırız · رُسُلَنَا peygamberlerimizi · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ ۚ iman eden(leri) · كَذَٰلِكَ işte böyle · حَقًّا bir haktır · عَلَيْنَا üzerimize · نُنجِ kurtarmak · ٱلْمُؤْمِنِينَ Mü'minleri
قُلۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِن كُنتُمۡ فِي شَكࣲّ مِّن دِينِي فَلَآ أَعۡبُدُ ٱلَّذِينَ تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَلَٰكِنۡ أَعۡبُدُ ٱللَّهَ ٱلَّذِي يَتَوَفَّىٰكُمۡۖ وَأُمِرۡتُ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿104﴾
ḳul yâ eyyühe-nnâsü in küntüm fî şekkim min dînî felâ a`büdü-lleẕîne ta`büdûne min dûni-llâhi velâkin a`büdü-llâhe-lleẕî yeteveffâküm. veümirtü en ekûne mine-lmü'minîn.
104. De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüpheniz varsa bilin ki sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza ben tapmam; ben ancak, sizin hayatınızı sona erdirecek olan Allah’a kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emredildi.”
Kelime meali
قُلْ de ki · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · فِى içinde · شَكٍّۢ bir kuşku · مِّن benim dinimden · دِينِى · فَلَآ (bilin ki) · أَعْبُدُ ben tapmıyorum · ٱلَّذِينَ şeylere · تَعْبُدُونَ sizin taptıklarınız · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · وَلَـٰكِنْ ancak · أَعْبُدُ kulluk ederim · ٱللَّهَ Allah'a · ٱلَّذِى sizin canınızı alacak olan · يَتَوَفَّىٰكُمْ ۖ · وَأُمِرْتُ ve ben emrolundum · أَنْ olmakla · أَكُونَ · مِنَ mü'minlerden · ٱلْمُؤْمِنِينَ
وَأَنۡ أَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفࣰ ا وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿105﴾
veen eḳim vecheke lildîni ḥanîfâ. velâ tekûnenne mine-lmüşrikîn.
105. “Ve yüzünü hak dine çevir, sakın müşriklerden olma!” buyuruldu.
Kelime meali
وَأَنْ ve · أَقِمْ çevir · وَجْهَكَ yüzünü · لِلدِّينِ dine · حَنِيفًۭا hanif olan · وَلَا ve · تَكُونَنَّ olma · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
وَلَا تَدۡعُ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۖ فَإِن فَعَلۡتَ فَإِنَّكَ إِذࣰ ا مِّنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿106﴾
velâ ted`u min dûni-llâhi mâ lâ yenfe`uke velâ yeḍurruk. fein fe`alte feinneke iẕem mine-żżâlimîn.
106. Allah’ı bırakıp sana yararı da zararı da olmayan varlıklara tapma; bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun.
Kelime meali
وَلَا ve · تَدْعُ tapma · مِن bırakıp · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'ı · مَا şeylere · لَا sana yararı dokunmayan · يَنفَعُكَ · وَلَا ne de · يَضُرُّكَ ۖ sana zararı dokunmayan · فَإِن eğer · فَعَلْتَ böyle yaparsan · فَإِنَّكَ şüphesiz sen · إِذًۭا o zaman · مِّنَ zalimlerden olursun · ٱلظَّـٰلِمِينَ
وَإِن يَمۡسَسۡكَ ٱللَّهُ بِضُرࣲّ فَلَا كَاشِفَ لَهُۥٓ إِلَّا هُوَۖ وَإِن يُرِدۡكَ بِخَيۡرࣲ فَلَا رَآدَّ لِفَضۡلِهِۦۚ يُصِيبُ بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۚ وَهُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ﴿107﴾
veiy yemseske-llâhü biḍurrin felâ kâşife lehû illâ hû. veiy yüridke biḫayrin felâ râdde lifaḍlih. yüṣîbü bihî mey yeşâü min `ibâdih. vehüve-lgafûru-rraḥîm.
107. Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lutfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Bağışlayan ve esirgeyen O’dur.
Kelime meali
وَإِن eğer · يَمْسَسْكَ sana verirse · ٱللَّهُ Allah · بِضُرٍّۢ bir sıkıntı · فَلَا yoktur · كَاشِفَ giderecek · لَهُۥٓ onu · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · وَإِن ve eğer · يُرِدْكَ senin için dilerse · بِخَيْرٍۢ bir iyilik · فَلَا yoktur · رَآدَّ geri çevirecek · لِفَضْلِهِۦ ۚ O'nun lütfunu · يُصِيبُ verir · بِهِۦ bunu · مَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ ۚ · وَهُوَ ve O · ٱلْغَفُورُ bağışlayıcıdır · ٱلرَّحِيمُ merhamet edicidir
قُلۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ قَدۡ جَآءَكُمُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكُمۡۖ فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهۡتَدِي لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيۡهَاۖ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيۡكُم بِوَكِيلࣲ ﴿108﴾
ḳul yâ eyyühe-nnâsü ḳad câekümü-lḥaḳḳu mir rabbiküm. femeni-htedâ feinnemâ yehtedî linefsih. vemen ḍalle feinnemâ yeḍillü `aleyhâ. vemâ ene `aleyküm bivekîl.
108. De ki: “Ey insanlar! İşte size rabbinizden gerçek gelmiştir. Artık kim doğru yolu tutarsa kendi lehine bu yolu seçmiş, kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Ben sizin adınıza hareket edecek değilim.”
Kelime meali
قُلْ de ki · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · قَدْ muhakkak · جَآءَكُمُ size gelmiştir · ٱلْحَقُّ hak · مِن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ ۖ · فَمَنِ kim · ٱهْتَدَىٰ hidayet bulursa · فَإِنَّمَا şüphesiz · يَهْتَدِى hidayet bulmuştur · لِنَفْسِهِۦ ۖ kendi yararına · وَمَن ve kim de · ضَلَّ sapıtırsa; · فَإِنَّمَا şüphesiz · يَضِلُّ sapıtmıştır · عَلَيْهَا ۖ kendi aleyhine · وَمَآ değilim · أَنَا۠ ben · عَلَيْكُم sizin üzerinize · بِوَكِيلٍۢ bir vekil
وَٱتَّبِعۡ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيۡكَ وَٱصۡبِرۡ حَتَّىٰ يَحۡكُمَ ٱللَّهُۚ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلۡحَٰكِمِينَ ﴿109﴾
vettebi` mâ yûḥâ ileyke vaṣbir ḥattâ yaḥküme-llâh. vehüve ḫayru-lḥâkimîn.
109. Sana ne vahyedilirse ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Kelime meali
وَٱتَّبِعْ uy · مَا şeye · يُوحَىٰٓ vahyedilen · إِلَيْكَ sana · وَٱصْبِرْ ve sabret · حَتَّىٰ kadar · يَحْكُمَ hükmünü verinceye · ٱللَّهُ ۚ Allah · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en hayırlısıdır · ٱلْحَـٰكِمِينَ hüküm verenlerin