Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Ankebût Suresi

سُوْرَةُ الْعَنْكَبُوْتِ · 29. sure · 69 âyet · Mekkî · 20. cüz · Mushaf sayfa 396

Ankebût suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

الٓمٓ ﴿1﴾

elif-lâm-mîm.

1. Elif-lâm-mîm.

Kelime meali

الٓمٓ Elif lam mim

أَحَسِبَ ٱلنَّاسُ أَن يُتۡرَكُوٓاْ أَن يَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا وَهُمۡ لَا يُفۡتَنُونَ ﴿2﴾

eḥasibe-nnâsü ey yütrakû ey yeḳûlû âmennâ vehüm lâ yüftenûn.

2. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?

Kelime meali

أَحَسِبَ insanlar-mı sandılar? · ٱلنَّاسُ insanlar · أَن bırakılacaklarını · يُتْرَكُوٓا۟ · أَن demekle · يَقُولُوٓا۟ · ءَامَنَّا inandık · وَهُمْ onlar · لَا hiç · يُفْتَنُونَ sınanmadan

وَلَقَدۡ فَتَنَّا ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۖ فَلَيَعۡلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ صَدَقُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿3﴾

veleḳad fetenne-lleẕîne min ḳablihim feleya`lemenne-llâhü-lleẕîne ṣadeḳû veleya`lemenne-lkâẕibîn.

3. Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · فَتَنَّا biz sınadık · ٱلَّذِينَ kimseleri · مِن onlardan öncekilerden · قَبْلِهِمْ ۖ · فَلَيَعْلَمَنَّ elbette bilecektir · ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِينَ kimseleri · صَدَقُوا۟ doğruları · وَلَيَعْلَمَنَّ ve bilecektir · ٱلْكَـٰذِبِينَ yalancıları

أَمۡ حَسِبَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَسۡبِقُونَاۚ سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ ﴿4﴾

em ḥasibe-lleẕîne ya`melûne-sseyyiâti ey yesbiḳûnâ. sâe mâ yaḥkümûn.

4. Yoksa kötülük yapan o kişiler bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar!

Kelime meali

أَمْ yoksa · حَسِبَ kimseler-mı sandılar? · ٱلَّذِينَ kimseler · يَعْمَلُونَ yapan(lar) · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülükleri · أَن bizi geçeceklerini · يَسْبِقُونَا ۚ · سَآءَ ne kötü · مَا hüküm veriyorlar · يَحْكُمُونَ

مَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ ٱللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ ٱللَّهِ لَأٓتࣲۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿5﴾

men kâne yercû liḳâe-llâhi feinne ecele-llâhi leâtin. vehüve-ssemî`u-l`alîm.

5. Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse bilsin ki Allah’ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir. O, her şeyi bilir, her şeyi işitir.

Kelime meali

مَن kim · كَانَ ise · يَرْجُوا۟ umuyor · لِقَآءَ ile buluşmayı · ٱللَّهِ Allah · فَإِنَّ şüphesiz · أَجَلَ (buluşma) vakti · ٱللَّهِ Allah'ın · لَـَٔاتٍۢ ۚ gelmektedir · وَهُوَ ve O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir

وَمَن جَٰهَدَ فَإِنَّمَا يُجَٰهِدُ لِنَفۡسِهِۦٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿6﴾

vemen câhede feinnemâ yücâhidü linefsih. inne-llâhe leganiyyün `ani-l`âlemîn.

6. Her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur; çünkü Allah’ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur.

Kelime meali

وَمَن ve kim · جَـٰهَدَ cihad ederse · فَإِنَّمَا ancak · يُجَـٰهِدُ cihad eder · لِنَفْسِهِۦٓ ۚ kendi yararına · إِنَّ elbette · ٱللَّهَ Allah · لَغَنِىٌّ zengindir · عَنِ alemlerden · ٱلْعَـٰلَمِينَ

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنۡهُمۡ سَيِّـَٔاتِهِمۡ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَحۡسَنَ ٱلَّذِي كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿7﴾

velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lenükeffiranne `anhüm seyyiâtihim velenecziyennehüm aḥsene-lleẕî kânû ya`melûn.

7. Biz, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَامَنُوا۟ inananlar · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · لَنُكَفِّرَنَّ mutlaka örteceğiz · عَنْهُمْ onların · سَيِّـَٔاتِهِمْ kötülüklerini · وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ ve onları mükafatlandıracağız · أَحْسَنَ en güzeliyle · ٱلَّذِى olduklarının · كَانُوا۟ · يَعْمَلُونَ yapmış

وَوَصَّيۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ بِوَٰلِدَيۡهِ حُسۡنࣰ اۖ وَإِن جَٰهَدَاكَ لِتُشۡرِكَ بِي مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمࣱ فَلَا تُطِعۡهُمَآۚ إِلَيَّ مَرۡجِعُكُمۡ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿8﴾

veveṣṣayne-l'insâne bivâlideyhi ḥusnâ. vein câhedâke litüşrike bî mâ leyse leke bihî `ilmün felâ tüṭi`hümâ. ileyye merci`uküm feünebbiüküm bimâ küntüm ta`melûn.

8. Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onların sözüne uyma! Sonunda dönüşünüz yalnız bana olacaktır. İşte o zaman, vaktiyle yapmış olduğunuz her şeyi önünüze koyacağım.

Kelime meali

وَوَصَّيْنَا ve biz tavsiye ettik · ٱلْإِنسَـٰنَ insana · بِوَٰلِدَيْهِ ana babasına · حُسْنًۭا ۖ iyilik etmeyi · وَإِن ve eğer · جَـٰهَدَاكَ onlar seni zorlarlarsa · لِتُشْرِكَ ortak koşman için · بِى bana · مَا bir şeyi · لَيْسَ olmayan · لَكَ senin · بِهِۦ hakkında · عِلْمٌۭ bilgin · فَلَا asla · تُطِعْهُمَآ ۚ onlara ita'at etme · إِلَىَّ banadır · مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz · فَأُنَبِّئُكُم size haber veririm · بِمَا şeyleri · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapmış

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُدۡخِلَنَّهُمۡ فِي ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿9﴾

velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lenüdḫilennehüm fi-ṣṣâliḥîn.

9. İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara gelince, onları (katımızda) mutlaka iyiler arasına alacağız.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ inananları · وَعَمِلُوا۟ ve yapanları · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · لَنُدْخِلَنَّهُمْ sokarız · فِى arasına · ٱلصَّـٰلِحِينَ salihler

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ فَإِذَآ أُوذِيَ فِي ٱللَّهِ جَعَلَ فِتۡنَةَ ٱلنَّاسِ كَعَذَابِ ٱللَّهِۖ وَلَئِن جَآءَ نَصۡرࣱ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمۡۚ أَوَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِأَعۡلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿10﴾

vemine-nnâsi mey yeḳûlü âmennâ billâhi feiẕâ ûẕiye fi-llâhi ce`ale fitnete-nnâsi ke`aẕâbi-llâh. velein câe naṣrum mir rabbike leyeḳûlünne innâ künnâ me`aküm. eveleyse-llâhü bia`leme bimâ fî ṣudûri-l`âlemîn.

10. İnsanlar arasında öyleleri de vardır ki, “Allah’a inanıyoruz” derler; ama Allah uğrunda bir sıkıntıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allah’tan gelen bir ceza gibi düşünürler. Ama rabbinden bir yardım gelecek olsa o zaman da mutlaka (gerçek müminlere), “Aslında biz hep sizinle olduk” derler. Peki ama herkesin kalbindekileri en iyi bilen Allah değil midir?

Kelime meali

وَمِنَ ve · ٱلنَّاسِ insanlardan · مَن kimisi · يَقُولُ der · ءَامَنَّا inandık · بِٱللَّهِ Allah'a · فَإِذَآ fakat · أُوذِىَ eziyet edilince · فِى uğrunda · ٱللَّهِ Allah · جَعَلَ sayar · فِتْنَةَ işkencesini · ٱلنَّاسِ insanların · كَعَذَابِ azabı gibi · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَئِن ama · جَآءَ gelse · نَصْرٌۭ bir yardım · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ · لَيَقُولُنَّ andolsun derler ki · إِنَّا elbette biz de · كُنَّا sizinle beraberdik · مَعَكُمْ ۚ · أَوَلَيْسَ değil midir? · ٱللَّهُ Allah · بِأَعْلَمَ daha iyi bilen · بِمَا bulunanı · فِى göğüslerinde · صُدُورِ · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡمُنَٰفِقِينَ ﴿11﴾

veleya`lemenne-llâhü-lleẕîne âmenû veleya`lemenne-lmünâfiḳîn.

11. Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir.

Kelime meali

وَلَيَعْلَمَنَّ ve elbette bilir · ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inananları · وَلَيَعْلَمَنَّ ve elbette bilir · ٱلْمُنَـٰفِقِينَ iki yüzlüleri

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّبِعُواْ سَبِيلَنَا وَلۡنَحۡمِلۡ خَطَٰيَٰكُمۡ وَمَا هُم بِحَٰمِلِينَ مِنۡ خَطَٰيَٰهُم مِّن شَيۡءٍۖ إِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿12﴾

veḳâle-lleẕîne keferû lilleẕîne âmenü-ttebi`û sebîlenâ velnaḥmil ḫaṭâyâküm. vemâ hüm biḥâmilîne min ḫaṭâyâhüm min şey'. innehüm lekâẕibûn.

12. İnkârcılar müminlere, “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim” derler. Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek değillerdir; hakikatte onlar katıksız yalancılardır.

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi(ler) · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar edenler · لِلَّذِينَ kimselere · ءَامَنُوا۟ inananlara · ٱتَّبِعُوا۟ siz uyun · سَبِيلَنَا bizim yolumuza · وَلْنَحْمِلْ ve biz taşırız · خَطَـٰيَـٰكُمْ sizin hatalarınızı · وَمَا oysa değillerdir · هُم kendileri · بِحَـٰمِلِينَ taşıyacak · مِنْ onların hatalarından · خَطَـٰيَـٰهُم · مِّن hiçbir · شَىْءٍ ۖ şey · إِنَّهُمْ elbette onlar · لَكَـٰذِبُونَ tamamen yalancıdırlar

وَلَيَحۡمِلُنَّ أَثۡقَالَهُمۡ وَأَثۡقَالࣰ ا مَّعَ أَثۡقَالِهِمۡۖ وَلَيُسۡـَٔلُنَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عَمَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿13﴾

veleyaḥmilünne eŝḳâlehüm eŝḳâlem me`a eŝḳâleküm. veleyüs'elünne yevme-lḳiyâmeti `ammâ kânû yefterûn.

13. Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler; düzüp koştukları iddialardan dolayı kıyamet gününde kaçınılmaz olarak sorguya çekileceklerdir.

Kelime meali

وَلَيَحْمِلُنَّ ve onlar taşıyacaklar · أَثْقَالَهُمْ kendi yüklerini · وَأَثْقَالًۭا ve (başka) yükleri · مَّعَ beraber · أَثْقَالِهِمْ ۖ kendi yükleriyle · وَلَيُسْـَٔلُنَّ ve elbette sorguya çekileceklerdir · يَوْمَ gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · عَمَّا şeylerden · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uyduruyor(lar)

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَلَبِثَ فِيهِمۡ أَلۡفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمۡسِينَ عَامࣰ ا فَأَخَذَهُمُ ٱلطُّوفَانُ وَهُمۡ ظَٰلِمُونَ ﴿14﴾

veleḳad erselnâ nûḥan ilâ ḳavmihî felebiŝe fîhim elfe senetin illâ ḫamsîne `âmâ. feeḫaẕehümu-ṭṭûfânü vehüm żâlimûn.

14. Vaktiyle biz Nûh’u kendi kavmine resul olarak göndermiştik. Nûh, bin yıldan elli yıl daha az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · نُوحًا Nuh'u · إِلَىٰ kavmine · قَوْمِهِۦ · فَلَبِثَ kaldı · فِيهِمْ onların arasında · أَلْفَ bin · سَنَةٍ seneden · إِلَّا eksik · خَمْسِينَ elli · عَامًۭا yıl · فَأَخَذَهُمُ sonunda yakaladı · ٱلطُّوفَانُ Tufan · وَهُمْ haksızlık edenleri · ظَـٰلِمُونَ

فَأَنجَيۡنَٰهُ وَأَصۡحَٰبَ ٱلسَّفِينَةِ وَجَعَلۡنَٰهَآ ءَايَةࣰ لِّلۡعَٰلَمِينَ ﴿15﴾

feenceynâhü veaṣḥâbe-ssefîneti vece`alnâhâ âyetel lil`âlemîn.

15. Fakat biz Nûh’u ve gemidekileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için bir ibret yaptık.

Kelime meali

فَأَنجَيْنَـٰهُ fakat onu kurtardık · وَأَصْحَـٰبَ ve halkını · ٱلسَّفِينَةِ gemi · وَجَعَلْنَـٰهَآ ve onu yaptık · ءَايَةًۭ bir ibret · لِّلْعَـٰلَمِينَ alemlere

وَإِبۡرَٰهِيمَ إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱتَّقُوهُۖ ذَٰلِكُمۡ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿16﴾

veibrâhime iẕ ḳâle liḳavmihi-`büdü-llâhe vetteḳûh. ẕâliküm ḫayrul leküm in küntüm ta`lemûn.

16. İbrâhim’i de (resul olarak gönderdik). Kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin ve O’na itaatsizlikten sakının. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”

Kelime meali

وَإِبْرَٰهِيمَ ve İbrahim(i gönderdik) · إِذْ hani · قَالَ dedi ki · لِقَوْمِهِ kavmine · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · وَٱتَّقُوهُ ۖ ve O'ndan korkun · ذَٰلِكُمْ bu · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لَّكُمْ sizin için · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · تَعْلَمُونَ biliyor(lar)

إِنَّمَا تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡثَٰنࣰ ا وَتَخۡلُقُونَ إِفۡكًاۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَمۡلِكُونَ لَكُمۡ رِزۡقࣰ ا فَٱبۡتَغُواْ عِندَ ٱللَّهِ ٱلرِّزۡقَ وَٱعۡبُدُوهُ وَٱشۡكُرُواْ لَهُۥٓۖ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿17﴾

innemâ ta`büdûne min dûni-llâhi evŝânev vetaḫluḳûne ifkâ. inne-lleẕîne ta`büdûne min dûni-llâhi lâ yemlikûne leküm rizḳan febtegû `inde-llâhi-rrizḳa va`büdûhü veşkürû leh. ileyhi türce`ûn.

17. “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah’ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten âcizdirler. O zaman rızkınızı Allah’ın katında arayın, O’na kul olun, O’na şükredin; sonunda O’na döneceksiniz.”

Kelime meali

إِنَّمَا ancak · تَعْبُدُونَ siz tapıyorsunuz · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · أَوْثَـٰنًۭا bir takım putlara · وَتَخْلُقُونَ ve uyduruyorsunuz · إِفْكًا ۚ yalan şeyler · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ sizin taptıklarınız · تَعْبُدُونَ · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · لَا güçleri yetmez · يَمْلِكُونَ · لَكُمْ size · رِزْقًۭا rızık vermeye · فَٱبْتَغُوا۟ siz arayın · عِندَ yanında · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلرِّزْقَ rızkı · وَٱعْبُدُوهُ ve O'na tapın · وَٱشْكُرُوا۟ ve şükredin · لَهُۥٓ ۖ O'na · إِلَيْهِ O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz

وَإِن تُكَذِّبُواْ فَقَدۡ كَذَّبَ أُمَمࣱ مِّن قَبۡلِكُمۡۖ وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلَّا ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ ﴿18﴾

vein tükeẕẕibû feḳad keẕẕebe ümemüm min ḳabliküm. vemâ `ale-rrasûli ille-lbelâgu-lmübîn.

18. “Eğer (gerçeği) yalanlamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki sizden önceki nice topluluklar da böyle yalanlamalarda bulundular. Elçinin görevi açık bir tebliğden ibarettir.”

Kelime meali

وَإِن ve eğer · تُكَذِّبُوا۟ yalanlarsanız · فَقَدْ elbette · كَذَّبَ yalanlamışlardı · أُمَمٌۭ ümmetler de · مِّن sizden önceki · قَبْلِكُمْ ۖ · وَمَا ve yoktur · عَلَى düşen · ٱلرَّسُولِ elçiye · إِلَّا başka bir şey · ٱلْبَلَـٰغُ tebliğ etmekten · ٱلْمُبِينُ açıkça

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ كَيۡفَ يُبۡدِئُ ٱللَّهُ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥٓۚ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرࣱ‏ ﴿19﴾

evelem yerav keyfe yübdiü-llâhü-lḫalḳa ŝümme yü`îdüh. inne ẕâlike `ale-llâhi yesîr.

19. Peki onlar, Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra onu ardarda sürdürdüğünü görmezler mi? Kuşkusuz bu, Allah için kolaydır.

Kelime meali

أَوَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · كَيْفَ nasıl · يُبْدِئُ başlatıyor · ٱللَّهُ Allah · ٱلْخَلْقَ yaratmayı · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥٓ ۚ onu iade ediyor · إِنَّ şüphesiz · ذَٰلِكَ bu · عَلَى göre · ٱللَّهِ Allah'a · يَسِيرٌۭ kolaydır

قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ بَدَأَ ٱلۡخَلۡقَۚ ثُمَّ ٱللَّهُ يُنشِئُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأٓخِرَةَۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ‏ ﴿20﴾

ḳul sîrû fi-l'arḍi fenżurû keyfe bedee-lḫalḳa ŝümme-llâhü yünşiü-nneş'ete-l'âḫirah. inne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.

20. (Resulüm!) De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün. Allah, daha sonra ikinci hayatı da işte böyle gerçekleştirecektir; Allah her şeye kādirdir.”

Kelime meali

قُلْ de ki · سِيرُوا۟ gezin · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَٱنظُرُوا۟ ve bakın · كَيْفَ nasıl · بَدَأَ başladı · ٱلْخَلْقَ ۚ yaratmağa · ثُمَّ sonra · ٱللَّهُ Allah · يُنشِئُ yapacaktır · ٱلنَّشْأَةَ yaratmayı da · ٱلْـَٔاخِرَةَ ۚ son · إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌۭ gücü yeter

يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَرۡحَمُ مَن يَشَآءُۖ وَإِلَيۡهِ تُقۡلَبُونَ ﴿21﴾

yü`aẕẕibü mey yeşâü veyerḥamü mey yeşâ'. veileyhi tuḳlebûn.

21. “O, dilediğine azap eder, dilediğini esirger. Hepiniz dönüp dolaşıp O’na varacaksınız.”

Kelime meali

يُعَذِّبُ azabeder · مَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · وَيَرْحَمُ ve acır · مَن kimseye · يَشَآءُ ۖ dilediği · وَإِلَيْهِ ve hepiniz O'na · تُقْلَبُونَ çevrilirsiniz

وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فِي ٱلسَّمَآءِۖ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِن وَلِيࣲّ وَلَا نَصِيرࣲ‏ ﴿22﴾

vemâ entüm bimü`cizîne fi-l'arḍi velâ fi-ssemâ'. vemâ leküm min dûni-llâhi miv veliyyiv velâ neṣîr.

22. “Ne yeryüzünde ne de gökte Allah’ı çaresiz bırakabilirsiniz. Allah’ın dışında bir himayeciniz ve yardımcınız da yoktur.”

Kelime meali

وَمَآ ve değilsiniz · أَنتُم siz · بِمُعْجِزِينَ aciz bırakacak · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ve ne de · فِى gökte · ٱلسَّمَآءِ ۖ · وَمَا ve yoktur · لَكُم sizin için · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مِن hiçbir · وَلِىٍّۢ koruyucu(nuz) · وَلَا ve ne de · نَصِيرٍۢ bir yardımcı(nız)

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَلِقَآئِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ يَئِسُواْ مِن رَّحۡمَتِي وَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ‏ ﴿23﴾

velleẕîne keferû biâyâti-llâhi veliḳâihî ülâike yeisû mir raḥmetî veülâike lehüm `aẕâbün elîm.

23. Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler, işte bunların rahmetimden ümitleri olamaz ve bunlar için acı bir azap vardır.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلِقَآئِهِۦٓ ve O'nunla buluşmayı · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يَئِسُوا۟ ümidi kesmişlerdir · مِن benim rahmetimden · رَّحْمَتِى · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte · لَهُمْ onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acıklı

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُواْ ٱقۡتُلُوهُ أَوۡ حَرِّقُوهُ فَأَنجَىٰهُ ٱللَّهُ مِنَ ٱلنَّارِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿24﴾

femâ kâne cevâbe ḳavmihî illâ en ḳâlu-ḳtülûhü ev ḥarriḳûhü feencâhü-llâhü mine-nnâr. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yü'minûn.

24. Kavminin (İbrâhim hakkındaki) cevabı, “Onu öldürün ya da yakın!” demekten ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır.

Kelime meali

فَمَا ve · كَانَ olmadı · جَوَابَ cevabı · قَوْمِهِۦٓ kavminin · إِلَّآ başka bir şey · أَن demelerinden · قَالُوا۟ · ٱقْتُلُوهُ onu öldürün · أَوْ yahut · حَرِّقُوهُ onu yakın · فَأَنجَىٰهُ fakat onu kurtardı · ٱللَّهُ Allah · مِنَ ateşten · ٱلنَّارِ ۚ · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan

وَقَالَ إِنَّمَا ٱتَّخَذۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡثَٰنࣰ ا مَّوَدَّةَ بَيۡنِكُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ ثُمَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يَكۡفُرُ بَعۡضُكُم بِبَعۡضࣲ وَيَلۡعَنُ بَعۡضُكُم بَعۡضࣰ ا وَمَأۡوَىٰكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّٰصِرِينَ ﴿25﴾

veḳâle inneme-tteḫaẕtüm min dûni-llâhi evŝânem meveddete beyniküm fi-lḥayâti-ddünyâ. ŝümme yevme-lḳiyâmeti yekfüru ba`ḍuküm biba`ḍiv veyel`anü ba`ḍuküm ba`ḍâ. veme'vâküm-nnâru vemâ leküm min nâṣirîn.

25. İbrâhim onlara şöyle demişti: “Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizi reddedecek, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır.”

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi ki · إِنَّمَا şüphesiz · ٱتَّخَذْتُم siz edindiniz · مِّن bırakıp · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'ı · أَوْثَـٰنًۭا birtakım putlar · مَّوَدَّةَ sevmek için · بَيْنِكُمْ birbirinizi · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · ثُمَّ sonra · يَوْمَ gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · يَكْفُرُ inkar edersiniz · بَعْضُكُم bir kısmınız · بِبَعْضٍۢ diğerini · وَيَلْعَنُ ve la'netlersiniz · بَعْضُكُم bir kısmınız · بَعْضًۭا diğerini · وَمَأْوَىٰكُمُ ve varacağınız yer · ٱلنَّارُ ateştir · وَمَا ve yoktur · لَكُم sizin için · مِّن hiçbir · نَّـٰصِرِينَ yardımcı

۞فَـَٔامَنَ لَهُۥ لُوطࣱۘ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّيٓۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿26﴾

feâmene lehû lûṭ. veḳâle innî mühâcirun ilâ rabbî. innehû hüve-l`azîzü-lḥakîm.

26. Bunun üzerine Lût ona iman etti. (İbrâhim) “Artık ben rabbime göç edeceğim. Şüphesiz O güçlüdür, hikmet sahibidir” dedi.

Kelime meali

۞ فَـَٔامَنَ bunun üzerine inandı · لَهُۥ ona · لُوطٌۭ ۘ Lut · وَقَالَ ve dedi ki · إِنِّى elbette ben · مُهَاجِرٌ hicret edeceğim · إِلَىٰ Rabbime · رَبِّىٓ ۖ · إِنَّهُۥ kuşkusuz O · هُوَ O · ٱلْعَزِيزُ Azizdir · ٱلْحَكِيمُ Hakimdir

وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ إِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَجَعَلۡنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلۡكِتَٰبَ وَءَاتَيۡنَٰهُ أَجۡرَهُۥ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَإِنَّهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿27﴾

vevehebnâ lehû isḥâḳa veya`ḳûbe vece`alnâ fî ẕürriyyetehü-nnübüvvete velkitâbe veâteynâhü ecrahû fi-ddünyâ. veinnehû fi-l'âḫirati lemine-ṣṣâliḥîn.

27. Ona İshak ve Ya‘kūb’u bağışladık, soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Ona bu dünyada mükâfatını verdik; o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.

Kelime meali

وَوَهَبْنَا ve biz armağan ettik · لَهُۥٓ ona · إِسْحَـٰقَ İshak'ı · وَيَعْقُوبَ ve Ya'kub'u · وَجَعَلْنَا ve verdik · فِى içindekilere · ذُرِّيَّتِهِ onun nesli · ٱلنُّبُوَّةَ peygamberlik · وَٱلْكِتَـٰبَ ve Kitap · وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona verdik · أَجْرَهُۥ karşılığını · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا ۖ · وَإِنَّهُۥ ve şüphesiz o · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · لَمِنَ elbette · ٱلصَّـٰلِحِينَ iyilerdendir

وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ إِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلۡفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنۡ أَحَدࣲ مِّنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿28﴾

velûṭan iẕ ḳâle liḳavmihî inneküm lete'tûne-lfâḥişeh. mâ sebeḳaküm bihâ min eḥadim mine-l`âlemîn.

28. Lût’a gelince o, kavmine demişti ki: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz.”

Kelime meali

وَلُوطًا ve Lut · إِذْ hani · قَالَ dedi ki · لِقَوْمِهِۦٓ kavmine · إِنَّكُمْ şüphesiz siz · لَتَأْتُونَ gidiyorsunuz · ٱلْفَـٰحِشَةَ bir fuhşa · مَا yapmadığı · سَبَقَكُم sizden önce · بِهَا onu · مِنْ hiç · أَحَدٍۢ kimsenin · مِّنَ alemlerden · ٱلْعَـٰلَمِينَ

أَئِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ وَتَقۡطَعُونَ ٱلسَّبِيلَ وَتَأۡتُونَ فِي نَادِيكُمُ ٱلۡمُنكَرَۖ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُواْ ٱئۡتِنَا بِعَذَابِ ٱللَّهِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿29﴾

einneküm lete'tûne-rricâle vetaḳṭa`ûne-ssebîle vete'tûne fî nâdîkümü-lmünker. femâ kâne cevâbe ḳavmihî illâ en ḳâlü-'tinâ bi`aẕâbi-llâhi in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

29. “Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, meşrû yolu kapatacak, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız?” Kavminin tek cevabı şu oldu: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!”

Kelime meali

أَئِنَّكُمْ siz ha? · لَتَأْتُونَ gidiyorsunuz · ٱلرِّجَالَ erkeklere · وَتَقْطَعُونَ ve kesiyorsunuz · ٱلسَّبِيلَ yol · وَتَأْتُونَ ve yapıyorsunuz · فِى toplantılarınızda · نَادِيكُمُ · ٱلْمُنكَرَ ۖ edepsizce şeyler · فَمَا fakat · كَانَ olmadı · جَوَابَ cevabı · قَوْمِهِۦٓ Kavmi'nin · إِلَّآ başka · أَن demelerinden · قَالُوا۟ · ٱئْتِنَا haydi getir · بِعَذَابِ azabını · ٱللَّهِ Allah'ın · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğrulardan · ٱلصَّـٰدِقِينَ

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿30﴾

ḳâle rabbi-nṣurnî `ale-lḳavmi-lmüfsidîn.

30. Lût, “Şu ahlâkı bozan topluluğa karşı bana yardım et rabbim!” diye dua etti.

Kelime meali

قَالَ (Lut) dedi · رَبِّ Rabbim · ٱنصُرْنِى bana yardım et · عَلَى karşı · ٱلْقَوْمِ şu kavme · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncu

وَلَمَّا جَآءَتۡ رُسُلُنَآ إِبۡرَٰهِيمَ بِٱلۡبُشۡرَىٰ قَالُوٓاْ إِنَّا مُهۡلِكُوٓاْ أَهۡلِ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِۖ إِنَّ أَهۡلَهَا كَانُواْ ظَٰلِمِينَ ﴿31﴾

velemmâ câet rusülünâ ibrâhîme bilbüşrâ ḳâlû innâ mühlikû ehli hâẕihi-lḳaryeh. inne ehlehâ kânû żâlimîn.

31. Elçilerimiz İbrâhim’e müjdeyi getirdiklerinde, “Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır” dediler.

Kelime meali

وَلَمَّا zaman · جَآءَتْ geldikleri · رُسُلُنَآ elçilerimiz · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'e · بِٱلْبُشْرَىٰ bir müjde ile · قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّا muhakkak biz · مُهْلِكُوٓا۟ helak edeceğiz · أَهْلِ halkını · هَـٰذِهِ şu · ٱلْقَرْيَةِ ۖ (Sodom) kentin · إِنَّ çünkü · أَهْلَهَا oranın halkı · كَانُوا۟ oldular · ظَـٰلِمِينَ zalimler(den)

قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطࣰ اۚ قَالُواْ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَن فِيهَاۖ لَنُنَجِّيَنَّهُۥ وَأَهۡلَهُۥٓ إِلَّا ٱمۡرَأَتَهُۥ كَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿32﴾

ḳâle inne fîhâ lûṭâ. ḳâlû naḥnü a`lemü bimen fîhâ. lenünecciyennehû veehlehû ille-mraeteh. kânet mine-lgâbirîn.

32. İbrâhim, “Ama orada Lût da yaşıyor!” dedi. “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak” dediler.

Kelime meali

قَالَ (İbrahim) dedi ki · إِنَّ ama · فِيهَا orada vardır · لُوطًۭا ۚ Lut · قَالُوا۟ dediler ki · نَحْنُ biz · أَعْلَمُ daha iyi biliriz · بِمَن kimin bulunduğunu · فِيهَا ۖ orada · لَنُنَجِّيَنَّهُۥ onu kurtaracağız · وَأَهْلَهُۥٓ ve ailesini · إِلَّا yalnız · ٱمْرَأَتَهُۥ karısı · كَانَتْ olmuştur · مِنَ kalacaklardan · ٱلْغَـٰبِرِينَ

وَلَمَّآ أَن جَآءَتۡ رُسُلُنَا لُوطࣰ ا سِيٓءَ بِهِمۡ وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعࣰ اۖ وَقَالُواْ لَا تَخَفۡ وَلَا تَحۡزَنۡ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهۡلَكَ إِلَّا ٱمۡرَأَتَكَ كَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿33﴾

velemmâ en câet rusülünâ lûṭan sîe bihim veḍâḳa bihim ẕer`av veḳâlû lâ teḫaf velâ taḥzen. innâ müneccûke veehleke ille-mraeteke kânet mine-lgâbirîn.

33. Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lût, onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı. Ama onlar “Korkma, tasalanma!” dediler; “Biz seni ve karın dışında bütün aileni kurtaracağız; karın ise geride kalanlar arasında yer alacak.”

Kelime meali

وَلَمَّآ ne zaman ki · أَن geldi · جَآءَتْ · رُسُلُنَا elçilerimiz · لُوطًۭا Lut'a · سِىٓءَ fenalaştı · بِهِمْ onlar yüzünden · وَضَاقَ ve daraldı · بِهِمْ onlar hakkında · ذَرْعًۭا huzursuzca · وَقَالُوا۟ ve dediler · لَا korkma · تَخَفْ · وَلَا ve ne de · تَحْزَنْ ۖ üzülme · إِنَّا elbette biz · مُنَجُّوكَ seni kurtaracağız · وَأَهْلَكَ ve aileni · إِلَّا yalnız · ٱمْرَأَتَكَ karın · كَانَتْ olmuştur · مِنَ kalacaklardan · ٱلْغَـٰبِرِينَ

إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَىٰٓ أَهۡلِ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِ رِجۡزࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ ﴿34﴾

innâ münzilûne `alâ ehli hâẕihi-lḳaryeti riczem mine-ssemâi bimâ kânû yefsüḳûn.

34. “Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!”

Kelime meali

إِنَّا şüphesiz biz · مُنزِلُونَ indireceğiz · عَلَىٰٓ üstüne · أَهْلِ halkının · هَـٰذِهِ şu · ٱلْقَرْيَةِ ülke · رِجْزًۭا bir azab · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · بِمَا sebebiyle · كَانُوا۟ olmaları · يَفْسُقُونَ fasıklık yapıyor(lar)

وَلَقَد تَّرَكۡنَا مِنۡهَآ ءَايَةَۢ بَيِّنَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿35﴾

veleḳat teraknâ minhâ âyetem beyyinetel liḳavmiy ya`ḳilûn.

35. İşte o memleketten geriye, aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık.

Kelime meali

وَلَقَد ve andolsun · تَّرَكْنَا biz bırakmışızdır · مِنْهَآ ondan · ءَايَةًۢ bir işaret · بَيِّنَةًۭ açık · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْقِلُونَ aklını kullanan

وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبࣰ ا فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱرۡجُواْ ٱلۡيَوۡمَ ٱلۡأٓخِرَ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ﴿36﴾

veilâ medyene eḫâhüm şu`ayben feḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe veercü-lyevme-l'âhira velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.

36. Medyenliler’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. “Ey kavmim” dedi, “Allah’a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın!”

Kelime meali

وَإِلَىٰ ve · مَدْيَنَ Medyen'e · أَخَاهُمْ kardeşleri · شُعَيْبًۭا Şuayb'i (gönderdik) · فَقَالَ dedi · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kuluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · وَٱرْجُوا۟ ve umun · ٱلْيَوْمَ gününü · ٱلْـَٔاخِرَ ahiret · وَلَا ve asla · تَعْثَوْا۟ karışıklık çıkarmayın · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُفْسِدِينَ bozgunculukla

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دَارِهِمۡ جَٰثِمِينَ ﴿37﴾

fekeẕẕebûhü feeḫaẕethümü-rracfetü feaṣbeḥû fî dârihim câŝimîn.

37. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler!

Kelime meali

فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılar · فَأَخَذَتْهُمُ bu yüzden onları yakaladı · ٱلرَّجْفَةُ deprem · فَأَصْبَحُوا۟ ve kaldılar · فِى yurtlarında · دَارِهِمْ · جَـٰثِمِينَ diz üstü çöküp

وَعَادࣰ ا وَثَمُودَاْ وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مِّن مَّسَٰكِنِهِمۡۖ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَكَانُواْ مُسۡتَبۡصِرِينَ ﴿38﴾

ve`âdev veŝemûde veḳat tebeyyene leküm mim mesâkinihim. vezeyyene lehümü-şşeyṭânü a`mâlehüm feṣaddehüm `ani-ssebîli vekânû müstebṣirîn.

38. Âd ve Semûd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi.

Kelime meali

وَعَادًۭا ve Ad'ı · وَثَمُودَا۟ ve Semud'u · وَقَد ve gerçekten · تَّبَيَّنَ bu belli olmaktadır · لَكُم size · مِّن oturdukları yerlerden · مَّسَـٰكِنِهِمْ ۖ · وَزَيَّنَ ve süsledi · لَهُمُ onlara · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · أَعْمَـٰلَهُمْ yaptıkları işlerini · فَصَدَّهُمْ ve onları çıkardı · عَنِ yoldan · ٱلسَّبِيلِ · وَكَانُوا۟ ve oldular · مُسْتَبْصِرِينَ görenlerden

وَقَٰرُونَ وَفِرۡعَوۡنَ وَهَٰمَٰنَۖ وَلَقَدۡ جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا كَانُواْ سَٰبِقِينَ ﴿39﴾

veḳârûne vefir`avne vehâmâne veleḳad câehüm mûsâ bilbeyyinâti festekberû fi-l'arḍi vemâ kânû sâbiḳîn.

39. Kārûn, Firavun ve Hâmân’ın âkıbeti de aynı oldu. Gerçekte Mûsâ onlara açık seçik deliller getirmişti; ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu.

Kelime meali

وَقَـٰرُونَ ve Kaarun'u · وَفِرْعَوْنَ ve Fir'avn'ı · وَهَـٰمَـٰنَ ۖ ve Haman'ı · وَلَقَدْ ve andolsun · جَآءَهُم onlara geldi · مُّوسَىٰ Musa · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtlarla · فَٱسْتَكْبَرُوا۟ fakat onlar büyüklük tasladılar · فِى o yerde · ٱلْأَرْضِ · وَمَا ama · كَانُوا۟ değillerdi · سَـٰبِقِينَ geçip gidecek

فَكُلًّا أَخَذۡنَا بِذَنۢبِهِۦۖ فَمِنۡهُم مَّنۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِ حَاصِبࣰ ا وَمِنۡهُم مَّنۡ أَخَذَتۡهُ ٱلصَّيۡحَةُ وَمِنۡهُم مَّنۡ خَسَفۡنَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ وَمِنۡهُم مَّنۡ أَغۡرَقۡنَاۚ وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿40﴾

feküllen eḫaẕnâ biẕembih. feminhüm men erselnâ `aleyhi ḥâṣibâ. veminhüm men eḫaẕethu-ṣṣayḥah. veminhüm men ḫasefnâ bihi-l'arḍ. veminhüm men agraḳnâ. vemâ kâne-llâhü liyażlimehüm velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.

40. Her birini günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine gömdük, kimini sularda boğduk. Allah’ın muradı onlara kötülük etmek değildi, fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı.

Kelime meali

فَكُلًّا nitekim hepsini · أَخَذْنَا yakaladık · بِذَنۢبِهِۦ ۖ günahıyla · فَمِنْهُم onlardan · مَّنْ kiminin · أَرْسَلْنَا gönderdik · عَلَيْهِ üstüne · حَاصِبًۭا taş yağdıran bir fırtına · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّنْ kimini · أَخَذَتْهُ yakaladı · ٱلصَّيْحَةُ korkunç bir ses · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّنْ kimini · خَسَفْنَا batırdık · بِهِ onunla · ٱلْأَرْضَ yere · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّنْ kimini · أَغْرَقْنَا ۚ boğduk · وَمَا ve · كَانَ değildi · ٱللَّهُ Allah · لِيَظْلِمَهُمْ onlara zulmedecek · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوٓا۟ onlar · أَنفُسَهُمْ kendi kendilerine · يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı

مَثَلُ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡلِيَآءَ كَمَثَلِ ٱلۡعَنكَبُوتِ ٱتَّخَذَتۡ بَيۡتࣰ اۖ وَإِنَّ أَوۡهَنَ ٱلۡبُيُوتِ لَبَيۡتُ ٱلۡعَنكَبُوتِۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿41﴾

meŝelü-lleẕîne-tteḫaẕû min dûni-llâhi evliyâe kemeŝeli-l`nkebût. itteḫaẕet beytâ. veinne evhene-lbüyûti lebeytü-l`nkebût. lev kânû ya`lemûn.

41. Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva edinir, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi!

Kelime meali

مَثَلُ misali · ٱلَّذِينَ kimselerin · ٱتَّخَذُوا۟ edinen(lerin) · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · أَوْلِيَآءَ dostlar · كَمَثَلِ misali gibidir · ٱلْعَنكَبُوتِ örümcek · ٱتَّخَذَتْ edinen · بَيْتًۭا ۖ bir ev · وَإِنَّ şüphesiz · أَوْهَنَ en gevşeği · ٱلْبُيُوتِ evlerin · لَبَيْتُ elbette evidir · ٱلْعَنكَبُوتِ ۖ örümcek · لَوْ keşke · كَانُوا۟ idi · يَعْلَمُونَ bilseler

إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ مِن شَيۡءࣲۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿42﴾

inne-llâhe ya`lemü mâ yed`ûne min dûnihî min şey'. vehüve-l`azîzü-lḥakîm.

42. Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü şeylere yalvarıp yakardıklarını şüphesiz bilmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · يَدْعُونَ onların yalvardıklarını · مِن kendisinden başka · دُونِهِۦ · مِن ne gibi · شَىْءٍۢ ۚ şeylere · وَهُوَ O · ٱلْعَزِيزُ üstündür · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir

وَتِلۡكَ ٱلۡأَمۡثَٰلُ نَضۡرِبُهَا لِلنَّاسِۖ وَمَا يَعۡقِلُهَآ إِلَّا ٱلۡعَٰلِمُونَ ﴿43﴾

vetilke-l'emŝâlü naḍribühâ linnâs. vemâ ya`ḳilühâ ille-l`âlimûn.

43. İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır.

Kelime meali

وَتِلْكَ ve bu · ٱلْأَمْثَـٰلُ misalleri · نَضْرِبُهَا biz anlatıyoruz · لِلنَّاسِ ۖ insanlara · وَمَا ama · يَعْقِلُهَآ onları düşünüp anlamaz · إِلَّا başkası · ٱلْعَـٰلِمُونَ bilenlerden

خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿44﴾

ḫaleḳa-llâhü-ssemâvâti vel'arḍa bilḥaḳḳ. inne fî ẕâlike leâyetel lilmü'minîn.

44. Allah gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Şüphesiz, inananlar için bunda ibret vardır.

Kelime meali

خَلَقَ yarattı · ٱللَّهُ Allah · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · بِٱلْحَقِّ ۚ hak ile · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ bir ibret · لِّلْمُؤْمِنِينَ inananlar için

ٱتۡلُ مَآ أُوحِيَ إِلَيۡكَ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِۗ وَلَذِكۡرُ ٱللَّهِ أَكۡبَرُۗ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تَصۡنَعُونَ ﴿45﴾

ütlü mâ ûḥiye ileyke mine-lkitâbi veeḳimi-ṣṣalâh. inne-ṣṣalâte tenhâ `ani-lfaḥşâi velmünker. veleẕikru-llâhi ekber. vellâhü ya`lemü mâ taṣne`ûn.

45. Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Kelime meali

ٱتْلُ oku · مَآ şeyi · أُوحِىَ vahyedileni · إِلَيْكَ sana · مِنَ kitaptan · ٱلْكِتَـٰبِ · وَأَقِمِ ve kıl · ٱلصَّلَوٰةَ ۖ namazı · إِنَّ elbette · ٱلصَّلَوٰةَ namaz · تَنْهَىٰ men'eder · عَنِ iğrenç şeylerden; · ٱلْفَحْشَآءِ · وَٱلْمُنكَرِ ۗ ve kötülükler(den) · وَلَذِكْرُ elbette anmak · ٱللَّهِ Allah'ı · أَكْبَرُ ۗ en büyük(ibadet)tir · وَٱللَّهُ ve Allah · يَعْلَمُ bilir · مَا ne · تَصْنَعُونَ yapıyorsunuz

۞وَلَا تُجَٰدِلُوٓاْ أَهۡلَ ٱلۡكِتَٰبِ إِلَّا بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ إِلَّا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡۖ وَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱلَّذِيٓ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَأُنزِلَ إِلَيۡكُمۡ وَإِلَٰهُنَا وَإِلَٰهُكُمۡ وَٰحِدࣱ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ﴿46﴾

velâ tücâdilû ehle-lkitâbi illâ billetî hiye aḥsen. ille-lleẕîne żalemû minhüm veḳûlû âmennâ billeẕî ünzile ileynâ veünzile ileyküm veileyhâ veilâhüküm vâḥidüv venaḥnü lehû müslimûn.

46. İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur.”

Kelime meali

۞ وَلَا ve asla · تُجَـٰدِلُوٓا۟ tartışmayın · أَهْلَ ehliyle · ٱلْكِتَـٰبِ kitap · إِلَّا başka şekilde · بِٱلَّتِى (tarzdan) · هِىَ o · أَحْسَنُ en güzel · إِلَّا dışında · ٱلَّذِينَ haksızlık edenleri · ظَلَمُوا۟ · مِنْهُمْ ۖ onların · وَقُولُوٓا۟ ve deyin ki · ءَامَنَّا inandık · بِٱلَّذِىٓ indirilene · أُنزِلَ · إِلَيْنَا bize · وَأُنزِلَ ve indirilene · إِلَيْكُمْ size · وَإِلَـٰهُنَا ve tanrımız · وَإِلَـٰهُكُمْ ve tanrınız · وَٰحِدٌۭ birdir · وَنَحْنُ ve biz de · لَهُۥ O'na · مُسْلِمُونَ teslim olanlarız

وَكَذَٰلِكَ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَۚ فَٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۖ وَمِنۡ هَٰٓؤُلَآءِ مَن يُؤۡمِنُ بِهِۦۚ وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿47﴾

vekeẕâlike enzelnâ ileyke-lkitâb. felleẕîne âteynâhümü-lkitâbe yü'minûne bih. vemin hâülâi mey yü'minü bih. vemâ yecḥadü biâyâtinâ ille-lkâfirûn.

47. İşte biz kitabı sana böyle indiriyoruz. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler, şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var. Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez.

Kelime meali

وَكَذَٰلِكَ ve işte böylece · أَنزَلْنَآ indirdik · إِلَيْكَ sana · ٱلْكِتَـٰبَ ۚ Kitabı · فَٱلَّذِينَ kimseler · ءَاتَيْنَـٰهُمُ kendilerine verdiklerimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · يُؤْمِنُونَ inanırlar · بِهِۦ ۖ ona · وَمِنْ ve · هَـٰٓؤُلَآءِ şunlardan (Araplardan) · مَن kimseler · يُؤْمِنُ inananırlar · بِهِۦ ۚ ona · وَمَا ve · يَجْحَدُ inkar etmez · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimizi · إِلَّا başkası · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirlerden

وَمَا كُنتَ تَتۡلُواْ مِن قَبۡلِهِۦ مِن كِتَٰبࣲ وَلَا تَخُطُّهُۥ بِيَمِينِكَۖ إِذࣰ ا لَّٱرۡتَابَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ ﴿48﴾

vemâ künte tetlû min ḳablihî min kitâbiv velâ teḫuṭṭuhû biyemînike iẕel lertâbe-lmübṭilûn.

48. Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi.

Kelime meali

وَمَا ve · كُنتَ sen değildin · تَتْلُوا۟ okuyan · مِن bundan önce · قَبْلِهِۦ · مِن Kitaptan · كِتَـٰبٍۢ · وَلَا ve · تَخُطُّهُۥ onu yazmıyordun · بِيَمِينِكَ ۖ elinle · إِذًۭا öyle olsaydı · لَّٱرْتَابَ kuşkulanırlardı · ٱلْمُبْطِلُونَ batılda olanlar

بَلۡ هُوَ ءَايَٰتُۢ بَيِّنَٰتࣱ فِي صُدُورِ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَۚ وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿49﴾

bel hüve âyâtüm beyyinâtün fî ṣudûri-lleẕîne ûtü-l`ilm. vemâ yecḥadü biâyâtinâ ille-żżâlimûn.

49. Hayır! O (Kur’an), bilgiye mazhar kılınmış olanların sıkıntıya düşmeden anlayabilecekleri apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.

Kelime meali

بَلْ hayır · هُوَ o · ءَايَـٰتٌۢ ayetlerdir · بَيِّنَـٰتٌۭ açık açık · فِى bulunan · صُدُورِ göğüslerde · ٱلَّذِينَ olanların · أُوتُوا۟ verilmiş · ٱلْعِلْمَ ۚ bilgi · وَمَا ve · يَجْحَدُ inkar etmez · بِـَٔايَـٰتِنَآ bizim ayetlerimizi · إِلَّا başkası · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimlerden

وَقَالُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَٰتࣱ مِّن رَّبِّهِۦۚ قُلۡ إِنَّمَا ٱلۡأٓيَٰتُ عِندَ ٱللَّهِ وَإِنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرࣱ مُّبِينٌ ﴿50﴾

veḳâlû levlâ ünzile `aleyhi âyâtüm mir rabbih. ḳul inneme-l'âyâtü `inde-llâh. veinnemâ ene neẕîrum mübîn.

50. Onlar hâlâ, “Rabbinden ona bazı mûcizeler indirilmeli değil miydi?” diyorlar. De ki: “Mûcizeler yalnız Allah’ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım.”

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler ki · لَوْلَآ değil miydi? · أُنزِلَ indirilmeli · عَلَيْهِ ona · ءَايَـٰتٌۭ ayetler · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ ۖ · قُلْ de ki · إِنَّمَا şüphesiz · ٱلْـَٔايَـٰتُ ayetler (mu'cizeler) · عِندَ yanındadır · ٱللَّهِ Allah'ın · وَإِنَّمَآ ve şüphesiz · أَنَا۠ ben ancak · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıyım · مُّبِينٌ apaçık

أَوَلَمۡ يَكۡفِهِمۡ أَنَّآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ يُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَرَحۡمَةࣰ وَذِكۡرَىٰ لِقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿51﴾

evelem yekfihim ennâ enzelnâ `aleyke-lkitâbe yütlâ `aleyhim. inne fî ẕâlike leraḥmetev veẕikrâ liḳavmiy yü'minûn.

51. Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır.

Kelime meali

أَوَلَمْ onlara yetmedi mi? · يَكْفِهِمْ · أَنَّآ indirdik-ki biz · أَنزَلْنَا indirdik · عَلَيْكَ sana · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · يُتْلَىٰ okunan · عَلَيْهِمْ ۚ kendilerine · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَرَحْمَةًۭ bir rahmet · وَذِكْرَىٰ ve öğüt · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan

قُلۡ كَفَىٰ بِٱللَّهِ بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡ شَهِيدࣰ اۖ يَعۡلَمُ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱلۡبَٰطِلِ وَكَفَرُواْ بِٱللَّهِ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿52﴾

ḳul kefâ billâhi beynî vebeyneküm şehîdâ. ya`lemü mâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. velleẕîne âmenû bilbâṭili vekeferû billâhi ülâike hümü-lḫâsirûn.

52. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir.” Bâtıla inanan ve Allah’ı inkâr edenlere gelince, işte hüsrana uğrayacak olanlar onlardır.

Kelime meali

قُلْ de ki · كَفَىٰ yeter · بِٱللَّهِ Allah · بَيْنِى benimle · وَبَيْنَكُمْ sizin aranızda · شَهِيدًۭا ۖ şahid olarak · يَعْلَمُ O bilir · مَا olanları · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerde · وَٱلَّذِينَ ve · ءَامَنُوا۟ inananlar · بِٱلْبَـٰطِلِ batıla · وَكَفَرُوا۟ ve inkar edenler · بِٱللَّهِ Allah'ı · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayanlar

وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَلَوۡلَآ أَجَلࣱ مُّسَمࣰّ ى لَّجَآءَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ وَلَيَأۡتِيَنَّهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿53﴾

veyesta`cilûneke bil`aẕâb. velevlâ ecelüm müsemmel lecâehüm-l`aẕâb. veleye'tiyennehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.

53. Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti. Ama onlar farkında olmadan o ansızın kendilerine gelecektir.

Kelime meali

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ senden çabuk istiyorlar · بِٱلْعَذَابِ ۚ azabı · وَلَوْلَآ eğer olmasaydı · أَجَلٌۭ bir süre · مُّسَمًّۭى belirtilmiş · لَّجَآءَهُمُ onlara hemen gelirdi · ٱلْعَذَابُ azab · وَلَيَأْتِيَنَّهُم ve o kendilerine gelecektir · بَغْتَةًۭ ansızın · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç · يَشْعُرُونَ farkında değillerken

يَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةُۢ بِٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿54﴾

yesta`cilûneke bil`aẕâb. veinne cehenneme lemüḥîṭatüm bilkâfirîn.

54. (Evet!) Onlar senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Kuşkuları olmasın, cehennem inkârcıları kuşatmış durumda!

Kelime meali

يَسْتَعْجِلُونَكَ senden çabucak istiyorlar · بِٱلْعَذَابِ azabı · وَإِنَّ ve şüphesiz · جَهَنَّمَ cehennem · لَمُحِيطَةٌۢ kuşatmış iken · بِٱلْكَـٰفِرِينَ inkarcıları

يَوۡمَ يَغۡشَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِن فَوۡقِهِمۡ وَمِن تَحۡتِ أَرۡجُلِهِمۡ وَيَقُولُ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿55﴾

yevme yagşâhümü-l`aẕâbü min fevḳihim vemin taḥti ercülihim veyeḳûlü ẕûḳû mâ küntüm ta`melûn.

55. O gün azap onları tepeden tırnağa saracak ve Allah, “Yaptıklarınızın cezasını tadın!” buyuracaktır.

Kelime meali

يَوْمَ o gün · يَغْشَىٰهُمُ onları örter · ٱلْعَذَابُ azab · مِن üstlerinden · فَوْقِهِمْ · وَمِن ve · تَحْتِ altından · أَرْجُلِهِمْ ayaklarının · وَيَقُولُ ve (Allah) der ki · ذُوقُوا۟ tadın · مَا ne · كُنتُمْ idiyseniz · تَعْمَلُونَ yapıyor

يَٰعِبَادِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِنَّ أَرۡضِي وَٰسِعَةࣱ فَإِيَّٰيَ فَٱعۡبُدُونِ ﴿56﴾

yâ `ibâdîye-lleẕîne âmenû inne arḍî vâsi`aten feiyyâye fa`büdûn.

56. Ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin.

Kelime meali

يَـٰعِبَادِىَ ey kullarım · ٱلَّذِينَ inanan · ءَامَنُوٓا۟ · إِنَّ şüphesiz · أَرْضِى benim arzım · وَٰسِعَةٌۭ geniştir · فَإِيَّـٰىَ o halde bana · فَٱعْبُدُونِ kulluk edin

كُلُّ نَفۡسࣲ ذَآئِقَةُ ٱلۡمَوۡتِۖ ثُمَّ إِلَيۡنَا تُرۡجَعُونَ ﴿57﴾

küllü nefsin ẕâiḳatü-lmevti ŝümme ileynâ türce`ûn.

57. Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.

Kelime meali

كُلُّ her · نَفْسٍۢ can · ذَآئِقَةُ tadacaktır · ٱلْمَوْتِ ۖ ölümü · ثُمَّ sonra · إِلَيْنَا bize · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ ٱلۡجَنَّةِ غُرَفࣰ ا تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَاۚ نِعۡمَ أَجۡرُ ٱلۡعَٰمِلِينَ ﴿58﴾

velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lenübevviennehüm mine-lcenneti gurafen tecrî min taḥtihe-l'enhâru ḫâlidîne fîhâ. ni`me ecru-l`âmilîn.

58–59. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları -hiç şüpheniz olmasın- içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz; sıkıntılara katlanan, yalnız Allah’a dayanıp güvenerek işlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık!

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ inananları · وَعَمِلُوا۟ ve yapanları · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · لَنُبَوِّئَنَّهُم yerleştiririz · مِّنَ cennetten · ٱلْجَنَّةِ · غُرَفًۭا yüksek odalara · تَجْرِى akan · مِن altlarından · تَحْتِهَا · ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar · خَـٰلِدِينَ ebedi kalırlar · فِيهَا ۚ orada · نِعْمَ ne güzeldir · أَجْرُ ücreti · ٱلْعَـٰمِلِينَ çalışanların

ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ ﴿59﴾

elleẕîne ṣaberû ve`alâ rabbihim yetevekkelûn.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onlar ki · صَبَرُوا۟ sabrettiler · وَعَلَىٰ ve · رَبِّهِمْ Rabblerine · يَتَوَكَّلُونَ dayanmaktadırlar

وَكَأَيِّن مِّن دَآبَّةࣲ لَّا تَحۡمِلُ رِزۡقَهَا ٱللَّهُ يَرۡزُقُهَا وَإِيَّاكُمۡۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿60﴾

vekeeyyim min dâbbetil lâ taḥmilü rizḳahâ. allâhü yerzüḳuhâ veiyyâküm. vehüve-ssemî`u-l`alîm.

60. Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah’tır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Kelime meali

وَكَأَيِّن nicesi var ki · مِّن canlı(lar)dan · دَآبَّةٍۢ · لَّا taşıyamaz · تَحْمِلُ · رِزْقَهَا rızkını · ٱللَّهُ Allah · يَرْزُقُهَا onları da besler · وَإِيَّاكُمْ ۚ sizi de · وَهُوَ ve O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir

وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۖ فَأَنَّىٰ يُؤۡفَكُونَ ﴿61﴾

velein seeltehüm men ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa veseḫḫara-şşemse velḳamera leyeḳûlünne-llâh. feennâ yü'fekûn.

61. Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?

Kelime meali

وَلَئِن andolsun eğer · سَأَلْتَهُم onlara desen ki · مَّنْ kim · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · وَسَخَّرَ ve (kim) boyun eğdirdi? · ٱلشَّمْسَ güneşi · وَٱلْقَمَرَ ve ayı · لَيَقُولُنَّ elbette derler · ٱللَّهُ ۖ Allah · فَأَنَّىٰ nasıl? · يُؤْفَكُونَ döndürülüyorsunuz

ٱللَّهُ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ لَهُۥٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ‏ ﴿62﴾

allâhü yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü min `ibâdihî veyaḳdiru leh. inne-llâhe bikülli şey'in `alîm.

62. Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü verir. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Kelime meali

ٱللَّهُ Allah · يَبْسُطُ açar · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ · وَيَقْدِرُ ve kısar · لَهُۥٓ ۚ ona · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِكُلِّ her · شَىْءٍ şeyi · عَلِيمٌۭ bilendir

وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ مِنۢ بَعۡدِ مَوۡتِهَا لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۚ قُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ ﴿63﴾

velein seeltehüm men nezzele mine-ssemâi mâen feaḥyâ bihi-l'arḍa mim ba`di mevtihâ leyeḳûlünne-llâh. ḳuli-lḥamdü lillâh. bel ekŝeruhüm lâ ya`ḳilûn.

63. Yine onlara, “Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.”

Kelime meali

وَلَئِن ve eğer · سَأَلْتَهُم onlara sorsan · مَّن kim · نَّزَّلَ indirdi · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ suyu · فَأَحْيَا ve diriltti · بِهِ onunla · ٱلْأَرْضَ yeri · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَوْتِهَا öldükten · لَيَقُولُنَّ elbette derler · ٱللَّهُ ۚ Allah · قُلِ de ki · ٱلْحَمْدُ hamd (övgü) · لِلَّهِ ۚ Allah'adır · بَلْ doğrusu · أَكْثَرُهُمْ çokları · لَا düşünmezler · يَعْقِلُونَ

وَمَا هَٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلَّا لَهۡوࣱ وَلَعِبࣱۚ وَإِنَّ ٱلدَّارَ ٱلۡأٓخِرَةَ لَهِيَ ٱلۡحَيَوَانُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿64﴾

vemâ hâẕihi-lḥayâtü-ddünyâ illâ lehvüv vele`ib. veinne-ddâra-l'âḫirate lehiye-lḥayevân. lev kânû ya`lemûn.

64. (Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!

Kelime meali

وَمَا ve değildir · هَـٰذِهِ bu · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَآ dünya · إِلَّا başka bir şey · لَهْوٌۭ eğlenceden · وَلَعِبٌۭ ۚ ve oyundan · وَإِنَّ ve elbette · ٱلدَّارَ yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةَ ahiret · لَهِىَ işte odur · ٱلْحَيَوَانُ ۚ asıl hayat · لَوْ keşke · كَانُوا۟ olsalardı · يَعْلَمُونَ biliyor(lar)

فَإِذَا رَكِبُواْ فِي ٱلۡفُلۡكِ دَعَوُاْ ٱللَّهَ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ فَلَمَّا نَجَّىٰهُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ إِذَا هُمۡ يُشۡرِكُونَ ﴿65﴾

feiẕâ rakibû fi-lfülki de`avu-llâhe muḫliṣîne lehü-ddîn. felemmâ neccâhüm ile-lberri iẕâ hüm yüşrikûn.

65. Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah’a ortak koşuyorlar.

Kelime meali

فَإِذَا zaman · رَكِبُوا۟ bindikleri · فِى gemiye · ٱلْفُلْكِ · دَعَوُا۟ yalvarırlar · ٱللَّهَ Allah'a · مُخْلِصِينَ halis kılarak · لَهُ yalnız O'na · ٱلدِّينَ dini · فَلَمَّا fakat · نَجَّىٰهُمْ onları salimen çıkarınca · إِلَى karaya · ٱلْبَرِّ · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يُشْرِكُونَ ortak koşarlar

لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡ وَلِيَتَمَتَّعُواْۚ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ﴿66﴾

liyekfürû bimâ âteynâhüm veliyetemette`û. fesevfe ya`lemûn.

66. Kendilerine bahşettiğimiz şeylere karşı nankörlük etsinler, zevku safa sürsünler! Ama yakında anlayacaklar!

Kelime meali

لِيَكْفُرُوا۟ nankörlük etmek için · بِمَآ şeye · ءَاتَيْنَـٰهُمْ kendilerine verdiğimiz · وَلِيَتَمَتَّعُوا۟ ۖ ve zevk içinde yaşasınlar diye · فَسَوْفَ ama yakında · يَعْلَمُونَ bileceklerdir

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا جَعَلۡنَا حَرَمًا ءَامِنࣰ ا وَيُتَخَطَّفُ ٱلنَّاسُ مِنۡ حَوۡلِهِمۡۚ أَفَبِٱلۡبَٰطِلِ يُؤۡمِنُونَ وَبِنِعۡمَةِ ٱللَّهِ يَكۡفُرُونَ ﴿67﴾

evelem yerav ennâ ce`alnâ ḥaramen âminev veyüteḫaṭṭafü-nnâsü min ḥavlehüm. efebilbâṭili yü'minûne vebini`meti-llâhi yekfürûn.

67. Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke’yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Hâlâ asılsız şeylere inanıp Allah’ın nimetine karşı nankörlük mü edecekler?

Kelime meali

أَوَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · أَنَّا biz · جَعَلْنَا (Mekke'yi) kıldık · حَرَمًا dokunulmaz · ءَامِنًۭا güvenli · وَيُتَخَطَّفُ kaçırılırken · ٱلنَّاسُ insanlar · مِنْ çevrelerinden · حَوْلِهِمْ ۚ · أَفَبِٱلْبَـٰطِلِ hâlâ batıla mı? · يُؤْمِنُونَ inanıyorlar · وَبِنِعْمَةِ ve ni'metine · ٱللَّهِ Allah'ın · يَكْفُرُونَ nankörlük ediyorlar

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِٱلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُۥٓۚ أَلَيۡسَ فِي جَهَنَّمَ مَثۡوࣰ ى لِّلۡكَٰفِرِينَ ﴿68﴾

vemen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕiben ev keẕẕebe bilḥaḳḳi lemmâ câeh. eleyse fî cehenneme meŝvel lilkâfirîn.

68. Allah hakkında yalan yanlış şeyler uyduran yahut kendisine hakikat geldiğinde onu yalan sayandan daha zalimi kimdir! Cehennemde inkârcılar için kalacak yer mi yok!

Kelime meali

وَمَنْ ve kimdir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ kimseden · ٱفْتَرَىٰ iftira atan · عَلَى üzerine · ٱللَّهِ Allah'ın · كَذِبًا yalanı · أَوْ veya · كَذَّبَ yalanlayandan · بِٱلْحَقِّ gerçeği · لَمَّا kendisine gelen · جَآءَهُۥٓ ۚ · أَلَيْسَ yok mudur? · فِى cehennemde · جَهَنَّمَ · مَثْوًۭى bir yer · لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirler için

وَٱلَّذِينَ جَٰهَدُواْ فِينَا لَنَهۡدِيَنَّهُمۡ سُبُلَنَاۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَمَعَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿69﴾

velleẕîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ. veinne-llâhe leme`a-lmuḥsinîn.

69. Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ kimseleri · جَـٰهَدُوا۟ cihad eden(leri) · فِينَا biz(im uğrumuz)da · لَنَهْدِيَنَّهُمْ biz elbette iletiriz · سُبُلَنَا ۚ yollarımıza · وَإِنَّ ve muhakkak ki · ٱللَّهَ Allah · لَمَعَ beraberdir · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik edenlerle