Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Rûm Suresi

سُوْرَةُ الرُّوْمِ · 30. sure · 60 âyet · Mekkî · 21. cüz · Mushaf sayfa 404

Rûm suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

الٓمٓ ﴿1﴾

elif-lâm-mîm.

1. Elif-lâm-mîm.

Kelime meali

الٓمٓ Elif Lâm Mîm

غُلِبَتِ ٱلرُّومُ ﴿2﴾

gulibeti-rrûm.

2–5. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Eninde sonunda Allah’ın dediği olur. O gün müminler Allah’ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir.

Kelime meali

غُلِبَتِ yenildi · ٱلرُّومُ Rum(lar)

فِيٓ أَدۡنَى ٱلۡأَرۡضِ وَهُم مِّنۢ بَعۡدِ غَلَبِهِمۡ سَيَغۡلِبُونَ ﴿3﴾

fî edne-l'arḍi vehüm mim ba`di galebihim seyaglibûn.

Kelime meali

فِىٓ en yakın · أَدْنَى · ٱلْأَرْضِ bir yerde · وَهُم ve onlar · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · غَلَبِهِمْ yenilgilerinden · سَيَغْلِبُونَ yeneceklerdir

فِي بِضۡعِ سِنِينَۗ لِلَّهِ ٱلۡأَمۡرُ مِن قَبۡلُ وَمِنۢ بَعۡدُۚ وَيَوۡمَئِذࣲ يَفۡرَحُ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ﴿4﴾

fî biḍ`i sinîn. lillâhi-l'emru min ḳablü vemim ba`d. veyevmeiẕiy yefraḥu-lmü'minûn.

Kelime meali

فِى içinde · بِضْعِ birkaç · سِنِينَ ۗ yıl · لِلَّهِ Allah'ındır · ٱلْأَمْرُ emir · مِن (bundan) önce · قَبْلُ · وَمِنۢ ve · بَعْدُ ۚ sonra · وَيَوْمَئِذٍۢ ve o gün · يَفْرَحُ sevinir(ler) · ٱلْمُؤْمِنُونَ mü'minler

بِنَصۡرِ ٱللَّهِۚ يَنصُرُ مَن يَشَآءُۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿5﴾

binaṣri-llâh. yenṣuru mey yeşâ'. vehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Kelime meali

بِنَصْرِ yardımıyle · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · يَنصُرُ yardım eder · مَن kimseye · يَشَآءُ ۖ dilediği · وَهُوَ ve O · ٱلْعَزِيزُ galiptir · ٱلرَّحِيمُ esirgeyendir

وَعۡدَ ٱللَّهِۖ لَا يُخۡلِفُ ٱللَّهُ وَعۡدَهُۥ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿6﴾

va`de-llâh. lâ yuḫlifü-llâhü va`dehû velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.

6. Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; ama insanların çoğu bunu bilmezler.

Kelime meali

وَعْدَ va'didir · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · لَا caymaz · يُخْلِفُ · ٱللَّهُ Allah · وَعْدَهُۥ va'dinden · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

يَعۡلَمُونَ ظَٰهِرࣰ ا مِّنَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُمۡ عَنِ ٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ غَٰفِلُونَ ﴿7﴾

ya`lemûne żâhiram mine-lḥayâti-ddünyâ. vehüm `ani-l'âḫirati hüm gâfilûn.

7. Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler; âhiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler.

Kelime meali

يَعْلَمُونَ bilirler · ظَـٰهِرًۭا dış yüzünü · مِّنَ hayatının · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَهُمْ ve onlar · عَنِ ahiretten · ٱلْـَٔاخِرَةِ · هُمْ onlar · غَـٰفِلُونَ gafildirler

أَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُواْ فِيٓ أَنفُسِهِمۗ مَّا خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَأَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ىۗ وَإِنَّ كَثِيرࣰ ا مِّنَ ٱلنَّاسِ بِلِقَآيِٕ رَبِّهِمۡ لَكَٰفِرُونَ ﴿8﴾

evelem yetefekkerû fî enfüsihim. mâ ḫaleḳa-llâhü-ssemâvâti vel'arḍa vemâ beynehümâ illâ bilḥaḳḳi veecelim müsemmâ. veinne keŝîram mine-nnâsi biliḳâi rabbihim lekâfirûn.

8. Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde, belli bir süreye kadar kalmak üzere yaratmıştır. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu rablerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir.

Kelime meali

أَوَلَمْ hiç düşünmediler mi? · يَتَفَكَّرُوا۟ · فِىٓ içlerinde · أَنفُسِهِم ۗ kendi · مَّا yaratmamıştır · خَلَقَ · ٱللَّهُ Allah · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerde · وَٱلْأَرْضَ ve yerde · وَمَا ve bulunanları · بَيْنَهُمَآ bu ikisi arasında · إِلَّا dışında · بِٱلْحَقِّ hak olması · وَأَجَلٍۢ ve bir süre · مُّسَمًّۭى ۗ belirtilmiştir · وَإِنَّ ve şüphesiz · كَثِيرًۭا çoğu · مِّنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · بِلِقَآئِ kavuşmayı · رَبِّهِمْ Rabblerine · لَكَـٰفِرُونَ inkar etmektedirler

أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُوٓاْ أَشَدَّ مِنۡهُمۡ قُوَّةࣰ وَأَثَارُواْ ٱلۡأَرۡضَ وَعَمَرُوهَآ أَكۡثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِۖ فَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿9﴾

evelem yesîrû fi-l'arḍi feyenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lleẕîne min ḳablihim. kânû eşedde minhüm ḳuvvetev veeŝârü-l'arḍa ve`amerûhâ ekŝera mimmâ `amerûhâ vecâethüm rusülühüm bilbeyyinât. femâ kâne-llâhü liyażlimehüm velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.

9. Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.

Kelime meali

أَوَلَمْ gezmediler mi? · يَسِيرُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَيَنظُرُوا۟ baksınlar · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğuna · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلَّذِينَ kimselerin · مِن kendilerinden önceki · قَبْلِهِمْ ۚ · كَانُوٓا۟ idiler · أَشَدَّ daha güçlü · مِنْهُمْ kendilerinden · قُوَّةًۭ kuvvet bakımından · وَأَثَارُوا۟ alt-üst etmişlerdi · ٱلْأَرْضَ toprağı · وَعَمَرُوهَآ ve onu imar etmişlerdi · أَكْثَرَ daha çok · مِمَّا bunların imar ettiklerinden · عَمَرُوهَا · وَجَآءَتْهُمْ onlara gelmişti · رُسُلُهُم elçiler · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ ۖ delillerle · فَمَا fakat · كَانَ değildi · ٱللَّهُ Allah · لِيَظْلِمَهُمْ onlara zulmedecek · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوٓا۟ onlar · أَنفُسَهُمْ kendi kendilerine · يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı

ثُمَّ كَانَ عَٰقِبَةَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔواْ ٱلسُّوٓأَىٰٓ أَن كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَكَانُواْ بِهَا يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿10﴾

ŝümme kâne `âḳibete-lleẕîne esâü-ssûâ en keẕẕebû biâyâti-llâhi vekânû bihâ yestehziûn.

10. Sonunda, Allah’ın âyetlerini yalan saymak ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin âkıbeti pek fena oldu.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةَ sonu · ٱلَّذِينَ kimselerin · أَسَـٰٓـُٔوا۟ kötülük eden(lerin) · ٱلسُّوٓأَىٰٓ çok kötü · أَن çünkü · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · وَكَانُوا۟ ve -idiler · بِهَا onlarla · يَسْتَهْزِءُونَ

ٱللَّهُ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿11﴾

allâhü yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdühû ŝümme ileyhi türce`ûn.

11. Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Sonunda da O’na döndürüleceksiniz.

Kelime meali

ٱللَّهُ Allah · يَبْدَؤُا۟ başlar · ٱلْخَلْقَ yaratmağa · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ onu devam ettirir · ثُمَّ sonra · إِلَيْهِ O'na · تُرْجَعُونَ döndürülürsünüz

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُبۡلِسُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿12﴾

veyevme teḳûmü-ssâ`atü yüblisü-lmücrimûn.

12. Kıyamet koptuğu gün, günahkârlar ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · تَقُومُ başladığı · ٱلسَّاعَةُ sa'at · يُبْلِسُ susarlar · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular

وَلَمۡ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَآئِهِمۡ شُفَعَٰٓؤُاْ وَكَانُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ كَٰفِرِينَ ﴿13﴾

velem yekül lehüm min şürakâihim şüf`âü vekânû bişürakâihim kâfirîn.

13. Allah’a ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak, zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler.

Kelime meali

وَلَمْ ve · يَكُن olmaz · لَّهُم kendilerine · مِّن ortaklarından · شُرَكَآئِهِمْ · شُفَعَـٰٓؤُا۟ hiçbir şefa'atçi · وَكَانُوا۟ o zaman oldular · بِشُرَكَآئِهِمْ ortaklarını · كَـٰفِرِينَ inkar eder(ler)

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يَوۡمَئِذࣲ يَتَفَرَّقُونَ ﴿14﴾

veyevme teḳûmü-ssâ`atü yevmeiẕiy yeteferraḳûn.

14. Yine kıyamet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden ayrılacaklar.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · تَقُومُ başladığı · ٱلسَّاعَةُ sa'at · يَوْمَئِذٍۢ o gün · يَتَفَرَّقُونَ ayrılırlar

فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَهُمۡ فِي رَوۡضَةࣲ يُحۡبَرُونَ ﴿15﴾

feemme-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti fehüm fî ravḍatey yuḥberûn.

15. İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlar güzel bir bahçede (cennette) ağırlanırlar.

Kelime meali

فَأَمَّا ancak · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · فَهُمْ onlar · فِى içinde · رَوْضَةٍۢ bir bahçe · يُحْبَرُونَ neş'elendirilirler

وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَلِقَآيِٕ ٱلۡأٓخِرَةِ فَأُوْلَٰٓئِكَ فِي ٱلۡعَذَابِ مُحۡضَرُونَ ﴿16﴾

veemme-lleẕîne keferû vekeẕẕebû biâyâtinâ veliḳâi-l'âḫirati feülâike fi-l`aẕâbi muḥḍarûn.

16. İnkâr edenlere, âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını yalan sayanlara gelince, onlar da azabın içine bırakılırlar.

Kelime meali

وَأَمَّا fakat · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · وَكَذَّبُوا۟ ve yalanlayanlar · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَلِقَآئِ ve buluşmasını · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ onlar da · فِى içine · ٱلْعَذَابِ azabın · مُحْضَرُونَ getirilirler

فَسُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ حِينَ تُمۡسُونَ وَحِينَ تُصۡبِحُونَ ﴿17﴾

fesübḥâne-llâhi ḥîne tümsûne veḥîne tuṣbiḥûn.

17. Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ı tesbih edin.

Kelime meali

فَسُبْحَـٰنَ öyle ise tesbih edin · ٱللَّهِ Allah'ı · حِينَ zaman · تُمْسُونَ akşama girdiğiniz · وَحِينَ ve zaman · تُصْبِحُونَ sabaha erdiğiniz

وَلَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَعَشِيࣰّ ا وَحِينَ تُظۡهِرُونَ ﴿18﴾

velehü-lḥamdü fi-ssemâvâti vel'arḍi ve`aşiyyev veḥîne tużhirûn.

18. Göklerde ve yerde her türlü övgü O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O’nu tesbih edin.

Kelime meali

وَلَهُ O'na mahsustur · ٱلْحَمْدُ hamd · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · وَعَشِيًّۭا ve günün sonunda · وَحِينَ ve zaman · تُظْهِرُونَ öğleye erdiğiniz

يُخۡرِجُ ٱلۡحَيَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَيُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتَ مِنَ ٱلۡحَيِّ وَيُحۡيِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۚ وَكَذَٰلِكَ تُخۡرَجُونَ ﴿19﴾

yuḫricü-lḥayye mine-lmeyyiti veyuḫricü-lmeyyite mine-lḥayyi veyuḥyi-l'arḍa ba`de mevtihâ. vekeẕâlike tuḫracûn.

19. O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor ve yeryüzünü ölümünün ardından canlandırıyor. İşte siz de böyle (diriltilip) çıkarılacaksınız.

Kelime meali

يُخْرِجُ çıkarır · ٱلْحَىَّ diri · مِنَ ölüden · ٱلْمَيِّتِ · وَيُخْرِجُ ve çıkarır · ٱلْمَيِّتَ ölü · مِنَ diriden · ٱلْحَىِّ · وَيُحْىِ ve diriltir · ٱلْأَرْضَ yeri · بَعْدَ sonra · مَوْتِهَا ۚ ölümünden · وَكَذَٰلِكَ işte siz de öyle · تُخْرَجُونَ çıkarılacaksınız

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنۡ خَلَقَكُم مِّن تُرَابࣲ ثُمَّ إِذَآ أَنتُم بَشَرࣱ تَنتَشِرُونَ ﴿20﴾

vemin âyâtihî en ḫaleḳaküm min türâbin ŝümme iẕâ entüm beşerun tenteşirûn.

20. O’nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çoğalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri) · ءَايَـٰتِهِۦٓ · أَنْ sizi yaratmasıdır · خَلَقَكُم · مِّن topraktan · تُرَابٍۢ · ثُمَّ sonra · إِذَآ bir de bakarsın ki · أَنتُم siz · بَشَرٌۭ insan(lar) · تَنتَشِرُونَ yayılıyorsunuz

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنۡ خَلَقَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٰجࣰ ا لِّتَسۡكُنُوٓاْ إِلَيۡهَا وَجَعَلَ بَيۡنَكُم مَّوَدَّةࣰ وَرَحۡمَةًۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ ﴿21﴾

vemin âyâtihî en ḫaleḳa leküm min enfüsiküm ezvâcel liteskünû ileyhâ vece`ale beyneküm meveddetev veraḥmeh. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yetefekkerûn.

21. Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦٓ · أَنْ yaratmasıdır · خَلَقَ · لَكُم sizin için · مِّنْ nefislerinizden · أَنفُسِكُمْ · أَزْوَٰجًۭا eşler · لِّتَسْكُنُوٓا۟ sakinleşeceğiniz · إِلَيْهَا onunla · وَجَعَلَ ve koymasıdır · بَيْنَكُم aranıza · مَّوَدَّةًۭ sevgi · وَرَحْمَةً ۚ ve acıma · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَتَفَكَّرُونَ düşünen

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ خَلۡقُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَٰفُ أَلۡسِنَتِكُمۡ وَأَلۡوَٰنِكُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّلۡعَٰلِمِينَ ﴿22﴾

vemin âyâtihî ḫalḳu-ssemâvâti vel'arḍi vaḫtilâfü elsinetiküm veelvâniküm. inne fî ẕâlike leâyâtil lil'`âlimîn.

22. O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦ · خَلْقُ yaratılmasıdır · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَٱخْتِلَـٰفُ ve değişik olmasıdır · أَلْسِنَتِكُمْ dillerinizin · وَأَلْوَٰنِكُمْ ۚ ve renklerinizin · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّلْعَـٰلِمِينَ bilenler için

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ مَنَامُكُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱبۡتِغَآؤُكُم مِّن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَسۡمَعُونَ ﴿23﴾

vemin âyâtihî menâmüküm billeyli vennehâri vebtigâüküm min faḍlih. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yesme`ûn.

23. Gece ve gündüz uyuyabilmeniz ve Allah’ın lutfundan nasibinizi aramaya çalışmanız da O’nun kanıtlarındandır. Bunda, dinleyen kimseler için elbette dersler vardır.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦ · مَنَامُكُم uyumanızdır · بِٱلَّيْلِ geceleyin · وَٱلنَّهَارِ ve gündüzün · وَٱبْتِغَآؤُكُم ve aramanızdır · مِّن O'nun lutfundan · فَضْلِهِۦٓ ۚ · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَسْمَعُونَ işiten

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ يُرِيكُمُ ٱلۡبَرۡقَ خَوۡفࣰ ا وَطَمَعࣰ ا وَيُنَزِّلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَيُحۡيِۦ بِهِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿24﴾

vemin âyâtihî yürîkümü-lberḳa ḫavfev veṭame`av veyünezzilü mine-ssemâi mâen feyuḥyî bihi-l'arḍa ba`de mevtihâ. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy ya`ḳilûn.

24. Yine O’nun kanıtlarındandır ki, korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından yeryüzünü onunla canlandırıyor. Gerçekten bunda, aklını kullanan kimseler için ibretler vardır.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦ · يُرِيكُمُ size göstermesidir · ٱلْبَرْقَ şimşeği · خَوْفًۭا korku · وَطَمَعًۭا ve umut · وَيُنَزِّلُ ve indirmesidir · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ bir su · فَيُحْىِۦ ve diriltmesidir · بِهِ onunla · ٱلْأَرْضَ yeri · بَعْدَ sonra · مَوْتِهَآ ۚ ölümünden · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْقِلُونَ aklını kullanan

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن تَقُومَ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ بِأَمۡرِهِۦۚ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمۡ دَعۡوَةࣰ مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ إِذَآ أَنتُمۡ تَخۡرُجُونَ ﴿25﴾

vemin âyâtihî en teḳûme-ssemâü vel'arḍu biemrih. ŝümme iẕâ de`âküm da`vetem mine-l'arḍi iẕâ entüm tuḫracûn.

25. Göğün ve yerin Allah’ın buyruğu ile düzen içinde durması da O’nun kanıtlarındandır. Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦٓ · أَن durmasıdır · تَقُومَ · ٱلسَّمَآءُ göğün · وَٱلْأَرْضُ ve yerin · بِأَمْرِهِۦ ۚ O'nun buyruğuyla · ثُمَّ sonra · إِذَا zaman · دَعَاكُمْ sizi çağırdığı · دَعْوَةًۭ bir tek da'vetle · مِّنَ yerden · ٱلْأَرْضِ · إِذَآ bir de bakarsınız ki · أَنتُمْ siz · تَخْرُجُونَ çıkıyorsunuz

وَلَهُۥ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ كُلࣱّ لَّهُۥ قَٰنِتُونَ ﴿26﴾

velehû men fi-ssemâvâti vel'arḍ. küllül lehû ḳânitûn.

26. Göklerde ve yerde bulunanlar hep O’na aittir, hepsi O’na boyun eğmiştir.

Kelime meali

وَلَهُۥ ve O'nundur · مَن kimseler · فِى bulunan · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerde · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerde · كُلٌّۭ hepsi · لَّهُۥ O'na · قَـٰنِتُونَ ita'at etmektedirler

وَهُوَ ٱلَّذِي يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ وَهُوَ أَهۡوَنُ عَلَيۡهِۚ وَلَهُ ٱلۡمَثَلُ ٱلۡأَعۡلَىٰ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿27﴾

vehüve-lleẕî yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdühû vehüve ehvenü `aleyh. velehü-lmeŝelü-l'a`lâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. vehüve-l`azîzü-lḥakîm.

27. Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O’dur ve bu O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’nundur. O mutlak galiptir, hikmet sahibidir.

Kelime meali

وَهُوَ ve O · ٱلَّذِى ki · يَبْدَؤُا۟ başlar · ٱلْخَلْقَ yaratmağa · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ onu tekrarlar · وَهُوَ ve bu · أَهْوَنُ daha kolaydır · عَلَيْهِ ۚ O'na · وَلَهُ ve O'nundur · ٱلْمَثَلُ durum · ٱلْأَعْلَىٰ en yüce · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۚ ve yerde · وَهُوَ ve O · ٱلْعَزِيزُ üstündür · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلࣰ ا مِّنۡ أَنفُسِكُمۡۖ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُكُم مِّن شُرَكَآءَ فِي مَا رَزَقۡنَٰكُمۡ فَأَنتُمۡ فِيهِ سَوَآءࣱ تَخَافُونَهُمۡ كَخِيفَتِكُمۡ أَنفُسَكُمۡۚ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿28﴾

ḍarabe leküm meŝelem min enfüsiküm. hel leküm mim mâ meleket eymânüküm min şürakâe fî mâ razaḳnâküm feentüm fîhi sevâün teḫâfûnehüm keḫîfetiküm enfüseküm. keẕâlike nüfeṣṣilü-l'âyâti liḳavmiy ya`ḳilûn.

28. Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte aklını kullanacak kimseler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.

Kelime meali

ضَرَبَ misal verdi · لَكُم size · مَّثَلًۭا bir benzetmeyle · مِّنْ kendinizden · أَنفُسِكُمْ ۖ · هَل sizin için varmı dır? · لَّكُم · مِّن bulunanlar (köleler) dan · مَّا · مَلَكَتْ · أَيْمَـٰنُكُم sizin ellerinde · مِّن ortaklardan · شُرَكَآءَ · فِى şeylerde · مَا · رَزَقْنَـٰكُمْ sizi rızıklandırdığımız · فَأَنتُمْ sizinle · فِيهِ onda · سَوَآءٌۭ eşit olan · تَخَافُونَهُمْ onlardan çekindiğiniz · كَخِيفَتِكُمْ çekindiğiniz gibi · أَنفُسَكُمْ ۚ birbirinizden · كَذَٰلِكَ işte böyle · نُفَصِّلُ biz açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْقِلُونَ aklını kullanan

بَلِ ٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَهۡوَآءَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۖ فَمَن يَهۡدِي مَنۡ أَضَلَّ ٱللَّهُۖ وَمَا لَهُم مِّن نَّٰصِرِينَ ﴿29﴾

beli-ttebe`a-lleẕîne żalemû ehvâehüm bigayri `ilmin. femey yehdî men eḍalle-llâh. vemâ lehüm min nâṣirîn.

29. Gel gör ki zulme saplanmış olanlar bir bilgiye dayanmadan kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Allah’ın şaşırttığını artık kim doğruya iletebilir! Böylelerinin yardımcıları da yoktur.

Kelime meali

بَلِ hayır · ٱتَّبَعَ uydular · ٱلَّذِينَ zulmedenler · ظَلَمُوٓا۟ · أَهْوَآءَهُم keyiflerine · بِغَيْرِ olmaksızın; · عِلْمٍۢ ۖ bilgi(leri) · فَمَن kim? · يَهْدِى yola getirebilir · مَنْ kimseyi · أَضَلَّ şaşırttığı · ٱللَّهُ ۖ Allah'ın · وَمَا ve yoktur · لَهُم onların · مِّن hiçbir · نَّـٰصِرِينَ yardımcıları

فَأَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفࣰ اۚ فِطۡرَتَ ٱللَّهِ ٱلَّتِي فَطَرَ ٱلنَّاسَ عَلَيۡهَاۚ لَا تَبۡدِيلَ لِخَلۡقِ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلۡقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿30﴾

feeḳim vecheke lildîni ḥanîfâ. fiṭrate-llâhi-lletî feṭara-nnâse `aleyhâ. lâ tebdîle liḫalḳi-llâh. ẕâlike-ddînü-lḳayyim. velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.

30. O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.

Kelime meali

فَأَقِمْ çevir · وَجْهَكَ yüzünü · لِلدِّينِ dine · حَنِيفًۭا ۚ Hanif olarak · فِطْرَتَ yaratmasına · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلَّتِى ki · فَطَرَ yaratmıştır · ٱلنَّاسَ insanları · عَلَيْهَا ۚ ona göre · لَا değiştirilemez · تَبْدِيلَ · لِخَلْقِ yaratması · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · ذَٰلِكَ işte odur · ٱلدِّينُ din · ٱلْقَيِّمُ doğru · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

۞مُنِيبِينَ إِلَيۡهِ وَٱتَّقُوهُ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿31﴾

münîbîne ileyhi vetteḳûhü veeḳîmu-ṣṣalâte velâ tekûnû mine-lmüşrikîn.

31–32. Gönülden O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerinde ayrılığa düşüp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın.

Kelime meali

۞ مُنِيبِينَ yönelin · إِلَيْهِ yalnız O'na · وَٱتَّقُوهُ ve O'ndan korkun · وَأَقِيمُوا۟ ve kılın · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَلَا ve · تَكُونُوا۟ olmayın · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ

مِنَ ٱلَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمۡ وَكَانُواْ شِيَعࣰ اۖ كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡهِمۡ فَرِحُونَ ﴿32﴾

mine-lleẕîne ferraḳû dînehüm vekânû şiye`â. küllü ḥizbim bimâ ledeyhim feriḥûn.

Kelime meali

مِنَ onlar ki · ٱلَّذِينَ · فَرَّقُوا۟ parçaladılar · دِينَهُمْ dinlerini · وَكَانُوا۟ ve oldular · شِيَعًۭا ۖ bölük bölük · كُلُّ her · حِزْبٍۭ gurup · بِمَا olanla · لَدَيْهِمْ kendi yanında · فَرِحُونَ sevinmektedir

وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرࣱّ دَعَوۡاْ رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيۡهِ ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنۡهُ رَحۡمَةً إِذَا فَرِيقࣱ مِّنۡهُم بِرَبِّهِمۡ يُشۡرِكُونَ ﴿33﴾

veiẕâ messe-nnâse ḍurrun de`av rabbehüm münîbîne ileyhi ŝümme iẕâ eẕâḳahüm minhü raḥmeten iẕâ ferîḳum minhüm birabbihim yüşrikûn.

33. İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız rablerine sığınarak O’na yalvarırlar; sonra onlara kendi katından bir nimet tattırdığında bakarsın ki bir kısmı kalkıp rablerine ortak koşar.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · مَسَّ dokunduğu · ٱلنَّاسَ insanlara · ضُرٌّۭ bir zarar · دَعَوْا۟ yalvarırlar · رَبَّهُم Rablerine · مُّنِيبِينَ yönelerek · إِلَيْهِ O'na · ثُمَّ sonra · إِذَآ zaman · أَذَاقَهُم onlara taddırdığı · مِّنْهُ kendinden · رَحْمَةً bir rahmet · إِذَا hemen · فَرِيقٌۭ bir grup · مِّنْهُم onlardan · بِرَبِّهِمْ Rablerine · يُشْرِكُونَ ortak koşarlar

لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡۚ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ ﴿34﴾

liyekfürû bimâ âteynâhüm. fetemette`û. fesevfe ta`lemûn.

34. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Safa sürün! Yakında göreceksiniz!

Kelime meali

لِيَكْفُرُوا۟ inkar etmeleri için · بِمَآ şeyi · ءَاتَيْنَـٰهُمْ ۚ kendilerine verdiğimiz · فَتَمَتَّعُوا۟ şimdi zevk içinde yaşayın · فَسَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz

أَمۡ أَنزَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنࣰ ا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُواْ بِهِۦ يُشۡرِكُونَ ﴿35﴾

em enzelnâ `aleyhim sülṭânen fehüve yetekellemü bimâ kânû bihî yüşrikûn.

35. Yoksa onlara bir kanıt indirmişiz de o mu şirk koşmalarını söylüyor?

Kelime meali

أَمْ yoksa · أَنزَلْنَا indirdik de · عَلَيْهِمْ onlara · سُلْطَـٰنًۭا bir delil · فَهُوَ o (delil) · يَتَكَلَّمُ söylüyor · بِمَا olmalarını · كَانُوا۟ · بِهِۦ onunla · يُشْرِكُونَ ortak koşmalarını

وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةࣰ فَرِحُواْ بِهَاۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ ﴿36﴾

veiẕâ eẕaḳne-nnâse raḥmeten feriḥû bihâ. vein tüṣibhüm seyyietüm bimâ ḳaddemet eydîhim iẕâ hüm yaḳneṭûn.

36. İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler.

Kelime meali

وَإِذَآ ve zaman · أَذَقْنَا biz taddırdığımız · ٱلنَّاسَ insanlara · رَحْمَةًۭ bir rahmet · فَرِحُوا۟ sevinirler · بِهَا ۖ onunla · وَإِن ve eğer · تُصِبْهُمْ onlara erişirse · سَيِّئَةٌۢ bir kötülük · بِمَا dolayı · قَدَّمَتْ öne sürdüklerinden · أَيْدِيهِمْ elleriyle (yapıp) · إِذَا derhal · هُمْ onlar · يَقْنَطُونَ umutsuzluğa düşerler

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿37﴾

evelem yerav enne-llâhe yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü veyaḳdir. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yü'minûn.

37. Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol veriyor, dilediğininkini de kısıyor? Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır.

Kelime meali

أَوَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · أَنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah · يَبْسُطُ genişletiyor · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · وَيَقْدِرُ ۚ ve daraltıyor · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan

فَـَٔاتِ ذَا ٱلۡقُرۡبَىٰ حَقَّهُۥ وَٱلۡمِسۡكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِۚ ذَٰلِكَ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللَّهِۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ﴿38﴾

feâti ẕe-lḳurbâ ḥaḳḳahû velmiskîne vebne-ssebîl. ẕâlike ḫayrul lilleẕîne yürîdûne veche-llâh. veülâike hümü-lmüfliḥûn.

38. O halde akrabaya da hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. İşte gerçek kurtuluşa erenler de onlardır.

Kelime meali

فَـَٔاتِ o halde ver · ذَا akrabaya · ٱلْقُرْبَىٰ · حَقَّهُۥ hakkını · وَٱلْمِسْكِينَ ve yoksula · وَٱبْنَ ve yolcuya · ٱلسَّبِيلِ ۚ · ذَٰلِكَ bu · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لِّلَّذِينَ için · يُرِيدُونَ isteyenler · وَجْهَ yüzünü (rızasını) · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte · هُمُ onlar · ٱلْمُفْلِحُونَ başarıya erenlerdir

وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن رِّبࣰ ا لِّيَرۡبُوَاْ فِيٓ أَمۡوَٰلِ ٱلنَّاسِ فَلَا يَرۡبُواْ عِندَ ٱللَّهِۖ وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن زَكَوٰةࣲ تُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللَّهِ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُضۡعِفُونَ ﴿39﴾

vemâ âteytüm mir ribel liyerbüve fî emvâli-nnâsi felâ yerbû `inde-llâh. vemâ âteytüm min zekâtin türîdûne veche-llâhi feülâike hümü-lmuḍ`ifûn.

39. İnsanların mallarında artış olsun diye faizli ödünç verdikleriniz Allah katında artmaz. Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte (mânevî kârlarını) kat kat arttıranlar onu verenlerdir.

Kelime meali

وَمَآ ne ki · ءَاتَيْتُم verdiniz · مِّن riba (faiz) · رِّبًۭا · لِّيَرْبُوَا۟ artması için · فِىٓ içinde · أَمْوَٰلِ malları · ٱلنَّاسِ insanların · فَلَا asla · يَرْبُوا۟ artmaz · عِندَ katında · ٱللَّهِ ۖ Allah · وَمَآ ama · ءَاتَيْتُم verdiğiniz · مِّن zekattan · زَكَوٰةٍۢ · تُرِيدُونَ isteyerek · وَجْهَ yüzünü (rızasını) · ٱللَّهِ Allah'ın · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْمُضْعِفُونَ kat kat artıranlardır

ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ ثُمَّ رَزَقَكُمۡ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡۖ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَفۡعَلُ مِن ذَٰلِكُم مِّن شَيۡءࣲۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿40﴾

allâhü-lleẕî ḫaleḳaküm ŝümme razeḳaküm ŝümme yümîtüküm ŝümme yuḥyîküm. hel min şürakâiküm mey yef`alü min ẕâliküm min şey'. sübḥânehû vete`âlâ `ammâ yüşrikûn.

40. Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra hayatınızı sona erdirecek ve nihayet size tekrar can verecek olan, Allah’tır. Peki sizin o ortak koştuklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mı? Allah onların ortak koştuklarından tamamen münezzehtir, yüceler yücesidir.

Kelime meali

ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى ki · خَلَقَكُمْ sizi yarattı · ثُمَّ sonra · رَزَقَكُمْ besledi · ثُمَّ sonra · يُمِيتُكُمْ öldürüyor · ثُمَّ sonra · يُحْيِيكُمْ ۖ diriltiyor · هَلْ var mı? · مِن ortaklarınızdan · شُرَكَآئِكُم · مَّن kimse · يَفْعَلُ yapan · مِن bunlardan · ذَٰلِكُم · مِّن hiç · شَىْءٍۢ ۚ birini · سُبْحَـٰنَهُۥ O münezzehtir · وَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا şeylerden · يُشْرِكُونَ onların ortak koştukları

ظَهَرَ ٱلۡفَسَادُ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ بِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِي ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعۡضَ ٱلَّذِي عَمِلُواْ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿41﴾

żahera-lfesâdü fi-lberri velbaḥri bimâ kesebet eydi-nnâsi liyüẕîḳahüm ba`ḍa-lleẕî `amilû le`allehüm yerci`ûn.

41. İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.

Kelime meali

ظَهَرَ çıktı · ٱلْفَسَادُ fesat · فِى karada · ٱلْبَرِّ · وَٱلْبَحْرِ ve denizde · بِمَا yüzünden · كَسَبَتْ kazandıkları · أَيْدِى elleriyle · ٱلنَّاسِ insanların · لِيُذِيقَهُم onlara taddırıyor · بَعْضَ bir kısmını · ٱلَّذِى yaptıklarının · عَمِلُوا۟ · لَعَلَّهُمْ belki onlar · يَرْجِعُونَ dönerler (diye)

قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلُۚ كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّشۡرِكِينَ ﴿42﴾

ḳul sîrû fi-l'arḍi fenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lleẕîne min ḳabl. kâne ekŝeruhüm müşrikîn.

42. De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin âkıbeti nice oldu bir bakın. Onların çoğu şirke sapmış kimselerdi.”

Kelime meali

قُلْ de ki · سِيرُوا۟ gezin · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَٱنظُرُوا۟ ve bakın · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğuna · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلَّذِينَ kimselerin · مِن önceki · قَبْلُ ۚ · كَانَ idi · أَكْثَرُهُم onların çoğu · مُّشْرِكِينَ ortak koşanlardan

فَأَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ ٱلۡقَيِّمِ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَ يَوۡمࣱ لَّا مَرَدَّ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِۖ يَوۡمَئِذࣲ يَصَّدَّعُونَ ﴿43﴾

feeḳim vecheke lildîni-lḳayyimi min ḳabli ey ye'tiye yevmül lâ meradde lehû mine-llâhi yevmeiẕiy yeṣṣadde`ûn.

43. Şimdi sen, Allah katından, önlenemez bir gün gelmeden önce bütün varlığınla o sağlam dine yönel. O gün onlar birbirlerinden ayırt edileceklerdir.

Kelime meali

فَأَقِمْ yönelt · وَجْهَكَ yüzünü · لِلدِّينِ dine · ٱلْقَيِّمِ dosdoğru · مِن önce · قَبْلِ · أَن gelmesinden · يَأْتِىَ · يَوْمٌۭ gün · لَّا geri çevirilmeyen · مَرَدَّ · لَهُۥ -tan · مِنَ Allahtan · ٱللَّهِ ۖ · يَوْمَئِذٍۢ o gün · يَصَّدَّعُونَ bölük bölük ayrılırlar

مَن كَفَرَ فَعَلَيۡهِ كُفۡرُهُۥۖ وَمَنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلِأَنفُسِهِمۡ يَمۡهَدُونَ ﴿44﴾

men kefera fe`aleyhi küfruh. vemen `amile ṣâliḥan felienfüsihim yemhedûn.

44. Kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhine olacaktır. Dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar da kendileri için hazırlık yapmış olurlar.

Kelime meali

مَن kim · كَفَرَ inkar ederse · فَعَلَيْهِ kendi aleyhinedir · كُفْرُهُۥ ۖ inkarı · وَمَنْ ve kim · عَمِلَ yapasa · صَـٰلِحًۭا iyi bir iş · فَلِأَنفُسِهِمْ kendileri için · يَمْهَدُونَ hazırlamaktadırlar

لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿45﴾

liyecziye-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti min faḍlih. innehû lâ yüḥibbü-lkâfirîn.

45. Zira Allah, iman edip rızâsına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Şüphesiz O, inkârcıları sevmez.

Kelime meali

لِيَجْزِىَ mükafatlandırması için · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanları · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · مِن lutfundan · فَضْلِهِۦٓ ۚ · إِنَّهُۥ doğrusu O · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirleri

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن يُرۡسِلَ ٱلرِّيَاحَ مُبَشِّرَٰتࣲ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَلِتَجۡرِيَ ٱلۡفُلۡكُ بِأَمۡرِهِۦ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿46﴾

vemin âyâtihî ey yürsile-rriyâḥa mübeşşirâtiv veliyüẕîḳaküm mir raḥmetihî velitecriye-lfülkü biemrihî velitebtegû min faḍlihî vele`alleküm teşkürûn.

46. Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O’nun kanıtlarındandır ki, böylece size rahmetinden tattırsın, gemiler buyruğu ile yüzsün; siz de O’nun lütfundan nasibinizi arama çabası gösteresiniz ve şükredesiniz.

Kelime meali

وَمِنْ O'nun ayetlerinden (biri de) · ءَايَـٰتِهِۦٓ · أَن göndermesidir · يُرْسِلَ · ٱلرِّيَاحَ rüzgarları · مُبَشِّرَٰتٍۢ müjdeler olarak · وَلِيُذِيقَكُم size tattırması için · مِّن rahmetinden · رَّحْمَتِهِۦ · وَلِتَجْرِىَ ve yürümesi için · ٱلْفُلْكُ gemilerin · بِأَمْرِهِۦ buyruğuyla · وَلِتَبْتَغُوا۟ ve aramanız için · مِن O'nun lutfundan · فَضْلِهِۦ · وَلَعَلَّكُمْ belki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz (diye)

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوۡمِهِمۡ فَجَآءُوهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمۡنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجۡرَمُواْۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيۡنَا نَصۡرُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿47﴾

veleḳad erselnâ min ḳablike rusülen ilâ ḳavmihim fecâûhüm bilbeyyinâti fenteḳamnâ mine-lleẕîne ecramû. vekâne ḥaḳḳan `aleynâ naṣru-lmü'minîn.

47. Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mûcizeler getirdiler. Buna rağmen suç işleyenlere hak ettikleri cezayı verdik. İnananlara yardım etmek de bize düşer.

Kelime meali

وَلَقَدْ andolsun ki · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · مِن senden önce · قَبْلِكَ · رُسُلًا elçileri · إِلَىٰ kavimlerine · قَوْمِهِمْ · فَجَآءُوهُم onlara geldiler · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ delillerle · فَٱنتَقَمْنَا ve biz öc aldık · مِنَ kimselerden · ٱلَّذِينَ · أَجْرَمُوا۟ ۖ suç işleyen(ler) · وَكَانَ ve idi · حَقًّا borç · عَلَيْنَا üzerimize · نَصْرُ yardım etmek · ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere

ٱللَّهُ ٱلَّذِي يُرۡسِلُ ٱلرِّيَٰحَ فَتُثِيرُ سَحَابࣰ ا فَيَبۡسُطُهُۥ فِي ٱلسَّمَآءِ كَيۡفَ يَشَآءُ وَيَجۡعَلُهُۥ كِسَفࣰ ا فَتَرَى ٱلۡوَدۡقَ يَخۡرُجُ مِنۡ خِلَٰلِهِۦۖ فَإِذَآ أَصَابَ بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦٓ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ ﴿48﴾

allâhü-lleẕî yürsilü-rriyâḥa fetüŝîru seḥâben feyebsüṭuhû fi-ssemâi keyfe yeşâü veyec`alühû kisefen fetere-lvedḳa yaḫrucü min ḫilâlih. feiẕâ eṣâbe bihî mey yeşâü min `ibâdihî iẕâ hüm yestebşirûn.

48. Bulutları harekete geçirsin diye rüzgârları gönderen Allah’tır. Sonra O, bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar, bazan da parçalara ayırır; nihayet içinden yağmurun çıktığını görürsün. Onu dilediği kullarının üzerine yağdırınca da o kullar sevince boğulurlar.

Kelime meali

ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى ki · يُرْسِلُ gönderir · ٱلرِّيَـٰحَ rüzgarları · فَتُثِيرُ kaldırır · سَحَابًۭا bulutu · فَيَبْسُطُهُۥ sonra onu yayar · فِى gökte · ٱلسَّمَآءِ · كَيْفَ nasıl · يَشَآءُ diliyorsa · وَيَجْعَلُهُۥ ve eder · كِسَفًۭا parça parça · فَتَرَى ve görürsün · ٱلْوَدْقَ yağmurun · يَخْرُجُ çıktığını · مِنْ arasından · خِلَـٰلِهِۦ ۖ · فَإِذَآ derken · أَصَابَ uğratınca · بِهِۦ onu · مَن dilediğine · يَشَآءُ · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦٓ · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يَسْتَبْشِرُونَ sevinirler

وَإِن كَانُواْ مِن قَبۡلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيۡهِم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمُبۡلِسِينَ ﴿49﴾

vein kânû min ḳabli ey yünezzele `aleyhim min ḳablihî lemüblisîn.

49. Oysa onlar, yağmurun yağdırılmasından az önce büsbütün ümitsiz ve şaşkın halde idiler.

Kelime meali

وَإِن halbuki · كَانُوا۟ onlar idiler · مِن daha önceden · قَبْلِ · أَن (yağmurun) indirilmesinden · يُنَزَّلَ · عَلَيْهِم kendilerine · مِّن önce · قَبْلِهِۦ · لَمُبْلِسِينَ umutsuz(dular)

فَٱنظُرۡ إِلَىٰٓ ءَاثَٰرِ رَحۡمَتِ ٱللَّهِ كَيۡفَ يُحۡيِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآۚ إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ‏ ﴿50﴾

fenżur ilâ âŝeri raḥmeti-llâhi keyfe yuḥyi-l'arḍa ba`de mevtihâ. inne ẕâlike lemuḥyi-lmevtâ. vehüve `alâ külli şey'in ḳadîr.

50. Allah’ın rahmetinin izlerine bir bak: Ölü toprağa nasıl can veriyor! İşte ölüleri diriltecek olan da O’dur. O’nun her şeye gücü yeter.

Kelime meali

فَٱنظُرْ bir bak · إِلَىٰٓ eserlerine · ءَاثَـٰرِ · رَحْمَتِ rahmetinin · ٱللَّهِ Allah'ın · كَيْفَ nasıl · يُحْىِ diriltiyor · ٱلْأَرْضَ yeri · بَعْدَ ölümünden sonra · مَوْتِهَآ ۚ · إِنَّ şüphe yok ki · ذَٰلِكَ böylece · لَمُحْىِ diriltecektir · ٱلْمَوْتَىٰ ۖ ölüleri · وَهُوَ ve O · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌۭ kadirdir

وَلَئِنۡ أَرۡسَلۡنَا رِيحࣰ ا فَرَأَوۡهُ مُصۡفَرࣰّ ا لَّظَلُّواْ مِنۢ بَعۡدِهِۦ يَكۡفُرُونَ ﴿51﴾

velein erselnâ rîḥan feraevhü muṣferral leżallû mim ba`dihî yekfürûn.

51. Andolsun ki, bir rüzgâr göndersek de onu (ekini) sararmış görseler, hemen nankörlük etmeye başlarlar.

Kelime meali

وَلَئِنْ andolsun eğer · أَرْسَلْنَا göndersek · رِيحًۭا bir rüzgar · فَرَأَوْهُ ve (ekini) görseler · مُصْفَرًّۭا sararmış · لَّظَلُّوا۟ başlarlar · مِنۢ ondan sonra · بَعْدِهِۦ · يَكْفُرُونَ nankörlük etmeğe

فَإِنَّكَ لَا تُسۡمِعُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَلَا تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوۡاْ مُدۡبِرِينَ ﴿52﴾

feinneke lâ tüsmi`u-lmevtâ velâ tüsmi`u-ṣṣumme-ddü`âe iẕâ vellev müdbirîn.

52. Bil ki sen ölülere işittiremezsin; dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

Kelime meali

فَإِنَّكَ şüphesiz sen · لَا asla · تُسْمِعُ söz dinletemezsin · ٱلْمَوْتَىٰ ölülere · وَلَا ve asla · تُسْمِعُ işittiremezsin · ٱلصُّمَّ sağırlara · ٱلدُّعَآءَ çağrıyı · إِذَا giderlerken · وَلَّوْا۟ · مُدْبِرِينَ arkalarını dönüp

وَمَآ أَنتَ بِهَٰدِ ٱلۡعُمۡيِ عَن ضَلَٰلَتِهِمۡۖ إِن تُسۡمِعُ إِلَّا مَن يُؤۡمِنُ بِـَٔايَٰتِنَا فَهُم مُّسۡلِمُونَ ﴿53﴾

vemâ ente bihâdi-l`umyi `an ḍalâletihim. in tüsmi`u illâ mey yü'minü biâyâtinâ fehüm müslimûn.

53. Sen körleri yanlış gittikleri yoldan çevirip doğru yola sokamazsın. Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin.

Kelime meali

وَمَآ ve değilsin · أَنتَ sen · بِهَـٰدِ yola getirecek · ٱلْعُمْىِ körleri · عَن sapıklıklarından · ضَلَـٰلَتِهِمْ ۖ · إِن sen işittiremezsin · تُسْمِعُ · إِلَّا başkasına · مَن kimseler(den) · يُؤْمِنُ inanan(lar) · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · فَهُم ve onlar · مُّسْلِمُونَ müslüman olurlar

۞ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن ضَعۡفࣲ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ ضَعۡفࣲ قُوَّةࣰ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةࣲ ضَعۡفࣰ ا وَشَيۡبَةࣰۚ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُۚ وَهُوَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡقَدِيرُ ﴿54﴾

allâhü-lleẕî ḫaleḳaküm min ḍa`fin ŝümme ce`ale mim ba`di ḍa`fin ḳuvveten ŝümme ce`ale mim ba`di ḳuvvetin ḍa`fev veşeybeh. yaḫlüḳu mâ yeşâ'. vehüve-l`alîmü-lḳadîr.

54. Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüz hale getiren ve yaşlandıran Allah’tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.

Kelime meali

۞ ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى ki · خَلَقَكُم sizi yarattı · مِّن zayıflıktan · ضَعْفٍۢ · ثُمَّ sonra · جَعَلَ verdi · مِنۢ ardından · بَعْدِ · ضَعْفٍۢ zayıflığın · قُوَّةًۭ bir kuvvet · ثُمَّ sonra · جَعَلَ verdi · مِنۢ (-ten) sonra · بَعْدِ · قُوَّةٍۢ · ضَعْفًۭا zayıflık · وَشَيْبَةًۭ ۚ ve ihtiyarlık · يَخْلُقُ yaratır · مَا dilediğini · يَشَآءُ ۖ · وَهُوَ ve O · ٱلْعَلِيمُ bilendir · ٱلْقَدِيرُ gücü yetendir

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُقۡسِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ مَا لَبِثُواْ غَيۡرَ سَاعَةࣲۚ كَذَٰلِكَ كَانُواْ يُؤۡفَكُونَ ﴿55﴾

veyevme teḳûmü-ssâ`atü yuḳsimü-lmücrimûne mâ lebiŝû gayra sâ`ah. keẕâlike kânû yü'fekûn.

55. Günaha saplanmış olanlar kıyamet koptuğu gün (dünyada) sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar haktan (oradayken de) böyle saptırılıyorlardı.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · تَقُومُ başladığı · ٱلسَّاعَةُ sa'at · يُقْسِمُ yemin ederler · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular · مَا kalmadıklarına · لَبِثُوا۟ · غَيْرَ bir sa'atten başka · سَاعَةٍۢ ۚ · كَذَٰلِكَ işte · كَانُوا۟ onlar · يُؤْفَكُونَ (böyle) çevriliyorlardı

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَٱلۡإِيمَٰنَ لَقَدۡ لَبِثۡتُمۡ فِي كِتَٰبِ ٱللَّهِ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡبَعۡثِۖ فَهَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡبَعۡثِ وَلَٰكِنَّكُمۡ كُنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ﴿56﴾

veḳâle-lleẕîne ûtü-l`ilme vel'îmâne leḳad lebiŝtüm fî kitâbi-llâhi ilâ yevmi-lba`ŝ. fehâẕâ yevmü-lba`ŝi velâkinneküm küntüm lâ ta`lemûn.

56. Kendilerine bilgi ve iman verilenler ise şöyle derler: “Andolsun ki siz, Allah’ın yazısına uygun olarak yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu diriliş günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz.”

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi(ler) ki · ٱلَّذِينَ kimseler · أُوتُوا۟ verilen(ler) · ٱلْعِلْمَ bilgi · وَٱلْإِيمَـٰنَ ve iman · لَقَدْ andolsun · لَبِثْتُمْ siz kaldınız · فِى yazgısınca · كِتَـٰبِ · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلْبَعْثِ ۖ yeniden dirilme · فَهَـٰذَا işte bu · يَوْمُ günüdür · ٱلْبَعْثِ dirilme · وَلَـٰكِنَّكُمْ fakat siz · كُنتُمْ idiniz · لَا bilmiyor(lar) · تَعْلَمُونَ

فَيَوۡمَئِذࣲ لَّا يَنفَعُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَعۡذِرَتُهُمۡ وَلَا هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ ﴿57﴾

feyevmeiẕil lâ yenfe`u-lleẕîne żalemû ma`ẕiratühüm velâ hüm yüsta`tebûn.

57. Artık o gün zulmedenlerin mazeretleri fayda sağlamayacak, onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir.

Kelime meali

فَيَوْمَئِذٍۢ artık o gün · لَّا asla · يَنفَعُ fayda vermez · ٱلَّذِينَ kimselere · ظَلَمُوا۟ zulmetmiş olan(lara) · مَعْذِرَتُهُمْ mazeretleri · وَلَا ve ne de · هُمْ onlardan · يُسْتَعْتَبُونَ rıza talebetmeleri istenir

وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلࣲۚ وَلَئِن جِئۡتَهُم بِـَٔايَةࣲ لَّيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا مُبۡطِلُونَ ﴿58﴾

veleḳad ḍarabnâ linnâsi fî hâẕe-lḳur'âni min külli meŝel. velein ci'tehüm biâyetil leyeḳûlenne-lleẕîne keferû in entüm illâ mübṭilûn.

58. Andolsun ki biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği verdik. Şayet sen onlara bir mûcize getirecek olsan, inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: “Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız!”

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · ضَرَبْنَا biz anlattık · لِلنَّاسِ insanlara · فِى bu · هَـٰذَا · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da · مِن her çeşit · كُلِّ · مَثَلٍۢ ۚ misali ile · وَلَئِن ve eğer · جِئْتَهُم onlara getirsen · بِـَٔايَةٍۢ bir ayet · لَّيَقُولَنَّ derler · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar edenler · إِنْ değil(siniz) · أَنتُمْ siz · إِلَّا başka · مُبْطِلُونَ iptal edenler(den)

كَذَٰلِكَ يَطۡبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿59﴾

keẕâlike yaṭbe`u-llâhü `alâ ḳulûbi-lleẕîne lâ ya`lemûn.

59. İşte Allah, ilimden nasibi olmayanların kalplerini böyle mühürler.

Kelime meali

كَذَٰلِكَ işte böyle · يَطْبَعُ mühürler · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِ kalbleri · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا bilmeyen(lerin) · يَعْلَمُونَ

فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّۖ وَلَا يَسۡتَخِفَّنَّكَ ٱلَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ ﴿60﴾

faṣbir inne va`de-llâhi ḥaḳḳuv velâ yesteḫiffenneke-lleẕîne lâ yûḳinûn.

60. Şimdi sen sabret. Bil ki Allah’ın vaadi gerçektir. İnanmayanlar sakın seni yolundan çevirmesin!

Kelime meali

فَٱصْبِرْ sabret · إِنَّ şüphe yok ki · وَعْدَ va'di · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ ۖ haktır · وَلَا ve · يَسْتَخِفَّنَّكَ seni telaşa düşürmesin · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا inanmayan(lar) · يُوقِنُونَ