Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Kasas Suresi

سُوْرَةُ الْقَصَصِ · 28. sure · 88 âyet · Mekkî · 20. cüz · Mushaf sayfa 385

Kasas suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

طسٓمٓ ﴿1﴾

ṭâ-sîn-mîm.

1. Tâ-sîn-mîm.

Kelime meali

طسٓمٓ Ta sin mim

تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ﴿2﴾

tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.

2. Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir.

Kelime meali

تِلْكَ şunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın · ٱلْمُبِينِ apaçık

نَتۡلُواْ عَلَيۡكَ مِن نَّبَإِ مُوسَىٰ وَفِرۡعَوۡنَ بِٱلۡحَقِّ لِقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿3﴾

netlû `aleyke min nebei mûsâ vefir`avne bilḥaḳḳi liḳavmiy yü'minûn.

3. İman eden bir topluluk için Mûsâ ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Kelime meali

نَتْلُوا۟ okuyacağız · عَلَيْكَ sana · مِن bir parçayı · نَّبَإِ haberinden · مُوسَىٰ Musa · وَفِرْعَوْنَ ve Fir'avn'ın · بِٱلْحَقِّ gerçek olarak · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan

إِنَّ فِرۡعَوۡنَ عَلَا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَجَعَلَ أَهۡلَهَا شِيَعࣰ ا يَسۡتَضۡعِفُ طَآئِفَةࣰ مِّنۡهُمۡ يُذَبِّحُ أَبۡنَآءَهُمۡ وَيَسۡتَحۡيِۦ نِسَآءَهُمۡۚ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿4﴾

inne fir`avne `alâ fi-l'arḍi vece`ale ehlehâ şiye`ay yestaḍ`ifü ṭâifetem minhüm yüẕebbiḥu ebnâehüm veyestaḥyî nisâehüm. innehû kâne mine-lmüfsidîn.

4. Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamış, (ayırımcılık yaparak) halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakarak güçsüz düşürmek istiyordu. Hiç kuşkusuz o huzur ve güveni bozanlardandı.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · فِرْعَوْنَ Fir'avn · عَلَا ululandı (zorbalığa kalktı) · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَجَعَلَ ve böldü · أَهْلَهَا halkını · شِيَعًۭا çeşitli gruplara · يَسْتَضْعِفُ eziyordu · طَآئِفَةًۭ bir zümreyi · مِّنْهُمْ onlardan · يُذَبِّحُ kesiyordu · أَبْنَآءَهُمْ oğullarını · وَيَسْتَحْىِۦ ve sağ bırakıyordu · نِسَآءَهُمْ ۚ kadınlarını · إِنَّهُۥ çünkü o · كَانَ idi · مِنَ bozgunculardan · ٱلْمُفْسِدِينَ

وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَنَجۡعَلَهُمۡ أَئِمَّةࣰ وَنَجۡعَلَهُمُ ٱلۡوَٰرِثِينَ ﴿5﴾

venürîdü en nemünne `ale-lleẕîne-stuḍ`ifû fi-l'arḍi venec`alehüm eimmetev venec`alehümü-lvâriŝîn.

5. Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri kılmak istiyorduk.

Kelime meali

وَنُرِيدُ biz istiyorduk · أَن lutfetmeyi · نَّمُنَّ · عَلَى üzerine · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتُضْعِفُوا۟ ezilen(ler) · فِى o yerde · ٱلْأَرْضِ · وَنَجْعَلَهُمْ ve onları yapmayı · أَئِمَّةًۭ önderler · وَنَجْعَلَهُمُ ve onları kılmayı · ٱلْوَٰرِثِينَ mirasçı

وَنُمَكِّنَ لَهُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَنُرِيَ فِرۡعَوۡنَ وَهَٰمَٰنَ وَجُنُودَهُمَا مِنۡهُم مَّا كَانُواْ يَحۡذَرُونَ ﴿6﴾

venümekkine lehüm fi-l'arḍi venüriye fir`avne vehâmâne vecünûdehümâ minhüm mâ kânû yaḥẕerûn.

6. Onları belli bir yere yerleştirmek, Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, sakındıkları şeyi onların eliyle başlarına getirip göstermek (istiyorduk).

Kelime meali

وَنُمَكِّنَ ve iktidara getirmeyi · لَهُمْ onları · فِى o yerde · ٱلْأَرْضِ · وَنُرِىَ ve göstermeyi · فِرْعَوْنَ Fir'avn'a · وَهَـٰمَـٰنَ ve Haman'a · وَجُنُودَهُمَا ve askerlerine · مِنْهُم onlardan · مَّا şeyi · كَانُوا۟ oldukları · يَحْذَرُونَ korkmuş

وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰٓ أُمِّ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَرۡضِعِيهِۖ فَإِذَا خِفۡتِ عَلَيۡهِ فَأَلۡقِيهِ فِي ٱلۡيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحۡزَنِيٓۖ إِنَّا رَآدُّوهُ إِلَيۡكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿7﴾

veevḥaynâ ilâ ümmi mûsâ en arḍi`îh. feiẕâ ḫifti `aleyhi feelḳîhi fi-lyemmi velâ teḫâfî velâ taḥzenî. innâ râddûhü ileyki vecâ`ilûhü mine-lmürselîn.

7. Mûsâ’nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız” diye vahyettik.

Kelime meali

وَأَوْحَيْنَآ ve vahyettik · إِلَىٰٓ annesine · أُمِّ · مُوسَىٰٓ Musa'nın · أَنْ diye · أَرْضِعِيهِ ۖ O(çocuğu)nu emzir · فَإِذَا ne zaman ki · خِفْتِ korkarsan · عَلَيْهِ başına bir şey gelmesinden · فَأَلْقِيهِ onu bırak · فِى suya · ٱلْيَمِّ · وَلَا ve · تَخَافِى korkma · وَلَا ve · تَحْزَنِىٓ ۖ üzülme · إِنَّا elbette biz · رَآدُّوهُ onu tekrar geri vereceğiz · إِلَيْكِ sana · وَجَاعِلُوهُ ve onu yapacağız · مِنَ elçilerden · ٱلْمُرْسَلِينَ

فَٱلۡتَقَطَهُۥٓ ءَالُ فِرۡعَوۡنَ لِيَكُونَ لَهُمۡ عَدُوࣰّ ا وَحَزَنًاۗ إِنَّ فِرۡعَوۡنَ وَهَٰمَٰنَ وَجُنُودَهُمَا كَانُواْ خَٰطِـِٔينَ ﴿8﴾

felteḳaṭahû âlü fir`avne liyekûne lehüm `adüvvev veḥazenâ. inne fir`avne vehâmâne vecünûdehümâ kânû ḫâṭiîn.

8. Nitekim Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yoldalardı.

Kelime meali

فَٱلْتَقَطَهُۥٓ nihayet onu aldı · ءَالُ ailesi · فِرْعَوْنَ Fir'avn · لِيَكُونَ olsunası için · لَهُمْ kendilerine · عَدُوًّۭا bir düşman · وَحَزَنًا ۗ ve başlarına derd · إِنَّ gerçekten · فِرْعَوْنَ Fir'avn · وَهَـٰمَـٰنَ ve Haman · وَجُنُودَهُمَا ve askerleri · كَانُوا۟ yanılıyorlardı · خَـٰطِـِٔينَ

وَقَالَتِ ٱمۡرَأَتُ فِرۡعَوۡنَ قُرَّتُ عَيۡنࣲ لِّي وَلَكَۖ لَا تَقۡتُلُوهُ عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوۡ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدࣰ ا وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿9﴾

veḳâleti-mraetü fir`avne ḳurratü `aynil lî velek. lâ taḳtülûh. `asâ ey yenfe`anâ ev netteḫiẕehû veledev vehüm lâ yeş`urûn.

9. Firavun’un karısı, “O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur veya onu evlât ediniriz” demişti. Onlar işin farkında değillerdi.

Kelime meali

وَقَالَتِ ve dedi ki · ٱمْرَأَتُ karısı · فِرْعَوْنَ Fir'avn'ın · قُرَّتُ aydınlığı · عَيْنٍۢ göz · لِّى bana da · وَلَكَ ۖ ve sana da · لَا onu öldürmeyin · تَقْتُلُوهُ · عَسَىٰٓ belki · أَن diye · يَنفَعَنَآ bize yararı dokunur · أَوْ ya da · نَتَّخِذَهُۥ onu ediniriz · وَلَدًۭا evlad · وَهُمْ ve onlar · لَا anlamıyorlardı · يَشْعُرُونَ

وَأَصۡبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَىٰ فَٰرِغًاۖ إِن كَادَتۡ لَتُبۡدِي بِهِۦ لَوۡلَآ أَن رَّبَطۡنَا عَلَىٰ قَلۡبِهَا لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿10﴾

veaṣbeḥa füâdü ümmi mûsâ fârigâ. in kâdet letübdî bihî levlâ er rabaṭnâ `alâ ḳalbihâ litekûne mine-lmü'minîn.

10. Mûsâ’nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü. Eğer, inanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı.

Kelime meali

وَأَصْبَحَ ve sabahladı · فُؤَادُ gönlü · أُمِّ annesinin · مُوسَىٰ Musa'nın · فَـٰرِغًا ۖ bomboştu · إِن neredeyse · كَادَتْ · لَتُبْدِى açığa vuracaktı · بِهِۦ onu · لَوْلَآ eğer olmasaydık · أَن biz iyice pekiştirmiş · رَّبَطْنَا · عَلَىٰ üzerine · قَلْبِهَا onun kalbi · لِتَكُونَ olması için · مِنَ inananlardan · ٱلْمُؤْمِنِينَ

وَقَالَتۡ لِأُخۡتِهِۦ قُصِّيهِۖ فَبَصُرَتۡ بِهِۦ عَن جُنُبࣲ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿11﴾

veḳâlet liuḫtihî ḳuṣṣîh. febeṣurat bihî `an cünübiv vehüm lâ yeş`urûn.

11. Mûsâ’nın ablasına, “Onu izle” dedi. O da ötekiler farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.

Kelime meali

وَقَالَتْ ve dedi ki · لِأُخْتِهِۦ kızkardeşine · قُصِّيهِ ۖ onu takip et · فَبَصُرَتْ o da gözetledi · بِهِۦ onu · عَن uzaktan · جُنُبٍۢ · وَهُمْ ve onlar · لَا farkına varmadan · يَشْعُرُونَ

۞وَحَرَّمۡنَا عَلَيۡهِ ٱلۡمَرَاضِعَ مِن قَبۡلُ فَقَالَتۡ هَلۡ أَدُلُّكُمۡ عَلَىٰٓ أَهۡلِ بَيۡتࣲ يَكۡفُلُونَهُۥ لَكُمۡ وَهُمۡ لَهُۥ نَٰصِحُونَ ﴿12﴾

veḥarramnâ `aleyhi-lmerâḍi`a min ḳablü feḳâlet hel edüllüküm `alâ ehli beytiy yekfülûnehû leküm vehüm lehû nâṣiḥûn.

12. Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Bunun üzerine ablası, “Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?” dedi.

Kelime meali

۞ وَحَرَّمْنَا ve haram etmiştik · عَلَيْهِ ona · ٱلْمَرَاضِعَ süt anneleri · مِن daha önce · قَبْلُ · فَقَالَتْ dedi ki · هَلْ size göstereyimmi? · أَدُلُّكُمْ · عَلَىٰٓ halkını (aile) · أَهْلِ · بَيْتٍۢ bir ev (aile) · يَكْفُلُونَهُۥ onun bakımını üstlenecek · لَكُمْ sizin için · وَهُمْ ve onlar · لَهُۥ ona · نَـٰصِحُونَ öğüt verecek

فَرَدَدۡنَٰهُ إِلَىٰٓ أُمِّهِۦ كَيۡ تَقَرَّ عَيۡنُهَا وَلَا تَحۡزَنَ وَلِتَعۡلَمَ أَنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿13﴾

feradednâhü ilâ ümmihî key teḳarra `aynühâ velâ taḥzene velita`leme enne va`de-llâhi ḥaḳḳuv velâkinne ekŝerahüm lâ ya`lemûn.

13. Böylelikle biz annesinin gönlü rahatlasın, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye onu annesine geri verdik; fakat oradakilerin çoğu bunu bilmiyorlardı.

Kelime meali

فَرَدَدْنَـٰهُ böylece onu geri verdik · إِلَىٰٓ annesine · أُمِّهِۦ · كَىْ için · تَقَرَّ aydın olması · عَيْنُهَا gözü · وَلَا ve · تَحْزَنَ üzülmesin (diye) · وَلِتَعْلَمَ ve bilmesi için · أَنَّ şüphesiz ki · وَعْدَ va'di · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ haktır · وَلَـٰكِنَّ ve fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥ وَٱسۡتَوَىٰٓ ءَاتَيۡنَٰهُ حُكۡمࣰ ا وَعِلۡمࣰ اۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿14﴾

velemmâ belega eşüddehû vestevâ âteynâhü ḥukmev ve`ilmâ. vekeẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

14. Mûsâ yetişip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle ödüllendiririz.

Kelime meali

وَلَمَّا ne zaman ki · بَلَغَ (Musa) erişince · أَشُدَّهُۥ güçlü çağına · وَٱسْتَوَىٰٓ ve olgunlaşınca · ءَاتَيْنَـٰهُ biz ona verdik · حُكْمًۭا hüküm · وَعِلْمًۭا ۚ ve ilim · وَكَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى mükafatlandırırız · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları

وَدَخَلَ ٱلۡمَدِينَةَ عَلَىٰ حِينِ غَفۡلَةࣲ مِّنۡ أَهۡلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيۡنِ يَقۡتَتِلَانِ هَٰذَا مِن شِيعَتِهِۦ وَهَٰذَا مِنۡ عَدُوِّهِۦۖ فَٱسۡتَغَٰثَهُ ٱلَّذِي مِن شِيعَتِهِۦ عَلَى ٱلَّذِي مِنۡ عَدُوِّهِۦ فَوَكَزَهُۥ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيۡهِۖ قَالَ هَٰذَا مِنۡ عَمَلِ ٱلشَّيۡطَٰنِۖ إِنَّهُۥ عَدُوࣱّ مُّضِلࣱّ مُّبِينࣱ‏ ﴿15﴾

vedeḫale-lmedînete `alâ ḥîni gafletim min ehlihâ fevecede fîhâ racüleyni yaḳtetilân. hâẕâ min şî`atihî vehâẕâ min `adüvvih. festegâŝehü-lleẕî min şî`atihî `ale-lleẕî min `adüvvihî fevekezehû mûsâ feḳaḍâ `aleyh. ḳâle hâẕâ min `ameli-şşeyṭân. innehû `adüvvüm müḍillüm mübîn.

15. Mûsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşmanı olan taraftan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: “Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!

Kelime meali

وَدَخَلَ ve girdi · ٱلْمَدِينَةَ şehre · عَلَىٰ bir sırada · حِينِ · غَفْلَةٍۢ (kendisinden) habersiz olduğu · مِّنْ halkının · أَهْلِهَا · فَوَجَدَ ve buldu · فِيهَا orada · رَجُلَيْنِ iki adamı · يَقْتَتِلَانِ öldüresiye dövüşürlerken · هَـٰذَا biri · مِن kendi taraftarlarından · شِيعَتِهِۦ · وَهَـٰذَا ve öbürü de · مِنْ düşmanlarından · عَدُوِّهِۦ ۖ · فَٱسْتَغَـٰثَهُ (Musa'dan) yardım istedi · ٱلَّذِى olan kimse · مِن kendi taraftarlarından · شِيعَتِهِۦ · عَلَى karşı · ٱلَّذِى olana · مِنْ düşmanlarından · عَدُوِّهِۦ · فَوَكَزَهُۥ bir yumruk indirdi · مُوسَىٰ Musa · فَقَضَىٰ işini bitirdi · عَلَيْهِ ۖ onun · قَالَ (sonra) dedi ki · هَـٰذَا bu · مِنْ işindendir · عَمَلِ · ٱلشَّيْطَـٰنِ ۖ şeytanın · إِنَّهُۥ o gerçekten · عَدُوٌّۭ bir düşmandır · مُّضِلٌّۭ şaşırtıcı · مُّبِينٌۭ apaçık

قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمۡتُ نَفۡسِي فَٱغۡفِرۡ لِي فَغَفَرَ لَهُۥٓۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ﴿16﴾

ḳâle rabbi innî żalemtü nefsî fagfir lî fegafera leh. innehû hüve-lgafûru-rraḥîm.

16. Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla!” Allah da onu bağışladı. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.

Kelime meali

قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · إِنِّى gerçekten ben · ظَلَمْتُ zulmettim · نَفْسِى nefsime · فَٱغْفِرْ bağışla · لِى beni · فَغَفَرَ (Allah) bağışladı · لَهُۥٓ ۚ onu · إِنَّهُۥ çünkü O · هُوَ O · ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır · ٱلرَّحِيمُ çok esirgeyendir

قَالَ رَبِّ بِمَآ أَنۡعَمۡتَ عَلَيَّ فَلَنۡ أَكُونَ ظَهِيرࣰ ا لِّلۡمُجۡرِمِينَ ﴿17﴾

ḳâle rabbi bimâ en`amte `aleyye felen ekûne żahîral lilmücrimîn.

17. Mûsâ, “Rabbim! Bana lutfettiğin nimetler hakkı için suçlulara asla arka çıkmayacağım” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · بِمَآ hakkı için · أَنْعَمْتَ lutfettiğin ni'metler · عَلَىَّ bana · فَلَنْ artık bir daha · أَكُونَ olmayacağım · ظَهِيرًۭا arka çıkan · لِّلْمُجْرِمِينَ suçlulara

فَأَصۡبَحَ فِي ٱلۡمَدِينَةِ خَآئِفࣰ ا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا ٱلَّذِي ٱسۡتَنصَرَهُۥ بِٱلۡأَمۡسِ يَسۡتَصۡرِخُهُۥۚ قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰٓ إِنَّكَ لَغَوِيࣱّ مُّبِينࣱ‏ ﴿18﴾

feaṣbeḥa fi-lmedîneti ḫâifey yeteraḳḳabü feiẕe-lleẕi-stenṣarahû bil'emsi yestaṣriḫuh. ḳâle lehû mûsâ inneke legaviyyüm mübîn.

18. Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen adam bağırarak ondan yine yardım istiyor! Mûsâ ona, “Açıkçası sen düpedüz serserinin birisin” dedi.

Kelime meali

فَأَصْبَحَ sabahladı · فِى şehirde · ٱلْمَدِينَةِ · خَآئِفًۭا korku içinde · يَتَرَقَّبُ gözetleyerek · فَإِذَا bir de baktı ki · ٱلَّذِى kendisinden yardım isteyen · ٱسْتَنصَرَهُۥ · بِٱلْأَمْسِ dün · يَسْتَصْرِخُهُۥ ۚ yine feryadediyor · قَالَ dedi · لَهُۥ ona · مُوسَىٰٓ Musa · إِنَّكَ gerçekten sen · لَغَوِىٌّۭ bir azgınsın · مُّبِينٌۭ belli ki

فَلَمَّآ أَنۡ أَرَادَ أَن يَبۡطِشَ بِٱلَّذِي هُوَ عَدُوࣱّ لَّهُمَا قَالَ يَٰمُوسَىٰٓ أَتُرِيدُ أَن تَقۡتُلَنِي كَمَا قَتَلۡتَ نَفۡسَۢا بِٱلۡأَمۡسِۖ إِن تُرِيدُ إِلَّآ أَن تَكُونَ جَبَّارࣰ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا تُرِيدُ أَن تَكُونَ مِنَ ٱلۡمُصۡلِحِينَ ﴿19﴾

felemmâ en erâde ey yebṭişe billeẕî hüve `adüvvül lehümâ ḳâle yâ mûsâ etürîdü en taḳtülenî kemâ ḳatelte nefsem bil'ems. in türîdü illâ en tekûne cebbâran fi-l'arḍi vemâ türîdü en tekûne mine-lmuṣliḥîn.

19. Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince adam şöyle dedi: “Ey Mûsâ! Dün birini öldürdüğün gibi, şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Demek ki sen insanların arasını düzelten değil de bu ülkede zorba biri olmak istiyorsun!” dedi.

Kelime meali

فَلَمَّآ nihayet · أَنْ isteyince · أَرَادَ · أَن yakalamak · يَبْطِشَ · بِٱلَّذِى olanı · هُوَ o · عَدُوٌّۭ düşman · لَّهُمَا ikisine de · قَالَ dedi ki · يَـٰمُوسَىٰٓ ey Musa · أَتُرِيدُ beni öldürmekmi istiyorsun? · أَن · تَقْتُلَنِى · كَمَا gibi · قَتَلْتَ öldürdüğün · نَفْسًۢا bir canı · بِٱلْأَمْسِ ۖ dün · إِن (oysa) · تُرِيدُ istemiyorsun · إِلَّآ dışında bir şey · أَن olmak · تَكُونَ · جَبَّارًۭا bir zorba · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَمَا ve · تُرِيدُ istemiyorsun · أَن olmak · تَكُونَ · مِنَ arabuluculardan · ٱلْمُصْلِحِينَ

وَجَآءَ رَجُلࣱ مِّنۡ أَقۡصَا ٱلۡمَدِينَةِ يَسۡعَىٰ قَالَ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّ ٱلۡمَلَأَ يَأۡتَمِرُونَ بِكَ لِيَقۡتُلُوكَ فَٱخۡرُجۡ إِنِّي لَكَ مِنَ ٱلنَّٰصِحِينَ ﴿20﴾

vecâe racülüm min aḳṣe-lmedîneti yes`â. ḳâle yâ mûsâ inne-lmelee ye'temirûne bike liyaḳtülûke faḫruc innî leke mine-nnâṣiḥîn.

20. Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: “Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.”

Kelime meali

وَجَآءَ ve geldi · رَجُلٌۭ bir adam · مِّنْ öbür ucundan · أَقْصَا · ٱلْمَدِينَةِ şehrin · يَسْعَىٰ koşarak · قَالَ dedi · يَـٰمُوسَىٰٓ ey Musa · إِنَّ şüphesiz ki · ٱلْمَلَأَ ileri gelenler · يَأْتَمِرُونَ aralarında konuşuyorlar · بِكَ seni · لِيَقْتُلُوكَ seni öldürmek için · فَٱخْرُجْ sen çık (git) · إِنِّى elbette ben · لَكَ sana · مِنَ öğüt verenlerden(im) · ٱلنَّـٰصِحِينَ

فَخَرَجَ مِنۡهَا خَآئِفࣰ ا يَتَرَقَّبُۖ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿21﴾

feḫarace minhâ ḫâifey yeteraḳḳab. ḳâle rabbi neccinî mine-lḳavmi-żżâlimîn.

21. Mûsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı. “Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar” dedi.

Kelime meali

فَخَرَجَ (Musa) çıktı · مِنْهَا oradan · خَآئِفًۭا korka korka · يَتَرَقَّبُ ۖ kollayarak · قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · نَجِّنِى beni kurtar · مِنَ kavimden · ٱلْقَوْمِ · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim

وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلۡقَآءَ مَدۡيَنَ قَالَ عَسَىٰ رَبِّيٓ أَن يَهۡدِيَنِي سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ ﴿22﴾

velemmâ teveccehe tilḳâe medyene ḳâle `asâ rabbî ey yehdiyenî sevâe-ssebîl.

22. Mûsâ Medyen’e doğru yöneldiğinde, “Umarım rabbim bana doğru yolu buldurur” dedi.

Kelime meali

وَلَمَّا ne zaman ki · تَوَجَّهَ yönelince · تِلْقَآءَ tarafına · مَدْيَنَ Medyen · قَالَ dedi · عَسَىٰ umarım ki · رَبِّىٓ Rabbim · أَن beni iletir · يَهْدِيَنِى · سَوَآءَ doğru · ٱلسَّبِيلِ yola

وَلَمَّا وَرَدَ مَآءَ مَدۡيَنَ وَجَدَ عَلَيۡهِ أُمَّةࣰ مِّنَ ٱلنَّاسِ يَسۡقُونَ وَوَجَدَ مِن دُونِهِمُ ٱمۡرَأَتَيۡنِ تَذُودَانِۖ قَالَ مَا خَطۡبُكُمَاۖ قَالَتَا لَا نَسۡقِي حَتَّىٰ يُصۡدِرَ ٱلرِّعَآءُۖ وَأَبُونَا شَيۡخࣱ كَبِيرࣱ‏ ﴿23﴾

velemmâ verade mâe medyene vecede `aleyhi ümmetem mine-nnâsi yesḳûn. vevecede min dûnihimü-mraeteyni teẕûdân. ḳâle mâ ḫaṭbükümâ. ḳâletâ lâ nesḳî ḥattâ yuṣdira-rri`âü veebûnâ şeyḫun kebîr.

23. Medyen suyuna vardığında orada hayvanlarını sulayan bir grup insanla karşılaştı. Onların biraz ötesinde de (hayvanlarının suya gelmesini) engelleyen iki kadın gördü. Onlara, “Meseleniz nedir?” diye sordu. “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlı” dediler.

Kelime meali

وَلَمَّا ne zaman ki · وَرَدَ varınca · مَآءَ suyuna · مَدْيَنَ Medyen · وَجَدَ buldu · عَلَيْهِ onun başında · أُمَّةًۭ bir grubu · مِّنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · يَسْقُونَ (hayvanlarını) sularken · وَوَجَدَ ve buldu · مِن onların gerisinde · دُونِهِمُ · ٱمْرَأَتَيْنِ iki kız · تَذُودَانِ ۖ sudan meneden · قَالَ (Musa) dedi · مَا nedir? · خَطْبُكُمَا ۖ sizin işiniz · قَالَتَا dediler ki · لَا biz sulayamayız · نَسْقِى · حَتَّىٰ kadar · يُصْدِرَ sulayıp çekilinceye · ٱلرِّعَآءُ ۖ çobanlar · وَأَبُونَا ve babamız da · شَيْخٌۭ bir ihtiyardır · كَبِيرٌۭ büyük

فَسَقَىٰ لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّىٰٓ إِلَى ٱلظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَآ أَنزَلۡتَ إِلَيَّ مِنۡ خَيۡرࣲ فَقِيرࣱ‏ ﴿24﴾

feseḳâ lehümâ ŝümme tevellâ ile-żżilli feḳâle rabbi innî limâ enzelte ileyye min ḫayrin feḳîr.

24. Bunun üzerine Mûsâ, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekilip, “Ey rabbim! Bana lutfedeceğin her türlü hayra muhtacım!” diye niyazda bulundu.

Kelime meali

فَسَقَىٰ (Musa) hemen suladı · لَهُمَا onlarınkini · ثُمَّ sonra · تَوَلَّىٰٓ çekildi · إِلَى gölgeye · ٱلظِّلِّ · فَقَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · إِنِّى doğrusu ben · لِمَآ ne varsa · أَنزَلْتَ indireceğin · إِلَىَّ bana · مِنْ hayırdan · خَيْرٍۢ · فَقِيرٌۭ muhtacım

فَجَآءَتۡهُ إِحۡدَىٰهُمَا تَمۡشِي عَلَى ٱسۡتِحۡيَآءࣲ قَالَتۡ إِنَّ أَبِي يَدۡعُوكَ لِيَجۡزِيَكَ أَجۡرَ مَا سَقَيۡتَ لَنَاۚ فَلَمَّا جَآءَهُۥ وَقَصَّ عَلَيۡهِ ٱلۡقَصَصَ قَالَ لَا تَخَفۡۖ نَجَوۡتَ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿25﴾

fecâethü iḥdâhümâ temşî `ale-stiḥyâ'. ḳâlet inne ebî yed`ûke liyecziyeke ecra mâ seḳayte lenâ. felemmâ câehû veḳaṣṣa `aleyhi-lḳaṣaṣa ḳâle lâ teḫaf. necevte mine-lḳavmi-żżâlimîn.

25. Bu esnada kızlardan biri utangaç bir eda ile yürüyerek yanına geldi; “Bizim yerimize (hayvanlarımızı) sulamanın karşılığını ödemek üzere babam seni çağırıyor” dedi. Mûsâ, babalarının yanına gelip de ona başından geçenleri anlatınca, “Korkma, zalimler güruhundan kurtuldun” dedi.

Kelime meali

فَجَآءَتْهُ derken ona geldi · إِحْدَىٰهُمَا o iki kızdan biri · تَمْشِى yürüyerek · عَلَى utana utana · ٱسْتِحْيَآءٍۢ · قَالَتْ dedi · إِنَّ muhakkah · أَبِى babam · يَدْعُوكَ seni çağırıyor · لِيَجْزِيَكَ ödemek için · أَجْرَ ücretini · مَا sulamanın · سَقَيْتَ · لَنَا ۚ bizim için · فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُۥ (Musa) ona gelince · وَقَصَّ ve anlatınca · عَلَيْهِ ona · ٱلْقَصَصَ hikayeyi · قَالَ dedi · لَا korkma · تَخَفْ ۖ · نَجَوْتَ kurtuldun · مِنَ o kavimden · ٱلْقَوْمِ · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim

قَالَتۡ إِحۡدَىٰهُمَا يَٰٓأَبَتِ ٱسۡتَـٔۡجِرۡهُۖ إِنَّ خَيۡرَ مَنِ ٱسۡتَـٔۡجَرۡتَ ٱلۡقَوِيُّ ٱلۡأَمِينُ ﴿26﴾

ḳâlet iḥdâhümâ yâ ebeti-ste'cirh. inne ḫayra meni-ste'certe-lḳaviyyü-l'emîn.

26. O iki kızdan biri, “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır” dedi.

Kelime meali

قَالَتْ dedi · إِحْدَىٰهُمَا o (kız)lardan biri · يَـٰٓأَبَتِ ey babacağım · ٱسْتَـْٔجِرْهُ ۖ bunu (çoban) tut · إِنَّ muhakkak · خَيْرَ en hayırlısıdır · مَنِ ücretle tuttuklarının · ٱسْتَـْٔجَرْتَ · ٱلْقَوِىُّ en güçlüsüdür · ٱلْأَمِينُ en güveniliridir

قَالَ إِنِّيٓ أُرِيدُ أَنۡ أُنكِحَكَ إِحۡدَى ٱبۡنَتَيَّ هَٰتَيۡنِ عَلَىٰٓ أَن تَأۡجُرَنِي ثَمَٰنِيَ حِجَجࣲۖ فَإِنۡ أَتۡمَمۡتَ عَشۡرࣰ ا فَمِنۡ عِندِكَۖ وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أَشُقَّ عَلَيۡكَۚ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿27﴾

ḳâle innî ürîdü en ünkiḥake iḥde-bneteyye hâteyni `alâ en te'cüranî ŝemâniye ḥicec. fein etmemte `aşran femin `indik. vemâ ürîdü en eşüḳḳa `aleyk. setecidünî in şâe-llâhü mine-ṣṣâliḥîn.

27. Baba, “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan bu da senin bileceğin bir şey; seni zorlamak istemem. İnşallah benim iyi kimselerden olduğumu göreceksin” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · إِنِّىٓ elbette · أُرِيدُ istiyorum · أَنْ sana nikahlamak · أُنكِحَكَ · إِحْدَى birini · ٱبْنَتَىَّ kızımdan · هَـٰتَيْنِ şu iki · عَلَىٰٓ karşılığında · أَن bana hizmet etmen · تَأْجُرَنِى · ثَمَـٰنِىَ sekiz · حِجَجٍۢ ۖ yıl · فَإِنْ eğer · أَتْمَمْتَ tamamlarsan · عَشْرًۭا on(yıl)a · فَمِنْ artık · عِندِكَ ۖ o sendendir · وَمَآ ben istemem · أُرِيدُ · أَنْ zahmet vermek · أَشُقَّ · عَلَيْكَ ۚ sana · سَتَجِدُنِىٓ beni bulacaksın · إِن eğer (İnşallah) · شَآءَ dilerse (İnşallah) · ٱللَّهُ Allah (İnşallah) · مِنَ iyilerden · ٱلصَّـٰلِحِينَ

قَالَ ذَٰلِكَ بَيۡنِي وَبَيۡنَكَۖ أَيَّمَا ٱلۡأَجَلَيۡنِ قَضَيۡتُ فَلَا عُدۡوَٰنَ عَلَيَّۖ وَٱللَّهُ عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَكِيلࣱ‏ ﴿28﴾

ḳâle ẕâlike beynî vebeynek. eyyeme-l'eceleyni ḳaḍaytü felâ `udvâne `aleyy. vellâhü `alâ mâ neḳûlü vekîl.

28. Mûsâ, “Bu seninle benim aramdadır; bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana haksızlık yok! Söylediklerimize Allah şahittir” diye cevap verdi.

Kelime meali

قَالَ (Musa) dedi · ذَٰلِكَ bu · بَيْنِى benimle aramızdadır · وَبَيْنَكَ ۖ senin arasında · أَيَّمَا hangi · ٱلْأَجَلَيْنِ süreyi · قَضَيْتُ yerine getirsem · فَلَا yoktur · عُدْوَٰنَ düşmanlık · عَلَىَّ ۖ bana · وَٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ karşı · مَا şeye · نَقُولُ dediğimiz · وَكِيلٌۭ vekildir

۞فَلَمَّا قَضَىٰ مُوسَى ٱلۡأَجَلَ وَسَارَ بِأَهۡلِهِۦٓ ءَانَسَ مِن جَانِبِ ٱلطُّورِ نَارࣰ اۖ قَالَ لِأَهۡلِهِ ٱمۡكُثُوٓاْ إِنِّيٓ ءَانَسۡتُ نَارࣰ ا لَّعَلِّيٓ ءَاتِيكُم مِّنۡهَا بِخَبَرٍ أَوۡ جَذۡوَةࣲ مِّنَ ٱلنَّارِ لَعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ ﴿29﴾

felemmâ ḳaḍâ mûse-l'ecele vesâra biehlihî ânese min cânibi-ṭṭûri nârâ. ḳâle liehlihi-mküŝû innî ânestü nâral le`allî âtîküm minhâ biḫaberin ev ceẕvetim mine-nnâri le`alleküm taṣṭalûn.

29. Mûsâ bu süreyi doldurup ailesiyle birlikte yolda giderken Tûr tarafında bir ateş gördü; ailesine, “Siz bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm” dedi.

Kelime meali

۞ فَلَمَّا ne zaman ki · قَضَىٰ bitirince · مُوسَى Musa · ٱلْأَجَلَ süreyi · وَسَارَ ve yola çıkınca · بِأَهْلِهِۦٓ ailesiyle · ءَانَسَ gördü · مِن (sağ) yanında · جَانِبِ · ٱلطُّورِ Tur'un · نَارًۭا bir ateş · قَالَ dedi ki · لِأَهْلِهِ ailesine · ٱمْكُثُوٓا۟ siz durun · إِنِّىٓ ben · ءَانَسْتُ gördüm · نَارًۭا bir ateş · لَّعَلِّىٓ belki · ءَاتِيكُم size getiririm · مِّنْهَا ondan · بِخَبَرٍ bir haber · أَوْ yahut · جَذْوَةٍۢ bir kor (getiririm) · مِّنَ ateşten · ٱلنَّارِ · لَعَلَّكُمْ böylece · تَصْطَلُونَ ısınırsınız

فَلَمَّآ أَتَىٰهَا نُودِيَ مِن شَٰطِيِٕ ٱلۡوَادِ ٱلۡأَيۡمَنِ فِي ٱلۡبُقۡعَةِ ٱلۡمُبَٰرَكَةِ مِنَ ٱلشَّجَرَةِ أَن يَٰمُوسَىٰٓ إِنِّيٓ أَنَا ٱللَّهُ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿30﴾

felemmâ etâhâ nûdiye min şâṭii-lvâdi-l'eymeni fi-lbuḳ`ati-lmübâraketi mine-şşecerati ey yâ mûsâ innî ene-llâhü rabbü-l`âlemîn.

30. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafından, (oradaki) ağaç yönünden kendisine şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Muhakkak ki ben yalnızca ben âlemlerin rabbi olan Allahım.

Kelime meali

فَلَمَّآ ne zaman ki · أَتَىٰهَا oraya gelince · نُودِىَ şöyle seslenildi · مِن kıyısından · شَـٰطِئِ · ٱلْوَادِ vadinin · ٱلْأَيْمَنِ sağdaki · فِى yerdeki · ٱلْبُقْعَةِ · ٱلْمُبَـٰرَكَةِ mübarek · مِنَ ağaçtan · ٱلشَّجَرَةِ · أَن diye · يَـٰمُوسَىٰٓ ey Musa · إِنِّىٓ muhakkak ben · أَنَا benim · ٱللَّهُ Allah · رَبُّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

وَأَنۡ أَلۡقِ عَصَاكَۚ فَلَمَّا رَءَاهَا تَهۡتَزُّ كَأَنَّهَا جَآنࣱّ وَلَّىٰ مُدۡبِرࣰ ا وَلَمۡ يُعَقِّبۡۚ يَٰمُوسَىٰٓ أَقۡبِلۡ وَلَا تَخَفۡۖ إِنَّكَ مِنَ ٱلۡأٓمِنِينَ ﴿31﴾

veen elḳi `aṣâk. felemmâ raâhâ tehtezzü keennehâ cânnüv vellâ müdbirav velem yü`aḳḳib. yâ mûsâ aḳbil velâ teḫaf. inneke mine-l'âminîn.

31. Asânı yere bırak!” Mûsâ asâyı yılan gibi kıvrılır görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. “Ey Mûsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen güvendesin.

Kelime meali

وَأَنْ ve diye · أَلْقِ at · عَصَاكَ ۖ asanı · فَلَمَّا zaman · رَءَاهَا gördüğün · تَهْتَزُّ (asa'nın) titreştiğini · كَأَنَّهَا gibi · جَآنٌّۭ küçük bir yılan · وَلَّىٰ kaçtı · مُدْبِرًۭا dönüp · وَلَمْ ve · يُعَقِّبْ ۚ arkasına bile bakmadı · يَـٰمُوسَىٰٓ ey Musa · أَقْبِلْ dön · وَلَا ve · تَخَفْ ۖ korkma · إِنَّكَ elbette sen · مِنَ güvende olanlardansın · ٱلْـَٔامِنِينَ

ٱسۡلُكۡ يَدَكَ فِي جَيۡبِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءࣲ وَٱضۡمُمۡ إِلَيۡكَ جَنَاحَكَ مِنَ ٱلرَّهۡبِۖ فَذَٰنِكَ بُرۡهَٰنَانِ مِن رَّبِّكَ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦٓۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰ ا فَٰسِقِينَ ﴿32﴾

üslük yedeke fî ceybike taḫruc beyḍâe min gayri sû'. vaḍmüm ileyke cenâḥake mine-rrahbi feẕânike bürhânâni mir rabbike ilâ fir`avne vemeleih. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.

32. Şimdi elini koynuna sok; bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Korkudan açılıp savrulan kollarını normal konuma getir (sakin ol). İşte bu ikisi Firavun ve adamlarına karşı göstereceğin, rabbin tarafından iki kesin delildir. Onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

Kelime meali

ٱسْلُكْ sok · يَدَكَ elini · فِى koynuna · جَيْبِكَ · تَخْرُجْ çıksın · بَيْضَآءَ bembeyaz · مِنْ olmaksızın · غَيْرِ · سُوٓءٍۢ bir kusur · وَٱضْمُمْ ve çek · إِلَيْكَ kendine · جَنَاحَكَ kanadını (kollarını) · مِنَ korkudan (açılan) · ٱلرَّهْبِ ۖ · فَذَٰنِكَ işte bunlar · بُرْهَـٰنَانِ iki delildir · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · إِلَىٰ Fir'avn'a · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦٓ ۚ ve onun adamlarına · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ olmuşlardır · قَوْمًۭا bir kavim · فَـٰسِقِينَ yoldan çıkan

قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلۡتُ مِنۡهُمۡ نَفۡسࣰ ا فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ ﴿33﴾

ḳâle rabbi innî ḳateltü minhüm nefsen feeḫâfü ey yaḳtülûn.

33. Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum!

Kelime meali

قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · إِنِّى bşüphesiz en · قَتَلْتُ öldürmüştüm · مِنْهُمْ onlardan · نَفْسًۭا bir kişi · فَأَخَافُ korkuyorum · أَن diye · يَقْتُلُونِ beni öldürecekler

وَأَخِي هَٰرُونُ هُوَ أَفۡصَحُ مِنِّي لِسَانࣰ ا فَأَرۡسِلۡهُ مَعِيَ رِدۡءࣰ ا يُصَدِّقُنِيٓۖ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ ﴿34﴾

veeḫî hârûnü hüve efṣaḥu minnî lisânen feersilhü me`iye rid'ey yüṣaddiḳunî. innî eḫâfü ey yükeẕẕibûn.

34. Kardeşim Hârûn benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder. Zira beni yalancılıkla itham etmelerinden endişe ediyorum.”

Kelime meali

وَأَخِى ve kardeşimi · هَـٰرُونُ Harun · هُوَ o · أَفْصَحُ daha fasihtir (güzel konuşur) · مِنِّى benden · لِسَانًۭا dil bakımından · فَأَرْسِلْهُ onu gönder · مَعِىَ benimle beraber · رِدْءًۭا bir yardımcı olarak · يُصَدِّقُنِىٓ ۖ beni doğrulayan · إِنِّىٓ zira ben · أَخَافُ korkuyorum · أَن diye · يُكَذِّبُونِ beni yalanlayacakla

قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ وَنَجۡعَلُ لَكُمَا سُلۡطَٰنࣰ ا فَلَا يَصِلُونَ إِلَيۡكُمَا بِـَٔايَٰتِنَآۚ أَنتُمَا وَمَنِ ٱتَّبَعَكُمَا ٱلۡغَٰلِبُونَ ﴿35﴾

ḳâle seneşüddü `aḍudeke bieḫîke venec`alü lekümâ sülṭânen felâ yeṣilûne ileykümâ biâyâtinâ. entümâ vemeni-ttebe`aküme-lgâlibûn.

35. Allah buyurdu: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki, bu sayede size erişemeyecekler, mûcizelerimizle siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz.”

Kelime meali

قَالَ (Allah) dedi ki · سَنَشُدُّ kuvvetlendireceğiz · عَضُدَكَ senin pazunu · بِأَخِيكَ kardeşinle · وَنَجْعَلُ ve vereceğiz · لَكُمَا size · سُلْطَـٰنًۭا bir yetki · فَلَا asla · يَصِلُونَ onlar erişemeycekler · إِلَيْكُمَا ۚ size · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimiz sayesinde · أَنتُمَا ikiniz · وَمَنِ ve kimseler · ٱتَّبَعَكُمَا size uyan · ٱلْغَـٰلِبُونَ üstün geleceksiniz

فَلَمَّا جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَا بَيِّنَٰتࣲ قَالُواْ مَا هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّفۡتَرࣰ ى وَمَا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِيٓ ءَابَآئِنَا ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿36﴾

felemmâ câehüm mûsâ biâyâtinâ beyyinâtin ḳâlû mâ hâẕâ illâ siḥrum müfterav vemâ semi`nâ bihâẕâ fî âbâine-l'evvelîn.

36. Mûsâ onlara apaçık mûcizelerimizle gelince, “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir. Geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık” dediler.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُم onlara gelince · مُّوسَىٰ Musa · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizle · بَيِّنَـٰتٍۢ açık açık · قَالُوا۟ dediler · مَا değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · سِحْرٌۭ bir büyüden · مُّفْتَرًۭى uydurulmuş · وَمَا ve · سَمِعْنَا işitmedik · بِهَـٰذَا böyle bir şey · فِىٓ arasında · ءَابَآئِنَا atalarımız · ٱلْأَوَّلِينَ ilk

وَقَالَ مُوسَىٰ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَن جَآءَ بِٱلۡهُدَىٰ مِنۡ عِندِهِۦ وَمَن تَكُونُ لَهُۥ عَٰقِبَةُ ٱلدَّارِۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿37﴾

veḳâle mûsâ rabbî a`lemü bimen câe bilhüdâ min `indihî vemen tekûnü lehû `âḳibetü-ddâr. innehû lâ yüfliḥu-żżâlimûn.

37. Mûsâ dedi ki: “Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve bu ülkede sonunda kimin kalacağını en iyi bilen rabbimdir. Muhakkak ki zalimler kurtulamaz.”

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi ki · مُوسَىٰ Musa · رَبِّىٓ Rabbim · أَعْلَمُ daha iyi biliyor · بِمَن kimin · جَآءَ getirdiğini · بِٱلْهُدَىٰ hidayet · مِنْ kendisinin yanından · عِندِهِۦ · وَمَن ve kime · تَكُونُ ait olacağını · لَهُۥ onun · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلدَّارِ ۖ bu (dünya) evin(in) · إِنَّهُۥ muhakkak ki · لَا olmaz · يُفْلِحُ iflah · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimler

وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَأُ مَا عَلِمۡتُ لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرِي فَأَوۡقِدۡ لِي يَٰهَٰمَٰنُ عَلَى ٱلطِّينِ فَٱجۡعَل لِّي صَرۡحࣰ ا لَّعَلِّيٓ أَطَّلِعُ إِلَىٰٓ إِلَٰهِ مُوسَىٰ وَإِنِّي لَأَظُنُّهُۥ مِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿38﴾

veḳâle fir`avnü yâ eyyühe-lmeleü mâ `alimtü leküm min ilâhin gayrî. feevḳid lî yâ hâmânü `ale-ṭṭîni fec`al lî ṣarḥal le`allî eṭṭali`u ilâ ilâhi mûsâ veinnî leeżunnühû mine-lkâẕibîn.

38. Firavun, “Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için tuğla fırınını yak, bana bir kule yap. Belki oradan Mûsâ’nın tanrısını görürüm; ama kesinlikle onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum” dedi.

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi ki · فِرْعَوْنُ Fir'avn · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · مَا bilmiyorum · عَلِمْتُ · لَكُم sizin için · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ bir tanrı · غَيْرِى benden başka · فَأَوْقِدْ ateş yak · لِى benim için · يَـٰهَـٰمَـٰنُ ey Hâmân · عَلَى üzerinde · ٱلطِّينِ çamurun · فَٱجْعَل ve yap · لِّى bana · صَرْحًۭا bir kule · لَّعَلِّىٓ belki · أَطَّلِعُ çıkarım · إِلَىٰٓ tanrısına · إِلَـٰهِ · مُوسَىٰ Musa'nın · وَإِنِّى çünkü ben · لَأَظُنُّهُۥ sanıyorum ki o · مِنَ yalancılardandır · ٱلْكَـٰذِبِينَ

وَٱسۡتَكۡبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُۥ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَظَنُّوٓاْ أَنَّهُمۡ إِلَيۡنَا لَا يُرۡجَعُونَ ﴿39﴾

vestekbera hüve vecünûdühû fi-l'arḍi bigayri-lḥaḳḳi veżannû ennehüm ileynâ lâ yürce`ûn.

39. Firavun ve askerleri, bize döndürülmeyeceklerini sanarak yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar.

Kelime meali

وَٱسْتَكْبَرَ büyüklük tasladılar · هُوَ O (Fir'avn) · وَجُنُودُهُۥ ve askerleri · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بِغَيْرِ olmaksızın · ٱلْحَقِّ hakkı · وَظَنُّوٓا۟ ve sandılar · أَنَّهُمْ kendilerinin · إِلَيْنَا bize · لَا döndürülmeyeceklerini · يُرْجَعُونَ

فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿40﴾

feeḫaẕnâhü vecünûdehû fenebeẕnâhüm fi-lyemm. fenżur keyfe kâne `âḳibetu-żżâlimîn.

40. Biz de onu ve askerlerini alıp denizin içinde bıraktık. Bak işte, zalimlerin sonu nice oldu!

Kelime meali

فَأَخَذْنَـٰهُ biz de onu tuttuk · وَجُنُودَهُۥ ve askerlerini · فَنَبَذْنَـٰهُمْ ve attık · فِى suya · ٱلْيَمِّ ۖ · فَٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin

وَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَئِمَّةࣰ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلنَّارِۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ لَا يُنصَرُونَ ﴿41﴾

vece`alnâhüm eimmetey yed`ûne ile-nnâr. veyevme-lḳiyâmeti lâ yünṣarûn.

41. Böylece onları, halkı ateşe çağıran öncüler yapmış olduk. Kıyamet gününde onlar yardım görmeyeceklerdir.

Kelime meali

وَجَعَلْنَـٰهُمْ ve biz onları yaptık · أَئِمَّةًۭ önderler · يَدْعُونَ çağıran · إِلَى ateşe · ٱلنَّارِ ۖ · وَيَوْمَ ve günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · لَا asla · يُنصَرُونَ yardım olunmazlar

وَأَتۡبَعۡنَٰهُمۡ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا لَعۡنَةࣰۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ هُم مِّنَ ٱلۡمَقۡبُوحِينَ ﴿42﴾

veetba`nâhüm fî hâẕihi-ddünyâ la`neten. veyevme-lḳiyâmeti hüm mine-lmaḳbûḥîn.

42. Bu dünyada onların peşine lâneti taktık, kıyamet gününde de bunlar kınanmış kimselerden olacaklar.

Kelime meali

وَأَتْبَعْنَـٰهُمْ ve onların ardına taktık · فِى bu · هَـٰذِهِ · ٱلدُّنْيَا dünyada; · لَعْنَةًۭ ۖ bir la'net · وَيَوْمَ ve günü ise · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · هُم onlar · مِّنَ çirkinleştirilenlerdendir · ٱلْمَقْبُوحِينَ

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ مِنۢ بَعۡدِ مَآ أَهۡلَكۡنَا ٱلۡقُرُونَ ٱلۡأُولَىٰ بَصَآئِرَ لِلنَّاسِ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ لَّعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ﴿43﴾

veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe mim ba`di mâ ehlekne-lḳurûne-l'ûlâ beṣâira linnâsi vehüdev veraḥmetel le`allehüm yeteẕekkerûn.

43. Muhakkak ki biz, önceki (birçok) nesilleri yok ettikten sonra, düşünüp ders çıkarsınlar diye Mûsâ’ya insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o kitabı verdik.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا biz verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَآ helak ettikten · أَهْلَكْنَا · ٱلْقُرُونَ nesilleri · ٱلْأُولَىٰ ilk · بَصَآئِرَ bir aydınlanma olan · لِلنَّاسِ insanlar için · وَهُدًۭى ve hidayet olan · وَرَحْمَةًۭ ve rahmet olan · لَّعَلَّهُمْ belki onlar · يَتَذَكَّرُونَ düşünür öğüt alırlar

وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ ٱلۡغَرۡبِيِّ إِذۡ قَضَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَى ٱلۡأَمۡرَ وَمَا كُنتَ مِنَ ٱلشَّٰهِدِينَ ﴿44﴾

vemâ künte bicânibi-lgarbiyyi iẕ ḳaḍaynâ ilâ mûse-l'emra vemâ künte mine-şşâhidîn.

44. Mûsâ’ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen (ey Muhammed, vadinin) batı tarafında bulunmuyordun ve olayın tanıklarından da değildin.

Kelime meali

وَمَا ve · كُنتَ sen değildin · بِجَانِبِ tarafında · ٱلْغَرْبِىِّ batı · إِذْ vakit · قَضَيْنَآ yaptığımız · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَى · ٱلْأَمْرَ o işi · وَمَا ve · كُنتَ değildin · مِنَ görenlerden · ٱلشَّـٰهِدِينَ

وَلَٰكِنَّآ أَنشَأۡنَا قُرُونࣰ ا فَتَطَاوَلَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡعُمُرُۚ وَمَا كُنتَ ثَاوِيࣰ ا فِيٓ أَهۡلِ مَدۡيَنَ تَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِنَا وَلَٰكِنَّا كُنَّا مُرۡسِلِينَ ﴿45﴾

velâkinnâ enşe'nâ ḳurûnen feteṭâvele `aleyhimü-l`umür. vemâ künte ŝâviyen fî ehli medyene tetlû `aleyhim âyâtinâ velâkinnâ künnâ mürsilîn.

45. Bilâkis (aranızda) biz nice nesiller meydana getirdik ve onların ömrü nice yıllar sürdü. Sen âyetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek üzere Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin; aksine (bu bilgileri sana) gönderen biziz.

Kelime meali

وَلَـٰكِنَّآ fakat biz · أَنشَأْنَا yarattık · قُرُونًۭا birçok nesiller · فَتَطَاوَلَ geçti · عَلَيْهِمُ onların üzerinden · ٱلْعُمُرُ ۚ uzun zamanlar · وَمَا ve · كُنتَ sen değildin · ثَاوِيًۭا oturmuş · فِىٓ arasında · أَهْلِ halkı · مَدْيَنَ Medyen · تَتْلُوا۟ okusaydın · عَلَيْهِمْ bunlara · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَلَـٰكِنَّا lakin · كُنَّا biziz · مُرْسِلِينَ elçi olarak gönderen

وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ ٱلطُّورِ إِذۡ نَادَيۡنَا وَلَٰكِن رَّحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَ لِتُنذِرَ قَوۡمࣰ ا مَّآ أَتَىٰهُم مِّن نَّذِيرࣲ مِّن قَبۡلِكَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ﴿46﴾

vemâ künte bicânibi-ṭṭûri iẕ nâdeynâ velâkir raḥmetem mir rabbike litünẕira ḳavmem mâ etâhüm min neẕîrim min ḳablike le`allehüm yeteẕekkerûn.

46. Evet, Mûsâ’ya seslendiğimiz zaman sen Tûr’un yanında değildin. Fakat senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için rabbinden bir rahmet olarak (sana da vahiy gönderdik). Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.

Kelime meali

وَمَا ve · كُنتَ sen değildin · بِجَانِبِ yanında · ٱلطُّورِ Tur'un · إِذْ zaman · نَادَيْنَا seslendiğimiz · وَلَـٰكِن fakat · رَّحْمَةًۭ bir rahmet olarak · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ · لِتُنذِرَ uyarasın diye · قَوْمًۭا toplumu · مَّآ kendilerine gelmemiş olan · أَتَىٰهُم · مِّن hiç · نَّذِيرٍۢ bir uyarıcı · مِّن senden önce · قَبْلِكَ · لَعَلَّهُمْ belki · يَتَذَكَّرُونَ düşünüp öğüt alırlar

وَلَوۡلَآ أَن تُصِيبَهُم مُّصِيبَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ فَيَقُولُواْ رَبَّنَا لَوۡلَآ أَرۡسَلۡتَ إِلَيۡنَا رَسُولࣰ ا فَنَتَّبِعَ ءَايَٰتِكَ وَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿47﴾

velevlâ en tüṣîbehüm müṣîbetüm bimâ ḳaddemet eydîhim feyeḳûlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi`a âyâtike venekûne mine-lmü'minîn.

47. Önceden yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde, “Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup da müminlerden olsaydık!” diyecek olmasalardı (peygamber göndermezdik).

Kelime meali

وَلَوْلَآ keşke olmasalardı · أَن başlarına geldiği zaman · تُصِيبَهُم · مُّصِيبَةٌۢ bir felaket · بِمَا yüzünden · قَدَّمَتْ yaptıkları (günahları) · أَيْدِيهِمْ kendi elleriyle · فَيَقُولُوا۟ diyecekler · رَبَّنَا Rabbimiz · لَوْلَآ keşke · أَرْسَلْتَ gönderseydin · إِلَيْنَا bize · رَسُولًۭا bir elçi · فَنَتَّبِعَ uysaydık · ءَايَـٰتِكَ ayetlerine · وَنَكُونَ ve olsaydık · مِنَ mü'minlerden · ٱلْمُؤْمِنِينَ

فَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ مِنۡ عِندِنَا قَالُواْ لَوۡلَآ أُوتِيَ مِثۡلَ مَآ أُوتِيَ مُوسَىٰٓۚ أَوَلَمۡ يَكۡفُرُواْ بِمَآ أُوتِيَ مُوسَىٰ مِن قَبۡلُۖ قَالُواْ سِحۡرَانِ تَظَٰهَرَا وَقَالُوٓاْ إِنَّا بِكُلࣲّ كَٰفِرُونَ ﴿48﴾

felemmâ câehümü-lḥaḳḳu min `indinâ ḳâlû levlâ ûtiye miŝle mâ ûtiye mûsâ. evelem yekfürû bimâ ûtiye mûsâ min ḳabl. ḳâlû siḥrâni teżâherâ. veḳâlû innâ biküllin kâfirûn.

48. Fakat onlara tarafımızdan o gerçek (Kur’an) gelince, “Ona da Mûsâ’ya verilenin benzeri verilmeli değil miydi?” dediler. Peki daha önce Mûsâ’ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “Birbirini destekleyen iki sihir!” demişler ve eklemişlerdi: “Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.”

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُمُ onlara gelince · ٱلْحَقُّ hak · مِنْ katımızdan · عِندِنَا · قَالُوا۟ dediler · لَوْلَآ değil miydi? · أُوتِىَ verilmeli · مِثْلَ benzeri · مَآ ne · أُوتِىَ verildiyse · مُوسَىٰٓ ۚ Musa'ya · أَوَلَمْ inkar etmemişler miydi? · يَكْفُرُوا۟ · بِمَآ şeyi · أُوتِىَ verilen · مُوسَىٰ Musa'ya · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · قَالُوا۟ dediler · سِحْرَانِ iki büyü! · تَظَـٰهَرَا birbirine destek olan · وَقَالُوٓا۟ ve dediler · إِنَّا elbette biz · بِكُلٍّۢ hepsini · كَـٰفِرُونَ inkar ederiz

قُلۡ فَأۡتُواْ بِكِتَٰبࣲ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِ هُوَ أَهۡدَىٰ مِنۡهُمَآ أَتَّبِعۡهُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿49﴾

ḳul fe'tû bikitâbim min `indi-llâhi hüve ehdâ minhümâ ettebi`hü in küntüm ṣâdiḳîn.

49. De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin de ben ona uyayım!”

Kelime meali

قُلْ de ki · فَأْتُوا۟ o halde getirin · بِكِتَـٰبٍۢ bir Kitap · مِّنْ katından · عِندِ · ٱللَّهِ Allah · هُوَ o · أَهْدَىٰ daha doğru olan · مِنْهُمَآ bu ikisinden · أَتَّبِعْهُ ben ona uyayım · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru

فَإِن لَّمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَكَ فَٱعۡلَمۡ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهۡوَآءَهُمۡۚ وَمَنۡ أَضَلُّ مِمَّنِ ٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ بِغَيۡرِ هُدࣰ ى مِّنَ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿50﴾

feil lem yestecîbû leke fa`lem ennemâ yettebi`ûne ehvâehüm. vemen eḍallü mimmeni-ttebe`a hevâhü bigayri hüdem mine-llâh. inne-llâhe lâ yehdi-lḳavme-żżâlimîn.

50. Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın, sırf kendi bencil arzularına uyandan daha sapkını kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

Kelime meali

فَإِن eğer · لَّمْ cevap veremezlerse · يَسْتَجِيبُوا۟ · لَكَ sana · فَٱعْلَمْ bil ki · أَنَّمَا kesinlikle · يَتَّبِعُونَ onlar uyuyorlar · أَهْوَآءَهُمْ ۚ keyiflerine · وَمَنْ kim olabilir? · أَضَلُّ daha sapık · مِمَّنِ kimseden · ٱتَّبَعَ uyan · هَوَىٰهُ kendi keyfine · بِغَيْرِ olmadan · هُدًۭى bir yol gösterici · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ ۚ · إِنَّ muhakkak ki · ٱللَّهَ Allah · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِى · ٱلْقَوْمَ kavmi · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim

۞وَلَقَدۡ وَصَّلۡنَا لَهُمُ ٱلۡقَوۡلَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ﴿51﴾

veleḳad veṣṣalnâ lehümü-lḳavle le`allehüm yeteẕekkerûn.

51. Gerçek şu ki düşünüp öğüt alsınlar diye biz sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır.

Kelime meali

۞ وَلَقَدْ ve andolsun · وَصَّلْنَا biz birbirine bitiştirdik · لَهُمُ onlar için · ٱلْقَوْلَ sözü(müzü) · لَعَلَّهُمْ belki · يَتَذَكَّرُونَ düşünüp öğüt alırlar

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ مِن قَبۡلِهِۦ هُم بِهِۦ يُؤۡمِنُونَ ﴿52﴾

elleẕîne âteynâhümü-lkitâbe min ḳablihî hüm bihî yü'minûn.

52. Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (içinde öyleleri vardır ki) buna da iman ederler.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ kendilerine · ءَاتَيْنَـٰهُمُ verdiklerimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · مِن bundan önce · قَبْلِهِۦ · هُم onlar · بِهِۦ bu(Kur'a)n'a · يُؤْمِنُونَ inanırlar

وَإِذَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِهِۦٓ إِنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّنَآ إِنَّا كُنَّا مِن قَبۡلِهِۦ مُسۡلِمِينَ ﴿53﴾

veiẕâ yütlâ `aleyhim ḳâlû âmennâ bihî innehü-lḥaḳḳu mir rabbinâ innâ künnâ min ḳablihî müslimîn.

53. Onlara Kur’an okunduğu zaman, “Ona iman ettik, şüphesiz o rabbimizden gelmiş gerçeğin kendisidir. Esasen biz bundan önce de rabbimize boyun eğmiştik” derler.

Kelime meali

وَإِذَا zaman · يُتْلَىٰ (Kur'an) okunduğu · عَلَيْهِمْ onlara · قَالُوٓا۟ derler · ءَامَنَّا inandık · بِهِۦٓ ona · إِنَّهُ kesinlikle o · ٱلْحَقُّ bir haktır · مِن Rabbimizden · رَّبِّنَآ · إِنَّا zaten biz · كُنَّا idik · مِن ondan önce de · قَبْلِهِۦ · مُسْلِمِينَ müslümanlar

أُوْلَٰٓئِكَ يُؤۡتَوۡنَ أَجۡرَهُم مَّرَّتَيۡنِ بِمَا صَبَرُواْ وَيَدۡرَءُونَ بِٱلۡحَسَنَةِ ٱلسَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقۡنَٰهُمۡ يُنفِقُونَ ﴿54﴾

ülâike yü'tevne ecrahüm merrateyni bimâ ṣaberû veyedraûne bilḥaseneti-sseyyiete vemimmâ razaḳnâhüm yünfiḳûn.

54. İşte (baskılara karşı) sabretmelerinden ötürü onlara mükâfatları iki defa verilecektir. Onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızâsı için harcarlar.

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlara · يُؤْتَوْنَ verilir · أَجْرَهُم mükafatları · مَّرَّتَيْنِ iki kez · بِمَا ötürü · صَبَرُوا۟ sabretmelerinden · وَيَدْرَءُونَ ve onlar savarlar · بِٱلْحَسَنَةِ iyilikle · ٱلسَّيِّئَةَ kötülüğü · وَمِمَّا ve şeyden · رَزَقْنَـٰهُمْ onları rızıklandırdığımız · يُنفِقُونَ infak ederler

وَإِذَا سَمِعُواْ ٱللَّغۡوَ أَعۡرَضُواْ عَنۡهُ وَقَالُواْ لَنَآ أَعۡمَٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَٰلُكُمۡ سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمۡ لَا نَبۡتَغِي ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿55﴾

veiẕâ semi`ü-llagve a`raḍû `anhü veḳâlû lenâ a`mâlünâ veleküm a`mâlüküm. selâmün `aleyküm. lâ nebtegi-lcâhilîn.

55. Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Esen kalın. Bizim cahillerle işimiz yok” derler.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · سَمِعُوا۟ işittikleri · ٱللَّغْوَ boş söz · أَعْرَضُوا۟ yüz çevirirler · عَنْهُ ondan · وَقَالُوا۟ ve derler · لَنَآ bizimdir · أَعْمَـٰلُنَا bizim işlerimiz · وَلَكُمْ ve sizindir · أَعْمَـٰلُكُمْ sizin işleriniz · سَلَـٰمٌ selam · عَلَيْكُمْ size olsun · لَا biz istemeyiz · نَبْتَغِى · ٱلْجَـٰهِلِينَ cahilleri

إِنَّكَ لَا تَهۡدِي مَنۡ أَحۡبَبۡتَ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ﴿56﴾

inneke lâ tehdî men aḥbebte velâkinne-llâhe yehdî mey yeşâ'. vehüve a`lemü bilmühtedîn.

56. Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.

Kelime meali

إِنَّكَ şüphesiz sen · لَا doğru yola iletemezsin · تَهْدِى · مَنْ kimseyi · أَحْبَبْتَ sevdiğin · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱللَّهَ Allah · يَهْدِى doğru yola iletir · مَن kimseyi · يَشَآءُ ۚ dilediği · وَهُوَ ve O · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِٱلْمُهْتَدِينَ yola gelecek olanları

وَقَالُوٓاْ إِن نَّتَّبِعِ ٱلۡهُدَىٰ مَعَكَ نُتَخَطَّفۡ مِنۡ أَرۡضِنَآۚ أَوَلَمۡ نُمَكِّن لَّهُمۡ حَرَمًا ءَامِنࣰ ا يُجۡبَىٰٓ إِلَيۡهِ ثَمَرَٰتُ كُلِّ شَيۡءࣲ رِّزۡقࣰ ا مِّن لَّدُنَّا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿57﴾

veḳâlû in nettebi`i-lhüdâ me`ake nüteḫattef min arḍinâ. evelem nümekkil lehüm ḥaramen âminey yücbâ ileyhi ŝemerâtü külli şey'ir rizḳam mil ledünnâ velâkinne ekŝerahüm lâ ya`lemûn.

57. “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız” diyorlar. Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin içinde toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? Fakat çoğu bunun şuurunda değildir.

Kelime meali

وَقَالُوٓا۟ ve dediler ki · إِن eğer · نَّتَّبِعِ biz uyarsak · ٱلْهُدَىٰ doğru yola · مَعَكَ seninle beraber · نُتَخَطَّفْ atılırız · مِنْ yurdumuzdan · أَرْضِنَآ ۚ · أَوَلَمْ biz bir mekan vermedik mi? · نُمَكِّن · لَّهُمْ onlara · حَرَمًا dokunulmaz · ءَامِنًۭا güvenli · يُجْبَىٰٓ toplanıp getirildiği · إِلَيْهِ ona · ثَمَرَٰتُ ürünlerinin · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · رِّزْقًۭا bir rızık olarak · مِّن kendi katımızdan · لَّدُنَّا · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةِۭ بَطِرَتۡ مَعِيشَتَهَاۖ فَتِلۡكَ مَسَٰكِنُهُمۡ لَمۡ تُسۡكَن مِّنۢ بَعۡدِهِمۡ إِلَّا قَلِيلࣰ اۖ وَكُنَّا نَحۡنُ ٱلۡوَٰرِثِينَ ﴿58﴾

vekem ehleknâ min ḳaryetim beṭirat me`îşetehâ. fetilke mesâkinühüm lem tüskem mim ba`dihim illâ ḳalîlâ. vekünnâ naḥnü-lvâriŝîn.

58. Oysa biz, bolluk içinde azmış nice şehir halkını helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oraların pek azında oturulabildi; hepsi bize kalmıştır.

Kelime meali

وَكَمْ ve nicesini · أَهْلَكْنَا helak ettik · مِن kent(ler)den · قَرْيَةٍۭ · بَطِرَتْ şımarmış · مَعِيشَتَهَا ۖ refah içinde · فَتِلْكَ İşte şunlar · مَسَـٰكِنُهُمْ onların meskenleri · لَمْ oralarda oturulmadı · تُسْكَن · مِّنۢ onlardan sonra · بَعْدِهِمْ · إِلَّا ancak · قَلِيلًۭا ۖ pek az · وَكُنَّا ve biz olduk · نَحْنُ biz · ٱلْوَٰرِثِينَ varisler

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهۡلِكَ ٱلۡقُرَىٰ حَتَّىٰ يَبۡعَثَ فِيٓ أُمِّهَا رَسُولࣰ ا يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهۡلِكِي ٱلۡقُرَىٰٓ إِلَّا وَأَهۡلُهَا ظَٰلِمُونَ ﴿59﴾

vemâ kâne rabbüke mühlike-lḳurâ ḥattâ yeb`aŝe fî ümmihâ rasûley yetlû `aleyhim âyâtinâ. vemâ künnâ mühliki-lḳurâ illâ veehlühâ żâlimûn.

59. Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe rabbin memleketleri helâk etmez. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz.

Kelime meali

وَمَا ve · كَانَ değildir · رَبُّكَ Rabbin · مُهْلِكَ helak edici · ٱلْقُرَىٰ ülkeleri · حَتَّىٰ kadar · يَبْعَثَ gönderinceye · فِىٓ (ülkelerin) anasına · أُمِّهَا · رَسُولًۭا bir elçi · يَتْلُوا۟ okuyan · عَلَيْهِمْ onlara · ءَايَـٰتِنَا ۚ ayetlerimizi · وَمَا ve · كُنَّا biz değiliz · مُهْلِكِى helak edici · ٱلْقُرَىٰٓ ülkeleri · إِلَّا olmadan · وَأَهْلُهَا halkı · ظَـٰلِمُونَ zalim

وَمَآ أُوتِيتُم مِّن شَيۡءࣲ فَمَتَٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَزِينَتُهَاۚ وَمَا عِندَ ٱللَّهِ خَيۡرࣱ وَأَبۡقَىٰٓۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿60﴾

vemâ ûtîtüm min şey'in femetâ`u-lḥayâti-ddünyâ vezînetühâ. vemâ `inde-llâhi ḫayruv veebḳâ. efelâ ta`ḳilûn.

60. Size verilen şeyler dünya hayatı için faydalı nesneler ve güzelliklerden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?

Kelime meali

وَمَآ ve ne · أُوتِيتُم size verildiyse · مِّن her şeyden · شَىْءٍۢ · فَمَتَـٰعُ geçimidir · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا dünya · وَزِينَتُهَا ۚ ve süsüdür · وَمَا olan ise · عِندَ yanında · ٱللَّهِ Allah'ın · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · وَأَبْقَىٰٓ ۚ ve daha kalıcıdır · أَفَلَا aklınızı kullanmıyor musunuz? · تَعْقِلُونَ

أَفَمَن وَعَدۡنَٰهُ وَعۡدًا حَسَنࣰ ا فَهُوَ لَٰقِيهِ كَمَن مَّتَّعۡنَٰهُ مَتَٰعَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا ثُمَّ هُوَ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ﴿61﴾

efemev ve`adnâhü va`den ḥasenen fehüve lâḳîhi kemem metta`nâhü metâ`a-lḥayâti-ddünyâ ŝümme hüve yevme-lḳiyâmeti mine-lmuḥḍarîn.

61. Buna göre kendisine güzel bir şey vaad ettiğimiz ve vadedildiği şeye kavuşacak olan kimse, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde yargılanmak üzere huzura çıkarılanlardan biri gibi olur mu?

Kelime meali

أَفَمَن kimse midir? · وَعَدْنَـٰهُ kendisine vadettiğimiz · وَعْدًا bir söz · حَسَنًۭا güzel · فَهُوَ ve o · لَـٰقِيهِ muhakkak ona kavuşacak olan · كَمَن kimse gibi · مَّتَّعْنَـٰهُ kendisine yaşattığımız · مَتَـٰعَ geçici zevkini · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا dünya · ثُمَّ sonra · هُوَ o · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · مِنَ getirileceklerden olan · ٱلْمُحْضَرِينَ

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ﴿62﴾

veyevme yünâdîhim feyeḳûlü eyne şürakâiye-lleẕîne küntüm tez`umûn.

62. O gün Allah onları huzuruna çağırarak, “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye sorar.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve o gün · يُنَادِيهِمْ (Allah) onlara seslenerek · فَيَقُولُ der ki · أَيْنَ nerede? · شُرَكَآءِىَ benim ortaklarım · ٱلَّذِينَ olduklarını · كُنتُمْ · تَزْعُمُونَ zannettikleriniz

قَالَ ٱلَّذِينَ حَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ أَغۡوَيۡنَآ أَغۡوَيۡنَٰهُمۡ كَمَا غَوَيۡنَاۖ تَبَرَّأۡنَآ إِلَيۡكَۖ مَا كَانُوٓاْ إِيَّانَا يَعۡبُدُونَ ﴿63﴾

ḳâle-lleẕîne ḥaḳḳa `aleyhimü-lḳavlü rabbenâ hâülâi-lleẕîne agveynâ. agveynâhüm kemâ gaveynâ. teberra'nâ ileyk. mâ kânû iyyânâ ya`büdûn.

63. Kendileriyle ilgili azap hükmü kesinleşmiş olanlar, “Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Sorumluluklarını yüklenmiyor, onları senin hükmüne bırakıyoruz. Onlar zaten bize tapmıyorlardı” derler.

Kelime meali

قَالَ derler · ٱلَّذِينَ olanlar · حَقَّ hak · عَلَيْهِمُ üzerlerine · ٱلْقَوْلُ söz · رَبَّنَا Rabbimiz · هَـٰٓؤُلَآءِ şunlardır · ٱلَّذِينَ kimseler · أَغْوَيْنَآ azdırdıklarımız · أَغْوَيْنَـٰهُمْ onları azdırdık · كَمَا gibi · غَوَيْنَا ۖ kendimiz azdığımız · تَبَرَّأْنَآ uzak olduğumuzu · إِلَيْكَ ۖ sana arz ederiz · مَا zaten · كَانُوٓا۟ onlar değildi · إِيَّانَا bize · يَعْبُدُونَ tapanlardan

وَقِيلَ ٱدۡعُواْ شُرَكَآءَكُمۡ فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۚ لَوۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ يَهۡتَدُونَ ﴿64﴾

veḳîle-d`û şürakâeküm fede`avhüm felem yestecîbû lehüm veraevü-l`aẕâb. lev ennehüm kânû yehtedûn.

64. “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızı çağırın!” denir. Çağırırlar ama (o sahte tanrılar) onlara cevap vermezler ve azabı görürler! Keşke vaktiyle doğru yola girmiş olsalardı!

Kelime meali

وَقِيلَ ve denir ki · ٱدْعُوا۟ çağırın · شُرَكَآءَكُمْ koştuğunuz ortakları · فَدَعَوْهُمْ onları çağırırlar · فَلَمْ fakat · يَسْتَجِيبُوا۟ çağrısına cevap vermezler · لَهُمْ bunların · وَرَأَوُا۟ ve karşılarında görürler · ٱلْعَذَابَ ۚ azabı · لَوْ ne olurdu · أَنَّهُمْ onlar · كَانُوا۟ idi · يَهْتَدُونَ yola gelseler

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ مَاذَآ أَجَبۡتُمُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿65﴾

veyevme yünâdîhim feyeḳûlü mâẕâ ecebtümü-lmürselîn.

65. O gün Allah onlara hitap ederek, “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” diye sorar.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · يُنَادِيهِمْ onlara seslenerek · فَيَقُولُ der ki · مَاذَآ ne? · أَجَبْتُمُ cevap verdiniz · ٱلْمُرْسَلِينَ elçilere

فَعَمِيَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلۡأَنۢبَآءُ يَوۡمَئِذࣲ فَهُمۡ لَا يَتَسَآءَلُونَ ﴿66﴾

fe`amiyet `aleyhimü-l'embâü yevmeiẕin fehüm lâ yetesâelûn.

66. İşte o gün kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır, birbirlerine de soramazlar.

Kelime meali

فَعَمِيَتْ kör olmuştur · عَلَيْهِمُ onlara · ٱلْأَنۢبَآءُ haberler · يَوْمَئِذٍۢ o gün · فَهُمْ ve onlar · لَا birbirlerine de soramazlar · يَتَسَآءَلُونَ

فَأَمَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَعَسَىٰٓ أَن يَكُونَ مِنَ ٱلۡمُفۡلِحِينَ ﴿67﴾

feemmâ men tâbe veâmene ve`amile ṣâliḥan fe`asâ ey yekûne mine-lmüfliḥîn.

67. Tövbe edip iman eden ve iyi işler yapan kimseye gelince, işte onun kurtuluşa erenler arasında olması umulabilir.

Kelime meali

فَأَمَّا ama · مَن kim · تَابَ tevbe ederse · وَءَامَنَ ve inanırsa · وَعَمِلَ ve yaparsa · صَـٰلِحًۭا iyi iş · فَعَسَىٰٓ umulur · أَن ki · يَكُونَ olur · مِنَ kurtuluşa erenlerden · ٱلْمُفْلِحِينَ

وَرَبُّكَ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ وَيَخۡتَارُۗ مَا كَانَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿68﴾

verabbüke yaḫlüḳu mâ yeşâü veyaḫtâr. mâ kâne lehümü-lḫiyerah. sübḥâne-llâhi vete`âlâ `ammâ yüşrikûn.

68. Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O’nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir.

Kelime meali

وَرَبُّكَ ve Rabbin · يَخْلُقُ yaratır · مَا ne · يَشَآءُ dilerse · وَيَخْتَارُ ۗ ve seçer · مَا değildir · كَانَ · لَهُمُ onlara ait · ٱلْخِيَرَةُ ۚ seçim · سُبْحَـٰنَ münezzehtir · ٱللَّهِ Allah · وَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا şeylerden · يُشْرِكُونَ ortak koştukları

وَرَبُّكَ يَعۡلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمۡ وَمَا يُعۡلِنُونَ ﴿69﴾

verabbüke ya`lemü mâ tükinnü ṣudûruhüm vemâ yü`linûn.

69. Rabbin, onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.

Kelime meali

وَرَبُّكَ ve Rabbin · يَعْلَمُ bilir · مَا neyi · تُكِنُّ gizlediğini · صُدُورُهُمْ göğüslerinin · وَمَا ve neyi · يُعْلِنُونَ açığa vurduğunu

وَهُوَ ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ لَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِي ٱلۡأُولَىٰ وَٱلۡأٓخِرَةِۖ وَلَهُ ٱلۡحُكۡمُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿70﴾

vehüve-llâhü lâ ilâhe illâ hû. lehü-lḥamdü fi-l'ûlâ vel'âḫirah. velehü-lḥukmü veileyhi türce`ûn.

70. İşte O, Allah’tır; O’ndan başka tanrı yoktur. Önünde de sonunda da hamd O’na mahsustur, hüküm de O’nundur; sadece O’na döndürüleceksiniz.

Kelime meali

وَهُوَ ve O · ٱللَّهُ Allah'tır · لَآ olmayan · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · لَهُ O'na mahsustur · ٱلْحَمْدُ hamd · فِى ilk olan · ٱلْأُولَىٰ · وَٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ ve son olan · وَلَهُ ve O'nundur · ٱلْحُكْمُ Hüküm · وَإِلَيْهِ ve O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمُ ٱلَّيۡلَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِضِيَآءٍۚ أَفَلَا تَسۡمَعُونَ ﴿71﴾

ḳul era'eytüm in ce`ale-llâhü `aleykümü-lleyle sermeden ilâ yevmi-lḳiyâmeti men ilâhün gayru-llâhi ye'tîküm biḍiyâ'. efelâ tesme`ûn.

71. De ki: “Hiç düşündünüz mü, Allah geceyi kıyamet gününe kadar üzerinizde devamlı kılsa, Allah’tan başka size ışık getirecek bir tanrı var mıdır? Hâlâ söze kulak vermeyecek misiniz!”

Kelime meali

قُلْ de ki · أَرَءَيْتُمْ gördünüz mü? · إِن eğer · جَعَلَ kılsa · ٱللَّهُ Allah · عَلَيْكُمُ üzerinize · ٱلَّيْلَ geceyi · سَرْمَدًا sürekli · إِلَىٰ gününe kadar · يَوْمِ · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · مَنْ kimdir? · إِلَـٰهٌ tanrı · غَيْرُ başka · ٱللَّهِ Allah'tan · يَأْتِيكُم size getirecek · بِضِيَآءٍ ۖ ışık · أَفَلَا işitmiyor musunuz? · تَسْمَعُونَ

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمُ ٱلنَّهَارَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِلَيۡلࣲ تَسۡكُنُونَ فِيهِۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ﴿72﴾

ḳul era'eytüm in ce`ale-llâhü `aleykümü-nnehâra sermeden ilâ yevmi-lḳiyâmeti men ilâhün gayru-llâhi ye'tîküm bileylin teskünûne fîh. efelâ tübṣirûn.

72. De ki: “Ne dersiniz, Allah gündüzü üzerinizde kıyamet gününe kadar devamlı kılsa, Allah’tan başka size istirahat edeceğiniz geceyi getirebilecek bir tanrı var mı? Hâlâ (gerçeği) görmeyecek misiniz?”

Kelime meali

قُلْ de ki · أَرَءَيْتُمْ baksanıza · إِن eğer · جَعَلَ kılsa · ٱللَّهُ Allah · عَلَيْكُمُ üzerinize · ٱلنَّهَارَ gündüzü · سَرْمَدًا sürekli · إِلَىٰ gününe kadar · يَوْمِ · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · مَنْ kimdir? · إِلَـٰهٌ tanrı · غَيْرُ başka · ٱللَّهِ Allah'tan · يَأْتِيكُم size getirecek · بِلَيْلٍۢ geceyi · تَسْكُنُونَ dinleneceğiniz · فِيهِ ۖ onda · أَفَلَا görmüyor musunuz? · تُبْصِرُونَ

وَمِن رَّحۡمَتِهِۦ جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿73﴾

vemir raḥmetihî ce`ale lekümü-lleyle vennehâra liteskünû fîhi velitebtegû min faḍlihî vele`alleküm teşkürûn.

73. Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lutfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz.

Kelime meali

وَمِن rahmetinden dolayı · رَّحْمَتِهِۦ · جَعَلَ var etti · لَكُمُ sizin için · ٱلَّيْلَ geceyi · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · لِتَسْكُنُوا۟ dinlenmeniz için · فِيهِ onda · وَلِتَبْتَغُوا۟ ve aramanız için · مِن O'nun lutfundan · فَضْلِهِۦ · وَلَعَلَّكُمْ ve umulur ki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ﴿74﴾

veyevme yünâdîhim feyeḳûlü eyne şürakâiye-lleẕîne küntüm tez`umûn.

74. O gün Allah onlara seslenerek, “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz şeyler hani nerede?” diye soracaktır.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve o gün · يُنَادِيهِمْ onlara seslenerek · فَيَقُولُ der ki · أَيْنَ nerede? · شُرَكَآءِىَ ortaklarım · ٱلَّذِينَ oduklarını · كُنتُمْ · تَزْعُمُونَ sandığınız şeyler

وَنَزَعۡنَا مِن كُلِّ أُمَّةࣲ شَهِيدࣰ ا فَقُلۡنَا هَاتُواْ بُرۡهَٰنَكُمۡ فَعَلِمُوٓاْ أَنَّ ٱلۡحَقَّ لِلَّهِ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿75﴾

veneza`nâ min külli ümmetin şehîden feḳulnâ hâtû bürhâneküm fe`alimû enne-lḥaḳḳa lillâhi veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.

75. Her ümmetten bir şahit çıkarıp, “Kesin delilinizi getirin!” diyeceğiz. O zaman anlarlar ki hakikat Allah’a mahsustur ve uydurageldikleri şeyler (putlar) kendilerini bırakıp gitmişlerdir.

Kelime meali

وَنَزَعْنَا ve çıkarırız · مِن her-ten · كُلِّ her · أُمَّةٍۢ · شَهِيدًۭا bir şahid · فَقُلْنَا ve deriz · هَاتُوا۟ getirin · بُرْهَـٰنَكُمْ delilinizi · فَعَلِمُوٓا۟ bilirler ki · أَنَّ kesinlikle · ٱلْحَقَّ gerçek · لِلَّهِ Allah'a aittir · وَضَلَّ ve sapıp gider · عَنْهُم kendilerinden · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uyduruyor(lar)

۞إِنَّ قَٰرُونَ كَانَ مِن قَوۡمِ مُوسَىٰ فَبَغَىٰ عَلَيۡهِمۡۖ وَءَاتَيۡنَٰهُ مِنَ ٱلۡكُنُوزِ مَآ إِنَّ مَفَاتِحَهُۥ لَتَنُوٓأُ بِٱلۡعُصۡبَةِ أُوْلِي ٱلۡقُوَّةِ إِذۡ قَالَ لَهُۥ قَوۡمُهُۥ لَا تَفۡرَحۡۖ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡفَرِحِينَ ﴿76﴾

inne ḳârûne kâne min ḳavmi mûsâ febegâ `aleyhim. veâteynâhü mine-lkünûzi mâ inne mefâtiḥahû letenûü bil`uṣbeti üli-lḳuvveh. iẕ ḳâle lehû ḳavmühû lâ tefraḥ inne-llâhe lâ yüḥibbü-lferiḥîn.

76. Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

Kelime meali

۞ إِنَّ elbette · قَـٰرُونَ Karun · كَانَ idi · مِن kavminden · قَوْمِ · مُوسَىٰ Musa'nın · فَبَغَىٰ azgınlık etti · عَلَيْهِمْ ۖ onlara karşı · وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona vermiştik · مِنَ hazinelerden · ٱلْكُنُوزِ · مَآ ki · إِنَّ muhakkak · مَفَاتِحَهُۥ onun anahtarları · لَتَنُوٓأُ ağır geliyordu · بِٱلْعُصْبَةِ bir topluluğa · أُو۟لِى sahibi · ٱلْقُوَّةِ kuvvet · إِذْ hani · قَالَ demişti ki · لَهُۥ ona · قَوْمُهُۥ kavmi · لَا şımarma · تَفْرَحْ ۖ · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْفَرِحِينَ şımarıkları

وَٱبۡتَغِ فِيمَآ ءَاتَىٰكَ ٱللَّهُ ٱلدَّارَ ٱلۡأٓخِرَةَۖ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ ٱلدُّنۡيَاۖ وَأَحۡسِن كَمَآ أَحۡسَنَ ٱللَّهُ إِلَيۡكَۖ وَلَا تَبۡغِ ٱلۡفَسَادَ فِي ٱلۡأَرۡضِۖ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿77﴾

vebtegi fîmâ âtâke-llâhü-ddâra-l'âḫirate velâ tense neṣîbeke mine-ddünyâ veaḥsin kemâ aḥsene-llâhü ileyke velâ tebgi-lfesâde fi-l'arḍ. inne-llâhe lâ yüḥibbü-lmüfsidîn.

77. Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.”

Kelime meali

وَٱبْتَغِ ve iste (ara) · فِيمَآ içinde · ءَاتَىٰكَ sana verdiği · ٱللَّهُ Allah'ın · ٱلدَّارَ yurdunu · ٱلْـَٔاخِرَةَ ۖ ahiret · وَلَا ve · تَنسَ unutma · نَصِيبَكَ nasibini · مِنَ dünyadan · ٱلدُّنْيَا ۖ · وَأَحْسِن ve iyilik et · كَمَآ gibi · أَحْسَنَ iyilik ettiği · ٱللَّهُ Allah'ın · إِلَيْكَ ۖ sana · وَلَا ve · تَبْغِ isteme · ٱلْفَسَادَ bozgunculuk · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ ۖ · إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuları

قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلۡمٍ عِندِيٓۚ أَوَلَمۡ يَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ قَدۡ أَهۡلَكَ مِن قَبۡلِهِۦ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مَنۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُ قُوَّةࣰ وَأَكۡثَرُ جَمۡعࣰ اۚ وَلَا يُسۡـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿78﴾

ḳâle innemâ ûtîtühû `alâ `ilmin `indî. evelem ya`lem enne-llâhe ḳad ehleke min ḳablihî mine-lḳurûni men hüve eşeddü minhü ḳuvvetev veekŝeru cem`â. velâ yüs'elü `an ẕünûbihimü-lmücrimûn.

78. Kārûn, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” diye karşılık verdi. Bilmiyor muydu ki Allah ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti. Ama suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahları sorulmaz!

Kelime meali

قَالَ dedi ki · إِنَّمَآ şüphesiz · أُوتِيتُهُۥ o bana verildi · عَلَىٰ sayesinde · عِلْمٍ bir bilgi · عِندِىٓ ۚ bende bulunan · أَوَلَمْ bilmedi mi ki · يَعْلَمْ · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · قَدْ elbette · أَهْلَكَ helak etmiştir · مِن kendisinden önceki · قَبْلِهِۦ · مِنَ arasıda · ٱلْقُرُونِ kuşaklar · مَنْ niceleri · هُوَ o · أَشَدُّ daha güçlü · مِنْهُ kendisinden · قُوَّةًۭ kuvvet bakımından · وَأَكْثَرُ ve daha çok · جَمْعًۭا ۚ cemaati bulunan · وَلَا ve · يُسْـَٔلُ sorulmaz · عَن günahlarından · ذُنُوبِهِمُ · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlulara

فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ فِي زِينَتِهِۦۖ قَالَ ٱلَّذِينَ يُرِيدُونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا يَٰلَيۡتَ لَنَا مِثۡلَ مَآ أُوتِيَ قَٰرُونُ إِنَّهُۥ لَذُو حَظٍّ عَظِيمࣲ‏ ﴿79﴾

feḫarace `alâ ḳavmihî fî zînetih. ḳâle-lleẕîne yürîdûne-lḥayâte-ddünyâ yâ leyte lenâ miŝle mâ ûtiye ḳârûnü innehû leẕû ḥażżin `ażîm.

79. Kārûn gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkardı. Dünya hayatını arzulayanlar, “Keşke Kārûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Doğrusu o çok şanslı!” derlerdi.

Kelime meali

فَخَرَجَ (Karun) çıktı · عَلَىٰ karşısına · قَوْمِهِۦ kavminin · فِى içinde · زِينَتِهِۦ ۖ süsü (debdebesi) · قَالَ dedi(ler) · ٱلَّذِينَ kimseler · يُرِيدُونَ isteyen(ler) · ٱلْحَيَوٰةَ hayatını · ٱلدُّنْيَا dünya · يَـٰلَيْتَ ey keşke · لَنَا bize verilseydi · مِثْلَ bir benzeri · مَآ şeyin · أُوتِىَ verilen · قَـٰرُونُ Karun'a · إِنَّهُۥ gerçekten onun · لَذُو vardır · حَظٍّ şansı · عَظِيمٍۢ büyük

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَيۡلَكُمۡ ثَوَابُ ٱللَّهِ خَيۡرࣱ لِّمَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ اۚ وَلَا يُلَقَّىٰهَآ إِلَّا ٱلصَّٰبِرُونَ ﴿80﴾

veḳâle-lleẕîne ûtü-l`ilme veyleküm ŝevâbü-llâhi ḫayrul limen âmene ve`amile ṣâliḥâ. velâ yüleḳḳâhâ ille-ṣṣâbirûn.

80. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle derlerdi: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.”

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi(ler) · ٱلَّذِينَ olanlar · أُوتُوا۟ verilmiş · ٱلْعِلْمَ bilgi · وَيْلَكُمْ yazık size · ثَوَابُ sevabı · ٱللَّهِ Allah'ın · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لِّمَنْ kimse için · ءَامَنَ inanan · وَعَمِلَ ve yapan · صَـٰلِحًۭا iyi işler · وَلَا ve · يُلَقَّىٰهَآ buna kavuşturulmaz · إِلَّا başkası · ٱلصَّـٰبِرُونَ sabredenlerden

فَخَسَفۡنَا بِهِۦ وَبِدَارِهِ ٱلۡأَرۡضَ فَمَا كَانَ لَهُۥ مِن فِئَةࣲ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُنتَصِرِينَ ﴿81﴾

feḫasefnâ bihî vebidârihi-l'arḍa femâ kâne lehû min fietiy yenṣurûnehû min dûni-llâh. vemâ kâne mine-lmünteṣirîn.

81. Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi.

Kelime meali

فَخَسَفْنَا nihayet batırdık · بِهِۦ onu · وَبِدَارِهِ ve evini barkını · ٱلْأَرْضَ yere · فَمَا olmadı · كَانَ · لَهُۥ onun · مِن hiçbir · فِئَةٍۢ topluluğu · يَنصُرُونَهُۥ ona yardım edecek · مِن karşı · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'a · وَمَا ve · كَانَ değildi · مِنَ kendini kurtaranlardan · ٱلْمُنتَصِرِينَ

وَأَصۡبَحَ ٱلَّذِينَ تَمَنَّوۡاْ مَكَانَهُۥ بِٱلۡأَمۡسِ يَقُولُونَ وَيۡكَأَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُۖ لَوۡلَآ أَن مَّنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا لَخَسَفَ بِنَاۖ وَيۡكَأَنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿82﴾

veaṣbeḥa-lleẕîne temennev mekânehû bil'emsi yeḳûlûne veykeenne-llâhe yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü min `ibâdihî veyaḳdir. levlâ em menne-llâhü `aleynâ leḫasefe binâ. veykeennehû lâ yüfliḥu-lkâfirûn.

82. Daha dün Karun’un yerinde olmayı isteyenler bu defa, “Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!” der oldular.

Kelime meali

وَأَصْبَحَ ve başladılar · ٱلَّذِينَ ve isteyenler · تَمَنَّوْا۟ · مَكَانَهُۥ onun yerinde olmayı · بِٱلْأَمْسِ dün · يَقُولُونَ demeğe · وَيْكَأَنَّ vay demek ki · ٱللَّهَ Allah · يَبْسُطُ bollaştırıyor · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ · وَيَقْدِرُ ۖ ve kısıyor · لَوْلَآ olmasaydı · أَن lutfetmesi · مَّنَّ · ٱللَّهُ Allah'ın · عَلَيْنَا bize · لَخَسَفَ yere batırırdı · بِنَا ۖ bizi de · وَيْكَأَنَّهُۥ demekki gerçekten · لَا iflah olmaz · يُفْلِحُ · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirler

تِلۡكَ ٱلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ نَجۡعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوࣰّ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فَسَادࣰ اۚ وَٱلۡعَٰقِبَةُ لِلۡمُتَّقِينَ ﴿83﴾

tilke-ddâru-l'âḫiratü nec`alühâ lilleẕîne lâ yürîdûne `ulüvven fi-l'arḍi velâ fesâdâ. vel`âḳibetü lilmütteḳîn.

83. İşte âhiret yurdu. Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. İyi son, Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.

Kelime meali

تِلْكَ işte · ٱلدَّارُ yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةُ ahiret · نَجْعَلُهَا onu veririz · لِلَّذِينَ kimselere · لَا istemeyen(ler) · يُرِيدُونَ · عُلُوًّۭا böbürlenmeyi · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ve ne de · فَسَادًۭا ۚ bozguncuğu · وَٱلْعَـٰقِبَةُ ve sonuç · لِلْمُتَّقِينَ sakınanlarındır

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُۥ خَيۡرࣱ مِّنۡهَاۖ وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَلَا يُجۡزَى ٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿84﴾

men câe bilḥaseneti felehû ḫayrum minhâ. vemen câe bisseyyieti felâ yücze-lleẕîne `amilü-sseyyiâti illâ mâ kânû ya`melûn.

84. Kim bir iyilikle gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır; kim de bir kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler yalnızca yaptıklarının karşılığını görürler.

Kelime meali

مَن kim · جَآءَ getirirse · بِٱلْحَسَنَةِ bir iyilik · فَلَهُۥ ona vardır · خَيْرٌۭ daha güzeli · مِّنْهَا ۖ ondan · وَمَن ve kim · جَآءَ getirirse · بِٱلسَّيِّئَةِ kötülük · فَلَا cezalandırılmaz · يُجْزَى · ٱلَّذِينَ kimseler · عَمِلُوا۟ yapan(lar) · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülükleri · إِلَّا başkasıyla · مَا şeylerden · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

إِنَّ ٱلَّذِي فَرَضَ عَلَيۡكَ ٱلۡقُرۡءَانَ لَرَآدُّكَ إِلَىٰ مَعَادࣲۚ قُل رَّبِّيٓ أَعۡلَمُ مَن جَآءَ بِٱلۡهُدَىٰ وَمَنۡ هُوَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿85﴾

inne-lleẕî feraḍa `aleyke-lḳur'âne lerâddüke ilâ me`âd. ḳur rabbî a`lemü men câe bilhüdâ vemen hüve fî ḍalâlim mübîn.

85. Kur’an’ı sana indiren Allah, elbette seni dönülecek yere tekrar gönderecektir. De ki: “Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi rabbim bilir.”

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِى ki · فَرَضَ gerekli kılan · عَلَيْكَ sana · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an'ı · لَرَآدُّكَ elbette seni döndürecektir · إِلَىٰ varılacak yere · مَعَادٍۢ ۚ · قُل de ki · رَّبِّىٓ Rabbim · أَعْلَمُ bilir · مَن kim · جَآءَ getirmiştir · بِٱلْهُدَىٰ hidayet · وَمَنْ ve kim; · هُوَ O · فِى içindedir · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍۢ apaçık

وَمَا كُنتَ تَرۡجُوٓاْ أَن يُلۡقَىٰٓ إِلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبُ إِلَّا رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۖ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرࣰ ا لِّلۡكَٰفِرِينَ ﴿86﴾

vemâ künte tercû ey yülḳâ ileyke-lkitâbü illâ raḥmetem mir rabbike felâ tekûnenne żahîral lilkâfirîn.

86. Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, rabbinden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkârcılara destek verme!

Kelime meali

وَمَا ve değildin · كُنتَ sen · تَرْجُوٓا۟ umuyor · أَن vahyolunacağını · يُلْقَىٰٓ · إِلَيْكَ sana · ٱلْكِتَـٰبُ Kitabın · إِلَّا ancak · رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ ۖ · فَلَا o halde · تَكُونَنَّ olma · ظَهِيرًۭا arka · لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirlere

وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنۡ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ بَعۡدَ إِذۡ أُنزِلَتۡ إِلَيۡكَۖ وَٱدۡعُ إِلَىٰ رَبِّكَۖ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿87﴾

velâ yeṣuddünneke `an âyâti-llâhi ba`de iẕ ünzilet ileyke ved`u ilâ rabbike velâ tekûnenne mine-lmüşrikîn.

87. Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma!

Kelime meali

وَلَا ve sakın · يَصُدُّنَّكَ seni alıkoymasınlar · عَنْ ayetlerinden · ءَايَـٰتِ · ٱللَّهِ Allah'ın · بَعْدَ sonra · إِذْ indirildikten · أُنزِلَتْ · إِلَيْكَ ۖ sana · وَٱدْعُ ve da'vet et · إِلَىٰ Rabbine · رَبِّكَ ۖ · وَلَا ve · تَكُونَنَّ olma · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ

وَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۘ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۚ كُلُّ شَيۡءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجۡهَهُۥۚ لَهُ ٱلۡحُكۡمُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿88﴾

velâ ted`u me`a-llâhi ilâhen âḫar. lâ ilâhe illâ hû. küllü şey'in hâlikün illâ vecheh. lehü-lḥukmü veileyhi türce`ûn.

88. Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.

Kelime meali

وَلَا ve · تَدْعُ yalvarma · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا bir tanrıya · ءَاخَرَ ۘ başka · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۚ O'ndan · كُلُّ her · شَىْءٍ şey · هَالِكٌ helak olacaktır · إِلَّا başka · وَجْهَهُۥ ۚ O'nun yüzü(zatı)ndan · لَهُ O'nundur · ٱلْحُكْمُ Hüküm · وَإِلَيْهِ ve O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz