Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Neml Suresi

سُوْرَةُ النَّمْلِ · 27. sure · 93 âyet · Mekkî · 19. cüz · Mushaf sayfa 377

Neml suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

طسٓۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡقُرۡءَانِ وَكِتَابࣲ مُّبِينٍ ﴿1﴾

ṭâ-sîn. tilke âyâtü-lḳur'âni vekitâbim mübîn.

1. Tâ-sîn. Bunlar Kur’an’ın, gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir;

Kelime meali

طسٓ ۚ Ta sin · تِلْكَ şunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'ın · وَكِتَابٍۢ ve bir Kitabın · مُّبِينٍ apaçık

هُدࣰ ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿2﴾

hüdev vebüşrâ lilmü'minîn.

2–3. Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

Kelime meali

هُدًۭى yol göstericidir · وَبُشْرَىٰ ve müjdedir · لِلْمُؤْمِنِينَ inananlara

ٱلَّذِينَ يُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤۡتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ ﴿3﴾

elleẕîne yüḳîmûne-ṣṣalâte veyü'tûne-zzekâte vehüm bil'âḫirati hüm yûḳinûn.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onlar ki · يُقِيمُونَ kılarlar · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَيُؤْتُونَ ve verirler · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · وَهُم ve onlar · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · هُمْ onlar · يُوقِنُونَ kesin olarak inanırlar

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمۡ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَهُمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿4﴾

inne-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati zeyyennâ lehüm a`mâlehüm fehüm ya`mehûn.

4. Âhirete inanmayanların yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk; bu yüzden şuursuzca eğlenip dururlar.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا inanmayan · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · زَيَّنَّا süslemişizdir · لَهُمْ kendilerine · أَعْمَـٰلَهُمْ işlerini · فَهُمْ onlar · يَعْمَهُونَ körü körüne bocalarlar

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَهُمۡ سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ وَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ هُمُ ٱلۡأَخۡسَرُونَ ﴿5﴾

ülâike-lleẕîne lehüm sûü-l`aẕâbi vehüm fi-l'âḫirati hümü-l'aḫserûn.

5. İşte en ağır cezayı hak edenler bunlardır; âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da yine bunlardır.

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · ٱلَّذِينَ öyle kimselerdir ki · لَهُمْ kendilerinindir · سُوٓءُ en kötü · ٱلْعَذَابِ azab · وَهُمْ ve onlar · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · هُمُ onlar · ٱلْأَخْسَرُونَ ziyana uğrayanlardır

وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى ٱلۡقُرۡءَانَ مِن لَّدُنۡ حَكِيمٍ عَلِيمٍ ﴿6﴾

veinneke letüleḳḳe-lḳur'âne mil ledün ḥakîmin `alîm.

6. Şüphesiz ki bu Kur’an sana ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından verilmektedir.

Kelime meali

وَإِنَّكَ ve şüphesiz · لَتُلَقَّى sana verilmektedir · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an · مِن katından · لَّدُنْ · حَكِيمٍ hüküm ve hikmet sahibi · عَلِيمٍ (herşeyi) bilen

إِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِأَهۡلِهِۦٓ إِنِّيٓ ءَانَسۡتُ نَارࣰ ا سَـَٔاتِيكُم مِّنۡهَا بِخَبَرٍ أَوۡ ءَاتِيكُم بِشِهَابࣲ قَبَسࣲ لَّعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ ﴿7﴾

iẕ ḳâle mûsâ liehlihî innî ânestü nârâ. seâtîküm minhâ biḫaberin ev âtîküm bişihâbin ḳabesil le`alleküm taṣṭalûn.

7. Bir zamanlar Mûsâ, ailesine, “(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim” demişti.

Kelime meali

إِذْ hani · قَالَ demişti · مُوسَىٰ Musa · لِأَهْلِهِۦٓ ailesine · إِنِّىٓ şüphesiz ben · ءَانَسْتُ gördüm · نَارًۭا bir ateş · سَـَٔاتِيكُم size getireyim · مِّنْهَا ondan · بِخَبَرٍ bir haber · أَوْ yahut · ءَاتِيكُم size getireyim · بِشِهَابٍۢ bir ateş · قَبَسٍۢ koru · لَّعَلَّكُمْ belki · تَصْطَلُونَ ısınırsınız

فَلَمَّا جَآءَهَا نُودِيَ أَنۢ بُورِكَ مَن فِي ٱلنَّارِ وَمَنۡ حَوۡلَهَا وَسُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿8﴾

felemmâ câehâ nûdiye em bûrike men fi-nnâri vemen ḥavlehâ. vesübḥâne-llâhi rabbi-l`âlemîn.

8. Oraya geldiğinde ona şöyle seslenildi: “Ateşin yanındaki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır!”

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهَا oraya geldi · نُودِىَ seslenildi · أَنۢ diye · بُورِكَ mübarek kılındı · مَن bulunan kimse · فِى içinde · ٱلنَّارِ ateşin · وَمَنْ ve olan kimse · حَوْلَهَا çevresinde · وَسُبْحَـٰنَ eksikliklerden münezzehtir · ٱللَّهِ Allah · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّهُۥٓ أَنَا ٱللَّهُ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿9﴾

yâ mûsâ innehû ene-llâhü-l`azîzü-lḥakîm.

9. “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allahım!

Kelime meali

يَـٰمُوسَىٰٓ ey Musa · إِنَّهُۥٓ gerçek şu ki · أَنَا ben · ٱللَّهُ Allah'ım · ٱلْعَزِيزُ güçlü · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibi

وَأَلۡقِ عَصَاكَۚ فَلَمَّا رَءَاهَا تَهۡتَزُّ كَأَنَّهَا جَآنࣱّ وَلَّىٰ مُدۡبِرࣰ ا وَلَمۡ يُعَقِّبۡۚ يَٰمُوسَىٰ لَا تَخَفۡ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ﴿10﴾

veelḳi `aṣâk. felemmâ raâhâ tehtezzü keennehâ cânnüv vellâ müdbirav velem yü`aḳḳib. yâ mûsâ lâ teḫaf innî lâ yeḫâfü ledeyye-lmürselûn.

10. Asânı yere at!” Mûsâ atıp da onu yılan gibi kımıldanır görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. (Allah buyurdu ki:) “Ey Mûsâ! Korkma, benim huzurumda peygamberler korkmaz;

Kelime meali

وَأَلْقِ ve at · عَصَاكَ ۚ asanı · فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَاهَا görünce · تَهْتَزُّ titreştiğini · كَأَنَّهَا gibi · جَآنٌّۭ bir yılan · وَلَّىٰ dön(üp kaç)dı · مُدْبِرًۭا arkaya · وَلَمْ ve · يُعَقِّبْ ۚ geri dönmedi · يَـٰمُوسَىٰ ey Musa · لَا korkma · تَخَفْ · إِنِّى çünkü ben · لَا korkmaz(lar) · يَخَافُ · لَدَىَّ benim huzurumda · ٱلْمُرْسَلُونَ elçiler

إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسۡنَۢا بَعۡدَ سُوٓءࣲ فَإِنِّي غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ‏ ﴿11﴾

illâ men żaleme ŝümme beddele ḥusnem ba`de sûin feinnî gafûrur raḥîm.

11. Ancak haksızlığa sapan korkar; o da işlediği bir kötülük yerine bir iyilik ederse bilsin ki ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim.

Kelime meali

إِلَّا ancak · مَن kim · ظَلَمَ zulmeder · ثُمَّ sonra da · بَدَّلَ değiştirirse · حُسْنًۢا iyilikle · بَعْدَ sonra · سُوٓءٍۢ (yaptığı) kötülükten · فَإِنِّى şüphesiz ben · غَفُورٌۭ bağışlayıcıyım · رَّحِيمٌۭ esirgeyiciyim

وَأَدۡخِلۡ يَدَكَ فِي جَيۡبِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءࣲۖ فِي تِسۡعِ ءَايَٰتٍ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَقَوۡمِهِۦٓۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰ ا فَٰسِقِينَ ﴿12﴾

veedḫil yedeke fî ceybike taḫruc beyḍâe min gayri sûin fî tis`i âyâtin ilâ fir`avne veḳavmih. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.

12. Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Dokuz mûcize ile Firavun ve kavmine git. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim oldular.”

Kelime meali

وَأَدْخِلْ ve sok · يَدَكَ elini · فِى koynuna · جَيْبِكَ · تَخْرُجْ çıksın · بَيْضَآءَ bembeyaz · مِنْ olmaksızın · غَيْرِ · سُوٓءٍۢ ۖ kusur · فِى içinde · تِسْعِ dokuz · ءَايَـٰتٍ mu'cize · إِلَىٰ Fir'avn'a (git) · فِرْعَوْنَ · وَقَوْمِهِۦٓ ۚ ve onun kavmine · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ oldular · قَوْمًۭا bir kavim · فَـٰسِقِينَ fasık

فَلَمَّا جَآءَتۡهُمۡ ءَايَٰتُنَا مُبۡصِرَةࣰ قَالُواْ هَٰذَا سِحۡرࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿13﴾

felemmâ câethüm âyâtünâ mübṣiraten ḳâlû hâẕâ siḥrum mübîn.

13. Mûcizelerimiz onların gözleri önüne serilince, “Bu, düpedüz bir sihirdir” dediler.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَتْهُمْ onlara gelince · ءَايَـٰتُنَا ayetlerimiz · مُبْصِرَةًۭ açıkça görünen · قَالُوا۟ dediler · هَـٰذَا bu · سِحْرٌۭ bir büyüdür · مُّبِينٌۭ apaçık

وَجَحَدُواْ بِهَا وَٱسۡتَيۡقَنَتۡهَآ أَنفُسُهُمۡ ظُلۡمࣰ ا وَعُلُوࣰّ اۚ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿14﴾

veceḥadû bihâ vesteyḳanethâ enfüsühüm żulmev ve`ulüvvâ. fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmüfsidîn.

14. Mûcizeleri açık ve kesin olarak görüp idrak ettikleri halde zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!

Kelime meali

وَجَحَدُوا۟ ve inkar ettiler · بِهَا onları · وَٱسْتَيْقَنَتْهَآ kanaat getirdiği halde · أَنفُسُهُمْ vicdanları · ظُلْمًۭا haksızlıkları yüzünden · وَعُلُوًّۭا ۚ ve böbürlenmeleri yüzünden · فَٱنظُرْ bak işte · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuların

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا دَاوُۥدَ وَسُلَيۡمَٰنَ عِلۡمࣰ اۖ وَقَالَا ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرࣲ مِّنۡ عِبَادِهِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿15﴾

veleḳad âteynâ dâvûde vesüleymâne `ilmâ. veḳâle-lḥamdü lillâhi-lleẕî feḍḍalenâ `alâ keŝîrim min `ibâdihi-lmü'minîn.

15. Şüphesiz biz Dâvûd’a ve Süleyman’a da bir ilim verdik. “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun!” dediler.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا biz verdik · دَاوُۥدَ Davud'a · وَسُلَيْمَـٰنَ ve Süleyman'a · عِلْمًۭا ۖ bir ilim · وَقَالَا ve dediler · ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى ki · فَضَّلَنَا bizi üstün kıldı · عَلَىٰ üzerine · كَثِيرٍۢ birçoğu · مِّنْ kullarından · عِبَادِهِ · ٱلْمُؤْمِنِينَ inanan

وَوَرِثَ سُلَيۡمَٰنُ دَاوُۥدَۖ وَقَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ عُلِّمۡنَا مَنطِقَ ٱلطَّيۡرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيۡءٍۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡمُبِينُ ﴿16﴾

veveriŝe süleymânü dâvûde veḳâle yâ eyyühe-nnâsü `ullimnâ menṭiḳa-ṭṭayri veûtînâ min külli şey'. inne hâẕâ lehüve-lfaḍlü-lmübîn.

16. Süleyman Dâvûd’un yerine geçti. Dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden gerektiği kadar verildi. Doğrusu bu apaçık bir lutuftur.”

Kelime meali

وَوَرِثَ ve mirasçı oldu · سُلَيْمَـٰنُ Süleyman · دَاوُۥدَ ۖ Davud'a · وَقَالَ ve dedi ki · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلنَّاسُ insanlar · عُلِّمْنَا bize öğretildi · مَنطِقَ dili · ٱلطَّيْرِ kuşların · وَأُوتِينَا ve bize verildi · مِن (bir pay) · كُلِّ her · شَىْءٍ ۖ şeyden · إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · لَهُوَ elbette o · ٱلْفَضْلُ bir lutuftur · ٱلْمُبِينُ açık

وَحُشِرَ لِسُلَيۡمَٰنَ جُنُودُهُۥ مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ وَٱلطَّيۡرِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ ﴿17﴾

veḥuşira lisüleymâne cünûdühû mine-lcinni vel'insi veṭṭayri fehüm yûza`ûn.

17. Bir zaman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları Süleyman’ın emrinde toplanmış, birlikte sevk ve idare ediliyordu.

Kelime meali

وَحُشِرَ ve toplandı · لِسُلَيْمَـٰنَ Süleyman'a · جُنُودُهُۥ orduları · مِنَ cinlerden · ٱلْجِنِّ · وَٱلْإِنسِ ve insanlar(dan) · وَٱلطَّيْرِ ve kuşlar(dan) · فَهُمْ onlar · يُوزَعُونَ sevk ediliyordu

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَوۡاْ عَلَىٰ وَادِ ٱلنَّمۡلِ قَالَتۡ نَمۡلَةࣱ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمۡلُ ٱدۡخُلُواْ مَسَٰكِنَكُمۡ لَا يَحۡطِمَنَّكُمۡ سُلَيۡمَٰنُ وَجُنُودُهُۥ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿18﴾

ḥattâ iẕâ etev `alâ vâdi-nnemli ḳâlet nemletüy yâ eyyühe-nnemlü-dḫulû mesâkineküm. lâ yaḥṭimenneküm süleymânü vecünûdühû vehüm lâ yeş`urûn.

18. Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; aman, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!”

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَآ zaman · أَتَوْا۟ geldikleri · عَلَىٰ üzerine · وَادِ vadisi · ٱلنَّمْلِ karınca · قَالَتْ dedi · نَمْلَةٌۭ bir karınca · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلنَّمْلُ karıncalar · ٱدْخُلُوا۟ girin · مَسَـٰكِنَكُمْ yuvalarınıza · لَا sizi ezmesinler · يَحْطِمَنَّكُمْ · سُلَيْمَـٰنُ Süleyman · وَجُنُودُهُۥ ve orduları · وَهُمْ ve onlar · لَا farkında olmayarak · يَشْعُرُونَ

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكࣰ ا مِّن قَوۡلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوۡزِعۡنِيٓ أَنۡ أَشۡكُرَ نِعۡمَتَكَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَٰلِدَيَّ وَأَنۡ أَعۡمَلَ صَٰلِحࣰ ا تَرۡضَىٰهُ وَأَدۡخِلۡنِي بِرَحۡمَتِكَ فِي عِبَادِكَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿19﴾

fetebesseme ḍâḥikem min ḳavlihâ veḳâle rabbi evzi`nî en eşküra ni`meteke-lletî en`amte `aleyye ve`alâ vâlideyye veen a`mele ṣâliḥan terḍâhü veedḫilnî biraḥmetike fî `ibâdike-ṣṣâliḥîn.

19. Onun bu sözünden dolayı Süleyman neşeyle gülümsedi ve “Ey rabbim!” dedi, “Gerek bana gerekse anne babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat!”

Kelime meali

فَتَبَسَّمَ tebessüm etti · ضَاحِكًۭا gülümseyerek · مِّن onun sözüne · قَوْلِهَا · وَقَالَ ve dedi · رَبِّ Rabbim · أَوْزِعْنِىٓ gönlüme ilham eyle · أَنْ diye · أَشْكُرَ şükredeyim · نِعْمَتَكَ ni'metine · ٱلَّتِىٓ lutfettiğin · أَنْعَمْتَ · عَلَىَّ bana · وَعَلَىٰ ve · وَٰلِدَىَّ anama babama · وَأَنْ ve diye · أَعْمَلَ yapayım · صَـٰلِحًۭا faydalı bir iş · تَرْضَىٰهُ senin beğeneceğin · وَأَدْخِلْنِى ve beni sok · بِرَحْمَتِكَ rahmetinle · فِى arasına · عِبَادِكَ kullarının · ٱلصَّـٰلِحِينَ iyi

وَتَفَقَّدَ ٱلطَّيۡرَ فَقَالَ مَالِيَ لَآ أَرَى ٱلۡهُدۡهُدَ أَمۡ كَانَ مِنَ ٱلۡغَآئِبِينَ ﴿20﴾

vetefeḳḳade-ṭṭayra feḳâle mâ liye lâ era-lhüdhüd. em kâne mine-lgâibîn.

20. Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu.

Kelime meali

وَتَفَقَّدَ ve teftiş etti · ٱلطَّيْرَ kuşları · فَقَالَ dedi ki · مَا neden · لِىَ ben · لَآ göremiyorum · أَرَى · ٱلْهُدْهُدَ hüdhüdü · أَمْ yoksa · كَانَ (mı) oldu? · مِنَ kayıplardan- · ٱلْغَآئِبِينَ

لَأُعَذِّبَنَّهُۥ عَذَابࣰ ا شَدِيدًا أَوۡ لَأَاْذۡبَحَنَّهُۥٓ أَوۡ لَيَأۡتِيَنِّي بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿21﴾

leü`aẕẕibennehû `aẕâben şedîden ev leeẕbeḥannehû ev leye'tiyennî bisülṭânim mübîn.

21. “Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!”

Kelime meali

لَأُعَذِّبَنَّهُۥ ona azabedeceğim · عَذَابًۭا bir azapla · شَدِيدًا çetin · أَوْ ya da · لَأَا۟ذْبَحَنَّهُۥٓ onu keseceğim · أَوْ yahut da · لَيَأْتِيَنِّى bana getirecek · بِسُلْطَـٰنٍۢ bir delil · مُّبِينٍۢ açık

فَمَكَثَ غَيۡرَ بَعِيدࣲ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ وَجِئۡتُكَ مِن سَبَإِۭ بِنَبَإࣲ يَقِينٍ ﴿22﴾

femekeŝe gayra be`îdin feḳâle eḥattü bimâ lem tüḥiṭ bihî veci'tüke min sebeim binebeiy yeḳîn.

22. Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’ halkından sana kesin bir bilgi getirdim.”

Kelime meali

فَمَكَثَ geldi · غَيْرَ çok geçmeden · بَعِيدٍۢ · فَقَالَ ve dedi · أَحَطتُ ben gördüm · بِمَا bir şey · لَمْ senin görmediğin · تُحِطْ · بِهِۦ onda · وَجِئْتُكَ ve sana getirdim · مِن Sebadan · سَبَإٍۭ · بِنَبَإٍۢ bir haber · يَقِينٍ gerçek

إِنِّي وَجَدتُّ ٱمۡرَأَةࣰ تَمۡلِكُهُمۡ وَأُوتِيَتۡ مِن كُلِّ شَيۡءࣲ وَلَهَا عَرۡشٌ عَظِيمࣱ‏ ﴿23﴾

innî vecettü-mraeten temlikühüm veûtiyet min külli şey'iv velehâ `arşün `ażîm.

23. “Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var.

Kelime meali

إِنِّى şüphesiz ben · وَجَدتُّ buldum · ٱمْرَأَةًۭ bir kadın · تَمْلِكُهُمْ onlara hükümdarlık eden · وَأُوتِيَتْ ve kendisine verilmiştir · مِن her-den · كُلِّ her · شَىْءٍۢ · وَلَهَا ve vardır · عَرْشٌ bir tahtı · عَظِيمٌۭ büyük

وَجَدتُّهَا وَقَوۡمَهَا يَسۡجُدُونَ لِلشَّمۡسِ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ فَهُمۡ لَا يَهۡتَدُونَ ﴿24﴾

vecettühâ veḳavmehâ yescüdûne lişşemsi min dûni-llâhi vezeyyene lehümü-şşeyṭânü a`mâlehüm feṣaddehüm `ani-ssebîli fehüm lâ yehtedûn.

24. Ancak onun ve halkının Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını da gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş, böylece onları yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.

Kelime meali

وَجَدتُّهَا onu buldum · وَقَوْمَهَا ve kavmini · يَسْجُدُونَ secde aderlerken · لِلشَّمْسِ güneşe · مِن bırakıp · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'ı · وَزَيَّنَ ve süsledi · لَهُمُ onlara · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · أَعْمَـٰلَهُمْ işlerini · فَصَدَّهُمْ ve onları çevirdi · عَنِ (doğru) yoldan · ٱلسَّبِيلِ · فَهُمْ (bu yüzden) onlar · لَا yola gelmiyorlar · يَهْتَدُونَ

أَلَّاۤ يَسۡجُدُواْۤ لِلَّهِ ٱلَّذِي يُخۡرِجُ ٱلۡخَبۡءَ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَيَعۡلَمُ مَا تُخۡفُونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ ﴿25﴾

ellâ yescüdû lillâhi-lleẕî yuḫricü-lḫab'e fi-ssemâvâti vel'arḍi veya`lemü mâ tuḫfûne vemâ tü`linûn.

25. (Şeytan bunu) göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler, diye yapmış.

Kelime meali

أَلَّا secde etmezler mi? · يَسْجُدُوا۟ · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى açığa çıkaran · يُخْرِجُ · ٱلْخَبْءَ gizleneni · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · وَيَعْلَمُ ve bilen · مَا şeyleri · تُخْفُونَ gizledikleri · وَمَا ve şeyleri · تُعْلِنُونَ açığa vurdukları

ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ۩ ﴿26﴾

allâhü lâ ilâhe illâ hüve rabbü-l`arşi-l`ażîm.

26. Oysa büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur.”

Kelime meali

ٱللَّهُ Allah (ki) · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ Tanrı · إِلَّا başka · هُوَ O'ndan · رَبُّ Rabbidir · ٱلْعَرْشِ Arş'ın · ٱلْعَظِيمِ ۩‏ büyük

۞قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿27﴾

ḳâle senenżuru eṣadaḳte em künte mine-lkâẕibîn.

27. Süleyman da, “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz.

Kelime meali

۞ قَالَ dedi ki · سَنَنظُرُ bakacağız · أَصَدَقْتَ doğru mu söyledin · أَمْ yoksa · كُنتَ mı oldun? · مِنَ yalancılardan · ٱلْكَـٰذِبِينَ

ٱذۡهَب بِّكِتَٰبِي هَٰذَا فَأَلۡقِهۡ إِلَيۡهِمۡ ثُمَّ تَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَٱنظُرۡ مَاذَا يَرۡجِعُونَ ﴿28﴾

iẕheb bikitâbî hâẕâ feelḳih ileyhim ŝümme tevelle `anhüm fenżur mâẕâ yerci`ûn.

28. Şu mektubumu götür, önlerine bırak, sonra onların yanından çekil de ne sonuca varacaklarına bak.”

Kelime meali

ٱذْهَب götür · بِّكِتَـٰبِى mektubumu · هَـٰذَا bu · فَأَلْقِهْ ve at · إِلَيْهِمْ onlara · ثُمَّ sonra · تَوَلَّ biraz öteye çekil · عَنْهُمْ onlardan · فَٱنظُرْ ve bak · مَاذَا neye · يَرْجِعُونَ başvuruyorlar

قَالَتۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ إِنِّيٓ أُلۡقِيَ إِلَيَّ كِتَٰبࣱ كَرِيمٌ ﴿29﴾

ḳâlet yâ eyyühe-lmeleü innî ülḳiye ileyye kitâbün kerîm.

29. Sebe melikesi (adamlarına) şöyle dedi: “Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş!

Kelime meali

قَالَتْ dedi ki · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلْمَلَؤُا۟ ileri gelenler · إِنِّىٓ gerçekten · أُلْقِىَ bırakıldı · إِلَىَّ bana · كِتَـٰبٌۭ bir mektup · كَرِيمٌ çok önemli

إِنَّهُۥ مِن سُلَيۡمَٰنَ وَإِنَّهُۥ بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿30﴾

innehû min süleymâne veinnehû bismi-llâhi-rraḥmâni-rraḥîm.

30. Mektup Süleyman’dan gelmekte, rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla başlamaktadır;

Kelime meali

إِنَّهُۥ muhakkak o · مِن Süleymandandır · سُلَيْمَـٰنَ · وَإِنَّهُۥ ve o · بِسْمِ adıyla(başlamakta)dır · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman · ٱلرَّحِيمِ Rahim

أَلَّا تَعۡلُواْ عَلَيَّ وَأۡتُونِي مُسۡلِمِينَ ﴿31﴾

ellâ ta`lû `aleyye ve'tûnî müslimîn.

31. ‘Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun’ denilmektedir.”

Kelime meali

أَلَّا büyüklük taslamayın · تَعْلُوا۟ · عَلَىَّ bana karşı · وَأْتُونِى ve bana gelin (diye yazıyor) · مُسْلِمِينَ teslim olarak

قَالَتۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَفۡتُونِي فِيٓ أَمۡرِي مَا كُنتُ قَاطِعَةً أَمۡرًا حَتَّىٰ تَشۡهَدُونِ ﴿32﴾

ḳâlet yâ eyyühe-lmeleü eftûnî fî emrî. mâ küntü ḳâṭi`aten emran ḥattâ teşhedûn.

32. Kraliçe şöyle dedi: “Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem.”

Kelime meali

قَالَتْ dedi ki · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلْمَلَؤُا۟ ileri gelenler · أَفْتُونِى bana bir fikir verin · فِىٓ (bu) işimde · أَمْرِى · مَا ben olmam · كُنتُ · قَاطِعَةً kesip atan · أَمْرًا hiçbir işi · حَتَّىٰ sürece · تَشْهَدُونِ siz olmadığınız

قَالُواْ نَحۡنُ أُوْلُواْ قُوَّةࣲ وَأُوْلُواْ بَأۡسࣲ شَدِيدࣲ وَٱلۡأَمۡرُ إِلَيۡكِ فَٱنظُرِي مَاذَا تَأۡمُرِينَ ﴿33﴾

ḳâlû naḥnü ülû ḳuvvetiv veülû be'sin şedîdiv vel'emru ileyki fenżurî mâẕâ te'mürîn.

33. Şu cevabı verdiler: “Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız, yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.”

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler ki · نَحْنُ biz · أُو۟لُوا۟ sahibiyiz · قُوَّةٍۢ güç · وَأُو۟لُوا۟ ve erbabıyız · بَأْسٍۢ savaş · شَدِيدٍۢ yaman · وَٱلْأَمْرُ ama emir · إِلَيْكِ senindir · فَٱنظُرِى o halde bak · مَاذَا ne · تَأْمُرِينَ buyurursan

قَالَتۡ إِنَّ ٱلۡمُلُوكَ إِذَا دَخَلُواْ قَرۡيَةً أَفۡسَدُوهَا وَجَعَلُوٓاْ أَعِزَّةَ أَهۡلِهَآ أَذِلَّةࣰۚ وَكَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ ﴿34﴾

ḳâlet inne-lmülûke iẕâ deḫalû ḳaryeten efsedûhâ vece`alû e`izzete ehlihâ eẕilleh. vekeẕâlike yef`alûn.

34. Kraliçe şöyle dedi: “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır.

Kelime meali

قَالَتْ dedi · إِنَّ şüphesiz · ٱلْمُلُوكَ hükümdarlar · إِذَا zaman · دَخَلُوا۟ girdikleri · قَرْيَةً bir ülkeye · أَفْسَدُوهَا orayı bozarlar · وَجَعَلُوٓا۟ ve kılarlar · أَعِزَّةَ şereflilerini · أَهْلِهَآ halkının · أَذِلَّةًۭ ۖ zillet içinde · وَكَذَٰلِكَ ve böyle · يَفْعَلُونَ yaparlar

وَإِنِّي مُرۡسِلَةٌ إِلَيۡهِم بِهَدِيَّةࣲ فَنَاظِرَةُۢ بِمَ يَرۡجِعُ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ﴿35﴾

veinnî mürsiletün ileyhim bihediyyetin fenâżiratüm bime yerci`u-lmürselûn.

35. Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?”

Kelime meali

وَإِنِّى şüphesiz ben · مُرْسِلَةٌ göndereyim · إِلَيْهِم onlara · بِهَدِيَّةٍۢ bir hediye · فَنَاظِرَةٌۢ ve bakayım · بِمَ ne ile · يَرْجِعُ dönecekler · ٱلْمُرْسَلُونَ elçiler

فَلَمَّا جَآءَ سُلَيۡمَٰنَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالࣲ فَمَآ ءَاتَىٰنِۦَ ٱللَّهُ خَيۡرࣱ مِّمَّآ ءَاتَىٰكُمۚ بَلۡ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمۡ تَفۡرَحُونَ ﴿36﴾

felemmâ câe süleymâne ḳâle etümiddûnenî bimâl. femâ etâniye-llâhü ḫayrum mimmâ âtâküm. bel entüm bihediyyetiküm tefraḥûn.

36. (Elçiler) Süleyman’a geldiğinde o şöyle dedi: “Siz bana mal yardımı mı yapıyorsunuz? Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha değerlidir. Hayır, hayır! Bu hediyenizle ancak sizin gibiler sevinir.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · سُلَيْمَـٰنَ Süleyman'a · قَالَ dedi ki · أَتُمِدُّونَنِ bana yardım mı etmek istiyorsunuz? · بِمَالٍۢ mal ile · فَمَآ oysa ne ki · ءَاتَىٰنِۦَ bana vermiştir · ٱللَّهُ Allah · خَيْرٌۭ (o) daha hayırlıdır · مِّمَّآ size verdiğinden · ءَاتَىٰكُم · بَلْ bilakis · أَنتُم siz · بِهَدِيَّتِكُمْ hediyenizle · تَفْرَحُونَ sevinirsiniz

ٱرۡجِعۡ إِلَيۡهِمۡ فَلَنَأۡتِيَنَّهُم بِجُنُودࣲ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخۡرِجَنَّهُم مِّنۡهَآ أَذِلَّةࣰ وَهُمۡ صَٰغِرُونَ ﴿37﴾

irci` ileyhim felene'tiyennehüm bicünûdil lâ ḳibele lehüm bihâ velenuḫricennehüm minhâ eẕilletev vehüm ṣâgirûn.

37. (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki asla karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine gelir, muhakkak surette onları yenilmiş ve küçük düşürülmüş olarak oradan çıkarırız!”

Kelime meali

ٱرْجِعْ dön (söyle) · إِلَيْهِمْ onlara · فَلَنَأْتِيَنَّهُم onlara gelirim · بِجُنُودٍۢ ordularla · لَّا asla · قِبَلَ karşı koyamayacakları · لَهُم kendilerinin; · بِهَا ona · وَلَنُخْرِجَنَّهُم ve onları sürüp çıkarırım · مِّنْهَآ oradan · أَذِلَّةًۭ zilletle · وَهُمْ ve onları · صَـٰغِرُونَ hor ve hakir olarak

قَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَيُّكُمۡ يَأۡتِينِي بِعَرۡشِهَا قَبۡلَ أَن يَأۡتُونِي مُسۡلِمِينَ ﴿38﴾

ḳâle yâ eyyühe-lmeleü eyyüküm ye'tînî bi`arşihâ ḳable ey ye'tûnî müslimîn.

38. (Danışmanlarına dönerek) “Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?” diye sordu.

Kelime meali

قَالَ dedi · يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلْمَلَؤُا۟ ileri gelenler · أَيُّكُمْ hanginiz · يَأْتِينِى bana getirebilir · بِعَرْشِهَا onun tahtını · قَبْلَ önce · أَن bana gelmelerinden · يَأْتُونِى · مُسْلِمِينَ teslim olarak

قَالَ عِفۡرِيتࣱ مِّنَ ٱلۡجِنِّ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَۖ وَإِنِّي عَلَيۡهِ لَقَوِيٌّ أَمِينࣱ‏ ﴿39﴾

ḳâle `ifrîtüm mine-lcinni ene âtîke bihî ḳable en teḳûme mim meḳâmik. veinnî `aleyhi leḳaviyyün emîn.

39. Cinlerden bir ifrit, “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · عِفْرِيتٌۭ bir ifrit · مِّنَ cinlerden · ٱلْجِنِّ · أَنَا۠ ben · ءَاتِيكَ sana getiririm · بِهِۦ onu · قَبْلَ önce · أَن sen kalkmadan · تَقُومَ · مِن makamından · مَّقَامِكَ ۖ · وَإِنِّى gerçekten benim · عَلَيْهِ buna · لَقَوِىٌّ gücüm yeter · أَمِينٌۭ bana güvenilir

قَالَ ٱلَّذِي عِندَهُۥ عِلۡمࣱ مِّنَ ٱلۡكِتَٰبِ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن يَرۡتَدَّ إِلَيۡكَ طَرۡفُكَۚ فَلَمَّا رَءَاهُ مُسۡتَقِرًّا عِندَهُۥ قَالَ هَٰذَا مِن فَضۡلِ رَبِّي لِيَبۡلُوَنِيٓ ءَأَشۡكُرُ أَمۡ أَكۡفُرُۖ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشۡكُرُ لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيࣱّ كَرِيمࣱ‏ ﴿40﴾

ḳâle-lleẕî `indehû `ilmüm mine-lkitâbi ene âtîke bihî ḳable ey yertedde ileyke ṭarfük. felemmâ raâhü müsteḳirran `indehû ḳâle hâẕâ min faḍli rabbî. liyeblüvenî eeşküru em ekfür. vemen şekera feinnemâ yeşküru linefsih. vemen kefera feinne rabbî ganiyyün kerîm.

40. (Bu konuya dair) kitaptan bir bilgisi olan ise, “Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm” diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir.”

Kelime meali

قَالَ dedi ki · ٱلَّذِى bulunan · عِندَهُۥ yanında · عِلْمٌۭ bir ilim · مِّنَ Kitaptan · ٱلْكِتَـٰبِ · أَنَا۠ ben · ءَاتِيكَ sana getirebilirim · بِهِۦ onu · قَبْلَ önce · أَن sen kırpmadan · يَرْتَدَّ · إِلَيْكَ sana · طَرْفُكَ ۚ gözünü · فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَاهُ onu görünce · مُسْتَقِرًّا yerleşmiş · عِندَهُۥ yanında · قَالَ dedi ki · هَـٰذَا bu · مِن lutfundandır · فَضْلِ · رَبِّى Rabbimin · لِيَبْلُوَنِىٓ beni sınaması için · ءَأَشْكُرُ şükür mü edeceğim? · أَمْ yoksa · أَكْفُرُ ۖ inkar mı edeceğim? · وَمَن ve kim · شَكَرَ şükrederse · فَإِنَّمَا şüphesiz · يَشْكُرُ şükretmiştir · لِنَفْسِهِۦ ۖ kendisi için · وَمَن ve kim · كَفَرَ inkar ederse · فَإِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · غَنِىٌّۭ zengindir · كَرِيمٌۭ kerimdir

قَالَ نَكِّرُواْ لَهَا عَرۡشَهَا نَنظُرۡ أَتَهۡتَدِيٓ أَمۡ تَكُونُ مِنَ ٱلَّذِينَ لَا يَهۡتَدُونَ ﴿41﴾

ḳâle nekkirû lehâ `arşehâ nenżur etehtedî em tekûnü mine-lleẕîne lâ yehtedûn.

41. “Onun tahtını tanıyamayacağı bir hale getirin; bakalım gerçeği anlayacak mı yoksa anlamayanlardan mı olacak?” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · نَكِّرُوا۟ tanınmaz hale getirin · لَهَا onun · عَرْشَهَا tahtını · نَنظُرْ bakalım · أَتَهْتَدِىٓ tanıyabilecek mi · أَمْ yoksa · تَكُونُ olacak (mı) · مِنَ kimselerden · ٱلَّذِينَ · لَا tanımayan · يَهْتَدُونَ

فَلَمَّا جَآءَتۡ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرۡشُكِۖ قَالَتۡ كَأَنَّهُۥ هُوَۚ وَأُوتِينَا ٱلۡعِلۡمَ مِن قَبۡلِهَا وَكُنَّا مُسۡلِمِينَ ﴿42﴾

felemmâ câet ḳîle ehâkeẕâ `arşük. ḳâlet keennehû hû. veûtîne-l`ilme min ḳablihâ vekünnâ müslimîn.

42. Kraliçe geldiğinde, “Senin tahtın da böyle mi?” diye soruldu. “Tıpkı o!” dedi ve ekledi: “Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik.”

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَتْ gelince · قِيلَ dendi · أَهَـٰكَذَا böyle mi? · عَرْشُكِ ۖ senin tahtın · قَالَتْ dedi · كَأَنَّهُۥ tıpkı (öyle) · هُوَ ۚ o · وَأُوتِينَا ve bize verilmişti · ٱلْعِلْمَ bilgi · مِن daha önce · قَبْلِهَا · وَكُنَّا ve biz olmuştuk · مُسْلِمِينَ müslüman

وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعۡبُدُ مِن دُونِ ٱللَّهِۖ إِنَّهَا كَانَتۡ مِن قَوۡمࣲ كَٰفِرِينَ ﴿43﴾

veṣaddehâ mâ kânet ta`büdü min dûni-llâh. innehâ kânet min ḳavmin kâfirîn.

43. Onu, daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler saptırmıştı. Çünkü o inkârcı bir kavimdendi.

Kelime meali

وَصَدَّهَا ve onu alıkoymuştu · مَا şeyler · كَانَت olduğu · تَّعْبُدُ tapmış · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'tan · إِنَّهَا çünkü kendisi · كَانَتْ idi · مِن bir kavimden · قَوْمٍۢ · كَـٰفِرِينَ inkar eden

قِيلَ لَهَا ٱدۡخُلِي ٱلصَّرۡحَۖ فَلَمَّا رَأَتۡهُ حَسِبَتۡهُ لُجَّةࣰ وَكَشَفَتۡ عَن سَاقَيۡهَاۚ قَالَ إِنَّهُۥ صَرۡحࣱ مُّمَرَّدࣱ مِّن قَوَارِيرَۗ قَالَتۡ رَبِّ إِنِّي ظَلَمۡتُ نَفۡسِي وَأَسۡلَمۡتُ مَعَ سُلَيۡمَٰنَ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿44﴾

ḳîle lehe-dḫuli-ṣṣarḥ. felemmâ raethü ḥasibethü lüccetev vekeşefet `an sâḳayhâ. ḳâle innehû ṣarḥum mümerradüm min ḳavârîr. ḳâlet rabbi innî żalemtü nefsî veeslemtü me`a süleymâne lillâhi rabbi-l`âlemîn.

44. Ona, “Köşke gir” denildi. Kraliçe salonu görünce, onu oraya toplanmış su sandı ve eteğini topladı. Süleyman, “Bu, billûrdan yapılmış bir köşkün şeffaf zeminidir” diye uyardı. Kraliçe, “Rabbim, ben gerçekten kendime zulmetmişim! Artık Süleyman’la beraber âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi.

Kelime meali

قِيلَ dendi · لَهَا ona · ٱدْخُلِى gir · ٱلصَّرْحَ ۖ köşke · فَلَمَّا ne zaman ki · رَأَتْهُ (köşkü) görünce · حَسِبَتْهُ sandı · لُجَّةًۭ derin bir su · وَكَشَفَتْ ve sıvadı · عَن bacaklarını · سَاقَيْهَا ۚ · قَالَ dedi · إِنَّهُۥ muhakkak o · صَرْحٌۭ köşk · مُّمَرَّدٌۭ cilalı · مِّن şeffaf sırçadandır · قَوَارِيرَ ۗ · قَالَتْ (Kraliçe) dedi ki · رَبِّ Rabbim · إِنِّى ben · ظَلَمْتُ zulmetmişim · نَفْسِى kendime · وَأَسْلَمْتُ ve teslim oldum · مَعَ beraber · سُلَيْمَـٰنَ Süleyman'la · لِلَّهِ Allah'a · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَٰلِحًا أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ فَإِذَا هُمۡ فَرِيقَانِ يَخۡتَصِمُونَ ﴿45﴾

veleḳad erselnâ ilâ ŝemûde eḫâhüm ṣâliḥan eni-`büdü-llâhe feiẕâ hüm ferîḳâni yaḫteṣimûn.

45. Semûd kavmine, “Allah’a kulluk edin” demesi için kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Ama hemen birbiriyle çekişen iki grup oluverdiler.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَآ biz gönderdik · إِلَىٰ Semud(kavmin)e · ثَمُودَ · أَخَاهُمْ kardeşleri · صَـٰلِحًا Salih'i · أَنِ diye · ٱعْبُدُوا۟ kulluk etsinler · ٱللَّهَ Allah'a · فَإِذَا o zaman · هُمْ onlar · فَرِيقَانِ iki bölük olmuşlardı · يَخْتَصِمُونَ birbiriyle çekişen

قَالَ يَٰقَوۡمِ لِمَ تَسۡتَعۡجِلُونَ بِٱلسَّيِّئَةِ قَبۡلَ ٱلۡحَسَنَةِۖ لَوۡلَا تَسۡتَغۡفِرُونَ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ﴿46﴾

ḳâle yâ ḳavmi lime testa`cilûne bisseyyieti ḳable-lḥaseneh. levlâ testagfirûne-llâhe le`alleküm türḥamûn.

46. Sâlih, “Ey kavmim!” dedi, “İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz; size merhamet edilmesi için Allah’tan bağışlanmayı dileseniz olmaz mı?”

Kelime meali

قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · لِمَ neden · تَسْتَعْجِلُونَ koşuyorsunuz · بِٱلسَّيِّئَةِ kötülüğe · قَبْلَ önce · ٱلْحَسَنَةِ ۖ iyilikten · لَوْلَا gerekmez mi? · تَسْتَغْفِرُونَ mağfiret dilemeniz · ٱللَّهَ Allah'tan · لَعَلَّكُمْ belki · تُرْحَمُونَ esirgenirsiniz

قَالُواْ ٱطَّيَّرۡنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَۚ قَالَ طَٰٓئِرُكُمۡ عِندَ ٱللَّهِۖ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمࣱ تُفۡتَنُونَ ﴿47﴾

ḳâlu-ṭṭayyernâ bike vebimem me`ak. ḳâle ṭâiruküm `inde-llâhi bel entüm ḳavmün tüftenûn.

47. Şöyle cevap verdiler: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz.” Sâlih, “Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz” dedi.

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · ٱطَّيَّرْنَا uğursuzluğa uğradık · بِكَ senin yüzünden · وَبِمَن ve bulunanların yüzünden · مَّعَكَ ۚ seninle beraber · قَالَ dedi · طَـٰٓئِرُكُمْ uğursuzluğunuz · عِندَ katındadır · ٱللَّهِ ۖ Allah · بَلْ doğrusu · أَنتُمْ siz · قَوْمٌۭ bir toplumsunuz · تُفْتَنُونَ sınanan

وَكَانَ فِي ٱلۡمَدِينَةِ تِسۡعَةُ رَهۡطࣲ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ ﴿48﴾

vekâne fi-lmedîneti tis`atü rahṭiy yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn.

48. O şehirde dokuz elebaşı vardı; bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.

Kelime meali

وَكَانَ ve vardı · فِى şehirde · ٱلْمَدِينَةِ · تِسْعَةُ dokuz · رَهْطٍۢ kişi · يُفْسِدُونَ bozgunculuk yaparlardı · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ve · يُصْلِحُونَ düzeltmezlerdi

قَالُواْ تَقَاسَمُواْ بِٱللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُۥ وَأَهۡلَهُۥ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِۦ مَا شَهِدۡنَا مَهۡلِكَ أَهۡلِهِۦ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ ﴿49﴾

ḳâlû teḳâsemû billâhi lenübeyyitennehû veehlehû ŝümme leneḳûlenne liveliyyihî mâ şehidnâ mehlike ehlihî veinnâ leṣâdiḳûn.

49. Allah’a and içerek aralarında şöyle konuştular: “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, ‘Biz Sâlih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz’ diyelim.”

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · تَقَاسَمُوا۟ and içerek · بِٱللَّهِ Allah'a · لَنُبَيِّتَنَّهُۥ biz gece ona baskın yapalım · وَأَهْلَهُۥ ve ailesine · ثُمَّ sonra · لَنَقُولَنَّ diyelim · لِوَلِيِّهِۦ velisine · مَا şahit olmadık · شَهِدْنَا · مَهْلِكَ helakine · أَهْلِهِۦ ailesinin · وَإِنَّا ve biz · لَصَـٰدِقُونَ gerçekten doğrulardanız

وَمَكَرُواْ مَكۡرࣰ ا وَمَكَرۡنَا مَكۡرࣰ ا وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿50﴾

vemekerû mekrav vemekernâ mekrav vehüm lâ yeş`urûn.

50. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan bir plan kurduk.

Kelime meali

وَمَكَرُوا۟ ve tuzak kurdular · مَكْرًۭا bir tuzak · وَمَكَرْنَا biz de tuzak kurduk · مَكْرًۭا bir tuzak · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç · يَشْعُرُونَ farkında değillerdi

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ مَكۡرِهِمۡ أَنَّا دَمَّرۡنَٰهُمۡ وَقَوۡمَهُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿51﴾

fenżur keyfe kâne `âḳibetü mekrihim ennâ demmernâhüm veḳavmehüm ecme`în.

51. Bak işte tuzaklarının sonu ne oldu: Onları da kavimlerini de (nasıl) toptan helâk ettik!

Kelime meali

فَٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonucu · مَكْرِهِمْ tuzaklarının · أَنَّا biz · دَمَّرْنَـٰهُمْ onları yıktık yok ettik · وَقَوْمَهُمْ ve kavimlerini · أَجْمَعِينَ hepsini

فَتِلۡكَ بُيُوتُهُمۡ خَاوِيَةَۢ بِمَا ظَلَمُوٓاْۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿52﴾

fetilke büyûtühüm ḫâviyetem bimâ żalemû. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy ya`lemûn.

52. İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda ibret vardır.

Kelime meali

فَتِلْكَ işte şunlar · بُيُوتُهُمْ evleridir · خَاوِيَةًۢ çökmüş ıssız kalmış · بِمَا yüzünden · ظَلَمُوٓا۟ ۗ zulümleri · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ibret · لِّقَوْمٍۢ bir kavim için · يَعْلَمُونَ bilen

وَأَنجَيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿53﴾

veenceyne-lleẕîne âmenû vekânû yetteḳûn.

53. İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise o felâketten kurtardık.

Kelime meali

وَأَنجَيْنَا ve kurtardık · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · وَكَانُوا۟ ve · يَتَّقُونَ korunanları

وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَتَأۡتُونَ ٱلۡفَٰحِشَةَ وَأَنتُمۡ تُبۡصِرُونَ ﴿54﴾

velûṭan iẕ ḳâle liḳavmihî ete'tûne-lfâḥişete veentüm tübṣirûn.

54–55. Lût’u da hatırla! O kavmine, “Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? Gerçekten siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yöneliyorsunuz? Doğrusu siz değerleri bilmeyen bir topluluksunuz” demişti.

Kelime meali

وَلُوطًا ve Lut · إِذْ hani · قَالَ demişti ki · لِقَوْمِهِۦٓ kavmine · أَتَأْتُونَ o aşırı kötülüğümü yapıyorsunuz? · ٱلْفَـٰحِشَةَ · وَأَنتُمْ siz · تُبْصِرُونَ göre göre

أَئِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهۡوَةࣰ مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمࣱ تَجۡهَلُونَ ﴿55﴾

einneküm lete'tûne-rricâle şehvetem min dûni-nnisâi. bel entüm ḳavmün techelûn.

Kelime meali

أَئِنَّكُمْ siz mi? · لَتَأْتُونَ erkeklere-mi yaklaşıyorsunuz? · ٱلرِّجَالَ erkeklere · شَهْوَةًۭ şehvetle · مِّن bırakıp · دُونِ · ٱلنِّسَآءِ ۚ kadınları · بَلْ gerçekten · أَنتُمْ siz · قَوْمٌۭ bir toplumsunuz · تَجْهَلُونَ cahil

۞فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ أَخۡرِجُوٓاْ ءَالَ لُوطࣲ مِّن قَرۡيَتِكُمۡۖ إِنَّهُمۡ أُنَاسࣱ يَتَطَهَّرُونَ ﴿56﴾

femâ kâne cevâbe ḳavmihî illâ en ḳâlû aḫricû âle lûṭim min ḳaryetiküm. innehüm ünâsüy yeteṭahherûn.

56. Fakat kavminin cevabı, “Lût ailesini ülkenizden çıkarın; kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!” demekten ibaret oldu.

Kelime meali

۞ فَمَا fakat · كَانَ oldu · جَوَابَ cevabı · قَوْمِهِۦٓ kavminin · إِلَّآ sadece · أَن şöyle · قَالُوٓا۟ demek · أَخْرِجُوٓا۟ çıkarın · ءَالَ ailesini · لُوطٍۢ Lut · مِّن kentinizden · قَرْيَتِكُمْ ۖ · إِنَّهُمْ çünkü onlar · أُنَاسٌۭ kimselermiş · يَتَطَهَّرُونَ temiz kalmak isteyen()

فَأَنجَيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ إِلَّا ٱمۡرَأَتَهُۥ قَدَّرۡنَٰهَا مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿57﴾

feenceynâhü veehlehû ille-mraeteh. ḳaddernâhâ mine-lgâbirîn.

57. Bunun üzerine onu ve karısı dışında kalan ailesini kurtardık. Karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik.

Kelime meali

فَأَنجَيْنَـٰهُ biz de onu kurtardık · وَأَهْلَهُۥٓ ve ailesini · إِلَّا dışında · ٱمْرَأَتَهُۥ karısı · قَدَّرْنَـٰهَا ona takdir ettik · مِنَ kalanlardan olmasını · ٱلْغَـٰبِرِينَ

وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرࣰ اۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿58﴾

veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fesâe meṭaru-lmünẕerîn.

58. Onların üzerine müthiş bir yağmur indirdik; önceden uyarılmış olanların yağmuru ne korkunç oldu!

Kelime meali

وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık · عَلَيْهِم üzerlerine · مَّطَرًۭا ۖ yağmur · فَسَآءَ ne kötü oldu · مَطَرُ yağmur · ٱلْمُنذَرِينَ uyarılanlara

قُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ وَسَلَٰمٌ عَلَىٰ عِبَادِهِ ٱلَّذِينَ ٱصۡطَفَىٰٓۗ ءَآللَّهُ خَيۡرٌ أَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿59﴾

ḳuli-lḥamdü lillâhi veselâmün `alâ `ibâdihi-lleẕîne-ṣṭafâ. ellâhü ḫayrun emmâ yüşrikûn.

59. De ki: “Hamdolsun Allah’a, selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı yoksa O’na koştukları ortaklar mı?

Kelime meali

قُلِ de ki · ٱلْحَمْدُ hamd olsun · لِلَّهِ Allah'a · وَسَلَـٰمٌ ve selam · عَلَىٰ üzerine · عِبَادِهِ O'nun kulları · ٱلَّذِينَ seçtiği · ٱصْطَفَىٰٓ ۗ · ءَآللَّهُ Allah mı? · خَيْرٌ hayırlı · أَمَّا yoksa · يُشْرِكُونَ ortak koştukları mı?

أَمَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَنۢبَتۡنَا بِهِۦ حَدَآئِقَ ذَاتَ بَهۡجَةࣲ مَّا كَانَ لَكُمۡ أَن تُنۢبِتُواْ شَجَرَهَآۗ أَءِلَٰهࣱ مَّعَ ٱللَّهِۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمࣱ يَعۡدِلُونَ ﴿60﴾

emmen ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa veenzele leküm mine-ssemâi mââ. feembetnâ bihî ḥadâiḳa ẕâte behceh. mâ kâne leküm en tümbitû şecerahâ. eilâhüm me`a-llâh. bel hüm ḳavmüy ya`dilûn.

60. Peki gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren kim? Biz o suyla, sizin bir tek ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel güzel bahçeler, bağlar yetiştirmekteyiz. Allah’tan başka tanrı mı! Doğrusu onlar yoldan sapmış kimselerdir.

Kelime meali

أَمَّنْ yahut kim? · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · وَأَنزَلَ ve indirdi · لَكُم size · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ su · فَأَنۢبَتْنَا ve bitirdik · بِهِۦ onunla · حَدَآئِقَ bahçeler · ذَاتَ gönül açıcı · بَهْجَةٍۢ gönül açıcı · مَّا olmayan · كَانَ mümkün · لَكُمْ sizin için · أَن bitirmeniz · تُنۢبِتُوا۟ · شَجَرَهَآ ۗ bir ağacını (bile) · أَءِلَـٰهٌۭ tanrı mı var? · مَّعَ ile beraber · ٱللَّهِ ۚ Allah · بَلْ hayır · هُمْ onlar · قَوْمٌۭ bir kavimdir · يَعْدِلُونَ (haktan) sapan

أَمَّن جَعَلَ ٱلۡأَرۡضَ قَرَارࣰ ا وَجَعَلَ خِلَٰلَهَآ أَنۡهَٰرࣰ ا وَجَعَلَ لَهَا رَوَٰسِيَ وَجَعَلَ بَيۡنَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ حَاجِزًاۗ أَءِلَٰهࣱ مَّعَ ٱللَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿61﴾

emmen ce`ale-l'arḍa ḳarârav vece`ale ḫilâlehâ enhârav vece`ale lehâ ravâsiye vece`ale beyne-lbaḥrayni ḥâcizâ. eilâhüm me`a-llâh. bel ekŝeruhüm lâ ya`lemûn.

61. Peki yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, vadilerinden nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar.

Kelime meali

أَمَّن yahut kimdir? · جَعَلَ yapan · ٱلْأَرْضَ dünyayı · قَرَارًۭا durulacak yer · وَجَعَلَ ve yapan · خِلَـٰلَهَآ arasında · أَنْهَـٰرًۭا ırmaklar · وَجَعَلَ ve yaratan · لَهَا üstünde · رَوَٰسِىَ sağlam dağlar · وَجَعَلَ ve yaratan · بَيْنَ arasında · ٱلْبَحْرَيْنِ iki deniz · حَاجِزًا ۗ bir perde olarak · أَءِلَـٰهٌۭ tanrı mı var? · مَّعَ ile beraber · ٱللَّهِ ۚ Allah · بَلْ hayır · أَكْثَرُهُمْ çokları · لَا bilmiyorlar · يَعْلَمُونَ

أَمَّن يُجِيبُ ٱلۡمُضۡطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكۡشِفُ ٱلسُّوٓءَ وَيَجۡعَلُكُمۡ خُلَفَآءَ ٱلۡأَرۡضِۗ أَءِلَٰهࣱ مَّعَ ٱللَّهِۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تَذَكَّرُونَ ﴿62﴾

emmey yücîbü-lmuḍṭarra iẕâ de`âhü veyekşifü-ssûe veyec`alüküm ḫulefâe-l'arḍ. eilâhüm me`a-llâh. ḳalîlem mâ teẕekkerûn.

62. Peki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!

Kelime meali

أَمَّن yahut kimdir? · يُجِيبُ yetişen · ٱلْمُضْطَرَّ darda kalmışa · إِذَا zaman · دَعَاهُ du'a ettiği · وَيَكْشِفُ ve kaldıran · ٱلسُّوٓءَ kötülüğü · وَيَجْعَلُكُمْ ve sizi yapan · خُلَفَآءَ sahipleri · ٱلْأَرْضِ ۗ yeryüzünün · أَءِلَـٰهٌۭ tanrı mı var? · مَّعَ ile beraber · ٱللَّهِ ۚ Allah · قَلِيلًۭا ne de az · مَّا düşünüyorsunuz · تَذَكَّرُونَ

أَمَّن يَهۡدِيكُمۡ فِي ظُلُمَٰتِ ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ وَمَن يُرۡسِلُ ٱلرِّيَٰحَ بُشۡرَۢا بَيۡنَ يَدَيۡ رَحۡمَتِهِۦٓۗ أَءِلَٰهࣱ مَّعَ ٱللَّهِۚ تَعَٰلَى ٱللَّهُ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿63﴾

emmey yehdîküm fî żulümâti-lberri velbaḥri vemey yürsilü-rriyâḥa büşram beyne yedey raḥmetih. eilâhüm me`a-llâh. te`âle-llâhü `ammâ yüşrikûn.

63. Peki karaların ve denizlerin karanlıkları içinde yol bulmanızı sağlayan kim? Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Allah, onların ortak koştuklarından çok yücedir, münezzehtir.

Kelime meali

أَمَّن yahut kimdir? · يَهْدِيكُمْ size yol gösteren · فِى içinde · ظُلُمَـٰتِ karanlıkları · ٱلْبَرِّ karanın · وَٱلْبَحْرِ ve denizin · وَمَن ve kimdir? · يُرْسِلُ gönderen · ٱلرِّيَـٰحَ rüzgarları · بُشْرًۢا müjdeci · بَيْنَ önünde · يَدَىْ önünde · رَحْمَتِهِۦٓ ۗ rahmetinin · أَءِلَـٰهٌۭ tanrı mı var? · مَّعَ ile beraber · ٱللَّهِ ۚ Allah · تَعَـٰلَى yücedir · ٱللَّهُ Allah · عَمَّا şeylerden · يُشْرِكُونَ ortak koştukları

أَمَّن يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ وَمَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِۗ أَءِلَٰهࣱ مَّعَ ٱللَّهِۚ قُلۡ هَاتُواْ بُرۡهَٰنَكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿64﴾

emmey yebdeü-lḫalḳa ŝümme yü`îdühû vemey yerzüḳuküm mine-ssemâi vel'arḍ. eilâhüm me`a-llâh. ḳul hâtû bürhâneküm in küntüm ṣâdiḳîn.

64. Peki ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı (durmaksızın) tekrar eden kim? Size hem gökten hem yerden rızık veren kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin bakalım!”

Kelime meali

أَمَّن yahut kimdir? · يَبْدَؤُا۟ başlayan · ٱلْخَلْقَ yaratmağa · ثُمَّ sonra · يُعِيدُهُۥ onu iade eden · وَمَن ve kimdir? · يَرْزُقُكُم sizi rızıklandıran · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerden · أَءِلَـٰهٌۭ tanrı mı var? · مَّعَ ile beraber · ٱللَّهِ ۚ Allah · قُلْ de ki · هَاتُوا۟ getirin · بُرْهَـٰنَكُمْ delilinizi · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğrular(dan)

قُل لَّا يَعۡلَمُ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ ٱلۡغَيۡبَ إِلَّا ٱللَّهُۚ وَمَا يَشۡعُرُونَ أَيَّانَ يُبۡعَثُونَ ﴿65﴾

ḳul lâ ya`lemü men fi-ssemâvâti vel'arḍi-lgaybe ille-llâh. vemâ yeş`urûne eyyâne yüb`aŝûn.

65. De ki: “Allah’tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez.” Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

Kelime meali

قُل de ki · لَّا bilmez · يَعْلَمُ · مَن kimse · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · ٱلْغَيْبَ gaybı · إِلَّا başka · ٱللَّهُ ۚ Allah'tan · وَمَا ve · يَشْعُرُونَ bilmezler · أَيَّانَ ne zaman · يُبْعَثُونَ dirileceklerini

بَلِ ٱدَّٰرَكَ عِلۡمُهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِۚ بَلۡ هُمۡ فِي شَكࣲّ مِّنۡهَاۖ بَلۡ هُم مِّنۡهَا عَمُونَ ﴿66﴾

beli-ddârake `ilmühüm fi-l'âḫirah. bel hüm fî şekkim minhâ. bel hüm minhâ `amûn.

66. Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; dahası, bu hususta şüphe içindedirler; bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler.

Kelime meali

بَلِ doğrusu · ٱدَّٰرَكَ ardarda geldi · عِلْمُهُمْ onların bilgileri · فِى hakkındaki · ٱلْـَٔاخِرَةِ ۚ ahiret · بَلْ fakat · هُمْ onlar · فِى içindedirler · شَكٍّۢ bir kuşku · مِّنْهَا ۖ ondan · بَلْ daha doğrusu · هُم onlar · مِّنْهَا ondan yana · عَمُونَ kördürler

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا تُرَٰبࣰ ا وَءَابَآؤُنَآ أَئِنَّا لَمُخۡرَجُونَ ﴿67﴾

veḳâle-lleẕîne keferû eiẕâ künnâ türâbev veâbâünâ einnâ lemuḫracûn.

67. İnkârcılar dediler ki: “Sahi, biz ve atalarımız toprak olunca mı diriltilip (hayat alanına) çıkarılacak mışız?

Kelime meali

وَقَالَ dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · أَءِذَا zaman mı? · كُنَّا olduğumuz · تُرَٰبًۭا toprak · وَءَابَآؤُنَآ ve babalarımız · أَئِنَّا biz mi? · لَمُخْرَجُونَ (diriltilip) çıkarılacağız

لَقَدۡ وُعِدۡنَا هَٰذَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا مِن قَبۡلُ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿68﴾

leḳad vu`idnâ hâẕâ naḥnü veâbâünâ min ḳablü in hâẕâ illâ esâṭîru-l'evvelîn.

68. Doğrusu bu tehdit bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Ama bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”

Kelime meali

لَقَدْ andolsun · وُعِدْنَا vadedildi (yapıldı) · هَـٰذَا bu (tehdid) · نَحْنُ bize · وَءَابَآؤُنَا ve atalarımıza · مِن önceden · قَبْلُ · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّآ başka bir şey · أَسَـٰطِيرُ masallarından · ٱلْأَوَّلِينَ öncekilerin

قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿69﴾

ḳul sîrû fi-l'arḍi fenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lmücrimîn.

69. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da günahkârların sonu nice oldu, görün!”

Kelime meali

قُلْ de ki · سِيرُوا۟ yürüyün (gezin) · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَٱنظُرُوا۟ ve görün · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğunu · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların

وَلَا تَحۡزَنۡ عَلَيۡهِمۡ وَلَا تَكُن فِي ضَيۡقࣲ مِّمَّا يَمۡكُرُونَ ﴿70﴾

velâ taḥzen `aleyhim velâ tekün fî ḍayḳim mimmâ yemkürûn.

70. Sen de onların yüzünden üzülme, tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma.

Kelime meali

وَلَا üzülme · تَحْزَنْ · عَلَيْهِمْ onlar(ın sözlerin)e · وَلَا ve · تَكُن olma · فِى sıkıntıda · ضَيْقٍۢ · مِّمَّا tuzaklarından · يَمْكُرُونَ

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿71﴾

veyeḳûlûne metâ hâẕe-lva`dü in küntüm ṣâdiḳîn.

71. “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diye soruyorlar.

Kelime meali

وَيَقُولُونَ ve diyorlar · مَتَىٰ ne zaman? · هَـٰذَا bu · ٱلْوَعْدُ tehdid(ettiğiniz azab) · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğrular(dan)

قُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم بَعۡضُ ٱلَّذِي تَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿72﴾

ḳul `asâ ey yekûne radife leküm ba`ḍu-lleẕî testa`cilûn.

72. De ki: “Çabucak gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de tepenize inmek üzeredir.”

Kelime meali

قُلْ de ki · عَسَىٰٓ belki de · أَن olmuştur · يَكُونَ · رَدِفَ ardınıza takılmıştır · لَكُم sizin · بَعْضُ bir kısmı · ٱلَّذِى acele ettiğiniz(azab)ın · تَسْتَعْجِلُونَ

وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَشۡكُرُونَ ﴿73﴾

veinne rabbeke leẕû faḍlin `ale-nnâsi velâkinne ekŝerahüm lâ yeşkürûn.

73. Şüphesiz rabbin insanlara karşı lutuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَذُو sahibidir · فَضْلٍ lutuf · عَلَى karşı · ٱلنَّاسِ insanlara · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · لَا şükretmezler · يَشْكُرُونَ

وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَعۡلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمۡ وَمَا يُعۡلِنُونَ ﴿74﴾

veinne rabbeke leya`lemü mâ tükinnü ṣudûruhüm vemâ yü`linûn.

74. Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.

Kelime meali

وَإِنَّ ve elbette · رَبَّكَ Rabbin · لَيَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · تُكِنُّ gizlediği · صُدُورُهُمْ onların göğüslerinin · وَمَا ve şeyleri · يُعْلِنُونَ açığa vurdukları

وَمَا مِنۡ غَآئِبَةࣲ فِي ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِلَّا فِي كِتَٰبࣲ مُّبِينٍ ﴿75﴾

vemâ min gâibetin fi-ssemâi vel'arḍi illâ fî kitâbim mübîn.

75. Gökte ve yerde gözlerden gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yer almasın.

Kelime meali

وَمَا ve yoktur · مِنْ hiçbir şey · غَآئِبَةٍۢ gizli · فِى gökte · ٱلسَّمَآءِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · إِلَّا olmayan · فِى Kitapta · كِتَـٰبٍۢ · مُّبِينٍ apaçık

إِنَّ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ يَقُصُّ عَلَىٰ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ أَكۡثَرَ ٱلَّذِي هُمۡ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ﴿76﴾

inne hâẕe-lḳur'âne yeḳuṣṣu `alâ benî isrâîle ekŝera-lleẕî hüm fîhi yaḫtelifûn.

76. Doğrusu bu Kur’an, İsrâiloğulları’na, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi açıklamaktadır.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an · يَقُصُّ anlatmaktadır · عَلَىٰ oğullarına · بَنِىٓ · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · أَكْثَرَ birçoğunu · ٱلَّذِى şeylerin · هُمْ kendilerinin · فِيهِ onda · يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri

وَإِنَّهُۥ لَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣱ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿77﴾

veinnehû lehüdev veraḥmetül lilmü'minîn.

77. Şüphesiz o, müminler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.

Kelime meali

وَإِنَّهُۥ ve elbette O · لَهُدًۭى bir yol göstericidir · وَرَحْمَةٌۭ ve rahmettir · لِّلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere

إِنَّ رَبَّكَ يَقۡضِي بَيۡنَهُم بِحُكۡمِهِۦۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿78﴾

inne rabbeke yaḳḍî beynehüm biḥukmih. vehüve-l`azîzü-l`alîm.

78. Gerçek şu ki rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O çok güçlüdür, her şeyi bilmektedir.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · يَقْضِى icra eder · بَيْنَهُم onlar arasında · بِحُكْمِهِۦ ۚ hükmünü · وَهُوَ ve O · ٱلْعَزِيزُ azizdir · ٱلْعَلِيمُ hakkiyle bilendir

فَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱللَّهِۖ إِنَّكَ عَلَى ٱلۡحَقِّ ٱلۡمُبِينِ ﴿79﴾

fetevekkel `ale-llâh. inneke `ale-lḥaḳḳi-lmübîn.

79. O halde sen Allah’a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.

Kelime meali

فَتَوَكَّلْ o halde tevekkül et · عَلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۖ · إِنَّكَ çünkü sen · عَلَى üzerindesin · ٱلْحَقِّ gerçek · ٱلْمُبِينِ apaçık

إِنَّكَ لَا تُسۡمِعُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَلَا تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوۡاْ مُدۡبِرِينَ ﴿80﴾

inneke lâ tüsmi`u-lmevtâ velâ tüsmi`u-ṣṣumme-ddü`âe iẕâ vellev müdbirîn.

80. Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

Kelime meali

إِنَّكَ elbette sen · لَا duyuramazsın · تُسْمِعُ · ٱلْمَوْتَىٰ ölülere · وَلَا ve · تُسْمِعُ işittiremezsin · ٱلصُّمَّ sağırlara · ٱلدُّعَآءَ çağrıyı · إِذَا zaman · وَلَّوْا۟ kaçtıkları · مُدْبِرِينَ arkalarını dönerek

وَمَآ أَنتَ بِهَٰدِي ٱلۡعُمۡيِ عَن ضَلَٰلَتِهِمۡۖ إِن تُسۡمِعُ إِلَّا مَن يُؤۡمِنُ بِـَٔايَٰتِنَا فَهُم مُّسۡلِمُونَ ﴿81﴾

vemâ ente bihâdi-l`umyi `an ḍalâletihim. in tüsmi`u illâ mey yü'minü biâyâtinâ fehüm müslimûn.

81. Sen körleri yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin. Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin.

Kelime meali

وَمَآ ve değilsin · أَنتَ sen · بِهَـٰدِى doğru yola getirecek · ٱلْعُمْىِ kör(ler)i · عَن sapıklıklarından · ضَلَـٰلَتِهِمْ ۖ · إِن sen duyuramazsın · تُسْمِعُ · إِلَّا dışındakilere · مَن inananlar · يُؤْمِنُ · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · فَهُم işte onlar · مُّسْلِمُونَ müslümanlardır

۞وَإِذَا وَقَعَ ٱلۡقَوۡلُ عَلَيۡهِمۡ أَخۡرَجۡنَا لَهُمۡ دَآبَّةࣰ مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ تُكَلِّمُهُمۡ أَنَّ ٱلنَّاسَ كَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا لَا يُوقِنُونَ ﴿82﴾

veiẕâ veḳa`a-lḳavlü `aleyhim aḫracnâ lehüm dâbbetem mine-l'arḍi tükellimühüm enne-nnâse kânû biâyâtinâ lâ yûḳinûn.

82. Söylenen (kıyamet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız da insanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur.

Kelime meali

۞ وَإِذَا ve zaman · وَقَعَ geldiği · ٱلْقَوْلُ söz · عَلَيْهِمْ başlarına · أَخْرَجْنَا çıkarırız · لَهُمْ onlara · دَآبَّةًۭ bir Dabbe (canlı) · مِّنَ yerden · ٱلْأَرْضِ · تُكَلِّمُهُمْ o onlara söyler · أَنَّ elbetteki · ٱلنَّاسَ insanların · كَانُوا۟ olduklarını · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · لَا inanmıyor(lar) · يُوقِنُونَ

وَيَوۡمَ نَحۡشُرُ مِن كُلِّ أُمَّةࣲ فَوۡجࣰ ا مِّمَّن يُكَذِّبُ بِـَٔايَٰتِنَا فَهُمۡ يُوزَعُونَ ﴿83﴾

veyevme naḥşüru min külli ümmetin fevcem mimmey yükeẕẕibü biâyâtinâ fehüm yûza`ûn.

83. O gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalan sayan grupları bir araya getiririz. Onlar düzenli bir şekilde (hesap yerine) sevkedilirler.

Kelime meali

وَيَوْمَ o gün · نَحْشُرُ toplarız · مِن her-ten · كُلِّ her · أُمَّةٍۢ · فَوْجًۭا bir cemaat · مِّمَّن yalanlayanlardan · يُكَذِّبُ · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · فَهُمْ onlar · يُوزَعُونَ (ilahi huzura) sevk edilirler

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُو قَالَ أَكَذَّبۡتُم بِـَٔايَٰتِي وَلَمۡ تُحِيطُواْ بِهَا عِلۡمًا أَمَّاذَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿84﴾

ḥattâ iẕâ câû ḳâle ekeẕẕebtüm biâyâtî velem tüḥîṭû bihâ `ilmen emmâẕâ küntüm ta`melûn.

84. Nihayet oraya geldikleri zaman Allah buyurur: “Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?”

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا geldiklerinde · جَآءُو · قَالَ (Allah onlara) der ki · أَكَذَّبْتُم yalanladınız mı? · بِـَٔايَـٰتِى ayetlerimi · وَلَمْ anlamadığınız halde · تُحِيطُوا۟ · بِهَا onları · عِلْمًا ilmen · أَمَّاذَا yoksa nedir? · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

وَوَقَعَ ٱلۡقَوۡلُ عَلَيۡهِم بِمَا ظَلَمُواْ فَهُمۡ لَا يَنطِقُونَ ﴿85﴾

veveḳa`a-lḳavlü `aleyhim bimâ żalemû fehüm lâ yenṭiḳûn.

85. Zulme saptıkları için kendileri hakkındaki söz gerçekleşmiştir; artık konuşamazlar.

Kelime meali

وَوَقَعَ ve vuku bulmuştur · ٱلْقَوْلُ karar · عَلَيْهِم başlarına · بِمَا yüzünden · ظَلَمُوا۟ zulmetmeleri · فَهُمْ onlar artık · لَا konuşmazlar · يَنطِقُونَ

أَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا جَعَلۡنَا ٱلَّيۡلَ لِيَسۡكُنُواْ فِيهِ وَٱلنَّهَارَ مُبۡصِرًاۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿86﴾

elem yerav ennâ ce`alne-lleyle liyeskünû fîhi vennehâra mübṣirâ. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yü'minûn.

86. Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda ibretler vardır.

Kelime meali

أَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · أَنَّا elbette biz · جَعَلْنَا yarattık · ٱلَّيْلَ geceyi · لِيَسْكُنُوا۟ istirahat etmeleri için · فِيهِ içinde · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · مُبْصِرًا ۚ aydınlık yaptık · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ayetler · لِّقَوْمٍۢ bir kavim için · يُؤْمِنُونَ inanan

وَيَوۡمَ يُنفَخُ فِي ٱلصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ إِلَّا مَن شَآءَ ٱللَّهُۚ وَكُلٌّ أَتَوۡهُ دَٰخِرِينَ ﴿87﴾

veyevme yünfeḫu fi-ṣṣûri fefezi`a men fi-ssemâvâti vemen fi-l'arḍi illâ men şâe-llâh. veküllün etevhü dâḫirîn.

87. Sûrun üflendiği gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · يُنفَخُ üfleneceği · فِى Sur'a · ٱلصُّورِ · فَفَزِعَ korku içinde kalırlar (bayılır) · مَن kimseler · فِى göklerde bulunan · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَمَن ve kimseler · فِى ve yerde bulunan · ٱلْأَرْضِ · إِلَّا dışındaki · مَن kimseler · شَآءَ diledikleri · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · وَكُلٌّ ve hepsi · أَتَوْهُ O'na gelirler · دَٰخِرِينَ boyun bükerek

وَتَرَى ٱلۡجِبَالَ تَحۡسَبُهَا جَامِدَةࣰ وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ ٱلسَّحَابِۚ صُنۡعَ ٱللَّهِ ٱلَّذِيٓ أَتۡقَنَ كُلَّ شَيۡءٍۚ إِنَّهُۥ خَبِيرُۢ بِمَا تَفۡعَلُونَ ﴿88﴾

vetera-lcibâle taḥsebühâ câmidetev vehiye temürru merra-sseḥâb. ṣun`a-llâhi-lleẕî etḳane külle şey'. innehû ḫabîrum bimâ tef`alûn.

88. Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.

Kelime meali

وَتَرَى görürsün · ٱلْجِبَالَ dağları · تَحْسَبُهَا sandığın · جَامِدَةًۭ cansız · وَهِىَ o · تَمُرُّ yürümektedir · مَرَّ yürümesi gibi · ٱلسَّحَابِ ۚ bulutun · صُنْعَ yapısıdır · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلَّذِىٓ gayet iyi yapan · أَتْقَنَ · كُلَّ her · شَىْءٍ ۚ şeyi · إِنَّهُۥ doğrusu O · خَبِيرٌۢ haber almaktadır · بِمَا şeyleri · تَفْعَلُونَ yaptıklarınız

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُۥ خَيۡرࣱ مِّنۡهَا وَهُم مِّن فَزَعࣲ يَوۡمَئِذٍ ءَامِنُونَ ﴿89﴾

men câe bilḥaseneti felehû ḫayrum minhâ. vehüm min feza`iy yevmeiẕin âminûn.

89. Kim (ilâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyamet dehşetinden de etkilenmezler.

Kelime meali

مَن kim · جَآءَ getirirse · بِٱلْحَسَنَةِ iyilik · فَلَهُۥ ona vardır · خَيْرٌۭ daha hayırlısı · مِّنْهَا ondan · وَهُم ve onlar · مِّن korkudan uzaktırlar · فَزَعٍۢ · يَوْمَئِذٍ o gün · ءَامِنُونَ güven içindedirler

وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَكُبَّتۡ وُجُوهُهُمۡ فِي ٱلنَّارِ هَلۡ تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿90﴾

vemen câe bisseyyieti fekübbet vucûhühüm fi-nnâr. hel tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.

90. Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar. Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz?

Kelime meali

وَمَن ve kim · جَآءَ getirirse · بِٱلسَّيِّئَةِ kötülük · فَكُبَّتْ yıkılır · وُجُوهُهُمْ onların yüzleri · فِى cehenneme · ٱلنَّارِ · هَلْ cezalandırılıyorsunuz-mi? · تُجْزَوْنَ cezalandırılıyorsunuz · إِلَّا · مَا şeylerden · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

إِنَّمَآ أُمِرۡتُ أَنۡ أَعۡبُدَ رَبَّ هَٰذِهِ ٱلۡبَلۡدَةِ ٱلَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُۥ كُلُّ شَيۡءࣲۖ وَأُمِرۡتُ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿91﴾

innemâ ümirtü en a`büde rabbe hâẕihi-lbeldeti-lleẕî ḥarramehâ velehû küllü şey'. veümirtü en ekûne mine-lmüslimîn.

91–92. De ki: “Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin rabbine, yalnız O’na kulluk etmem emredildi; zaten her şey O’na aittir. Bir de bana müslümanlardan olmam ve Kur’an’ı okumam emredildi.” Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: “Ben sadece uyarıcılardanım.”

Kelime meali

إِنَّمَآ elbette · أُمِرْتُ ben emrolundum · أَنْ sadece kulluk etmekle · أَعْبُدَ · رَبَّ Rabbine · هَـٰذِهِ bu · ٱلْبَلْدَةِ kentin · ٱلَّذِى O · حَرَّمَهَا burayı saygıdeğer kıldı · وَلَهُۥ ve O'nundur · كُلُّ her · شَىْءٍۢ ۖ şey · وَأُمِرْتُ ve bana emredildi · أَنْ olmam · أَكُونَ · مِنَ müslümanlardan · ٱلْمُسْلِمِينَ

وَأَنۡ أَتۡلُوَاْ ٱلۡقُرۡءَانَۖ فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهۡتَدِي لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن ضَلَّ فَقُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ﴿92﴾

veen etlüve-lḳur'ân. femeni-htedâ feinnemâ yehtedî linefsih. vemen ḍalle feḳul innemâ ene mine-lmünẕirîn.

Kelime meali

وَأَنْ ve (emredildi) · أَتْلُوَا۟ okumam; · ٱلْقُرْءَانَ ۖ Kur'an · فَمَنِ şimdi kim · ٱهْتَدَىٰ yola gelirse · فَإِنَّمَا elbette · يَهْتَدِى yola gelmiş olur · لِنَفْسِهِۦ ۖ kendi yararına · وَمَن ve kim · ضَلَّ saparsa · فَقُلْ de ki · إِنَّمَآ elbette · أَنَا۠ ben · مِنَ ancak uyarıcılardanım · ٱلْمُنذِرِينَ

وَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ سَيُرِيكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ فَتَعۡرِفُونَهَاۚ وَمَا رَبُّكَ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿93﴾

veḳuli-lḥamdü lillâhi seyürîküm âyâtihî feta`rifûnehâ. vemâ rabbüke bigâfilin `ammâ ta`melûn.

93. Ve şunu da söyle: “Hamd Allah’a mahsustur. O, işaretlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Kelime meali

وَقُلِ ve de ki · ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · سَيُرِيكُمْ O size gösterecek · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · فَتَعْرِفُونَهَا ۚ siz de onları tanıyacaksınız · وَمَا ve değildir · رَبُّكَ Rabbin · بِغَـٰفِلٍ gafil · عَمَّا şeylerden · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız