Şuarâ Suresi
Şuarâ suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
طسٓمٓ ﴿1﴾
ṭâ-sîn-mîm.
1. Tâ-sîn-mîm.
Kelime meali
طسٓمٓ Ta sin mim
تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ﴿2﴾
tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.
2. Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir.
Kelime meali
تِلْكَ şunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın · ٱلْمُبِينِ apaçık
لَعَلَّكَ بَٰخِعࣱ نَّفۡسَكَ أَلَّا يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ﴿3﴾
le`alleke bâḫi`un nefseke ellâ yekûnû mü'minîn.
3. İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!
Kelime meali
لَعَلَّكَ sen neredeyse · بَـٰخِعٌۭ helak edeceksin · نَّفْسَكَ kendini · أَلَّا diye · يَكُونُوا۟ etmiyorlar · مُؤْمِنِينَ iman
إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةࣰ فَظَلَّتۡ أَعۡنَٰقُهُمۡ لَهَا خَٰضِعِينَ ﴿4﴾
in neşe' nünezzil `aleyhim mine-ssemâi âyeten feżallet a`nâḳuhüm lehâ ḫâḍi`în.
4. Biz istesek onlara gökten bir mûcize indiririz de derhal ona boyun eğerler.
Kelime meali
إِن eğer · نَّشَأْ dilesek · نُنَزِّلْ indiririz · عَلَيْهِم onların üzerine · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · ءَايَةًۭ bir mu'cize · فَظَلَّتْ ve oluverir · أَعْنَـٰقُهُمْ boyunları · لَهَا ona · خَـٰضِعِينَ eğilip kalmış
وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن ذِكۡرࣲ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ مُحۡدَثٍ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ ﴿5﴾
vemâ ye'tîhim min ẕikrim mine-rraḥmâni muḥdeŝin illâ kânû `anhü mü`riḍîn.
5. Ne zaman Rahmân’dan kendilerine yeni bir uyarı gelse mutlaka bundan yüz çevirmektedirler.
Kelime meali
وَمَا ve · يَأْتِيهِم onlara gelmez · مِّن hiçbir · ذِكْرٍۢ Zikir (uyarı) · مِّنَ Rahmandan · ٱلرَّحْمَـٰنِ · مُحْدَثٍ yeni · إِلَّا olmadıkları · كَانُوا۟ · عَنْهُ ondan · مُعْرِضِينَ yüz çevirici
فَقَدۡ كَذَّبُواْ فَسَيَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿6﴾
feḳad keẕẕebû feseye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn.
6. Hep yalanladılar, fakat alay edip durdukları şeylere ait bilgiler yakında onlara gelecektir!
Kelime meali
فَقَدْ şüphesiz · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · فَسَيَأْتِيهِمْ ama kendilerine gelecektir · أَنۢبَـٰٓؤُا۟ haberleri · مَا şeyin · كَانُوا۟ oldukları · بِهِۦ onunla · يَسْتَهْزِءُونَ alay edip duruyor(lar)
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجࣲ كَرِيمٍ ﴿7﴾
evelem yerav ile-l'arḍi kem embetnâ fîhâ min külli zevcin kerîm.
7. Peki o inkârcılar yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Orada her türden nice değerli bitkiler çıkarmışızdır.
Kelime meali
أَوَلَمْ bakmadılar mı? · يَرَوْا۟ · إِلَى yeryüzüne · ٱلْأَرْضِ · كَمْ kaç · أَنۢبَتْنَا bitirmişizdir · فِيهَا orada · مِن çeşitten · كُلِّ her · زَوْجٍۢ çifti · كَرِيمٍ güzel
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿8﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
8. Şüphesiz bunlarda alınacak büyük bir ders vardır; ama çoğu iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değillerdir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inanıcı
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿9﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
9. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O · ٱلْعَزِيزُ üstündür · ٱلرَّحِيمُ merhamet edendir
وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿10﴾
veiẕ nâdâ rabbüke mûsâ eni-'ti-lḳavme-żżâlimîn.
10–11. Hani rabbin Mûsâ’ya, şöyle seslenmişti: “O zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı?”
Kelime meali
وَإِذْ hani · نَادَىٰ seslenmişti · رَبُّكَ Rabbin · مُوسَىٰٓ Musa'ya · أَنِ diye · ٱئْتِ git · ٱلْقَوْمَ kavmine · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimler
قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَۚ أَلَا يَتَّقُونَ ﴿11﴾
ḳavme fir`avn. elâ yetteḳûn.
Kelime meali
قَوْمَ kavmine · فِرْعَوْنَ ۚ Fir'avn'ın · أَلَا onlar korunmayacaklar mı? · يَتَّقُونَ
قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ ﴿12﴾
ḳâle rabbi innî eḫâfü ey yükeẕẕibûn.
12. Mûsâ, “Rabbim! Doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum;
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · رَبِّ Rabbim · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَخَافُ korkuyorum · أَن diye · يُكَذِّبُونِ beni yalanlayacaklar
وَيَضِيقُ صَدۡرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَٰرُونَ ﴿13﴾
veyeḍîḳu ṣadrî velâ yenṭaliḳu lisânî feersil ilâ hârûn.
13. Göğsüm daralıyor, dilim dolaşıyor; onun için bu elçilik görevini Hârûn’a yükle.
Kelime meali
وَيَضِيقُ ve daralıyor · صَدْرِى göğsüm · وَلَا ve · يَنطَلِقُ açılmıyor · لِسَانِى dilim · فَأَرْسِلْ onun için elçilik ver · إِلَىٰ Harun'a da · هَـٰرُونَ
وَلَهُمۡ عَلَيَّ ذَنۢبࣱ فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ ﴿14﴾
velehüm `aleyye ẕembün feeḫâfü ey yaḳtülûn.
14. Ayrıca ben onlar nezdinde suçluyum; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum” dedi.
Kelime meali
وَلَهُمْ ve onların var · عَلَىَّ bana yükledikleri · ذَنۢبٌۭ bir suç · فَأَخَافُ korkuyorum · أَن diye · يَقْتُلُونِ beni öldürecekler
قَالَ كَلَّاۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ ﴿15﴾
ḳâle kellâ. feẕhebâ biâyâtinâ innâ me`aküm müstemi`ûn.
15. Allah, “Hayır, asla böyle olmayacak!” buyurdu. “Haydi ikiniz de mûcizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.”
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi · كَلَّا ۖ hayır · فَٱذْهَبَا ikiniz de gidin · بِـَٔايَـٰتِنَآ ۖ ayetlerimizle · إِنَّا şüphesiz biz · مَعَكُم sizinle beraberiz · مُّسْتَمِعُونَ dinliyoruz
فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿16﴾
fe'tiyâ fir`avne feḳûlâ innâ rasûlü rabbi-l`âlemîn.
16–17. Firavun’a gidin ve deyin ki: “Gerçekten biz, İsrâiloğulları’nı bizimle beraber göndermen için âlemlerin rabbinin elçisiyiz.”
Kelime meali
فَأْتِيَا gidin ikiniz · فِرْعَوْنَ Fir'avn'e · فَقُولَآ ve deyin ki · إِنَّا gerçekten biz · رَسُولُ elçisiyiz · رَبِّ Rabbinin · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿17﴾
en ersil me`anâ benî isrâîl.
Kelime meali
أَنْ gönder · أَرْسِلْ · مَعَنَا bizimle beraber · بَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدࣰ ا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ ﴿18﴾
ḳâle elem nürabbike fînâ velîdev velebiŝte fînâ min `umürike sinîn.
18. (Makamına vardıklarında Mûsâ’ya) Firavun şöyle dedi: “Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi ki · أَلَمْ biz seni yetiştirmedik mi? · نُرَبِّكَ · فِينَا içimizden · وَلِيدًۭا bir çocuk olarak · وَلَبِثْتَ ve kalmadın mı? · فِينَا aramızda · مِنْ ömründen · عُمُرِكَ · سِنِينَ nice yıllar
وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِي فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿19﴾
vefe`alte fa`leteke-lletî fe`alte veente mine-lkâfirîn.
19. Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin!”
Kelime meali
وَفَعَلْتَ ve yaptın · فَعْلَتَكَ yaptığın · ٱلَّتِى o (kötü) işi · فَعَلْتَ · وَأَنتَ ve sen · مِنَ nankörlerden(sin) · ٱلْكَـٰفِرِينَ
قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذࣰ ا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿20﴾
ḳâle fe`altühâ iẕev veenâ mine-ḍḍâllîn.
20. Mûsâ, “Ben” dedi, “O işi, (sonunun ölüme varacağını) bilmeden yaptım.
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · فَعَلْتُهَآ onu yaptığım · إِذًۭا zaman · وَأَنَا۠ ben · مِنَ dalalette idim · ٱلضَّآلِّينَ
فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكۡمࣰ ا وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿21﴾
feferartü minküm lemmâ ḫiftüküm fevehebe lî rabbî ḥukmev vece`alenî mine-lmürselîn.
21. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra rabbim bana doğru karar vermeyi öğretti ve beni peygamberlerden biri yaptı.
Kelime meali
فَفَرَرْتُ kaçtım · مِنكُمْ aranızdan · لَمَّا sizden korkunca · خِفْتُكُمْ · فَوَهَبَ sonra verdi · لِى bana · رَبِّى Rabbim · حُكْمًۭا hükümdarlık · وَجَعَلَنِى ve beni yaptı · مِنَ elçilerden · ٱلْمُرْسَلِينَ
وَتِلۡكَ نِعۡمَةࣱ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿22﴾
vetilke ni`metün temünnühâ `aleyye en `abbette benî isrâîl.
22. O nimet diye başıma kaktığın şeye gelince o da İsrâiloğulları’nı kendine kul köle etmenden ibarettir.”
Kelime meali
وَتِلْكَ ve işte · نِعْمَةٌۭ ni'met · تَمُنُّهَا kaktığın · عَلَىَّ başıma · أَنْ (yüzündendir) · عَبَّدتَّ köle yapman · بَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿23﴾
ḳâle fir`avnü vemâ rabbü-l`âlemîn.
23. Firavun, “Âlemlerin rabbi de kimdir?” diye sordu.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · فِرْعَوْنُ Fir'avn · وَمَا nedir? · رَبُّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ﴿24﴾
ḳâle rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. in küntüm mûḳinîn.
24. Mûsâ, “Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbidir” diye cevap verdi.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · رَبُّ Rabbidir · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve olanların · بَيْنَهُمَآ ۖ ikisi arasında · إِن eğer · كُنتُم iseniz · مُّوقِنِينَ gerçekten inanan kimseler
قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُۥٓ أَلَا تَسۡتَمِعُونَ ﴿25﴾
ḳâle limen ḥavlehû elâ testemi`ûn.
25. Firavun yanında bulunanlara, “Ne dediğini duydunuz değil mi?” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · لِمَنْ kimselere · حَوْلَهُۥٓ çevresinde bulunan · أَلَا işitiyor musunuz? · تَسْتَمِعُونَ
قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿26﴾
ḳâle rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn.
26. Mûsâ, “O, sizin de rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da rabbidir” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · رَبُّكُمْ sizin Rabbinizdir · وَرَبُّ ve Rabbidir · ءَابَآئِكُمُ atalarınızın · ٱلْأَوَّلِينَ önceki
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِيٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونࣱ ﴿27﴾
ḳâle inne rasûlekümü-lleẕî ürsile ileyküm lemecnûn.
27. Firavun, “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · إِنَّ şüphesiz · رَسُولَكُمُ elçiniz · ٱلَّذِىٓ gönderilen · أُرْسِلَ · إِلَيْكُمْ size · لَمَجْنُونٌۭ mutlaka delidir
قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿28﴾
ḳâle rabbü-lmeşriḳi velmagribi vemâ beynehümâ. in küntüm ta`ḳilûn.
28. Mûsâ devamla şunu söyledi: “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların rabbidir.”
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · رَبُّ Rabbidir · ٱلْمَشْرِقِ doğunun · وَٱلْمَغْرِبِ ve batının · وَمَا ve olanların · بَيْنَهُمَآ ۖ bunlar arasında · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · تَعْقِلُونَ düşünüyor
قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَٰهًا غَيۡرِي لَأَجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ ﴿29﴾
ḳâle leini-tteḫaẕte ilâhen gayrî leec`alenneke mine-lmescûnîn.
29. Firavun, “Benden başkasını tanrı edinirsen, yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürüm!” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · لَئِنِ andolsun ki eğer · ٱتَّخَذْتَ edinirsen · إِلَـٰهًا bir tanrı · غَيْرِى benden başka · لَأَجْعَلَنَّكَ seni mutlaka yapacağım · مِنَ zindana atılanlardan · ٱلْمَسْجُونِينَ
قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَيۡءࣲ مُّبِينࣲ ﴿30﴾
ḳâle evelev ci'tüke bişey'im mübîn.
30. Mûsâ, “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” diye sordu.
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · أَوَلَوْ sana getirsem de mi? · جِئْتُكَ · بِشَىْءٍۢ bir şey · مُّبِينٍۢ apaçık
قَالَ فَأۡتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿31﴾
ḳâle fe'ti bihî in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
31. Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu” diye karşılık verdi.
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · فَأْتِ getir · بِهِۦٓ onu · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğrulardan · ٱلصَّـٰدِقِينَ
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانࣱ مُّبِينࣱ ﴿32﴾
feelḳâ `aṣâhü feiẕâ hiye ŝü`bânüm mübîn.
32. Bunun üzerine Mûsâ asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş!
Kelime meali
فَأَلْقَىٰ sonra attı · عَصَاهُ asasını · فَإِذَا bir de (baktılar ki) · هِىَ o · ثُعْبَانٌۭ bir ejderha · مُّبِينٌۭ apaçık
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ ﴿33﴾
veneza`a yedehû feiẕâ hiye beyḍâü linnâżirîn.
33. Sonra elini çıkardı; o da bakanlara beyaz ışık saçan bir şey oluvermiş!
Kelime meali
وَنَزَعَ ve çıkardı · يَدَهُۥ elini · فَإِذَا işte · هِىَ o (da) · بَيْضَآءُ parıl parıl parlıyor(du) · لِلنَّـٰظِرِينَ bakanlara
قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمࣱ ﴿34﴾
ḳâle lilmelei ḥavlehû inne hâẕâ lesâḥirun `alîm.
34. Firavun, çevresindeki seçkinlere şöyle dedi: “Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz!
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · لِلْمَلَإِ ileri gelenlere · حَوْلَهُۥٓ çevresindeki · إِنَّ şüphesiz · هَـٰذَا bu · لَسَـٰحِرٌ bir büyücüdür · عَلِيمٌۭ bilen
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ ﴿35﴾
yürîdü ey yuḫriceküm min arḍiküm bisiḥrih. femâẕâ te'mürûn.
35. Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Buna karşı ne buyurursunuz?”
Kelime meali
يُرِيدُ istiyor · أَن sizi çıkarmak · يُخْرِجَكُم · مِّنْ toprağınızdan · أَرْضِكُم · بِسِحْرِهِۦ büyüsüyle · فَمَاذَا o halde ne? · تَأْمُرُونَ buyurursunuz
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ﴿36﴾
ḳâlû ercih veeḫâhü veb`aŝ fi-lmedâini ḥâşirîn.
36. Dediler ki: “Onu ve kardeşini bir süre alıkoy ve sihirbaz toplamak üzere şehirlere (adamlar) gönder;
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler ki · أَرْجِهْ onu beklet · وَأَخَاهُ ve kardeşini · وَٱبْعَثْ ve gönder · فِى kentlere · ٱلْمَدَآئِنِ · حَـٰشِرِينَ toplayıcılar
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمࣲ ﴿37﴾
ye'tûke bikülli seḥḥârin `alîm.
37. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.”
Kelime meali
يَأْتُوكَ sana getirsinler · بِكُلِّ bütün · سَحَّارٍ büyücüleri · عَلِيمٍۢ bilgin
فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ ﴿38﴾
fecümi`a-sseḥaratü limîḳâti yevmim ma`lûm.
38. Böylece sihirbazlar belli bir günün ilân edilmiş vaktinde bir araya getirildi.
Kelime meali
فَجُمِعَ ve bir araya getirildi · ٱلسَّحَرَةُ büyücüler · لِمِيقَـٰتِ belirlenen vaktinde · يَوْمٍۢ bir günün · مَّعْلُومٍۢ belli
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ ﴿39﴾
veḳîle linnâsi hel entüm müctemi`ûn.
39. Halka, “Siz de toplantıya gelmiyor musunuz?” denildi.
Kelime meali
وَقِيلَ ve denildi · لِلنَّاسِ halka da · هَلْ musunuz? · أَنتُم siz de · مُّجْتَمِعُونَ toplanıyor
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ﴿40﴾
le`allenâ nettebi`u-sseḥarate in kânû hümü-lgâlibîn.
40. “Sihirbazlar üstün gelirlerse -ki ümidimiz budur- herhalde onların yolundan gideriz.”
Kelime meali
لَعَلَّنَا umarız ki · نَتَّبِعُ onlara uyarız · ٱلسَّحَرَةَ büyücülere · إِن eğer · كَانُوا۟ ise · هُمُ onlar · ٱلْغَـٰلِبِينَ üstün gelirler
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ﴿41﴾
felemmâ câe-sseḥaratü ḳâlû lifir`avne einne lenâ leecran in künnâ naḥnü-lgâlibîn.
41. Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a, “Üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ geldi(ler) · ٱلسَّحَرَةُ büyücüler · قَالُوا۟ dediler · لِفِرْعَوْنَ Fir'avn'a · أَئِنَّ var değil mi? · لَنَا bize · لَأَجْرًا bir ücret · إِن eğer · كُنَّا olursak · نَحْنُ biz · ٱلْغَـٰلِبِينَ üstün gelenler
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذࣰ ا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ﴿42﴾
ḳâle ne`am veinneküm iẕel lemine-lmüḳarrabîn.
42. Firavun, “Evet”, dedi; “O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız.”
Kelime meali
قَالَ dedi · نَعَمْ evet · وَإِنَّكُمْ şüphesiz siz · إِذًۭا o takdirde · لَّمِنَ yakınlardan olacaksınız · ٱلْمُقَرَّبِينَ
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ ﴿43﴾
ḳâle lehüm mûsâ elḳû mâ entüm mülḳûn.
43. Mûsâ sihirbazlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · لَهُم onlara · مُّوسَىٰٓ Musa · أَلْقُوا۟ atın · مَآ şeyi · أَنتُم siz · مُّلْقُونَ atacağınız
فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ﴿44﴾
feelḳav ḥibâlehüm ve`iṣiyyehüm veḳâlû bi`izzeti fir`avne innâ lenaḥnü-lgâlibûn.
44. Bunun üzerine iplerini, değneklerini yere attılar ve dediler ki: “Firavun’un üstün gücü adına, elbette üstün gelen biz olacağız.”
Kelime meali
فَأَلْقَوْا۟ sonra attılar · حِبَالَهُمْ iplerini · وَعِصِيَّهُمْ ve değneklerini · وَقَالُوا۟ ve dediler · بِعِزَّةِ şerefine · فِرْعَوْنَ Fir'avn'ın · إِنَّا biz · لَنَحْنُ elbette biz · ٱلْغَـٰلِبُونَ galib geleceğiz
فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ ﴿45﴾
feelḳâ mûsâ `aṣâhü feiẕâ hiye telḳafü mâ ye'fikûn.
45. Sonra Mûsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler, onların düzmece nesnelerini yutuveriyor!
Kelime meali
فَأَلْقَىٰ attı · مُوسَىٰ Musa · عَصَاهُ asasını · فَإِذَا birden · هِىَ o · تَلْقَفُ yutmağa başladı · مَا şey(ler)i · يَأْفِكُونَ onların uydurdukları
فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ ﴿46﴾
feülḳiye-sseḥaratü sâcidîn.
46. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
Kelime meali
فَأُلْقِىَ derhal kapandılar · ٱلسَّحَرَةُ büyücüler · سَـٰجِدِينَ secdeye
قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿47﴾
ḳâlû âmennâ birabbi-l`âlemîn.
47–48. “Âlemlerin rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un rabbine iman ettik” dediler.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · ءَامَنَّا inandık · بِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿48﴾
rabbi mûsâ vehârûn.
Kelime meali
رَبِّ Rabbine · مُوسَىٰ Musa'nın · وَهَـٰرُونَ ve Harun'un
قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفࣲ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿49﴾
ḳâle âmentüm lehû ḳable en âẕene leküm. innehû lekebîrukümü-lleẕî `allemekümü-ssiḥr. felesevfe ta`lemûn. leüḳaṭṭi`anne eydiyeküm veercüleküm min ḫilâfiv veleüṣallibenneküm ecme`în.
49. Firavun dedi ki: “Benim size izin vermemi beklemeden ona iman ediyorsunuz, öyle mi? Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış! Ama şimdi göreceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!”
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · ءَامَنتُمْ inandınız mı? · لَهُۥ ona · قَبْلَ önce · أَنْ ben izin vermeden · ءَاذَنَ · لَكُمْ ۖ size · إِنَّهُۥ şüphesiz O · لَكَبِيرُكُمُ büyüğünüzdür · ٱلَّذِى size öğreten · عَلَّمَكُمُ · ٱلسِّحْرَ büyüyü · فَلَسَوْفَ öyleyse yakında · تَعْلَمُونَ ۚ bileceksiniz · لَأُقَطِّعَنَّ mutlaka keseceğim · أَيْدِيَكُمْ ellerinizi · وَأَرْجُلَكُم ve ayaklarınızı · مِّنْ çapraz olarak · خِلَـٰفٍۢ · وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ ve asacağım · أَجْمَعِينَ hepinizi
قَالُواْ لَا ضَيۡرَۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ﴿50﴾
ḳâlû lâ ḍayr. innâ ilâ rabbinâ münḳalibûn.
50. “Zararı yok” dediler, “Nasıl olsa biz rabbimize dönüyoruz.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · لَا yok · ضَيْرَ ۖ zarar · إِنَّآ muhakkak biz · إِلَىٰ Rabbimize · رَبِّنَا · مُنقَلِبُونَ döneceğiz
إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿51﴾
innâ naṭme`u ey yagfira lenâ rabbünâ ḫaṭâyânâ en künnâ evvele-lmü'minîn.
51. İlk iman edenler olduğumuz için rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”
Kelime meali
إِنَّا şüphesiz biz · نَطْمَعُ umarız · أَن bağışlayacağını · يَغْفِرَ · لَنَا bizi · رَبُّنَا Rabbimizin · خَطَـٰيَـٰنَآ hatalarımızı · أَن için · كُنَّآ olduğumuz · أَوَّلَ ilk · ٱلْمُؤْمِنِينَ inananlar
۞وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِيٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ﴿52﴾
veevḥaynâ ilâ mûsâ en esri bi`ibâdî inneküm müttebe`ûn.
52. Mûsâ’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz” diye vahyettik.
Kelime meali
۞ وَأَوْحَيْنَآ ve vahyettik · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰٓ · أَنْ diye · أَسْرِ geceleyin yürüt · بِعِبَادِىٓ kullarımı · إِنَّكُم siz mutlaka · مُّتَّبَعُونَ takibedileceksiniz
فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ﴿53﴾
feersele fir`avnü fi-lmedâini ḥâşirîn.
53. Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi.
Kelime meali
فَأَرْسَلَ sonra gönderdi · فِرْعَوْنُ Fir'avn · فِى kentlere · ٱلْمَدَآئِنِ · حَـٰشِرِينَ (asker) toplayıcılar
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَشِرۡذِمَةࣱ قَلِيلُونَ ﴿54﴾
inne hâülâi leşirẕimetün ḳalîlûn.
54. (Adamlarına) “Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk;
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · هَـٰٓؤُلَآءِ şunlar · لَشِرْذِمَةٌۭ topluluktur · قَلِيلُونَ az bir
وَإِنَّهُمۡ لَنَا لَغَآئِظُونَ ﴿55﴾
veinnehüm lenâ legâiżûn.
55. Fakat bize karşı nefretle doludurlar.
Kelime meali
وَإِنَّهُمْ ve elbette onlar · لَنَا bizi · لَغَآئِظُونَ kızdırmaktadırlar
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ ﴿56﴾
veinnâ lecemî`un ḥâẕirûn.
56. Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz” (dedi).
Kelime meali
وَإِنَّا ve mutlaka biz; · لَجَمِيعٌ bir cemaatiz · حَـٰذِرُونَ ihtiyatlı
فَأَخۡرَجۡنَٰهُم مِّن جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ ﴿57﴾
feaḫracnâhüm min cennâtiv ve`uyûn.
57–58. Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik.
Kelime meali
فَأَخْرَجْنَـٰهُم böylece biz onları çıkardık · مِّن bahçeler(in)den · جَنَّـٰتٍۢ · وَعُيُونٍۢ ve çeşmeler(inden)
وَكُنُوزࣲ وَمَقَامࣲ كَرِيمࣲ ﴿58﴾
vekünûziv vemeḳâmin kerîm.
Kelime meali
وَكُنُوزٍۢ ve hazineler(inden) · وَمَقَامٍۢ ve yer(lerinden) · كَرِيمٍۢ o güzel
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿59﴾
keẕâlik. veevraŝnâhâ benî isrâîl.
59. İşte böyle. Bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları’na verdik.
Kelime meali
كَذَٰلِكَ böylece · وَأَوْرَثْنَـٰهَا bunları miras yaptık · بَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ ﴿60﴾
feetbe`ûhüm müşriḳîn.
60. (Olaya gelince) Arkadan Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler.
Kelime meali
فَأَتْبَعُوهُم onların ardına düştüler · مُّشْرِقِينَ güneş doğarken
فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ ﴿61﴾
felemmâ terâe-lcem`âni ḳâle aṣḥâbü mûsâ innâ lemüdrakûn.
61. İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları, “İşte yakalandık!” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · تَرَٰٓءَا birbirini görünce · ٱلْجَمْعَانِ iki topluluk · قَالَ dedi(ler) · أَصْحَـٰبُ adamları · مُوسَىٰٓ Musa'nın · إِنَّا şüphesiz biz · لَمُدْرَكُونَ işte yakalandık
قَالَ كَلَّآۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ﴿62﴾
ḳâle kellâ. inne me`iye rabbî seyehdîn.
62. Mûsâ, “Hayır! Eminim ki rabbim benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · كَلَّآ ۖ hayır · إِنَّ şüphesiz · مَعِىَ benimle beraberdir · رَبِّى Rabbim · سَيَهْدِينِ bana yol gösterecektir
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقࣲ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿63﴾
feevḥaynâ ilâ mûsâ eni-ḍrib bi`aṣâke-lbaḥr. fenfeleḳa fekâne küllü firḳin keṭṭavdi-l`ażîm.
63. Bunun üzerine Mûsâ’ya, “Asân ile denize vur!” diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı, her parça koca bir dağ gibi oldu.
Kelime meali
فَأَوْحَيْنَآ diye vahyettik · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰٓ · أَنِ vur · ٱضْرِب · بِّعَصَاكَ değneğinle · ٱلْبَحْرَ ۖ denize · فَٱنفَلَقَ sonra yarıldı · فَكَانَ ve oldu · كُلُّ her · فِرْقٍۢ bölüm · كَٱلطَّوْدِ bir dağ gibi · ٱلْعَظِيمِ kocaman
وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿64﴾
veezlefnâ ŝemme-l'âḫarîn.
64. Ötekilerini de oraya getirdik.
Kelime meali
وَأَزْلَفْنَا ve yaklaştırdık · ثَمَّ buraya · ٱلْـَٔاخَرِينَ ötekileri
وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ﴿65﴾
veenceynâ mûsâ vemem me`ahû ecme`în.
65–66. Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardıktan sonra ötekilerini suda boğduk.
Kelime meali
وَأَنجَيْنَا ve kurtardık · مُوسَىٰ Musa'yı · وَمَن ve olanları · مَّعَهُۥٓ beraberinde · أَجْمَعِينَ hepsini
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿66﴾
ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · أَغْرَقْنَا boğduk · ٱلْـَٔاخَرِينَ ötekilerini
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿67﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
67. Şüphesiz bunda inandırıcı işaretler vardır; ama çokları imana gelmiş değildir.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama · كَانَ çokları · أَكْثَرُهُم · مُّؤْمِنِينَ inanmazlar
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿68﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
68. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٰهِيمَ ﴿69﴾
vetlü `aleyhim nebee ibrâhîm.
69. Onlara İbrâhim’in öyküsünü de anlat.
Kelime meali
وَٱتْلُ oku · عَلَيْهِمْ onlara · نَبَأَ haberini · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'in
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ ﴿70﴾
iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâ ta`büdûn.
70. Hani o, babasına ve kavmine, “Neye tapıyorsunuz?” diye sormuştu.
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لِأَبِيهِ babasına · وَقَوْمِهِۦ ve kavmine · مَا neye? · تَعْبُدُونَ tapıyorsunuz
قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامࣰ ا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ ﴿71﴾
ḳâlû na`büdü aṣnâmen feneżallü lehâ `âkifîn.
71. “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz” diye cevap verdiler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · نَعْبُدُ tapıyoruz · أَصْنَامًۭا putlara · فَنَظَلُّ duruyoruz · لَهَا onların önünde · عَـٰكِفِينَ ibadete
قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ ﴿72﴾
ḳâle hel yesme`ûneküm iẕ ted`ûn.
72. İbrâhim, “Peki ama, dedi, dua ettiğinizde onlar sizi işitiyorlar mı?
Kelime meali
قَالَ dedi ki · هَلْ onlar sizi işitiyorlarmı? · يَسْمَعُونَكُمْ · إِذْ zaman · تَدْعُونَ du'a ettiğiniz
أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ ﴿73﴾
ev yenfe`ûneküm ev yeḍurrûn.
73. Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?”
Kelime meali
أَوْ yahut · يَنفَعُونَكُمْ size fayda verebiliyorlar (mı?) · أَوْ veya · يَضُرُّونَ zarar verebiliyorlar( mı)?
قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ ﴿74﴾
ḳâlû bel vecednâ âbâenâ keẕâlike yef`alûn.
74. “Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · بَلْ hayır · وَجَدْنَآ bulduk · ءَابَآءَنَا babalarımızı · كَذَٰلِكَ böyle · يَفْعَلُونَ yaparlarken
قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ﴿75﴾
ḳâle eferaeytüm mâ küntüm ta`büdûn.
75–76. İbrâhim dedi ki: “İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?
Kelime meali
قَالَ dedi · أَفَرَءَيْتُم gördünüz mü? · مَّا neye · كُنتُمْ tapıyorsunuz · تَعْبُدُونَ
أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلۡأَقۡدَمُونَ ﴿76﴾
entüm veâbâükümü-l'aḳdemûn.
Kelime meali
أَنتُمْ siz · وَءَابَآؤُكُمُ ve atalarınız · ٱلْأَقْدَمُونَ eski
فَإِنَّهُمۡ عَدُوࣱّ لِّيٓ إِلَّا رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿77﴾
feinnehüm `adüvvül lî illâ rabbe-l`âlemîn.
77. İyi bilin ki âlemlerin rabbi dışında taptıklarınız benim düşmanımdır;
Kelime meali
فَإِنَّهُمْ onlar · عَدُوٌّۭ düşmanımdır · لِّىٓ benim · إِلَّا yalnız hariç · رَبَّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
ٱلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهۡدِينِ ﴿78﴾
elleẕî ḫaleḳanî fehüve yehdîn.
78. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.
Kelime meali
ٱلَّذِى beni yaratan · خَلَقَنِى · فَهُوَ O'dur · يَهْدِينِ bana yol gösteren
وَٱلَّذِي هُوَ يُطۡعِمُنِي وَيَسۡقِينِ ﴿79﴾
velleẕî hüve yuṭ`imünî veyesḳîn.
79. Beni yediren ve içirendir.
Kelime meali
وَٱلَّذِى ve · هُوَ O'dur · يُطْعِمُنِى bana yediren · وَيَسْقِينِ ve içiren
وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ ﴿80﴾
veiẕâ meriḍtü fehüve yeşfîn.
80. Hastalandığım zaman bana şifa verendir.
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · مَرِضْتُ hastalandığım · فَهُوَ O'dur · يَشْفِينِ bana şifa veren
وَٱلَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحۡيِينِ ﴿81﴾
velleẕî yümîtünî ŝümme yuḥyîn.
81. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır.
Kelime meali
وَٱلَّذِى O'dur · يُمِيتُنِى beni öldürecek olan · ثُمَّ sonra · يُحْيِينِ diriltecek olan
وَٱلَّذِيٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِي خَطِيٓـَٔتِي يَوۡمَ ٱلدِّينِ ﴿82﴾
velleẕî aṭme`u ey yagfira lî ḫaṭîetî yevme-ddîn.
82. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.
Kelime meali
وَٱلَّذِىٓ ve O'dur · أَطْمَعُ umduğum · أَن afftmesini · يَغْفِرَ · لِى beni · خَطِيٓـَٔتِى hatamı · يَوْمَ günü · ٱلدِّينِ din (ceza)
رَبِّ هَبۡ لِي حُكۡمࣰ ا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّٰلِحِينَ ﴿83﴾
rabbi heb lî ḥukmev veelḥiḳnî biṣṣâliḥîn.
83. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.
Kelime meali
رَبِّ Rabbim · هَبْ ver · لِى bana · حُكْمًۭا hüküm · وَأَلْحِقْنِى ve beni kat · بِٱلصَّـٰلِحِينَ Salihler arasına
وَٱجۡعَل لِّي لِسَانَ صِدۡقࣲ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿84﴾
vec`al lî lisâne ṣidḳin fi-l'âḫirîn.
84. Arkadan gelecekler içinde iyilikle anılmayı bana nasip eyle!
Kelime meali
وَٱجْعَل ve nasib eyle · لِّى bana · لِسَانَ dili · صِدْقٍۢ doğruluk · فِى içinde · ٱلْـَٔاخِرِينَ sonra gelenler
وَٱجۡعَلۡنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ ﴿85﴾
vec`alnî miv veraŝeti cenneti-nne`îm.
85. Beni, naîm cennetine girenlerden eyle!
Kelime meali
وَٱجْعَلْنِى ve beni kıl · مِن varislerinden · وَرَثَةِ · جَنَّةِ cennetinin · ٱلنَّعِيمِ ni'met(i bol olan)
وَٱغۡفِرۡ لِأَبِيٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿86﴾
vagfir liebî innehû kâne mine-ḍḍâllîn.
86. Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu.
Kelime meali
وَٱغْفِرْ ve bağışla · لِأَبِىٓ babamı · إِنَّهُۥ çünkü o · كَانَ -dandır · مِنَ sapıklardandır · ٱلضَّآلِّينَ
وَلَا تُخۡزِنِي يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ ﴿87﴾
velâ tuḫzinî yevme yüb`aŝûn.
87–89. İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahcup etme!”
Kelime meali
وَلَا beni utandırma · تُخْزِنِى · يَوْمَ gün · يُبْعَثُونَ diriltilecekleri
يَوۡمَ لَا يَنفَعُ مَالࣱ وَلَا بَنُونَ ﴿88﴾
yevme lâ yenfe`u mâlüv velâ benûn.
Kelime meali
يَوْمَ o gün · لَا fayda vermez · يَنفَعُ · مَالٌۭ (ne) mal · وَلَا ne de · بَنُونَ oğullar
إِلَّا مَنۡ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلۡبࣲ سَلِيمࣲ ﴿89﴾
illâ men ete-llâhe biḳalbin selîm.
Kelime meali
إِلَّا dışındakine · مَنْ kimse · أَتَى getiren · ٱللَّهَ Allah'a · بِقَلْبٍۢ kalb · سَلِيمٍۢ sağlam ve temiz
وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ ﴿90﴾
veüzlifeti-lcennetü lilmütteḳîn.
90. O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.
Kelime meali
وَأُزْلِفَتِ ve yaklaştırılır · ٱلْجَنَّةُ cennet · لِلْمُتَّقِينَ muttakiler için
وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ ﴿91﴾
vebürrizeti-lceḥîmü lilgâvîn.
91. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir.
Kelime meali
وَبُرِّزَتِ ve karşısına çıkarılır · ٱلْجَحِيمُ cehennem · لِلْغَاوِينَ azgınların
وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ﴿92﴾
veḳîle lehüm eyne mâ küntüm ta`büdûn.
92–93. Onlara, “Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.
Kelime meali
وَقِيلَ ve denilir · لَهُمْ onlara · أَيْنَ hani nerede? · مَا şeyler · كُنتُمْ taptıklarınız · تَعْبُدُونَ
مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ ﴿93﴾
min dûni-llâh. hel yenṣurûneküm ev yenteṣirûn.
Kelime meali
مِن başkası · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · هَلْ size yardım ediyorlarmı? · يَنصُرُونَكُمْ · أَوْ yahut · يَنتَصِرُونَ kendilerine yardımları dokunuyor (mu?)
فَكُبۡكِبُواْ فِيهَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ ﴿94﴾
fekübkibû fîhâ hüm velgâvûn.
94–95. Artık onlar, o sapkınlar ve İblîs’in yandaşları toptan tepetaklak cehenneme atılırlar.
Kelime meali
فَكُبْكِبُوا۟ tepe taklak atılırlar · فِيهَا oraya · هُمْ onlar · وَٱلْغَاوُۥنَ ve azgınlar
وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ ﴿95﴾
vecünûdü iblîse ecme`ûn.
Kelime meali
وَجُنُودُ ve askerleri · إِبْلِيسَ İblis'in · أَجْمَعُونَ bütün
قَالُواْ وَهُمۡ فِيهَا يَخۡتَصِمُونَ ﴿96﴾
ḳâlû vehüm fîhâ yaḫteṣimûn.
96. Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle derler:
Kelime meali
قَالُوا۟ derler ki · وَهُمْ onlar · فِيهَا orada · يَخْتَصِمُونَ çekişerek
تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينٍ ﴿97﴾
tellâhi in künnâ lefî ḍalâlim mübîn.
97–98. “Vallahi, biz sizi âlemlerin rabbi ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
Kelime meali
تَٱللَّهِ vallahi · إِن gerçekten · كُنَّا biz -imişiz · لَفِى içinde · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍ apaçık
إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿98﴾
iẕ nüsevvîküm birabbi-l`âlemîn.
Kelime meali
إِذْ çünkü · نُسَوِّيكُم sizi eşit tutuyorduk · بِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ﴿99﴾
vemâ eḍallenâ ille-lmücrimûn.
99. Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı.
Kelime meali
وَمَآ bizi saptıramazlar · أَضَلَّنَآ · إِلَّا başkası · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlulardan
فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ ﴿100﴾
femâ lenâ min şâfi`în.
100–101. Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de samimi bir dostumuz.
Kelime meali
فَمَا artık yoktur · لَنَا bizim · مِن şefa'atçilerimiz · شَـٰفِعِينَ
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمࣲ ﴿101﴾
velâ ṣadîḳin ḥamîm.
Kelime meali
وَلَا ve yoktur · صَدِيقٍ bir dostumuz · حَمِيمٍۢ sıcak
فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةࣰ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿102﴾
felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmü'minîn.
102. Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa da müminlerden olsak!”
Kelime meali
فَلَوْ ah keşke · أَنَّ bizim için olsa · لَنَا · كَرَّةًۭ bir (dönüş) daha · فَنَكُونَ ve olsak · مِنَ inananlardan · ٱلْمُؤْمِنِينَ
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿103﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
103. İşte bu anlatılanlarda elbet alınacak büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ olmazlar · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿104﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
104. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿105﴾
keẕẕebet ḳavmü nûḥin-lmürselîn.
105. Nûh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanladı · قَوْمُ kavmi · نُوحٍ Nuh · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçileri
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿106﴾
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm nûḥun elâ tetteḳûn.
106. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “İnkârdan sakınmayacak mısınız?
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لَهُمْ onlara · أَخُوهُمْ kardeşleri · نُوحٌ Nuh · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿107﴾
innî leküm rasûlün emîn.
107. Bakınız ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Kelime meali
إِنِّى muhakkak ben · لَكُمْ sizin için · رَسُولٌ bir elçiyim · أَمِينٌۭ güvenilir
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿108﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
108. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿109﴾
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.
109. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Kelime meali
وَمَآ ve · أَسْـَٔلُكُمْ ben sizden istemiyorum · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiç · أَجْرٍ ۖ bir ücret · إِنْ yoktur · أَجْرِىَ bana bir ücret · إِلَّا başka · عَلَىٰ ait olandan · رَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿110﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
110. Artık Allah’a isyandan sakının ve bana itaat edin.”
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ öyle ise korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
۞قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلۡأَرۡذَلُونَ ﴿111﴾
ḳâlû enü'minü leke vettebe`ake-l'erẕelûn.
111. Şöyle cevap verdiler: “Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz!”
Kelime meali
۞ قَالُوٓا۟ dediler ki · أَنُؤْمِنُ biz inanır mıyız? · لَكَ sana · وَٱتَّبَعَكَ uymuşken · ٱلْأَرْذَلُونَ bayağı kimseler
قَالَ وَمَا عِلۡمِي بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿112﴾
ḳâle vemâ `ilmî bimâ kânû ya`melûn.
112. Nûh dedi ki: “Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · وَمَا ve · عِلْمِى ben bilmem · بِمَا şeyleri · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ onların yapıyor
إِنۡ حِسَابُهُمۡ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّيۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ ﴿113﴾
in ḥisâbühüm illâ `alâ rabbî lev teş`urûn.
113. Onların hesabı ancak rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!
Kelime meali
إِنْ doğrusu · حِسَابُهُمْ onların hesabı · إِلَّا ancak · عَلَىٰ aittir · رَبِّى ۖ Rabbime · لَوْ eğer · تَشْعُرُونَ düşünürseniz
وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿114﴾
vemâ ene biṭâridi-lmü'minîn.
114. Ben iman etmiş kimseleri kovacak değilim.
Kelime meali
وَمَآ ve değilim · أَنَا۠ ben · بِطَارِدِ kovacak · ٱلْمُؤْمِنِينَ inananları
إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ ﴿115﴾
in ene illâ neẕîrum mübîn.
115. Ben sadece gerçekleri apaçık ortaya koyan bir uyarıcıyım.”
Kelime meali
إِنْ değilim · أَنَا۠ ben · إِلَّا başka · نَذِيرٌۭ bir uyarıcı(dan) · مُّبِينٌۭ apaçık
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ ﴿116﴾
ḳâlû leil lem tentehi yâ nûḥu letekûnenne mine-lmercûmîn.
116. “Ey Nûh!” dediler, “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · لَئِن eğer · لَّمْ vazgeçmezsen · تَنتَهِ · يَـٰنُوحُ ey Nuh · لَتَكُونَنَّ mutlaka olacaksın · مِنَ taşlananlardan · ٱلْمَرْجُومِينَ
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِي كَذَّبُونِ ﴿117﴾
ḳâle rabbi inne ḳavmî keẕẕebûn.
117. Nûh, “Rabbim!” dedi, “Kavmim beni yalancılıkla suçluyor.
Kelime meali
قَالَ (Nuh) dedi · رَبِّ Rabbim · إِنَّ şüphesiz · قَوْمِى kavmim · كَذَّبُونِ beni yalanladı
فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِي وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحࣰ ا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿118﴾
feftaḥ beynî vebeynehüm fetḥav veneccinî vemem me`iye mine-lmü'minîn.
118. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!”
Kelime meali
فَٱفْتَحْ o halde aç · بَيْنِى benimle · وَبَيْنَهُمْ onların arasını · فَتْحًۭا (kesin hükümle) açarak · وَنَجِّنِى ve beni kurtar · وَمَن ve bulunanları · مَّعِىَ benimle beraber · مِنَ mü'minlerden · ٱلْمُؤْمِنِينَ
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ﴿119﴾
feenceynâhü vemem me`ahû fi-lfülki-lmeşḥûn.
119. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık.
Kelime meali
فَأَنجَيْنَـٰهُ biz de onu kurtardık · وَمَن ve bulunanları · مَّعَهُۥ onunla beraber · فِى içinde · ٱلْفُلْكِ gemi · ٱلْمَشْحُونِ dolu
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ ﴿120﴾
ŝümme agraḳnâ ba`dü-lbâḳîn.
120. Sonra geri kalanları da sulara gömdük.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · أَغْرَقْنَا boğduk · بَعْدُ bunun ardından · ٱلْبَاقِينَ geride kalanları
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿121﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
121. Doğrusu anlayanlar için bu kıssada büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değildir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿122﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
122. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿123﴾
keẕẕebet `âdün-lmürselîn.
123. Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanladı · عَادٌ Ad (kavmi) de · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçileri
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿124﴾
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm hûdün elâ tetteḳûn.
124. Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لَهُمْ onlara · أَخُوهُمْ kardeşleri · هُودٌ Hud · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿125﴾
innî leküm rasûlün emîn.
125. Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Kelime meali
إِنِّى şüphesiz ben · لَكُمْ sizin için · رَسُولٌ bir elçiyim · أَمِينٌۭ güvenilir
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿126﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
126. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿127﴾
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.
127. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Kelime meali
وَمَآ ben sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiç · أَجْرٍ ۖ bir ücret · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا ancak · عَلَىٰ aittir · رَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةࣰ تَعۡبَثُونَ ﴿128﴾
etebnûne bikülli rî`in âyeten ta`beŝûn.
128. Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz?
Kelime meali
أَتَبْنُونَ siz yapıyor musunuz? · بِكُلِّ her · رِيعٍ tepeye (yol üzerine) · ءَايَةًۭ bir işaret (saraylar) · تَعْبَثُونَ eğleniyor (musunuz?)
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ ﴿129﴾
vetetteḫiẕûne meṣâni`a le`alleküm taḫlüdûn.
129. Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız?
Kelime meali
وَتَتَّخِذُونَ ve ediniyorsunuz · مَصَانِعَ köşkler (ve müstahkem kaleler) · لَعَلَّكُمْ belki · تَخْلُدُونَ ebedi yaşarsınız diye
وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ ﴿130﴾
veiẕâ beṭaştüm beṭaştüm cebbârîn.
130. Gücünüzü hep zalim zorbalar gibi mi kullanırsınız?
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · بَطَشْتُم yakaladığınız · بَطَشْتُمْ yakalıyorsunuz · جَبَّارِينَ zorbalar gibi
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿131﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
131. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ o halde korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِيٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ ﴿132﴾
vetteḳu-lleẕî emeddeküm bimâ ta`lemûn.
132–134. Bildiğiniz şeyleri size veren, size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden Allah’a karşı gelmekten sakının.
Kelime meali
وَٱتَّقُوا۟ ve korkun · ٱلَّذِىٓ kimseden · أَمَدَّكُم size bol bol veren · بِمَا şeyleri (ni'metleri) · تَعْلَمُونَ bildiğiniz
أَمَدَّكُم بِأَنۡعَٰمࣲ وَبَنِينَ ﴿133﴾
emeddeküm bien`âmiv vebenîn.
Kelime meali
أَمَدَّكُم ki O size vermiştir · بِأَنْعَـٰمٍۢ davarlar · وَبَنِينَ ve oğullar
وَجَنَّٰتࣲ وَعُيُونٍ ﴿134﴾
vecennâtiv ve`uyûn.
Kelime meali
وَجَنَّـٰتٍۢ ve bahçeler · وَعُيُونٍ ve çeşmeler
إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ ﴿135﴾
innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin `ażîm.
135. Doğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.”
Kelime meali
إِنِّىٓ doğrusu ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُمْ size · عَذَابَ azabından · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍۢ büyük
قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٰعِظِينَ ﴿136﴾
ḳâlû sevâün `aleynâ eve`ażte em lem teküm mine-lvâ`iżîn.
136. Şöyle cevap verdiler: “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · سَوَآءٌ aynıdır · عَلَيْنَآ bizce · أَوَعَظْتَ öğüt versen de · أَمْ veya · لَمْ olmasan da · تَكُن · مِّنَ öğüt verenlerden · ٱلْوَٰعِظِينَ
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿137﴾
in hâẕâ illâ ḫulüḳu-l'evvelîn.
137. “Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir.
Kelime meali
إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu (davranışımız) · إِلَّا başka · خُلُقُ ahlakı(ndan) · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin
وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ﴿138﴾
vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.
138. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz.”
Kelime meali
وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِمُعَذَّبِينَ azaba uğratılacak
فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿139﴾
fekeẕẕebûhü feehleknâhüm. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
139. Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helâk ettik. Doğrusu bu anlatılanlarda büyük bir ibret vardır ama çokları inanmazlar.
Kelime meali
فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılar · فَأَهْلَكْنَـٰهُمْ ۗ biz de onları helak ettik · إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değildir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿140﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
140. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿141﴾
keẕẕebet ŝemûdü-lmürselîn.
141. Semûd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanladı · ثَمُودُ Semud (kavmi) de · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçileri
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿142﴾
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm ṣâliḥun elâ tetteḳûn.
142. Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti ki · لَهُمْ onlara · أَخُوهُمْ kardeşleri · صَـٰلِحٌ Salih · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿143﴾
innî leküm rasûlün emîn.
143. Bakınız, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Kelime meali
إِنِّى doğrusu ben · لَكُمْ sizin için · رَسُولٌ bir elçiyim · أَمِينٌۭ güvenilir
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿144﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
144. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿145﴾
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.
145. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Kelime meali
وَمَآ ben sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiç · أَجْرٍ ۖ bir ücret · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnız · عَلَىٰ aittir · رَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أَتُتۡرَكُونَ فِي مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ ﴿146﴾
etütrakûne fî mâ hâhünâ âminîn.
146–149. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Kelime meali
أَتُتْرَكُونَ bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? · فِى içinde · مَا burada · هَـٰهُنَآ · ءَامِنِينَ güven
فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ ﴿147﴾
fî cennâtiv ve`uyûn.
Kelime meali
فِى içinde · جَنَّـٰتٍۢ bahçeler · وَعُيُونٍۢ ve çeşme başlarında
وَزُرُوعࣲ وَنَخۡلࣲ طَلۡعُهَا هَضِيمࣱ ﴿148﴾
vezürû`iv venaḫlin ṭal`uhâ heḍîm.
Kelime meali
وَزُرُوعٍۢ ve ekinler arasında · وَنَخْلٍۢ ve hurmalıklarda · طَلْعُهَا tomurcuklu · هَضِيمٌۭ yumuşak
وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتࣰ ا فَٰرِهِينَ ﴿149﴾
vetenḥitûne mine-lcibâli büyûten fârihîn.
Kelime meali
وَتَنْحِتُونَ ve yontuyorsunuz · مِنَ dağlardan · ٱلْجِبَالِ · بُيُوتًۭا evler · فَـٰرِهِينَ ustalıkla
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿150﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
150. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَلَا تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ﴿151﴾
velâ tüṭî`û emra-lmüsrifîn.
151–152. Yeryüzünde düzeni bozan ama düzeltmeye yanaşmayan aşırıların istediklerini yapmayın.”
Kelime meali
وَلَا uymayın · تُطِيعُوٓا۟ · أَمْرَ emrine · ٱلْمُسْرِفِينَ aşırıların
ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ ﴿152﴾
elleẕîne yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimselerin · يُفْسِدُونَ bozgunculuk yapan · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ve · يُصْلِحُونَ ıslah etmeyenlerin
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ﴿153﴾
ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.
153. Dediler ki: “Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin!
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّمَآ doğrusu · أَنتَ sen · مِنَ iyice büyülenmişlerdensin · ٱلْمُسَحَّرِينَ
مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿154﴾
mâ ente illâ beşerum miŝlünâ. fe'ti biâyetin in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
154. Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mûcize getir.”
Kelime meali
مَآ değilsin · أَنتَ sen · إِلَّا başka · بَشَرٌۭ bir insandan · مِّثْلُنَا bizim gibi · فَأْتِ bize getir · بِـَٔايَةٍ bir mu'cize · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğrulardan · ٱلصَّـٰدِقِينَ
قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةࣱ لَّهَا شِرۡبࣱ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ ﴿155﴾
ḳâle hâẕihî nâḳatül lehâ şirbüv veleküm şirbü yevmim ma`lûm.
155–156. Sâlih, “İşte (mûcize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · هَـٰذِهِۦ işte bu · نَاقَةٌۭ dişi devedir · لَّهَا onun vardır · شِرْبٌۭ su içme hakkı · وَلَكُمْ ve sizin vardır · شِرْبُ su içme hakkı · يَوْمٍۢ bir gün · مَّعْلُومٍۢ belli
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءࣲ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ ﴿156﴾
velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbü yevmin `ażîm.
Kelime meali
وَلَا sakın · تَمَسُّوهَا ona dokundurmayın · بِسُوٓءٍۢ bir kötülük · فَيَأْخُذَكُمْ sonra sizi yakalar · عَذَابُ azabı · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍۢ büyük
فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَٰدِمِينَ ﴿157﴾
fe`aḳarûhâ feaṣbeḥû nâdimîn.
157–158. Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular; çünkü onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır ama çokları iman etmezler.
Kelime meali
فَعَقَرُوهَا nihayet onu kestiler · فَأَصْبَحُوا۟ ama oldular · نَـٰدِمِينَ pişman
فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿158﴾
feeḫaẕehümü-l`aẕâb. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
Kelime meali
فَأَخَذَهُمُ ve onları yakaladı · ٱلْعَذَابُ ۗ azab · إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değildir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿159﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
159. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿160﴾
keẕẕebet ḳavmü lûṭini-lmürselîn.
160. Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanladı · قَوْمُ kavmi · لُوطٍ Lut · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçileri
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿161﴾
iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm lûṭun elâ tetteḳûn.
161. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لَهُمْ onlara · أَخُوهُمْ kardeşleri · لُوطٌ Lut · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿162﴾
innî leküm rasûlün emîn.
162. Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Kelime meali
إِنِّى şüphesiz ben · لَكُمْ sizin için · رَسُولٌ bir elçiyim · أَمِينٌۭ güvenilir
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿163﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
163. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿164﴾
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.
164. Bunun için sizden karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Kelime meali
وَمَآ ben sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiç · أَجْرٍ ۖ bir ücret · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnız · عَلَىٰ aittir · رَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿165﴾
ete'tûne-ẕẕükrâne mine-l`âlemîn.
165–166. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!”
Kelime meali
أَتَأْتُونَ erkeklere-mi gidiyorsunuz? · ٱلذُّكْرَانَ erkeklere · مِنَ içinde · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ ﴿166﴾
veteẕerûne mâ ḫaleḳa leküm rabbüküm min ezvâciküm. bel entüm ḳavmün `âdûn.
Kelime meali
وَتَذَرُونَ ve bırakıyor (musunuz?) · مَا şeyleri · خَلَقَ yarattığı · لَكُمْ sizin için · رَبُّكُم Rabbinizin · مِّنْ eşlerinizi · أَزْوَٰجِكُم ۚ · بَلْ bilakis · أَنتُمْ siz · قَوْمٌ bir kavimsiniz · عَادُونَ sınırı aşan
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ ﴿167﴾
ḳâlû leil lem tentehi yâ lûṭu letekûnenne mine-lmuḫracîn.
167. “Ey Lût!” dediler, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · لَئِن andolsun eğer · لَّمْ vazgeçmezsen · تَنتَهِ · يَـٰلُوطُ ey Lut · لَتَكُونَنَّ mutlaka olacaksın · مِنَ sürülenlerden · ٱلْمُخْرَجِينَ
قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ ﴿168﴾
ḳâle innî li`ameliküm mine-lḳâlîn.
168. Lût, “Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Lut) dedi ki · إِنِّى şüphesiz ben · لِعَمَلِكُم sizin bu işinize · مِّنَ kızanlardanım · ٱلْقَالِينَ
رَبِّ نَجِّنِي وَأَهۡلِي مِمَّا يَعۡمَلُونَ ﴿169﴾
rabbi neccinî veehlî mimmâ ya`melûn.
169. “Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar” diye dua etti.
Kelime meali
رَبِّ Rabbim · نَجِّنِى beni kurtar · وَأَهْلِى ve ailemi · مِمَّا şeylerden · يَعْمَلُونَ yaptıkları
فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ﴿170﴾
fenecceynâhü veehlehû ecme`în.
170–171. Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.
Kelime meali
فَنَجَّيْنَـٰهُ biz de onu kurtardık · وَأَهْلَهُۥٓ ve ailesini · أَجْمَعِينَ tamamen
إِلَّا عَجُوزࣰ ا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿171﴾
illâ `acûzen fi-lgâbirîn.
Kelime meali
إِلَّا yalnız hariç · عَجُوزًۭا bir koca karı · فِى arasında · ٱلْغَـٰبِرِينَ geride kalanlar
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ﴿172﴾
ŝümme demmerne-l'âḫarîn.
172. Sonra diğerlerini helâk ettik.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · دَمَّرْنَا helak ettik · ٱلْـَٔاخَرِينَ ötekilerini
وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرࣰ اۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ ﴿173﴾
veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fesâe meṭaru-lmünẕerîn.
173. Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu.
Kelime meali
وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık · عَلَيْهِم üzerlerine · مَّطَرًۭا ۖ bir yağmur · فَسَآءَ çok kötü oldu · مَطَرُ yağmuru · ٱلْمُنذَرِينَ uyarılanların
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿174﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
174. Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değildir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿175﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
175. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿176﴾
keẕẕebe aṣḥâbü-l'eyketi-lmürselîn.
176. Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.
Kelime meali
كَذَّبَ yalanladı · أَصْحَـٰبُ halkı · لْـَٔيْكَةِ Eyke · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçileri
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿177﴾
iẕ ḳâle lehüm şu`aybün elâ tetteḳûn.
177. Şuayb onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لَهُمْ onlara · شُعَيْبٌ Şu'ayb · أَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ ﴿178﴾
innî leküm rasûlün emîn.
178. Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Kelime meali
إِنِّى şüphesiz ben · لَكُمْ sizin için · رَسُولٌ bir elçiyim · أَمِينٌۭ güvenilir
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿179﴾
fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.
179. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Kelime meali
فَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿180﴾
vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.
180. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir.
Kelime meali
وَمَآ ve · أَسْـَٔلُكُمْ ben sizden istemiyorum · عَلَيْهِ buna karşı · مِنْ hiç · أَجْرٍ ۖ bir ücret · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnız · عَلَىٰ aittir · رَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
۞أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ ﴿181﴾
evfü-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḫsirîn.
181. Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın.
Kelime meali
۞ أَوْفُوا۟ tam yapın · ٱلْكَيْلَ ölçüyü · وَلَا ve · تَكُونُوا۟ olmayın · مِنَ eksiltenlerden · ٱلْمُخْسِرِينَ
وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ ﴿182﴾
vezinû bilḳisṭâsi-lmüsteḳîm.
182. Doğru terazi ile tartın.
Kelime meali
وَزِنُوا۟ tartın; · بِٱلْقِسْطَاسِ terazi ile · ٱلْمُسْتَقِيمِ dosdoğru
وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ﴿183﴾
velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.
183. İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.
Kelime meali
وَلَا ve · تَبْخَسُوا۟ kısmayın · ٱلنَّاسَ insanların · أَشْيَآءَهُمْ haklarını · وَلَا ve · تَعْثَوْا۟ karışıklık çıkarmayın · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُفْسِدِينَ bozgunculuk yaparak
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿184﴾
vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn.
184. Sizi ve önceki nesilleri yaratana saygılı olun.”
Kelime meali
وَٱتَّقُوا۟ ve korkun · ٱلَّذِى sizi yaratandan · خَلَقَكُمْ · وَٱلْجِبِلَّةَ ve nesilleri · ٱلْأَوَّلِينَ önceki
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ﴿185﴾
ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.
185. Şöyle cevap verdiler: “Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin!
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّمَآ muhakkak · أَنتَ sen · مِنَ iyice büyülenmişlerdensin · ٱلْمُسَحَّرِينَ
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿186﴾
vemâ ente illâ beşer miŝlünâ vein neżunnüke lemine-lkâẕibîn.
186. Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz.
Kelime meali
وَمَآ ve değilsin · أَنتَ sen · إِلَّا başka bir şey · بَشَرٌۭ bir insandan · مِّثْلُنَا bizim gibi · وَإِن ve · نَّظُنُّكَ biz seni sanıyoruz · لَمِنَ mutlaka yalancılardan · ٱلْكَـٰذِبِينَ
فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿187﴾
feesḳiṭ `aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
187. Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır.”
Kelime meali
فَأَسْقِطْ o halde düşür · عَلَيْنَا üzerimize · كِسَفًۭا parçalar · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğrulardan · ٱلصَّـٰدِقِينَ
قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ ﴿188﴾
ḳâle rabbî a`lemü bimâ ta`melûn.
188. Şuayb, “Yaptıklarınızı en iyi bilen rabbimdir” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · رَبِّىٓ Rabbim · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَا şeyi · تَعْمَلُونَ yaptığınız
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ ﴿189﴾
fekeẕẕebûhü feeḫaẕehüm `aẕâbü yevmi-żżulleh. innehû kâne `aẕâbe yevmin `ażîm.
189. Onu yalancılıkla suçladılar, derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi. O gerçekten büyük bir günün azabıydı!
Kelime meali
فَكَذَّبُوهُ fakat onu yalanladılar · فَأَخَذَهُمْ nihayet onları yakaladı · عَذَابُ azabı · يَوْمِ gününün · ٱلظُّلَّةِ ۚ gölge · إِنَّهُۥ gerçekten o · كَانَ idi · عَذَابَ azabı · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍ büyük
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿190﴾
inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.
190. Doğrusu almak isteyenler için bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak ki · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ ۖ bir ibret · وَمَا ama yine · كَانَ değildir · أَكْثَرُهُم çokları · مُّؤْمِنِينَ inananlardan
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ﴿191﴾
veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.
191. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَهُوَ işte O'dur · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلرَّحِيمُ merhamet eden
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿192﴾
veinnehû letenzîlü rabbi-l`âlemîn.
192. Şüphesiz bu Kur’an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.
Kelime meali
وَإِنَّهُۥ muhakkak ki o (Kur'an) · لَتَنزِيلُ indirmesidir · رَبِّ Rabbinin · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ ﴿193﴾
nezele bihi-rrûḥu-l'emîn.
193–195. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir.
Kelime meali
نَزَلَ indirdi · بِهِ onu · ٱلرُّوحُ Ruhu'(l-Emin) · ٱلْأَمِينُ (Ruhu')l-Emin
عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ﴿194﴾
`alâ ḳalbike litekûne mine-lmünẕirîn.
Kelime meali
عَلَىٰ senin kalbine · قَلْبِكَ · لِتَكُونَ olman için · مِنَ uyarıcılardan · ٱلْمُنذِرِينَ
بِلِسَانٍ عَرَبِيࣲّ مُّبِينࣲ ﴿195﴾
bilisânin `arabiyyim mübîn.
Kelime meali
بِلِسَانٍ bir dille · عَرَبِىٍّۢ Arapça · مُّبِينٍۢ apaçık
وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿196﴾
veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn.
196. O Kur’an, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır.
Kelime meali
وَإِنَّهُۥ şüphesiz o · لَفِى vardır · زُبُرِ Kitaplarında · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿197﴾
evelem yekül lehüm âyeten ey ya`lemehû `ulemâü benî isrâîl.
197. İsrâiloğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil midir?
Kelime meali
أَوَلَمْ değil mi? · يَكُن · لَّهُمْ onlar için · ءَايَةً bir delil · أَن onu bilmesi · يَعْلَمَهُۥ · عُلَمَـٰٓؤُا۟ bilginlerinin · بَنِىٓ oğulları · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ ﴿198﴾
velev nezzelnâhü `alâ ba`ḍi-l'a`cemîn.
198–199. Kur’an’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi.
Kelime meali
وَلَوْ ve şayet · نَزَّلْنَـٰهُ biz onu indirseydik · عَلَىٰ üzerine · بَعْضِ biri · ٱلْأَعْجَمِينَ yabancılardan
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ ﴿199﴾
feḳara'ehû `aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn.
Kelime meali
فَقَرَأَهُۥ onu okusaydı · عَلَيْهِم onlara · مَّا olmazlardı · كَانُوا۟ · بِهِۦ ona · مُؤْمِنِينَ inanıyor
كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿200﴾
keẕâlike seleknâhü fî ḳulûbi-lmücrimîn.
200. Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk.
Kelime meali
كَذَٰلِكَ öylece · سَلَكْنَـٰهُ biz onu soktuk · فِى içine · قُلُوبِ kalbleri · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ﴿201﴾
lâ yü'minûne bihî ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.
201. Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
Kelime meali
لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ · بِهِۦ ona · حَتَّىٰ kadar · يَرَوُا۟ görünceye · ٱلْعَذَابَ azabı · ٱلْأَلِيمَ acıklı
فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿202﴾
feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.
202. O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir.
Kelime meali
فَيَأْتِيَهُم (azab) onlara gelir de · بَغْتَةًۭ ansızın · وَهُمْ onlar · لَا hiç · يَشْعُرُونَ farkında olmazlar
فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ ﴿203﴾
feyeḳûlû hel naḥnü münżarûn.
203. Sonra, “Bize yeni bir süre verilir mi acaba?” diyecekler.
Kelime meali
فَيَقُولُوا۟ derler · هَلْ biz-miyiz? · نَحْنُ biz · مُنظَرُونَ süre verilerlerden
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿204﴾
efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.
204. O halde (şimdi gelsin diyerek) azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?
Kelime meali
أَفَبِعَذَابِنَا bizim azabımızı mı? · يَسْتَعْجِلُونَ acele istiyorlar
أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ ﴿205﴾
eferaeyte im metta`nâhüm sinîn.
205–206. Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vaad edilen azap başlarına gelmişse!
Kelime meali
أَفَرَءَيْتَ gödün mü? · إِن eğer · مَّتَّعْنَـٰهُمْ biz onları yaşatsak · سِنِينَ yıllarca
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ ﴿206﴾
ŝümme câehüm mâ kânû yû`adûn.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · جَآءَهُم kendilerine gelse · مَّا şey · كَانُوا۟ oldukları · يُوعَدُونَ tehdid ediliyor
مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ ﴿207﴾
mâ agnâ `anhüm mâ kânû yümette`ûn.
207. Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır?
Kelime meali
مَآ yoktur · أَغْنَىٰ (hiç) yararı · عَنْهُم kendilerine · مَّا şeylerin · كَانُوا۟ oldukları · يُمَتَّعُونَ yaşatılıyor
وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ ﴿208﴾
vemâ ehleknâ min ḳaryetin illâ lehâ münẕirûn.
208–209. Kaldı ki biz, öğüt vermek üzere uyarıcılar göndermeden hiçbir ülke halkını yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.
Kelime meali
وَمَآ ve · أَهْلَكْنَا biz helak etmedik · مِن hiçbir · قَرْيَةٍ kenti · إِلَّا olmayan · لَهَا onun · مُنذِرُونَ uyarıcıları
ذِكۡرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ﴿209﴾
ẕikrâ. vemâ künnâ żâlimîn.
Kelime meali
ذِكْرَىٰ uyarırlardı · وَمَا ve · كُنَّا biz değildik · ظَـٰلِمِينَ zulmediciler
وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ ﴿210﴾
vemâ tenezzelet bihi-şşeyâṭîn.
210–211. Onu (ilâhî öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez.
Kelime meali
وَمَا ve · تَنَزَّلَتْ indirmedi · بِهِ O'nu (Kur'an'ı) · ٱلشَّيَـٰطِينُ şeytanlar
وَمَا يَنۢبَغِي لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ ﴿211﴾
vemâ yembegî lehüm vemâ yesteṭî`ûn.
Kelime meali
وَمَا bu yaraşmaz · يَنۢبَغِى · لَهُمْ onlara · وَمَا ve zaten · يَسْتَطِيعُونَ yapamazlar
إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ ﴿212﴾
innehüm `ani-ssem`i lema`zûlûn.
212. Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.
Kelime meali
إِنَّهُمْ çünkü onlar · عَنِ işitmekten · ٱلسَّمْعِ · لَمَعْزُولُونَ uzaklaştırılmışlardır
فَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ ﴿213﴾
felâ ted`u me`a-llâhi ilâhen âḫara fetekûne mine-lmü`aẕẕebîn.
213. O halde sakın Allah ile birlikte başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra cezaya çarptırılanlardan olursun!
Kelime meali
فَلَا o halde · تَدْعُ çağırma · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا bir tanrı · ءَاخَرَ başka · فَتَكُونَ sonra olursun · مِنَ azabedilenlerden · ٱلْمُعَذَّبِينَ
وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلۡأَقۡرَبِينَ ﴿214﴾
veenẕir `aşîrateke-l'aḳrabîn.
214. Yakın akrabanı da uyar.
Kelime meali
وَأَنذِرْ ve uyar · عَشِيرَتَكَ akrabanı · ٱلْأَقْرَبِينَ en yakın
وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿215﴾
vaḫfiḍ cenâḥake limeni-ttebe`ake mine-lmü'minîn.
215. Sana uyan müminlere kol kanat ger.
Kelime meali
وَٱخْفِضْ ve indir · جَنَاحَكَ kanadını · لِمَنِ kimselere · ٱتَّبَعَكَ sana uyan · مِنَ mü'minlerden · ٱلْمُؤْمِنِينَ
فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّي بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿216﴾
fein `aṣavke feḳul innî berîüm mimmâ ta`melûn.
216. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: “Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım.”
Kelime meali
فَإِنْ şayet · عَصَوْكَ sana karşı gelirlerse · فَقُلْ de ki · إِنِّى şüphesiz ben · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا şeylerden · تَعْمَلُونَ sizin yaptıklarınız
وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ ﴿217﴾
vetevekkel `ale-l`azîzi-rraḥîm.
217–219. Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allah’a güvenip dayan.
Kelime meali
وَتَوَكَّلْ ve tevekkül et · عَلَى üzerine · ٱلْعَزِيزِ galib olan · ٱلرَّحِيمِ ve esirgeyene
ٱلَّذِي يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ ﴿218﴾
elleẕî yerâke ḥîne teḳûm.
Kelime meali
ٱلَّذِى ki O · يَرَىٰكَ seni görür · حِينَ zaman · تَقُومُ namaza durduğun
وَتَقَلُّبَكَ فِي ٱلسَّٰجِدِينَ ﴿219﴾
veteḳallübeke fi-ssâcidîn.
Kelime meali
وَتَقَلُّبَكَ ve eğilip doğrulurken · فِى içinde · ٱلسَّـٰجِدِينَ secde edenle
إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿220﴾
innehû hüve-ssemî`u-l`alîm.
220. Her şeyi işiten, bilen O’dur.
Kelime meali
إِنَّهُۥ çünkü · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ ﴿221﴾
hel ünebbiüküm `alâ men tenezzelü-şşeyâṭîn.
221. Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
Kelime meali
هَلْ size haber vereyimmi? · أُنَبِّئُكُمْ · عَلَىٰ üzerine · مَن kim · تَنَزَّلُ ineceğini · ٱلشَّيَـٰطِينُ şeytanların
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمࣲ ﴿222﴾
tenezzelü `alâ külli effâkin eŝîm.
222. Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler).
Kelime meali
تَنَزَّلُ onlar inerler · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · أَفَّاكٍ yalancı · أَثِيمٍۢ günahkar
يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَكۡثَرُهُمۡ كَٰذِبُونَ ﴿223﴾
yülḳûne-ssem`a veekŝeruhüm kâẕibûn.
223. Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler, çoğu da yalancıdır.
Kelime meali
يُلْقُونَ kulak verirler · ٱلسَّمْعَ işitilene · وَأَكْثَرُهُمْ ve çokları da · كَـٰذِبُونَ yalan söylerler
وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ ﴿224﴾
veşşu`arâü yettebi`uhümü-lgâvûn.
224. Şairlere gelince, onlara da yoldan sapanlar uyar.
Kelime meali
وَٱلشُّعَرَآءُ ve Şa'irler · يَتَّبِعُهُمُ onlar uyarlar · ٱلْغَاوُۥنَ azgınlara
أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِي كُلِّ وَادࣲ يَهِيمُونَ ﴿225﴾
elem tera ennehüm fî külli vâdiy yehîmûn.
225–226. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?
Kelime meali
أَلَمْ görmez misin? · تَرَ · أَنَّهُمْ onlar · فِى her · كُلِّ · وَادٍۢ vadide · يَهِيمُونَ şaşkın şaşkın dolaşırlar
وَأَنَّهُمۡ يَقُولُونَ مَا لَا يَفۡعَلُونَ ﴿226﴾
veennehüm yeḳûlûne mâ lâ yef`alûn.
Kelime meali
وَأَنَّهُمْ ve onlar · يَقُولُونَ söylerler · مَا şeyleri · لَا yapmayacakları · يَفْعَلُونَ
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَذَكَرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرࣰ ا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَيَّ مُنقَلَبࣲ يَنقَلِبُونَ ﴿227﴾
ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veẕekerü-llâhe keŝîrav venteṣarû mim ba`di mâ żulimû. veseya`lemü-lleẕîne żalemû eyye münḳalebiy yenḳalibûn.
227. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini (başlarına nelerin geleceğini) yakında görecekler.
Kelime meali
إِلَّا ancak hariç · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · وَذَكَرُوا۟ ve ananlar · ٱللَّهَ Allah'ı · كَثِيرًۭا çokça · وَٱنتَصَرُوا۟ ve üstün gelmeğe çalışanlar · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا kendilerine zulmedildikten · ظُلِمُوا۟ ۗ · وَسَيَعْلَمُ ve yakında bileceklerdir · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوٓا۟ zulmeden(ler) · أَىَّ nasıl · مُنقَلَبٍۢ bir devrimle · يَنقَلِبُونَ devrileceklerini