A'râf Suresi
A'râf suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓصٓ ﴿1﴾
elif-lâm-mîm-ṣâd.
1. Elif-lâm-mîm-sâd.
Kelime meali
الٓمٓصٓ Elif Lâm Mîm Sâd
كِتَٰبٌ أُنزِلَ إِلَيۡكَ فَلَا يَكُن فِي صَدۡرِكَ حَرَجࣱ مِّنۡهُ لِتُنذِرَ بِهِۦ وَذِكۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿2﴾
kitâbün ünzile ileyke felâ yekün fî ṣadrike ḥaracüm minhü litünẕira bihî veẕikrâ lilmü'minîn.
2. Bu, kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın.
Kelime meali
كِتَـٰبٌ bir Kitaptır · أُنزِلَ indirilen · إِلَيْكَ sana · فَلَا olmasın · يَكُن · فِى göğsünde · صَدْرِكَ · حَرَجٌۭ bir sıkıntı · مِّنْهُ onunla · لِتُنذِرَ uyarman · بِهِۦ hususunda · وَذِكْرَىٰ ve öğüt (vermen) · لِلْمُؤْمِنِينَ inananlara
ٱتَّبِعُواْ مَآ أُنزِلَ إِلَيۡكُم مِّن رَّبِّكُمۡ وَلَا تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِۦٓ أَوۡلِيَآءَۗ قَلِيلࣰ ا مَّا تَذَكَّرُونَ ﴿3﴾
ittebi`û mâ ünzile ileyküm mir rabbiküm velâ tettebi`û min dûnihî evliyâ'. ḳalîlem mâ teẕekkerûn.
3. Rabbinizden size indirilene uyun; O’nu bırakıp da başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
Kelime meali
ٱتَّبِعُوا۟ uyun · مَآ şeye · أُنزِلَ indirilen · إِلَيْكُم size · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · وَلَا ve uymayın · تَتَّبِعُوا۟ · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦٓ · أَوْلِيَآءَ ۗ velilere · قَلِيلًۭا ne kadar da az · مَّا öğüt alıyorsunuz · تَذَكَّرُونَ
وَكَم مِّن قَرۡيَةٍ أَهۡلَكۡنَٰهَا فَجَآءَهَا بَأۡسُنَا بَيَٰتًا أَوۡ هُمۡ قَآئِلُونَ ﴿4﴾
vekem min ḳaryetin ehleknâhâ fecâehâ be'sünâ beyâten ev hüm ḳâilûn.
4. Nice ülkeler var ki onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geliverdi.
Kelime meali
وَكَم ve nice · مِّن kent(ler)i · قَرْيَةٍ · أَهْلَكْنَـٰهَا helak ettik · فَجَآءَهَا onlara geliverdi · بَأْسُنَا azabımız · بَيَـٰتًا gece yatarlarken · أَوْ yahut · هُمْ onlar · قَآئِلُونَ gündüz uyurlarken
فَمَا كَانَ دَعۡوَىٰهُمۡ إِذۡ جَآءَهُم بَأۡسُنَآ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ﴿5﴾
femâ kâne da`vâhüm iẕ câehüm be'sünâ illâ en ḳâlû innâ künnâ żâlimîn.
5. Azabımız onlara gelip çattığında, “Biz gerçekten zalim kişilermişiz!” diye yakınmaktan başka söyleyecekleri söz kalmadı.
Kelime meali
فَمَا kalmadı · كَانَ yalvarıları · دَعْوَىٰهُمْ · إِذْ zaman · جَآءَهُم onlara geldiği · بَأْسُنَآ azabımız · إِلَّآ başka · أَن demelerinden · قَالُوٓا۟ · إِنَّا biz gerçekten · كُنَّا zalimlermişiz · ظَـٰلِمِينَ
فَلَنَسۡـَٔلَنَّ ٱلَّذِينَ أُرۡسِلَ إِلَيۡهِمۡ وَلَنَسۡـَٔلَنَّ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿6﴾
felenes'elenne-lleẕîne ürsile ileyhim velenes'elenne-lmürselîn.
6. Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız.
Kelime meali
فَلَنَسْـَٔلَنَّ soracağız · ٱلَّذِينَ olanlara · أُرْسِلَ elçi gönderilmiş · إِلَيْهِمْ kendilerine · وَلَنَسْـَٔلَنَّ ve soracağız · ٱلْمُرْسَلِينَ gönderilen elçilere
فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيۡهِم بِعِلۡمࣲۖ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ ﴿7﴾
feleneḳuṣṣanne `aleyhim bi`ilmiv vemâ künnâ gâibîn.
7. Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz (olup bitenlerden) uzakta değiliz.
Kelime meali
فَلَنَقُصَّنَّ ve elbette anlatacağız · عَلَيْهِم onlara · بِعِلْمٍۢ ۖ bilgi ile · وَمَا zira · كُنَّا değiliz biz · غَآئِبِينَ onlardan uzak
وَٱلۡوَزۡنُ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡحَقُّۚ فَمَن ثَقُلَتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ﴿8﴾
velveznü yevmeiẕin-lḥaḳḳ. femen ŝeḳulet mevâzînühû feülâike hümü-lmüfliḥûn.
8. O gün ölçü-tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Kelime meali
وَٱلْوَزْنُ ve tartı · يَوْمَئِذٍ o gün · ٱلْحَقُّ ۚ tam doğrudur · فَمَن kimin · ثَقُلَتْ ağır gelirse · مَوَٰزِينُهُۥ tartıları · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْمُفْلِحُونَ kurtulanlardır
وَمَنۡ خَفَّتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَظۡلِمُونَ ﴿9﴾
vemen ḫaffet mevâzînühû feülâike-lleẕîne ḫasirû enfüsehüm bimâ kânû biâyâtinâ yażlimûn.
9. Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.
Kelime meali
وَمَنْ kimin · خَفَّتْ hafif gelirse · مَوَٰزِينُهُۥ tartıları · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar da · ٱلَّذِينَ kimselerdir · خَسِرُوٓا۟ ziyana sokan(lardır) · أَنفُسَهُم kendilerini · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ ayetlerimize · بِـَٔايَـٰتِنَا · يَظْلِمُونَ haksızlık etmelerinden
وَلَقَدۡ مَكَّنَّٰكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَجَعَلۡنَا لَكُمۡ فِيهَا مَعَٰيِشَۗ قَلِيلࣰ ا مَّا تَشۡكُرُونَ ﴿10﴾
veleḳad mekkennâküm fi-l'arḍi vece`alnâ leküm fîhâ me`âyiş. ḳalîlem mâ teşkürûn.
10. Doğrusu sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!
Kelime meali
وَلَقَدْ ve doğrusu · مَكَّنَّـٰكُمْ biz sizi yerleştirdik · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَجَعَلْنَا ve verdik · لَكُمْ size · فِيهَا orada · مَعَـٰيِشَ ۗ geçimlikler · قَلِيلًۭا ne kadar da az · مَّا şükrediyorsunuz · تَشْكُرُونَ
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَٰكُمۡ ثُمَّ صَوَّرۡنَٰكُمۡ ثُمَّ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ لَمۡ يَكُن مِّنَ ٱلسَّٰجِدِينَ ﴿11﴾
veleḳad ḫalaḳnâküm ŝümme ṣavvernâküm ŝümme ḳulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdem. fesecedû illâ iblîs. lem yeküm mine-ssâcidîn.
11. Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik; sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” diye emrettik. İblîs’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattık · ثُمَّ sonra · صَوَّرْنَـٰكُمْ size biçim verdik · ثُمَّ sonra da · قُلْنَا dedik · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · ٱسْجُدُوا۟ secde edin · لِـَٔادَمَ Adem'e · فَسَجَدُوٓا۟ hepsi secde ettiler · إِلَّآ hariç · إِبْلِيسَ İblis · لَمْ o olmadı · يَكُن · مِّنَ secde edenlerden · ٱلسَّـٰجِدِينَ
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسۡجُدَ إِذۡ أَمَرۡتُكَۖ قَالَ أَنَا۠ خَيۡرࣱ مِّنۡهُ خَلَقۡتَنِي مِن نَّارࣲ وَخَلَقۡتَهُۥ مِن طِينࣲ ﴿12﴾
ḳâle mâ mene`ake ellâ tescüde iẕ emertük. ḳâle ene ḫayrum minh. ḫalaḳtenî min nâriv veḫalaḳtehû min ṭîn.
12. Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblîs), “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · مَا nedir? · مَنَعَكَ seni alıkoyan · أَلَّا secde etmekten · تَسْجُدَ · إِذْ zaman · أَمَرْتُكَ ۖ sana emrettiğim · قَالَ dedi · أَنَا۠ ben · خَيْرٌۭ hayırlıyım · مِّنْهُ ondan · خَلَقْتَنِى beni yarattın · مِن ateşten · نَّارٍۢ · وَخَلَقْتَهُۥ onu ise yarattın · مِن çamurdan · طِينٍۢ
قَالَ فَٱهۡبِطۡ مِنۡهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَٱخۡرُجۡ إِنَّكَ مِنَ ٱلصَّٰغِرِينَ ﴿13﴾
ḳâle fehbiṭ minhâ femâ yekûnü leke en tetekebbera fîhâ faḫruc inneke mine-ṣṣâgirîn.
13. Allah, “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Artık sen aşağılıklardansın!” buyurdu.
Kelime meali
قَالَ dedi · فَٱهْبِطْ öyle ise in · مِنْهَا oradan · فَمَا değildir · يَكُونُ (haddin) · لَكَ senin · أَن büyüklük taslamak · تَتَكَبَّرَ · فِيهَا orada · فَٱخْرُجْ çık · إِنَّكَ çünkü sen · مِنَ aşağılıklardansın · ٱلصَّـٰغِرِينَ
قَالَ أَنظِرۡنِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ﴿14﴾
ḳâle enżirnî ilâ yevmi yüb`aŝûn.
14. İblîs, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · أَنظِرْنِىٓ bana süre ver · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ güne · يُبْعَثُونَ tekrar dirilecekleri
قَالَ إِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ ﴿15﴾
ḳâle inneke mine-lmünżarîn.
15. Allah, “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · إِنَّكَ haydi sen · مِنَ süre verilmişlerdensin · ٱلْمُنظَرِينَ
قَالَ فَبِمَآ أَغۡوَيۡتَنِي لَأَقۡعُدَنَّ لَهُمۡ صِرَٰطَكَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ ﴿16﴾
ḳâle febimâ agveytenî leaḳ`udenne lehüm ṣirâṭake-lmüsteḳîm.
16. İblîs dedi ki: “Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · فَبِمَآ karşılık · أَغْوَيْتَنِى beni azdırmana · لَأَقْعُدَنَّ ben de oturacağım · لَهُمْ onlar(ı saptırmak) için · صِرَٰطَكَ senin yolunun üstüne · ٱلْمُسْتَقِيمَ doğru
ثُمَّ لَأٓتِيَنَّهُم مِّنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيهِمۡ وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ وَعَنۡ أَيۡمَٰنِهِمۡ وَعَن شَمَآئِلِهِمۡۖ وَلَا تَجِدُ أَكۡثَرَهُمۡ شَٰكِرِينَ ﴿17﴾
ŝümme leâtiyennehüm mim beyni eydîhim vemin ḫalfihim ve`an eymânihim ve`an şemâilihim. velâ tecidü ekŝerahüm şâkirîn.
17. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.”
Kelime meali
ثُمَّ sonra · لَـَٔاتِيَنَّهُم onlara sokulacağım · مِّنۢ önlerinden · بَيْنِ · أَيْدِيهِمْ · وَمِنْ ce · خَلْفِهِمْ arkalarından · وَعَنْ ve · أَيْمَـٰنِهِمْ sağlarından · وَعَن ve · شَمَآئِلِهِمْ ۖ sollarından · وَلَا ve · تَجِدُ bulmayacaksın · أَكْثَرَهُمْ çoklarını · شَـٰكِرِينَ şükredenlerden
قَالَ ٱخۡرُجۡ مِنۡهَا مَذۡءُومࣰ ا مَّدۡحُورࣰ اۖ لَّمَن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ لَأَمۡلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿18﴾
ḳâle-ḫruc minhâ meẕ'ûmem medḥûrâ. lemen tebi`ake minhüm leemleenne cehenneme minküm ecme`în.
18. Allah buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!”
Kelime meali
قَالَ buyurdu · ٱخْرُجْ haydi çık · مِنْهَا oradan · مَذْءُومًۭا yerilmiş olarak · مَّدْحُورًۭا ۖ ve kovulmuş olarak · لَّمَن andolsun kim · تَبِعَكَ sana uyarsa · مِنْهُمْ onlardan · لَأَمْلَأَنَّ dolduracağım · جَهَنَّمَ cehennemi · مِنكُمْ sizin · أَجْمَعِينَ hepinizle
وَيَٰٓـَٔادَمُ ٱسۡكُنۡ أَنتَ وَزَوۡجُكَ ٱلۡجَنَّةَ فَكُلَا مِنۡ حَيۡثُ شِئۡتُمَا وَلَا تَقۡرَبَا هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿19﴾
veyâ âdemü-skün ente vezevcüke-lcennete fekülâ min ḥayŝü şi'tümâ velâ taḳrabâ hâẕihi-şşecerate fetekûnâ mine-żżâlimîn.
19. (Buyuruldu ki:) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediklerinizden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.”
Kelime meali
وَيَـٰٓـَٔادَمُ ve ey Adem · ٱسْكُنْ durun · أَنتَ sen · وَزَوْجُكَ ve eşin · ٱلْجَنَّةَ cennette · فَكُلَا yeyin · مِنْ yerden · حَيْثُ · شِئْتُمَا dilediğiniz · وَلَا fakat · تَقْرَبَا yaklaşmayın · هَـٰذِهِ şu · ٱلشَّجَرَةَ ağaca · فَتَكُونَا yoksa olursunuz · مِنَ zalimlerden · ٱلظَّـٰلِمِينَ
فَوَسۡوَسَ لَهُمَا ٱلشَّيۡطَٰنُ لِيُبۡدِيَ لَهُمَا مَا وُۥرِيَ عَنۡهُمَا مِن سَوۡءَٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَىٰكُمَا رَبُّكُمَا عَنۡ هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةِ إِلَّآ أَن تَكُونَا مَلَكَيۡنِ أَوۡ تَكُونَا مِنَ ٱلۡخَٰلِدِينَ ﴿20﴾
fevesvese lehüme-şşeyṭânü liyübdiye lehümâ mâ vûriye `anhümâ min sev'âtihimâ veḳâle mâ nehâkümâ rabbükümâ `an hâẕihi-şşecerati illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ mine-lḫâlidîn.
20. Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi.
Kelime meali
فَوَسْوَسَ derken fısıldadı · لَهُمَا onlara · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · لِيُبْدِىَ göstermek için · لَهُمَا kendilerine · مَا olan · وُۥرِىَ gizlenmiş · عَنْهُمَا onların · مِن çirkin yerlerinden · سَوْءَٰتِهِمَا · وَقَالَ dedi · مَا sizi men'etti · نَهَىٰكُمَا · رَبُّكُمَا Rabbiniz · عَنْ (-tan) · هَـٰذِهِ şu · ٱلشَّجَرَةِ ağaç(tan) · إِلَّآ sırf · أَن diye · تَكُونَا olursunuz · مَلَكَيْنِ ikiniz de birer melek · أَوْ ya da · تَكُونَا olursunuz (diye) · مِنَ ebedi kalıcılardan · ٱلْخَـٰلِدِينَ
وَقَاسَمَهُمَآ إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ ٱلنَّٰصِحِينَ ﴿21﴾
veḳâsemehümâ innî lekümâ lemine-nnâṣiḥîn.
21. Onlara, “Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye de yemin etti.
Kelime meali
وَقَاسَمَهُمَآ ve onlara yemin etti · إِنِّى elbette ben · لَكُمَا size · لَمِنَ diye · ٱلنَّـٰصِحِينَ öğüt verenlerdenim
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورࣲۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتۡ لَهُمَا سَوۡءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخۡصِفَانِ عَلَيۡهِمَا مِن وَرَقِ ٱلۡجَنَّةِۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمۡ أَنۡهَكُمَا عَن تِلۡكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ لَكُمَا عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ ﴿22﴾
fedellâhümâ bigurûr. felemmâ ẕâḳe-şşecerate bedet lehümâ sev'âtühümâ veṭafiḳâ yaḫṣifâni `aleyhimâ miv veraḳi-lcenneh. venâdâhümâ rabbühümâ elem enhekümâ `an tilküme-şşecerati veeḳul lekümâ inne-şşeyṭâne lekümâ `adüvvüm mübîn.
22. Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?” diye seslendi.
Kelime meali
فَدَلَّىٰهُمَا onları aşağı sarkıttı · بِغُرُورٍۢ ۚ aldatarak · فَلَمَّا ne zaman ki · ذَاقَا tadınca · ٱلشَّجَرَةَ ağac(ın meyvasın)ı · بَدَتْ göründü · لَهُمَا kendilerine · سَوْءَٰتُهُمَا çirkin yerleri · وَطَفِقَا ve başladılar · يَخْصِفَانِ üst üste yamayıp örtmeğe · عَلَيْهِمَا üzerlerine · مِن yapraklarından · وَرَقِ · ٱلْجَنَّةِ ۖ cennet · وَنَادَىٰهُمَا ve onlara seslendi · رَبُّهُمَآ Rableri · أَلَمْ ben sizi men'etmedim mi? · أَنْهَكُمَا · عَن bu · تِلْكُمَا · ٱلشَّجَرَةِ ağaçtan · وَأَقُل ve demedim mi? · لَّكُمَآ size · إِنَّ şüphesiz · ٱلشَّيْطَـٰنَ şeytan · لَكُمَا sizin için · عَدُوٌّۭ düşmandır · مُّبِينٌۭ apaçık
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمۡنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمۡ تَغۡفِرۡ لَنَا وَتَرۡحَمۡنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿23﴾
ḳâlâ rabbenâ żalemnâ enfüsenâ veil lem tagfir lenâ veterḥamnâ lenekûnenne mine-lḫâsirîn.
23. Dediler ki: “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!”
Kelime meali
قَالَا dediler · رَبَّنَا Rabbimiz · ظَلَمْنَآ biz zulmettik · أَنفُسَنَا kendimize · وَإِن ve eğer · لَّمْ bağışlamazsan · تَغْفِرْ · لَنَا bizi · وَتَرْحَمْنَا ve bize acımazsan · لَنَكُونَنَّ muhakkak oluruz · مِنَ ziyana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
قَالَ ٱهۡبِطُواْ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوࣱّۖ وَلَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُسۡتَقَرࣱّ وَمَتَٰعٌ إِلَىٰ حِينࣲ ﴿24﴾
ḳâle-hbiṭû ba`ḍuküm liba`ḍin `adüvv. veleküm fi-l'arḍi müsteḳarruv vemetâ`un ilâ ḥîn.
24. Allah, “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır” buyurdu;
Kelime meali
قَالَ buyurdu · ٱهْبِطُوا۟ inin · بَعْضُكُمْ bır kısmınız · لِبَعْضٍ diğerinize · عَدُوٌّۭ ۖ düşman olarak · وَلَكُمْ sizin içindir · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُسْتَقَرٌّۭ yerleşme · وَمَتَـٰعٌ ve geçinme · إِلَىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye
قَالَ فِيهَا تَحۡيَوۡنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنۡهَا تُخۡرَجُونَ ﴿25﴾
ḳâle fîhâ taḥyevne vefîhâ temûtûne veminhâ tuḫracûn.
25. “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · فِيهَا orada · تَحْيَوْنَ yaşayacaksınız · وَفِيهَا ve orada · تَمُوتُونَ öleceksiniz · وَمِنْهَا ve yine oradan · تُخْرَجُونَ çıkarılacaksınız
يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ قَدۡ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكُمۡ لِبَاسࣰ ا يُوَٰرِي سَوۡءَٰتِكُمۡ وَرِيشࣰ اۖ وَلِبَاسُ ٱلتَّقۡوَىٰ ذَٰلِكَ خَيۡرࣱۚ ذَٰلِكَ مِنۡ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُونَ ﴿26﴾
yâ benî âdeme ḳad enzelnâ `aleyküm libâsey yüvârî sev'âtiküm verîşâ. velibâsü-ttaḳvâ ẕâlike ḫayr. ẕâlike min âyâti-llâhi le`allehüm yeẕẕekkerûn.
26. Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takvâ elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ Ey oğulları · ءَادَمَ Adem · قَدْ muhakkak · أَنزَلْنَا indirdik · عَلَيْكُمْ size · لِبَاسًۭا giysi · يُوَٰرِى örtecek · سَوْءَٰتِكُمْ çirkin yerlerinizi · وَرِيشًۭا ۖ ve süslenecek elbise · وَلِبَاسُ ve giysisi · ٱلتَّقْوَىٰ takva · ذَٰلِكَ bu · خَيْرٌۭ ۚ en iyisidir · ذَٰلِكَ işte bu(nlar) · مِنْ ayetlerindendir · ءَايَـٰتِ · ٱللَّهِ Allah'ın · لَعَلَّهُمْ belki · يَذَّكَّرُونَ düşünüp öğüt alırlar
يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ لَا يَفۡتِنَنَّكُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ كَمَآ أَخۡرَجَ أَبَوَيۡكُم مِّنَ ٱلۡجَنَّةِ يَنزِعُ عَنۡهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوۡءَٰتِهِمَآۚ إِنَّهُۥ يَرَىٰكُمۡ هُوَ وَقَبِيلُهُۥ مِنۡ حَيۡثُ لَا تَرَوۡنَهُمۡۗ إِنَّا جَعَلۡنَا ٱلشَّيَٰطِينَ أَوۡلِيَآءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿27﴾
yâ benî âdeme lâ yeftinennekümü-şşeyṭânü kemâ aḫrace ebeveyküm mine-lcenneti yenzi`u `anhümâ libâsehümâ liyüriyehümâ sev'âtihimâ. innehû yerâküm hüve veḳabîlühû min ḥayŝü lâ teravnehüm. innâ ce`alne-şşeyâṭîne evliyâe lilleẕîne lâ yü'minûn.
27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ Ey oğulları · ءَادَمَ Adem · لَا sizi bir belaya düşürmesin · يَفْتِنَنَّكُمُ · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · كَمَآ gibi · أَخْرَجَ çıkardığı · أَبَوَيْكُم ana babanızı · مِّنَ cennetten · ٱلْجَنَّةِ · يَنزِعُ soyarak · عَنْهُمَا onların · لِبَاسَهُمَا elbiselerini · لِيُرِيَهُمَا onlara göstermek için · سَوْءَٰتِهِمَآ ۗ çirkin yerlerini · إِنَّهُۥ muhakkak · يَرَىٰكُمْ sizi görürler · هُوَ o · وَقَبِيلُهُۥ ve kabilesi · مِنْ yerden · حَيْثُ · لَا sizin onları göremeyeceğiniz · تَرَوْنَهُمْ ۗ · إِنَّا muhakkak · جَعَلْنَا biz yaptık · ٱلشَّيَـٰطِينَ şeytanları · أَوْلِيَآءَ dostları · لِلَّذِينَ kimselerin · لَا inanmayan(ların) · يُؤْمِنُونَ zaman
وَإِذَا فَعَلُواْ فَٰحِشَةࣰ قَالُواْ وَجَدۡنَا عَلَيۡهَآ ءَابَآءَنَا وَٱللَّهُ أَمَرَنَا بِهَاۗ قُلۡ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَأۡمُرُ بِٱلۡفَحۡشَآءِۖ أَتَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿28﴾
veiẕâ fe`alû fâḥişeten ḳâlû vecednâ `aleyhâ âbâenâ vellâhü emeranâ bihâ. ḳul inne-llâhe lâ ye'müru bilfaḥşâ'. eteḳûlûne `ale-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
28. Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · فَعَلُوا۟ onlar yaptıkları · فَـٰحِشَةًۭ bir kötülük · قَالُوا۟ dediler · وَجَدْنَا bulduk · عَلَيْهَآ bu (yolda) · ءَابَآءَنَا babalarımızı · وَٱللَّهُ Allah · أَمَرَنَا bize emretti · بِهَا ۗ bunu · قُلْ de · إِنَّ muhakkak · ٱللَّهَ Allah · لَا emretmez · يَأْمُرُ · بِٱلْفَحْشَآءِ ۖ kötülüğü · أَتَقُولُونَ mi söylüyorsunuz? · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · مَا şeyleri · لَا bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
قُلۡ أَمَرَ رَبِّي بِٱلۡقِسۡطِۖ وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمۡ عِندَ كُلِّ مَسۡجِدࣲ وَٱدۡعُوهُ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَۚ كَمَا بَدَأَكُمۡ تَعُودُونَ ﴿29﴾
ḳul emera rabbî bilḳisṭ. veeḳîmû vucûheküm `inde külli mescidiv ved`ûhü muḫliṣîne lehü-ddîne. kemâ bedeeküm te`ûdûn.
29. De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin, kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O’na yalvarın! İlkin sizi yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَمَرَ emretti · رَبِّى Rabbim · بِٱلْقِسْطِ ۖ adaleti · وَأَقِيمُوا۟ ve O'na doğrultun · وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi · عِندَ her · كُلِّ · مَسْجِدٍۢ mescidde · وَٱدْعُوهُ ve O'na yalvarın · مُخْلِصِينَ has kılarak · لَهُ yalnız O'na · ٱلدِّينَ ۚ dini · كَمَا gibi · بَدَأَكُمْ ilkin sizi yarattığı · تَعُودُونَ O'na döneceksiniz
فَرِيقًا هَدَىٰ وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلضَّلَٰلَةُۚ إِنَّهُمُ ٱتَّخَذُواْ ٱلشَّيَٰطِينَ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَيَحۡسَبُونَ أَنَّهُم مُّهۡتَدُونَ ﴿30﴾
ferîḳan hedâ veferîḳan ḥaḳḳa `aleyhimu-ḍḍalâleh. innehümü-tteḫaẕü-şşeyâṭîne evliyâe min dûni-llâhi veyaḥsebûne ennehüm mühtedûn.
30. O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup da sapkınlığa müstahak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
Kelime meali
فَرِيقًا bir topluluğu · هَدَىٰ doğru yola iletti · وَفَرِيقًا ve bir topluluğa da · حَقَّ hak oldu · عَلَيْهِمُ üzerlerine · ٱلضَّلَـٰلَةُ ۗ sapıklık · إِنَّهُمُ çünkü onlar · ٱتَّخَذُوا۟ tuttular · ٱلشَّيَـٰطِينَ şeytanları · أَوْلِيَآءَ dostlar · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · وَيَحْسَبُونَ ve sanıyorlar · أَنَّهُم kendilerinin de · مُّهْتَدُونَ doğru yolda olduklarını
۞يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمۡ عِندَ كُلِّ مَسۡجِدࣲ وَكُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ وَلَا تُسۡرِفُوٓاْۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ﴿31﴾
yâ benî âdeme ḫuẕû zîneteküm `inde külli mescidiv vekülû veşrabû velâ tüsrifû. innehû lâ yüḥibbü-lmüsrifîn.
31. Ey Âdemoğulları! Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin, yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.
Kelime meali
۞ يَـٰبَنِىٓ Ey oğulları · ءَادَمَ Adem · خُذُوا۟ alın · زِينَتَكُمْ süs(lü güzel giysiler)inizi' · عِندَ her · كُلِّ · مَسْجِدٍۢ mesci(de gidişiniz)de · وَكُلُوا۟ ve yeyin · وَٱشْرَبُوا۟ ve için · وَلَا fakat israf etmeyin · تُسْرِفُوٓا۟ ۚ · إِنَّهُۥ çünkü O · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُسْرِفِينَ israf edenleri
قُلۡ مَنۡ حَرَّمَ زِينَةَ ٱللَّهِ ٱلَّتِيٓ أَخۡرَجَ لِعِبَادِهِۦ وَٱلطَّيِّبَٰتِ مِنَ ٱلرِّزۡقِۚ قُلۡ هِيَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا خَالِصَةࣰ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿32﴾
ḳul men ḥarrame zînete-llâhi-lletî aḫrace li`ibâdihî veṭṭayyibâti mine-rrizḳ. ḳul hiye lilleẕîne âmenû fi-lḥayâti-ddünyâ ḫâliṣatey yevme-lḳiyâmeh. keẕâlike nüfeṣṣilü-l'âyâti liḳavmiy ya`lemûn.
32. De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” De ki: “Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyamet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır.” İşte anlayan bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.
Kelime meali
قُلْ de ki · مَنْ kim · حَرَّمَ haram etti · زِينَةَ süsü · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلَّتِىٓ çıkardığı · أَخْرَجَ · لِعِبَادِهِۦ kulları için · وَٱلطَّيِّبَـٰتِ ve güzel · مِنَ rızıkları · ٱلرِّزْقِ ۚ · قُلْ de ki · هِىَ O · لِلَّذِينَ kimselerindir · ءَامَنُوا۟ inanan(larındır) · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · خَالِصَةًۭ yalnız onlarındır · يَوْمَ günü de · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet · كَذَٰلِكَ işte böyle · نُفَصِّلُ biz açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ bir topluluk için · يَعْلَمُونَ bilen
قُلۡ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ ٱلۡفَوَٰحِشَ مَا ظَهَرَ مِنۡهَا وَمَا بَطَنَ وَٱلۡإِثۡمَ وَٱلۡبَغۡيَ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَأَن تُشۡرِكُواْ بِٱللَّهِ مَا لَمۡ يُنَزِّلۡ بِهِۦ سُلۡطَٰنࣰ ا وَأَن تَقُولُواْ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿33﴾
ḳul innemâ ḥarrame rabbiye-lfevâḥişe mâ żahera minhâ vemâ beṭane vel'iŝme velbagye bigayri-lḥaḳḳi veen tüşrikû billâhi mâ lem yünezzil bihî sülṭânev veen teḳûlû `ale-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
33. De ki: “Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّمَا kesinlikle · حَرَّمَ haram etmiştir · رَبِّىَ Rabbim · ٱلْفَوَٰحِشَ fuhuşları · مَا (gerek) · ظَهَرَ açığını · مِنْهَا onun · وَمَا (gerek) · بَطَنَ kapalısını · وَٱلْإِثْمَ ve günahı · وَٱلْبَغْىَ ve saldırmayı · بِغَيْرِ yere · ٱلْحَقِّ haksız · وَأَن ve · تُشْرِكُوا۟ ortak koşmayı · بِٱللَّهِ Allah'a · مَا bir şeyi · لَمْ indirmediği · يُنَزِّلْ · بِهِۦ hakkında · سُلْطَـٰنًۭا hiçbir delil · وَأَن ve · تَقُولُوا۟ söylemenizi · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · مَا şeyler · لَا bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلࣱۖ فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ لَا يَسۡتَأۡخِرُونَ سَاعَةࣰ وَلَا يَسۡتَقۡدِمُونَ ﴿34﴾
velikülli ümmetin ecel. feiẕâ câe ecelühüm lâ yeste'ḫirûne sâ`atev velâ yestaḳdimûn.
34. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.
Kelime meali
وَلِكُلِّ ve her · أُمَّةٍ ümmetin · أَجَلٌۭ ۖ bir süresi vardır · فَإِذَا ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَجَلُهُمْ süreleri · لَا geri kalmazlar · يَسْتَأْخِرُونَ · سَاعَةًۭ ۖ bir an · وَلَا ve ne de · يَسْتَقْدِمُونَ öne geçemezler
يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ إِمَّا يَأۡتِيَنَّكُمۡ رُسُلࣱ مِّنكُمۡ يَقُصُّونَ عَلَيۡكُمۡ ءَايَٰتِي فَمَنِ ٱتَّقَىٰ وَأَصۡلَحَ فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿35﴾
yâ benî âdeme immâ ye'tiyenneküm rusülüm minküm yeḳuṣṣûne `aleyküm âyâtî femeni-tteḳâ veaṣleḥa felâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
35. Ey Âdemoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ ey oğulları · ءَادَمَ Adem · إِمَّا eğer · يَأْتِيَنَّكُمْ size gelirse · رُسُلٌۭ elçiler · مِّنكُمْ kendi içinizden · يَقُصُّونَ anlattıkarında · عَلَيْكُمْ size · ءَايَـٰتِى ۙ ayetlerimi · فَمَنِ kimselere · ٱتَّقَىٰ korunan · وَأَصْلَحَ ve uslanan · فَلَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ üzelerine · وَلَا ve · هُمْ onlar · يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَٱسۡتَكۡبَرُواْ عَنۡهَآ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿36﴾
velleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ vestekberû `anhâ ülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
36. Âyetlerimizi asılsız sayan ve büyüklenip onlardan yüz çevirenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَٱسْتَكْبَرُوا۟ ve büyüklenenler · عَنْهَآ onlara karşı · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِهِۦٓۚ أُوْلَٰٓئِكَ يَنَالُهُمۡ نَصِيبُهُم مِّنَ ٱلۡكِتَٰبِۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوۡنَهُمۡ قَالُوٓاْ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِۖ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ كَٰفِرِينَ ﴿37﴾
femen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕiben ev keẕẕebe biâyâtih. ülâike yenâlühüm neṣîbühüm mine-lkitâb. ḥattâ iẕâ câethüm rusülünâ yeteveffevnehüm ḳâlû eyne mâ küntüm ted`ûne min dûni-llâh. ḳâlû ḍallû `annâ veşehidû `alâ enfüsihim ennehüm kânû kâfirîn.
37. Allah’a iftira eden veya O’nun âyetlerini asılsız sayandan daha zalim kim vardır! Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler. Sonunda elçilerimiz gelip canlarını alırken, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede?” derler. “Bizden sıvışıp gittiler” diye cevap verirler. Ve (dünyadayken) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.
Kelime meali
فَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ kimseden · ٱفْتَرَىٰ uyduran · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا yalan · أَوْ ya da · كَذَّبَ yalanlayan · بِـَٔايَـٰتِهِۦٓ ۚ O'nun ayetlerini · أُو۟لَـٰٓئِكَ onlara · يَنَالُهُمْ erişir · نَصِيبُهُم nasipleri · مِّنَ Kitaptan · ٱلْكِتَـٰبِ ۖ · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا gelince · جَآءَتْهُمْ · رُسُلُنَا elçilerimiz · يَتَوَفَّوْنَهُمْ canlarını alırken · قَالُوٓا۟ diyecekler · أَيْنَ hani nerede? · مَا olduklarınız · كُنتُمْ · تَدْعُونَ yalvarmış · مِن başkasına · دُونِ · ٱللَّهِ ۖ Alah'tan · قَالُوا۟ dediler · ضَلُّوا۟ sapıp kayboldular · عَنَّا bizden · وَشَهِدُوا۟ ve şahidlik ettiler · عَلَىٰٓ aleyhlerine · أَنفُسِهِمْ kendi · أَنَّهُمْ kendilerinin · كَانُوا۟ olduklarına · كَـٰفِرِينَ kafirler
قَالَ ٱدۡخُلُواْ فِيٓ أُمَمࣲ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِكُم مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ فِي ٱلنَّارِۖ كُلَّمَا دَخَلَتۡ أُمَّةࣱ لَّعَنَتۡ أُخۡتَهَاۖ حَتَّىٰٓ إِذَا ٱدَّارَكُواْ فِيهَا جَمِيعࣰ ا قَالَتۡ أُخۡرَىٰهُمۡ لِأُولَىٰهُمۡ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ أَضَلُّونَا فَـَٔاتِهِمۡ عَذَابࣰ ا ضِعۡفࣰ ا مِّنَ ٱلنَّارِۖ قَالَ لِكُلࣲّ ضِعۡفࣱ وَلَٰكِن لَّا تَعۡلَمُونَ ﴿38﴾
ḳâle-dḫulû fî ümemin ḳad ḫalet min ḳabliküm mine-lcinni vel'insi fi-nnâr. küllemâ deḫalet ümmetül le`anet uḫtehâ. ḥattâ iẕe-ddârakû fîhâ cemî`an ḳâlet uḫrâhüm liûlâhüm rabbenâ hâülâi eḍallûnâ feâtihim `aẕâben ḍi`fem mine-nnâr. ḳâle liküllin ḍi`füv velâkil lâ ta`lemûn.
38. Allah buyuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!” Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir. Hepsi birbiri ardından orada (cehennem de) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, “Ey rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” diyecekler. Allah da, “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır, fakat siz bilmezsiniz” diyecektir.
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi · ٱدْخُلُوا۟ girin · فِىٓ arasında · أُمَمٍۢ toplulukları · قَدْ geçen · خَلَتْ · مِن sizden önce · قَبْلِكُم · مِّنَ cin · ٱلْجِنِّ · وَٱلْإِنسِ ve insan · فِى içine · ٱلنَّارِ ۖ ateşin · كُلَّمَا her · دَخَلَتْ girdiğinde · أُمَّةٌۭ ümmet · لَّعَنَتْ la'net eder · أُخْتَهَا ۖ yoldaşına · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · ٱدَّارَكُوا۟ birbiri ardından · فِيهَا orada · جَمِيعًۭا hepsi toplandığı · قَالَتْ dediler ki · أُخْرَىٰهُمْ sonrakiler · لِأُولَىٰهُمْ öncekiler için · رَبَّنَا Rabbimiz · هَـٰٓؤُلَآءِ bunlar · أَضَلُّونَا bizi saptırdılar · فَـَٔاتِهِمْ bunlara ver · عَذَابًۭا azab · ضِعْفًۭا bir kat daha · مِّنَ ateşten · ٱلنَّارِ ۖ · قَالَ (Allah) dedi · لِكُلٍّۢ hepsi için vardır · ضِعْفٌۭ bir kat fazla · وَلَـٰكِن ancak · لَّا siz bilmezsiniz · تَعْلَمُونَ
وَقَالَتۡ أُولَىٰهُمۡ لِأُخۡرَىٰهُمۡ فَمَا كَانَ لَكُمۡ عَلَيۡنَا مِن فَضۡلࣲ فَذُوقُواْ ٱلۡعَذَابَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ ﴿39﴾
veḳâlet ûlâhüm liuḫrâhüm femâ kâne leküm `aleynâ min faḍlin feẕûḳu-l`aẕâbe bimâ küntüm teksibûn.
39. Öncekiler de sonrakilere derler ki: “Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!”
Kelime meali
وَقَالَتْ dediler ki · أُولَىٰهُمْ öncekiler · لِأُخْرَىٰهُمْ sonrakilere · فَمَا yoktur · كَانَ sizin · لَكُمْ · عَلَيْنَا bize · مِن hiç · فَضْلٍۢ üstünlüğünüz; · فَذُوقُوا۟ o halde siz de tadın · ٱلْعَذَابَ azabı · بِمَا karşılık · كُنتُمْ olduklarınıza · تَكْسِبُونَ kazanıyor
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَٱسۡتَكۡبَرُواْ عَنۡهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمۡ أَبۡوَٰبُ ٱلسَّمَآءِ وَلَا يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ حَتَّىٰ يَلِجَ ٱلۡجَمَلُ فِي سَمِّ ٱلۡخِيَاطِۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿40﴾
inne-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ vestekberû `anhâ lâ tüfetteḥu lehüm ebvâbü-ssemâi velâ yedḫulûne-lcennete ḥattâ yelice-lcemelü fî semmi-lḫiyâṭ. vekeẕâlike neczi-lmücrimîn.
40. Bizim âyetlerimizi asılsız sayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan · بِـَٔايَـٰتِنَا bizim ayetlerimizi · وَٱسْتَكْبَرُوا۟ ve kibirlenenler · عَنْهَا onlara · لَا açılmayacak · تُفَتَّحُ · لَهُمْ onlara · أَبْوَٰبُ kapıları · ٱلسَّمَآءِ gök · وَلَا ve · يَدْخُلُونَ onlar giremeyeceklerdir · ٱلْجَنَّةَ cennete · حَتَّىٰ kadar · يَلِجَ geçinceye · ٱلْجَمَلُ deve · فِى içinden · سَمِّ deliği · ٱلْخِيَاطِ ۚ iğne · وَكَذَٰلِكَ ve işte böyle · نَجْزِى cezalandırırız · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluları
لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادࣱ وَمِن فَوۡقِهِمۡ غَوَاشࣲۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿41﴾
lehüm min cehenneme mihâdüv vemin fevḳihim gavâş. vekeẕâlike neczi-żżâlimîn.
41. Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
Kelime meali
لَهُم onlar için vardır · مِّن cehennemden · جَهَنَّمَ · مِهَادٌۭ bir döşek · وَمِن ve · فَوْقِهِمْ üstlerinde de · غَوَاشٍۢ ۚ (ateşten) örtüler · وَكَذَٰلِكَ işte böyle · نَجْزِى cezalandırırız · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَا نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَآ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿42﴾
velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lâ nükellifü nefsen illâ vus`ahâ. ülâike aṣḥâbü-lcenneh. hüm fîhâ ḫâlidûn.
42. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar cennetliklerdir. Orada onlar ebedî kalıcıdırlar.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · لَا yüklemeyiz · نُكَلِّفُ · نَفْسًا hiç kimseye · إِلَّا başkasını · وُسْعَهَآ gücünün yettiğinden · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلْجَنَّةِ ۖ cennet · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır
وَنَزَعۡنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنۡ غِلࣲّ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ وَقَالُواْ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي هَدَىٰنَا لِهَٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهۡتَدِيَ لَوۡلَآ أَنۡ هَدَىٰنَا ٱللَّهُۖ لَقَدۡ جَآءَتۡ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلۡحَقِّۖ وَنُودُوٓاْ أَن تِلۡكُمُ ٱلۡجَنَّةُ أُورِثۡتُمُوهَا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿43﴾
veneza`nâ mâ fî ṣudûrihim min gillin tecrî min taḥtihimü-l'enhâr. veḳâlü-lḥamdü lillâhi-lleẕî hedânâ lihâẕâ vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedâne-llâh. leḳad câet rusülü rabbinâ bilḥaḳḳ. venûdû en tilkümü-lcennetü ûriŝtümûhâ bimâ küntüm ta`melûn.
43. (Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Hakikaten rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara, “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o sizin oldu” diye seslenilir.
Kelime meali
وَنَزَعْنَا ve çıkarıp atmışızdır · مَا ne varsa · فِى içinde · صُدُورِهِم göğüsleri · مِّنْ kinden · غِلٍّۢ · تَجْرِى akmaktadır · مِن altlarından · تَحْتِهِمُ · ٱلْأَنْهَـٰرُ ۖ ırmaklar · وَقَالُوا۟ ve dediler · ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى o ki · هَدَىٰنَا lutfedip bizi getirdi · لِهَـٰذَا buraya · وَمَا biz · كُنَّا · لِنَهْتَدِىَ (doğruyu) bulamazdık · لَوْلَآ eğer · أَنْ bizi getirmeseydi · هَدَىٰنَا · ٱللَّهُ ۖ Allah · لَقَدْ muhakkak · جَآءَتْ getirmişler · رُسُلُ elçileri · رَبِّنَا Rabbimizin · بِٱلْحَقِّ ۖ gerçeği · وَنُودُوٓا۟ onlara seslenildi · أَن işte size · تِلْكُمُ · ٱلْجَنَّةُ cennet · أُورِثْتُمُوهَا o size miras verildi · بِمَا karşılık · كُنتُمْ yaptıklarınıza · تَعْمَلُونَ
وَنَادَىٰٓ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِ أَصۡحَٰبَ ٱلنَّارِ أَن قَدۡ وَجَدۡنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقࣰّ ا فَهَلۡ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمۡ حَقࣰّ اۖ قَالُواْ نَعَمۡۚ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنُۢ بَيۡنَهُمۡ أَن لَّعۡنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿44﴾
venâdâ aṣḥâbü-lcenneti aṣḥâbe-nnâri en ḳad vecednâ mâ ve`adenâ rabbünâ ḥaḳḳan fehel vecettüm mâ ve`ade rabbüküm ḥaḳḳâ. ḳâlû ne`am. feeẕẕene müeẕẕinüm beynehüm el la`netü-llâhi `ale-żżâlimîn.
44. Cennet ehli cehennem ehline, “Biz rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; siz de rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenir. “Evet!” derler. Ve aralarından bir duyurucu, “Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!” diye bağırır.
Kelime meali
وَنَادَىٰٓ ve seslendi · أَصْحَـٰبُ halkı · ٱلْجَنَّةِ cennet · أَصْحَـٰبَ halkına · ٱلنَّارِ ateş · أَن ki · قَدْ muhakkak · وَجَدْنَا biz bulduk · مَا şeyi · وَعَدَنَا bize va'dettiğini · رَبُّنَا Rabbimizin · حَقًّۭا gerçek · فَهَلْ mu? · وَجَدتُّم siz buldunuz · مَّا şeyi · وَعَدَ size va'dettiğini · رَبُّكُمْ Rabbinizin · حَقًّۭا ۖ gerçek · قَالُوا۟ dediler · نَعَمْ ۚ evet · فَأَذَّنَ ve seslendi · مُؤَذِّنٌۢ bir ünleyici · بَيْنَهُمْ aralarından · أَن diye · لَّعْنَةُ la'neti · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَى üzerine olsun · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin
ٱلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَيَبۡغُونَهَا عِوَجࣰ ا وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ كَٰفِرُونَ ﴿45﴾
elleẕîne yeṣuddûne `an sebîli-llâhi veyebgûnehâ `ivecâ. vehüm bil'âḫirati kâfirûn.
45. Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyenlerdir; onlar âhireti de inkâr edenlerdir.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يَصُدُّونَ menedip · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah'ın · وَيَبْغُونَهَا ve onu isterler · عِوَجًۭا eğriltmek · وَهُم ve onlar · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahireti de · كَـٰفِرُونَ inkar ederlerdi
وَبَيۡنَهُمَا حِجَابࣱۚ وَعَلَى ٱلۡأَعۡرَافِ رِجَالࣱ يَعۡرِفُونَ كُلَّۢا بِسِيمَىٰهُمۡۚ وَنَادَوۡاْ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ أَن سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمۡۚ لَمۡ يَدۡخُلُوهَا وَهُمۡ يَطۡمَعُونَ ﴿46﴾
vebeynehümâ ḥicâb. ve`ale-l'a`râfi ricâlüy ya`rifûne küllem bisîmâhüm. venâdev aṣḥâbe-lcenneti en selâmün `aleyküm lem yedḫulûhâ vehüm yaṭme`ûn.
46. İki taraf arasında bir perde ve A‘râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki bunlar, henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) uman cennet ehline, “Selâm size!” diye seslenirler.
Kelime meali
وَبَيْنَهُمَا iki taraf arasında · حِجَابٌۭ ۚ bir perde (vardır) · وَعَلَى ve üzerinde · ٱلْأَعْرَافِ A'raf · رِجَالٌۭ erkekler (vardır) · يَعْرِفُونَ tanıyan · كُلًّۢا hepsini · بِسِيمَىٰهُمْ ۚ yüzlerindeki işaretleriyle · وَنَادَوْا۟ ve seslendiler · أَصْحَـٰبَ halkına · ٱلْجَنَّةِ cennet · أَن diye · سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَيْكُمْ ۚ size · لَمْ cennete girmemiş · يَدْخُلُوهَا · وَهُمْ fakat onlar · يَطْمَعُونَ beklemektedirler
۞وَإِذَا صُرِفَتۡ أَبۡصَٰرُهُمۡ تِلۡقَآءَ أَصۡحَٰبِ ٱلنَّارِ قَالُواْ رَبَّنَا لَا تَجۡعَلۡنَا مَعَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿47﴾
veiẕâ ṣurifet ebṣâruhüm tilḳâe aṣḥâbi-nnâri ḳâlû rabbenâ lâ tec`alnâ me`a-lḳavmi-żżâlimîn.
47. Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de, “Ey rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!” derler.
Kelime meali
۞ وَإِذَا zaman · صُرِفَتْ çevrildiği · أَبْصَـٰرُهُمْ gözleri · تِلْقَآءَ tarafına · أَصْحَـٰبِ halkı · ٱلنَّارِ ateş · قَالُوا۟ dediler · رَبَّنَا Rabbimiz · لَا bizi bulundurma · تَجْعَلْنَا · مَعَ beraber · ٱلْقَوْمِ toplulukla · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim
وَنَادَىٰٓ أَصۡحَٰبُ ٱلۡأَعۡرَافِ رِجَالࣰ ا يَعۡرِفُونَهُم بِسِيمَىٰهُمۡ قَالُواْ مَآ أَغۡنَىٰ عَنكُمۡ جَمۡعُكُمۡ وَمَا كُنتُمۡ تَسۡتَكۡبِرُونَ ﴿48﴾
venâdâ aṣḥâbü-l'a`râfi ricâley ya`rifûnehüm bisîmâhüm ḳâlû mâ agnâ `anküm cem`uküm vemâ küntüm testekbirûn.
48. A‘râf ehli, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: “Ne topladığınız güç ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı.
Kelime meali
وَنَادَىٰٓ ve seslendiler · أَصْحَـٰبُ halkı · ٱلْأَعْرَافِ A'raf · رِجَالًۭا birtakım adamlara · يَعْرِفُونَهُم tanıdıkları · بِسِيمَىٰهُمْ yüzlerinden · قَالُوا۟ dediler ki · مَآ hiçbir yarar sağlamadı · أَغْنَىٰ · عَنكُمْ size · جَمْعُكُمْ topluluğunuzun · وَمَا ne de · كُنتُمْ size · تَسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslamanız
أَهَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ أَقۡسَمۡتُمۡ لَا يَنَالُهُمُ ٱللَّهُ بِرَحۡمَةٍۚ ٱدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ لَا خَوۡفٌ عَلَيۡكُمۡ وَلَآ أَنتُمۡ تَحۡزَنُونَ ﴿49﴾
ehâülâi-lleẕîne aḳsemtüm lâ yenâlühümü-llâhü biraḥmeh. üdḫulü-lcennete lâ ḫavfün `aleyküm velâ entüm taḥzenûn.
49. Allah’ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” (Cennet ehline de şöyle derler:) “Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz.”
Kelime meali
أَهَـٰٓؤُلَآءِ bunlar mıydı? · ٱلَّذِينَ kimseler · أَقْسَمْتُمْ yemin ettiğiniz · لَا onları erdirmeyecek diye · يَنَالُهُمُ · ٱللَّهُ Allah · بِرَحْمَةٍ ۚ hiçbir rahmete · ٱدْخُلُوا۟ girin · ٱلْجَنَّةَ cennete · لَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْكُمْ artık size · وَلَآ ve değilsiniz · أَنتُمْ siz · تَحْزَنُونَ üzülecek de
وَنَادَىٰٓ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ أَنۡ أَفِيضُواْ عَلَيۡنَا مِنَ ٱلۡمَآءِ أَوۡ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُۚ قَالُوٓاْ إِنَّ ٱللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿50﴾
venâdâ aṣḥâbü-nnâri aṣḥâbe-lcenneti en efîḍû `aleynâ mine-lmâi ev mimmâ razeḳakümü-llâh. ḳâlû inne-llâhe ḥarramehümâ `ale-lkâfirîn.
50. Cehennem ehli cennet ehline, “Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin!” diye seslenirler. Onlar da, “Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler.
Kelime meali
وَنَادَىٰٓ ve seslendiler · أَصْحَـٰبُ halkı · ٱلنَّارِ ateş · أَصْحَـٰبَ halkına · ٱلْجَنَّةِ cennet · أَنْ diye · أَفِيضُوا۟ biraz da akıtın · عَلَيْنَا bizim üzerimize · مِنَ su(yunuz)dan · ٱلْمَآءِ · أَوْ veya · مِمَّا size verdiği rızıktan · رَزَقَكُمُ · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · حَرَّمَهُمَا bu ikisini haram etmiştir · عَلَى üzerine · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler
ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ دِينَهُمۡ لَهۡوࣰ ا وَلَعِبࣰ ا وَغَرَّتۡهُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَاۚ فَٱلۡيَوۡمَ نَنسَىٰهُمۡ كَمَا نَسُواْ لِقَآءَ يَوۡمِهِمۡ هَٰذَا وَمَا كَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ﴿51﴾
elleẕîne-tteḫaẕû dînehüm lehvev vele`ibev vegarrathümü-lḥayâtü-ddünyâ. felyevme nensâhüm kemâ nesû liḳâe yevmihim hâẕâ vemâ kânû biâyâtinâ yecḥadûn.
51. O kâfirler ki, dünya hayatı onları aldattı, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler. Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · ٱتَّخَذُوا۟ yerine koydular · دِينَهُمْ dinlerini · لَهْوًۭا bir eğlence · وَلَعِبًۭا ve oyun · وَغَرَّتْهُمُ ve kendilerini aldattı · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَا ۚ dünya · فَٱلْيَوْمَ bugün · نَنسَىٰهُمْ biz de onları unuturuz · كَمَا gibi · نَسُوا۟ unuttukları · لِقَآءَ karşılaşacaklarını · يَوْمِهِمْ günleriyle · هَـٰذَا bu · وَمَا ve · كَانُوا۟ ettikleri · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · يَجْحَدُونَ bile bile inkar
وَلَقَدۡ جِئۡنَٰهُم بِكِتَٰبࣲ فَصَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ عِلۡمٍ هُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿52﴾
veleḳad ci'nâhüm bikitâbin feṣṣalnâhü `alâ `ilmin hüdev veraḥmetel liḳavmiy yü'minûn.
52. Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, içinde tam bilgiye dayalı açıklamalar yaptığımız bir kitap getirdik.
Kelime meali
وَلَقَدْ gerçekten · جِئْنَـٰهُم onlara getirdik · بِكِتَـٰبٍۢ bir Kitap · فَصَّلْنَـٰهُ açıkladığımız · عَلَىٰ göre · عِلْمٍ bilgiye · هُدًۭى yol gösterici · وَرَحْمَةًۭ ve rahmet olan · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan
هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّا تَأۡوِيلَهُۥۚ يَوۡمَ يَأۡتِي تَأۡوِيلُهُۥ يَقُولُ ٱلَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبۡلُ قَدۡ جَآءَتۡ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلۡحَقِّ فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَآءَ فَيَشۡفَعُواْ لَنَآ أَوۡ نُرَدُّ فَنَعۡمَلَ غَيۡرَ ٱلَّذِي كُنَّا نَعۡمَلُۚ قَدۡ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿53﴾
hel yenżurûne illâ te'vîleh. yevme ye'tî te'vîlühû yeḳûlü-lleẕîne nesûhü min ḳablü ḳad câet rusülü rabbinâ bilḥaḳḳ. fehel lenâ min şüfe`âe feyeşfe`û lenâ ev nüraddü fena`mele gayra-lleẕî künnâ na`mel. ḳad ḫasirû enfüsehüm veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.
53. (Fakat) onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki: “Doğrusu rabbimizin elçileri gerçeği getirmiştir. Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de (putlar) kendilerinden uzaklaşıp kayboldu.
Kelime meali
هَلْ mı? · يَنظُرُونَ gözetiyorlar · إِلَّا ille · تَأْوِيلَهُۥ ۚ onun te'vilini · يَوْمَ gün · يَأْتِى geldiği · تَأْوِيلُهُۥ onun te'vili · يَقُولُ derler ki · ٱلَّذِينَ olanlar · نَسُوهُ onu unutmuş · مِن önceden · قَبْلُ · قَدْ doğrusu · جَآءَتْ getirmiş · رُسُلُ elçileri · رَبِّنَا Rabbimizin · بِٱلْحَقِّ gerçeği · فَهَل var mı ki? · لَّنَا bizim · مِن şefa'atçilerimiz · شُفَعَآءَ · فَيَشْفَعُوا۟ şefa'at etsinler · لَنَآ bize · أَوْ yahut · نُرَدُّ tekrar geri döndürülür müyüz ki · فَنَعْمَلَ yapalım · غَيْرَ başkasını · ٱلَّذِى şeylerden · كُنَّا yaptıklarımızdan · نَعْمَلُ ۚ · قَدْ muhakkak · خَسِرُوٓا۟ onlar ziyana soktular · أَنفُسَهُمْ kendilerini · وَضَلَّ ve saptı · عَنْهُم kendilerinden · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uyduruyor
إِنَّ رَبَّكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامࣲ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِۖ يُغۡشِي ٱلَّيۡلَ ٱلنَّهَارَ يَطۡلُبُهُۥ حَثِيثࣰ ا وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ وَٱلنُّجُومَ مُسَخَّرَٰتِۭ بِأَمۡرِهِۦٓۗ أَلَا لَهُ ٱلۡخَلۡقُ وَٱلۡأَمۡرُۗ تَبَارَكَ ٱللَّهُ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿54﴾
inne rabbekümü-llâhü-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa fî sitteti eyyâmin ŝümme-stevâ `ale-l`arşi yugşi-lleyle-nnehâra yaṭlübühû ḥaŝîŝev veşşemse velḳamera vennücûme müseḫḫarâtim biemrih. elâ lehü-lḫalḳu vel'emr. tebârake-llâhü rabbü-l`âlemîn.
54. Şüphesiz ki rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden; geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, halk da emir de (yaratma ve yönetme) yalnız O’na aittir. Âlemlerin rabbi olan Allah yüceler yücesidir.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · رَبَّكُمُ Rabbiniz · ٱللَّهُ o Allah'tır · ٱلَّذِى ki · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · فِى içinde · سِتَّةِ altı · أَيَّامٍۢ gün · ثُمَّ sonra · ٱسْتَوَىٰ istiva etti · عَلَى üzerine · ٱلْعَرْشِ Arş · يُغْشِى bürüyüp örter · ٱلَّيْلَ geceyi · ٱلنَّهَارَ gündüz(ün üzerin)e · يَطْلُبُهُۥ onu kovalayan · حَثِيثًۭا durmadan · وَٱلشَّمْسَ ve güneşi · وَٱلْقَمَرَ ve ayı · وَٱلنُّجُومَ ve yıldızları · مُسَخَّرَٰتٍۭ boyun eğmiş vaziyette · بِأَمْرِهِۦٓ ۗ buyruğuna · أَلَا İyi bilin ki · لَهُ O'nundur · ٱلْخَلْقُ yaratma · وَٱلْأَمْرُ ۗ ve emir · تَبَارَكَ ne uludur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ Âlemlerin
ٱدۡعُواْ رَبَّكُمۡ تَضَرُّعࣰ ا وَخُفۡيَةًۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُعۡتَدِينَ ﴿55﴾
üd`û rabbeküm teḍarru`av veḫufyeh. innehû lâ yüḥibbü-lmü`tedîn.
55. Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.
Kelime meali
ٱدْعُوا۟ du'a edin · رَبَّكُمْ Rabbinize · تَضَرُّعًۭا yalvararak · وَخُفْيَةً ۚ ve gizlice · إِنَّهُۥ çünkü O · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُعْتَدِينَ haddi aşanları
وَلَا تُفۡسِدُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ بَعۡدَ إِصۡلَٰحِهَا وَٱدۡعُوهُ خَوۡفࣰ ا وَطَمَعًاۚ إِنَّ رَحۡمَتَ ٱللَّهِ قَرِيبࣱ مِّنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿56﴾
velâ tüfsidû fi-l'arḍi ba`de iṣlâḥihâ ved`ûhü ḫavfev veṭame`â. inne raḥmete-llâhi ḳarîbüm mine-lmuḥsinîn.
56. Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkuyla ve ümitle dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.
Kelime meali
وَلَا bozgunculuk yapmayın · تُفْسِدُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بَعْدَ sonra · إِصْلَـٰحِهَا düzeltildikten · وَٱدْعُوهُ O'na du'a edin · خَوْفًۭا korkarak · وَطَمَعًا ۚ ve umarak · إِنَّ muhakkak ki · رَحْمَتَ rahmeti · ٱللَّهِ Allah'ın · قَرِيبٌۭ yakındır · مِّنَ iyilik edenlere · ٱلْمُحْسِنِينَ
وَهُوَ ٱلَّذِي يُرۡسِلُ ٱلرِّيَٰحَ بُشۡرَۢا بَيۡنَ يَدَيۡ رَحۡمَتِهِۦۖ حَتَّىٰٓ إِذَآ أَقَلَّتۡ سَحَابࣰ ا ثِقَالࣰ ا سُقۡنَٰهُ لِبَلَدࣲ مَّيِّتࣲ فَأَنزَلۡنَا بِهِ ٱلۡمَآءَ فَأَخۡرَجۡنَا بِهِۦ مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِۚ كَذَٰلِكَ نُخۡرِجُ ٱلۡمَوۡتَىٰ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ﴿57﴾
vehüve-lleẕî yürsilü-rriyâḥa büşram beyne yedey raḥmetih. ḥattâ iẕâ eḳallet seḥâben ŝiḳâlen suḳnâhü libeledim meyyitin feenzelnâ bihi-lmâe feaḫracnâ bihî min külli-ŝŝemerât. keẕâlike nuḫricü-lmevtâ le`alleküm teẕekkerûn.
57. Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur. Nihayet o rüzgârlar ağır bir bulut yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız.
Kelime meali
وَهُوَ O ki · ٱلَّذِى gönderir · يُرْسِلُ · ٱلرِّيَـٰحَ rüzgarları · بُشْرًۢا müjdeci · بَيْنَ önünde · يَدَىْ · رَحْمَتِهِۦ ۖ rahmetinin · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَآ zaman · أَقَلَّتْ onlar yüklenince · سَحَابًۭا bulutları · ثِقَالًۭا ağır ağır · سُقْنَـٰهُ onu yollarız · لِبَلَدٍۢ bir ülkeye · مَّيِّتٍۢ ölü · فَأَنزَلْنَا indiririz · بِهِ onunla · ٱلْمَآءَ su · فَأَخْرَجْنَا ve çıkarırız · بِهِۦ onunla · مِن türlü türlü · كُلِّ · ٱلثَّمَرَٰتِ ۚ meyvalar · كَذَٰلِكَ işte böyle · نُخْرِجُ çıkaracağız · ٱلْمَوْتَىٰ ölüleri de · لَعَلَّكُمْ herhalde · تَذَكَّرُونَ ibret alırsınız
وَٱلۡبَلَدُ ٱلطَّيِّبُ يَخۡرُجُ نَبَاتُهُۥ بِإِذۡنِ رَبِّهِۦۖ وَٱلَّذِي خَبُثَ لَا يَخۡرُجُ إِلَّا نَكِدࣰ اۚ كَذَٰلِكَ نُصَرِّفُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَشۡكُرُونَ ﴿58﴾
velbeledu-ṭṭayyibü yaḫrucü nebâtühû biiẕni rabbih. velleẕî ḫabüŝe lâ yaḫrucü illâ nekidâ. keẕâlike nüṣarrifü-l'âyâti liḳavmiy yeşkürûn.
58. Güzel memleketin bitkisi rabbinin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.
Kelime meali
وَٱلْبَلَدُ ve ülkenin · ٱلطَّيِّبُ güzel olan · يَخْرُجُ çıkar · نَبَاتُهُۥ bitkisi · بِإِذْنِ izniyle · رَبِّهِۦ ۖ Rabbinin · وَٱلَّذِى olandan ise · خَبُثَ kötü · لَا çıkmaz · يَخْرُجُ · إِلَّا başka bir şey · نَكِدًۭا ۚ yararsız bitkiden · كَذَٰلِكَ işte biz böyle · نُصَرِّفُ döndürüp açıklarız · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَشْكُرُونَ şükreden
لَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ ﴿59﴾
leḳad erselnâ nûḥan ilâ ḳavmihî feḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin `ażîm.
59. Andolsun ki Nûh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.”
Kelime meali
لَقَدْ andolsun · أَرْسَلْنَا gönderdik · نُوحًا Nuh'u · إِلَىٰ kavmine · قَوْمِهِۦ · فَقَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ tanrınız · غَيْرُهُۥٓ O'ndan başka · إِنِّىٓ doğrusu ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُمْ size · عَذَابَ azabın(ın inmesin)den · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍۢ büyük
قَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ ﴿60﴾
ḳâle-lmeleü min ḳavmihî innâ lenerâke fî ḍalâlim mübîn.
60. Kavminden ileri gelenler, “Biz seni gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz!” dediler.
Kelime meali
قَالَ dedi(ler) ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · مِن kavminden · قَوْمِهِۦٓ · إِنَّا elbette biz · لَنَرَىٰكَ seni görüyoruz · فِى içinde · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍۢ açık
قَالَ يَٰقَوۡمِ لَيۡسَ بِي ضَلَٰلَةࣱ وَلَٰكِنِّي رَسُولࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿61﴾
ḳâle yâ ḳavmi leyse bî ḍalâletüv velâkinnî rasûlüm mir rabbi-l`âlemîn.
61. Nûh şöyle cevap verdi: “Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَيْسَ yoktur · بِى bende · ضَلَـٰلَةٌۭ bir sapıklık · وَلَـٰكِنِّى fakat ben · رَسُولٌۭ bir elçiyim · مِّن tarafından · رَّبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أُبَلِّغُكُمۡ رِسَٰلَٰتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمۡ وَأَعۡلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿62﴾
übelliguküm risâlâti rabbî veenṣaḥu leküm vea`lemü mine-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
62. Size rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum.
Kelime meali
أُبَلِّغُكُمْ size duyuruyorum · رِسَـٰلَـٰتِ mesajlarını · رَبِّى Rabbimin · وَأَنصَحُ ve öğüt veriyorum · لَكُمْ size · وَأَعْلَمُ ve biliyorum · مِنَ tarafından · ٱللَّهِ Allah · مَا şeyleri · لَا sizin bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
أَوَعَجِبۡتُمۡ أَن جَآءَكُمۡ ذِكۡرࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ عَلَىٰ رَجُلࣲ مِّنكُمۡ لِيُنذِرَكُمۡ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ﴿63﴾
eve`acibtüm en câeküm ẕikrum mir rabbiküm `alâ racülim minküm liyünẕiraküm velitetteḳû vele`alleküm türḥamûn.
63. Günahtan sakınıp da rahmete nâil olasınız diye, içinizden sizleri uyaracak bir adam vasıtasıyla rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaşırdınız mı?”
Kelime meali
أَوَعَجِبْتُمْ şaştınız mı? · أَن gelmesine · جَآءَكُمْ · ذِكْرٌۭ bir Zikir · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · عَلَىٰ aracılığı ile · رَجُلٍۢ bir adam · مِّنكُمْ içinizden · لِيُنذِرَكُمْ sizi uyarmak için · وَلِتَتَّقُوا۟ ve korunmanız için · وَلَعَلَّكُمْ ve belki · تُرْحَمُونَ merhamete uğrarsınız diye
فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيۡنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ وَأَغۡرَقۡنَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَآۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمًا عَمِينَ ﴿64﴾
fekeẕẕebûhü feenceynâhü velleẕîne me`ahû fi-lfülki veagraḳne-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ. innehüm kânû ḳavmen `amîn.
64. Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık; âyetlerimizi asılsız sayanları da suda boğduk! Çünkü onlar gerçeği göremeyen bir kavim idiler.
Kelime meali
فَكَذَّبُوهُ O'nu yalanladılar · فَأَنجَيْنَـٰهُ biz de kurtardık · وَٱلَّذِينَ o kimseleri · مَعَهُۥ O'nunla berebar · فِى bulunanları · ٱلْفُلْكِ gemide · وَأَغْرَقْنَا ve boğduk · ٱلَّذِينَ kimseleri · كَذَّبُوا۟ yalanlayanları · بِـَٔايَـٰتِنَآ ۚ ayetlerimizi · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ idiler · قَوْمًا bir kavim · عَمِينَ kör
۞وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمۡ هُودࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿65﴾
veilâ `âdin eḫâhüm hûdâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tetteḳûn.
65. Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?
Kelime meali
۞ وَإِلَىٰ ve (gönderdik) · عَادٍ Ad(kavmin)e de · أَخَاهُمْ kardeşleri · هُودًۭا ۗ Hud'u · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ tanrınız · غَيْرُهُۥٓ ۚ O'dan başka · أَفَلَا sakınmaz mısınız? · تَتَّقُونَ
قَالَ ٱلۡمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِي سَفَاهَةࣲ وَإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ﴿66﴾
ḳâle-lmeleü-lleẕîne keferû min ḳavmihî innâ lenerâke fî sefâhetiv veinnâ leneżunnüke mine-lkâẕibîn.
66. Kavminin inkârcı ileri gelenleri, “Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.
Kelime meali
قَالَ dedi(ler) ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelen · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkarcılar · مِن kavminden · قَوْمِهِۦٓ · إِنَّا elbette biz · لَنَرَىٰكَ seni görüyoruz · فِى içinde · سَفَاهَةٍۢ bir beyinsizlik · وَإِنَّا ve elbette biz · لَنَظُنُّكَ zannediyoruz ki sen · مِنَ yalancılardansın · ٱلْكَـٰذِبِينَ
قَالَ يَٰقَوۡمِ لَيۡسَ بِي سَفَاهَةࣱ وَلَٰكِنِّي رَسُولࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿67﴾
ḳâle yâ ḳavmi leyse bî sefâhetüv velâkinnî rasûlüm mir rabbi-l`âlemîn.
67. “Ey kavmim!” dedi, “Ben akılsız değilim, fakat âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.”
Kelime meali
قَالَ dedi · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَيْسَ yoktur · بِى bende · سَفَاهَةٌۭ beyinsizlik · وَلَـٰكِنِّى fakat ben · رَسُولٌۭ bir elçiyim · مِّن tarafından · رَّبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
أُبَلِّغُكُمۡ رِسَٰلَٰتِ رَبِّي وَأَنَا۠ لَكُمۡ نَاصِحٌ أَمِينٌ ﴿68﴾
übelliguküm risâlâti rabbî veenâ leküm nâṣiḥun emîn.
68. “Size rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben size öğüt veren güvenilir biriyim.”
Kelime meali
أُبَلِّغُكُمْ size duyuruyorum · رِسَـٰلَـٰتِ mesajlarını · رَبِّى Rabbimin · وَأَنَا۠ ve ben · لَكُمْ sizin için · نَاصِحٌ bir öğütçüyüm · أَمِينٌ güvenilir
أَوَعَجِبۡتُمۡ أَن جَآءَكُمۡ ذِكۡرࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ عَلَىٰ رَجُلࣲ مِّنكُمۡ لِيُنذِرَكُمۡۚ وَٱذۡكُرُوٓاْ إِذۡ جَعَلَكُمۡ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعۡدِ قَوۡمِ نُوحࣲ وَزَادَكُمۡ فِي ٱلۡخَلۡقِ بَصۜۡطَةࣰۖ فَٱذۡكُرُوٓاْ ءَالَآءَ ٱللَّهِ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ﴿69﴾
eve`acibtüm en câeküm ẕikrum mir rabbiküm `alâ racülim minküm liyünẕiraküm. veẕkürû iẕ ce`aleküm ḫulefâe mim ba`di ḳavmi nûḥiv vezâdeküm fi-lḫalḳi baṣṭah. feẕkürû âlâe-llâhi le`alleküm tüfliḥûn.
69. “Sizi uyarmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”
Kelime meali
أَوَعَجِبْتُمْ şaştınız mı? · أَن size gelmesine · جَآءَكُمْ · ذِكْرٌۭ bir Zikir · مِّن tarafından · رَّبِّكُمْ Rabbiniz · عَلَىٰ aracılığı ile · رَجُلٍۢ bir adam · مِّنكُمْ içinizden · لِيُنذِرَكُمْ ۚ sizi uyarması için · وَٱذْكُرُوٓا۟ düşünün ki · إِذْ ne zaman ki · جَعَلَكُمْ sizi yaptı · خُلَفَآءَ hakimler · مِنۢ sonra · بَعْدِ · قَوْمِ kavminden · نُوحٍۢ Nuh · وَزَادَكُمْ ve size verdi · فِى yaratılışta · ٱلْخَلْقِ · بَصْۜطَةًۭ ۖ üstünlük güç' · فَٱذْكُرُوٓا۟ hatırlayın ki · ءَالَآءَ ni'metlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تُفْلِحُونَ başarıya erersiniz
قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا لِنَعۡبُدَ ٱللَّهَ وَحۡدَهُۥ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَا فَأۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿70﴾
ḳâlû eci'tenâ lina`büde-llâhe vaḥdehû veneẕera mâ kâne ya`büdü âbâünâ. fe'tinâ bimâ te`idünâ in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
70. Dediler ki: “Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) getir bize!”
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler ki · أَجِئْتَنَا sen bize mi geldin? · لِنَعْبُدَ kulluk etmemiz için · ٱللَّهَ Allah'a · وَحْدَهُۥ tek olan · وَنَذَرَ ve bırakalım diye · مَا şeyleri · كَانَ oldukları · يَعْبُدُ tapıyor · ءَابَآؤُنَا ۖ atalarımızın · فَأْتِنَا (haydi) bize getir · بِمَا şeyi · تَعِدُنَآ bizi tehdidettiğin · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ doğrulardan · ٱلصَّـٰدِقِينَ
قَالَ قَدۡ وَقَعَ عَلَيۡكُم مِّن رَّبِّكُمۡ رِجۡسࣱ وَغَضَبٌۖ أَتُجَٰدِلُونَنِي فِيٓ أَسۡمَآءࣲ سَمَّيۡتُمُوهَآ أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُم مَّا نَزَّلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلۡطَٰنࣲۚ فَٱنتَظِرُوٓاْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ ٱلۡمُنتَظِرِينَ ﴿71﴾
ḳâle ḳad veḳa`a `aleyküm mir rabbiküm ricsüv vegaḍab. etücâdilûnenî fî esmâin semmeytümûhâ entüm veâbâüküm mâ nezzele-llâhü bihâ min sülṭân. fenteżirû innî me`aküm mine-lmünteżirîn.
71. Hûd şöyle cevap verdi: “Üzerinize rabbinizden bir öfke ve bir azap inmektedir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”
Kelime meali
قَالَ dedi ki · قَدْ artık · وَقَعَ inmiştir · عَلَيْكُم size · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · رِجْسٌۭ bir pislik · وَغَضَبٌ ۖ ve gazab · أَتُجَـٰدِلُونَنِى benimle mi tartışıyorsunuz? · فِىٓ hakkında · أَسْمَآءٍۢ isimler · سَمَّيْتُمُوهَآ adlandırdığınız · أَنتُمْ sadece sizin · وَءَابَآؤُكُم ve atalarınızın · مَّا indirmediği · نَزَّلَ · ٱللَّهُ Allah'ın · بِهَا onlar için · مِن hiçbir · سُلْطَـٰنٍۢ ۚ delil · فَٱنتَظِرُوٓا۟ bekleyin öyle ise · إِنِّى ben de · مَعَكُم sizinle beraber · مِّنَ bekleyenlerdenim · ٱلْمُنتَظِرِينَ
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ بِرَحۡمَةࣲ مِّنَّا وَقَطَعۡنَا دَابِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَاۖ وَمَا كَانُواْ مُؤۡمِنِينَ ﴿72﴾
feenceynâhü velleẕîne me`ahû biraḥmetim minnâ veḳaṭa`nâ dâbira-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ vemâ kânû mü'minîn.
72. Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalan sayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.
Kelime meali
فَأَنجَيْنَـٰهُ O'nu kurtardık · وَٱلَّذِينَ ve olanları · مَعَهُۥ O'nunla beraber · بِرَحْمَةٍۢ bir rahmetle · مِّنَّا bizden · وَقَطَعْنَا ve kestik · دَابِرَ kökünü · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(ların) · بِـَٔايَـٰتِنَا ۖ ayetlerimizi · وَمَا ve · كَانُوا۟ olanların · مُؤْمِنِينَ inanmayacak
وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَٰلِحࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ قَدۡ جَآءَتۡكُم بَيِّنَةࣱ مِّن رَّبِّكُمۡۖ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمۡ ءَايَةࣰۖ فَذَرُوهَا تَأۡكُلۡ فِيٓ أَرۡضِ ٱللَّهِۖ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءࣲ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿73﴾
veilâ ŝemûde eḫâhüm ṣâliḥâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. ḳad câetküm beyyinetüm mir rabbiküm. hâẕihî nâḳatü-llâhi leküm âyeten feẕerûhâ te'kül fî arḍi-llâhi velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbün elîm.
73. Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i (gönderdik). Onlara, “Ey kavmim” dedi, “Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah’ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah’ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.”
Kelime meali
وَإِلَىٰ ve · ثَمُودَ Semud(kavmin)e de · أَخَاهُمْ kardeşleri · صَـٰلِحًۭا ۗ Salih'i (gönderdik) · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ tanrınız · غَيْرُهُۥ ۖ O'ndan başka · قَدْ elbette · جَآءَتْكُم size geldi · بَيِّنَةٌۭ açık delil · مِّن tarafından · رَّبِّكُمْ ۖ Rabbiniz · هَـٰذِهِۦ işte şu · نَاقَةُ devesi · ٱللَّهِ Allah'ın · لَكُمْ size · ءَايَةًۭ ۖ bir mu'cizedir · فَذَرُوهَا bırakın onu · تَأْكُلْ yesin (içsin) · فِىٓ arzından · أَرْضِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · وَلَا sakın · تَمَسُّوهَا ona dokundurmayın · بِسُوٓءٍۢ bir kötülük · فَيَأْخُذَكُمْ yoksa sizi yakalar · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acıklı
وَٱذۡكُرُوٓاْ إِذۡ جَعَلَكُمۡ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعۡدِ عَادࣲ وَبَوَّأَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورࣰ ا وَتَنۡحِتُونَ ٱلۡجِبَالَ بُيُوتࣰ اۖ فَٱذۡكُرُوٓاْ ءَالَآءَ ٱللَّهِ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ﴿74﴾
veẕkürû iẕ ce`aleküm ḫulefâe mim ba`di `âdiv vebevveeküm fi-l'arḍi tetteḫiẕûne min sühûlihâ ḳuṣûrav vetenḥitûne-lcibâle büyûtâ. feẕkürû âlâe-llâhi velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.
74. “Düşünün ki Allah Âd kavminden sonra yerlerine sizi getirdi ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. O’nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler kuruyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.”
Kelime meali
وَٱذْكُرُوٓا۟ düşünün ki · إِذْ hani · جَعَلَكُمْ sizi yaptı · خُلَفَآءَ hükümdarlar · مِنۢ sonra · بَعْدِ · عَادٍۢ Ad'dan · وَبَوَّأَكُمْ ve sizi yerleştirdi · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · تَتَّخِذُونَ ediniyorsunuz · مِن O'nun düzlüklerinde · سُهُولِهَا · قُصُورًۭا saraylar · وَتَنْحِتُونَ ve yontup yapıyorsunuz · ٱلْجِبَالَ dağlarını · بُيُوتًۭا ۖ evler · فَٱذْكُرُوٓا۟ artık hatırlayın · ءَالَآءَ ni'metlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَا karışıklık çıkarmayın · تَعْثَوْا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُفْسِدِينَ bozgunculuk yapıp
قَالَ ٱلۡمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ لِلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ لِمَنۡ ءَامَنَ مِنۡهُمۡ أَتَعۡلَمُونَ أَنَّ صَٰلِحࣰ ا مُّرۡسَلࣱ مِّن رَّبِّهِۦۚ قَالُوٓاْ إِنَّا بِمَآ أُرۡسِلَ بِهِۦ مُؤۡمِنُونَ ﴿75﴾
ḳâle-lmeleü-lleẕîne-stekberû min ḳavmihî lilleẕîne-stuḍ`ifû limen âmene minhüm eta`lemûne enne ṣâliḥam mürselüm mir rabbih. ḳâlû innâ bimâ ürsile bihî mü'minûn.
75. Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara dediler ki: “Siz Sâlih’in, rabbi tarafından gönderildiğine gerçekten inanıyor musunuz?” Onlar da, “Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız” dediler.
Kelime meali
قَالَ dediler · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · ٱلَّذِينَ onlar ki · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslıyorlar · مِن kavminden · قَوْمِهِۦ · لِلَّذِينَ kimseler · ٱسْتُضْعِفُوا۟ zayıf görülen · لِمَنْ kimselere (karşı) · ءَامَنَ inanan · مِنْهُمْ içlerinden · أَتَعْلَمُونَ siz biliyor musunuz? · أَنَّ gerçekten · صَـٰلِحًۭا Salih'in · مُّرْسَلٌۭ gönderildiğini · مِّن tarafından · رَّبِّهِۦ ۚ Rabbi · قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّا doğrusu biz · بِمَآ gönderilene · أُرْسِلَ · بِهِۦ onunla · مُؤْمِنُونَ inananlarız
قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُوٓاْ إِنَّا بِٱلَّذِيٓ ءَامَنتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ﴿76﴾
ḳâle-lleẕîne-stekberû innâ billeẕî âmentüm bihî kâfirûn.
76. Büyüklük taslayanlar ise, “Biz de sizin inandığınızı inkâr ediyoruz” diye karşılık verdiler.
Kelime meali
قَالَ dediler · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ büyüklük taslayan(lar) · إِنَّا şüphesiz biz · بِٱلَّذِىٓ sizin inandığınızı · ءَامَنتُم · بِهِۦ kendisine · كَـٰفِرُونَ inkar edenleriz
فَعَقَرُواْ ٱلنَّاقَةَ وَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ وَقَالُواْ يَٰصَٰلِحُ ٱئۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿77﴾
fe`aḳarü-nnâḳate ve`atev `an emri rabbihim veḳâlû yâ ṣâliḥu-'tinâ bimâ te`idünâ in künte mine-lmürselîn.
77. Derken, o deveyi keserek öldürdüler, böylece rablerinin emrinden dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!” dediler.
Kelime meali
فَعَقَرُوا۟ derken boğazladılar · ٱلنَّاقَةَ dişi deveyi · وَعَتَوْا۟ ve dışına çıktılar · عَنْ buyruğundan · أَمْرِ · رَبِّهِمْ Rablerinin · وَقَالُوا۟ ve dediler · يَـٰصَـٰلِحُ Ey Salih · ٱئْتِنَا bize getir · بِمَا şeyi · تَعِدُنَآ bizi tehdidettiğin · إِن eğer · كُنتَ isen · مِنَ elçilerden · ٱلْمُرْسَلِينَ
فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دَارِهِمۡ جَٰثِمِينَ ﴿78﴾
feeḫaẕethümü-rracfetü feaṣbeḥû fî dârihim câŝimîn.
78. Bunun üzerine onları o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler.
Kelime meali
فَأَخَذَتْهُمُ hemen onları yakaladı · ٱلرَّجْفَةُ o sarsıntı · فَأَصْبَحُوا۟ çökekaldılar · فِى yurtlarında; · دَارِهِمْ · جَـٰثِمِينَ diz üstü
فَتَوَلَّىٰ عَنۡهُمۡ وَقَالَ يَٰقَوۡمِ لَقَدۡ أَبۡلَغۡتُكُمۡ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحۡتُ لَكُمۡ وَلَٰكِن لَّا تُحِبُّونَ ٱلنَّٰصِحِينَ ﴿79﴾
fetevellâ `anhüm veḳâle yâ ḳavmi leḳad eblagtüküm risâlete rabbî veneṣaḥtü leküm velâkil lâ tüḥibbûne-nnâṣiḥîn.
79. Sâlih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Andolsun ki ben size rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Kelime meali
فَتَوَلَّىٰ öteye döndü · عَنْهُمْ onlardan · وَقَالَ ve dedi · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَقَدْ muhakkak · أَبْلَغْتُكُمْ ben size duyurdum · رِسَالَةَ mesajlarını · رَبِّى Rabbimin · وَنَصَحْتُ ve öğüt verdim · لَكُمْ size · وَلَـٰكِن fakat · لَّا siz sevmiyorsunuz · تُحِبُّونَ · ٱلنَّـٰصِحِينَ öğüt verenleri
وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَتَأۡتُونَ ٱلۡفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنۡ أَحَدࣲ مِّنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿80﴾
velûṭan iẕ ḳâle liḳavmihî ete'tûne-lfâḥişete mâ sebeḳaküm bihâ min eḥadim mine-l`âlemîn.
80. Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: “Sizden önceki topluluklardan hiçbirinin (bu ölçüde) yapmadığı iğrençliği mi işliyorsunuz!”
Kelime meali
وَلُوطًا ve Lut'u da (gönderdik) · إِذْ dedi · قَالَ · لِقَوْمِهِۦٓ kavmine · أَتَأْتُونَ siz mi yapıyorsunuz? · ٱلْفَـٰحِشَةَ fuhşu · مَا yapmadığı · سَبَقَكُم sizden önce · بِهَا onu · مِنْ hiç · أَحَدٍۢ kimsenin · مِّنَ dünyalarda · ٱلْعَـٰلَمِينَ
إِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهۡوَةࣰ مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمࣱ مُّسۡرِفُونَ ﴿81﴾
inneküm lete'tûne-rricâle şehvetem min dûni-nnisâ'. bel entüm ḳavmüm müsrifûn.
81. “Kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkınlık eden bir topluluksunuz.”
Kelime meali
إِنَّكُمْ muhakkak siz · لَتَأْتُونَ yaklaşıyorsunuz · ٱلرِّجَالَ erkeklere · شَهْوَةًۭ şehvetle · مِّن bırakıp · دُونِ · ٱلنِّسَآءِ ۚ kadınları · بَلْ doğrusu · أَنتُمْ siz · قَوْمٌۭ bir kavimsiniz · مُّسْرِفُونَ haddi aşan
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ أَخۡرِجُوهُم مِّن قَرۡيَتِكُمۡۖ إِنَّهُمۡ أُنَاسࣱ يَتَطَهَّرُونَ ﴿82﴾
vemâ kâne cevâbe ḳavmihî illâ en ḳâlû aḫricûhüm min ḳaryetiküm. innehüm ünâsüy yeteṭahherûn.
82. Kavminin cevabı, “Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!” demelerinden başka bir şey olmadı.
Kelime meali
وَمَا olmadı · كَانَ · جَوَابَ cevabı · قَوْمِهِۦٓ kavminin · إِلَّآ başka · أَن demelerinden · قَالُوٓا۟ · أَخْرِجُوهُم onları çıkarın · مِّن kentinizden · قَرْيَتِكُمْ ۖ · إِنَّهُمْ çünkü onlar · أُنَاسٌۭ insanlarmış · يَتَطَهَّرُونَ fazla temizlenen
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ إِلَّا ٱمۡرَأَتَهُۥ كَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ ﴿83﴾
feenceynâhü veehlehû ille-mraeteh. kânet mine-lgâbirîn.
83. Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (inkârcılardan) idi.
Kelime meali
فَأَنجَيْنَـٰهُ biz de onu kurtardık · وَأَهْلَهُۥٓ ve ailesini · إِلَّا yalnız · ٱمْرَأَتَهُۥ karısı · كَانَتْ oldu · مِنَ geride kalanlardan · ٱلْغَـٰبِرِينَ
وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرࣰ اۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿84﴾
veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmücrimîn.
84. Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!
Kelime meali
وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık · عَلَيْهِم üzerlerine · مَّطَرًۭا ۖ bir yağmur · فَٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların
وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥۖ قَدۡ جَآءَتۡكُم بَيِّنَةࣱ مِّن رَّبِّكُمۡۖ فَأَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَٱلۡمِيزَانَ وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تُفۡسِدُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ بَعۡدَ إِصۡلَٰحِهَاۚ ذَٰلِكُمۡ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿85﴾
veilâ medyene eḫâhüm şu`aybâ. ḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. ḳad câetküm beyyinetüm mir rabbiküm feevfü-lkeyle velmîzâne velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ tüfsidû fi-l'arḍi ba`de iṣlâḥihâ. ẕâliküm ḫayrul leküm in küntüm mü'minîn.
85. Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size rabbinizden açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü tartıyı tam yapın, insanların mallarının değerini düşürmeyin, düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.”
Kelime meali
وَإِلَىٰ ve · مَدْيَنَ Medyen'e · أَخَاهُمْ kardeşleri · شُعَيْبًۭا ۗ Şuayb'i (gönderdik) · قَالَ dedi · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin · مِّنْ hiç · إِلَـٰهٍ tanrınız · غَيْرُهُۥ ۖ O'ndan başka · قَدْ doğrusu · جَآءَتْكُم size geldi · بَيِّنَةٌۭ açık bir delil · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ ۖ · فَأَوْفُوا۟ tam yapın · ٱلْكَيْلَ ölçüyü · وَٱلْمِيزَانَ ve tartıyı · وَلَا ve · تَبْخَسُوا۟ eksiltmeyin · ٱلنَّاسَ insanların · أَشْيَآءَهُمْ eşyalarını · وَلَا bozgunculuk yapmayın · تُفْسِدُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بَعْدَ sonra · إِصْلَـٰحِهَا ۚ düzeltildikten · ذَٰلِكُمْ böylesi · خَيْرٌۭ daha iyidir · لَّكُمْ sizin için · إِن eğer · كُنتُم iseniz · مُّؤْمِنِينَ inananlar
وَلَا تَقۡعُدُواْ بِكُلِّ صِرَٰطࣲ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ مَنۡ ءَامَنَ بِهِۦ وَتَبۡغُونَهَا عِوَجࣰ اۚ وَٱذۡكُرُوٓاْ إِذۡ كُنتُمۡ قَلِيلࣰ ا فَكَثَّرَكُمۡۖ وَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿86﴾
velâ taḳ`udû bikülli ṣirâṭin tû`idûne veteṣuddûne `an sebîli-llâhi men âmene bihî vetebgûnehâ `ivecâ. veẕkürû iẕ küntüm ḳalîlen fekeŝŝeraküm. venżurû keyfe kâne `âḳibetü-lmüfsidîn.
86. “İnananları tehdit edip Allah yolundan alıkoyarak ve onu eğri göstermek maksadıyla her yolun başında oturmayın. Düşünün ki, siz az sayıdaydınız, sonra O sizi çoğalttı. Bozguncuların sonunun nasıl olduğunu da düşünün!”
Kelime meali
وَلَا ve oturmayın · تَقْعُدُوا۟ · بِكُلِّ her · صِرَٰطٍۢ yola · تُوعِدُونَ tehdit ederek · وَتَصُدُّونَ ve engelleyerek · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · مَنْ kimseleri · ءَامَنَ inanan · بِهِۦ onunla · وَتَبْغُونَهَا ve onun arayarak · عِوَجًۭا ۚ eğriliğini · وَٱذْكُرُوٓا۟ ve düşünün · إِذْ ne zaman ki · كُنتُمْ siz idiniz · قَلِيلًۭا az · فَكَثَّرَكُمْ ۖ O sizi çoğalttı · وَٱنظُرُوا۟ ve bakın · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuların
وَإِن كَانَ طَآئِفَةࣱ مِّنكُمۡ ءَامَنُواْ بِٱلَّذِيٓ أُرۡسِلۡتُ بِهِۦ وَطَآئِفَةࣱ لَّمۡ يُؤۡمِنُواْ فَٱصۡبِرُواْ حَتَّىٰ يَحۡكُمَ ٱللَّهُ بَيۡنَنَاۚ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلۡحَٰكِمِينَ ﴿87﴾
vein kâne ṭâifetüm minküm âmenû billeẕî ürsiltü bihî veṭâifetül lem yü'minû faṣbirû ḥattâ yaḥküme-llâhü beynenâ. vehüve ḫayru-lḥâkimîn.
87. “Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin! O, hükmedenlerin en iyisidir.”
Kelime meali
وَإِن ve eğer · كَانَ ise · طَآئِفَةٌۭ bir kısmı · مِّنكُمْ içinizden · ءَامَنُوا۟ inanmış · بِٱلَّذِىٓ kişiye · أُرْسِلْتُ benimle gönderilen · بِهِۦ ona · وَطَآئِفَةٌۭ ve bir kısmı da · لَّمْ inanmamış ise · يُؤْمِنُوا۟ · فَٱصْبِرُوا۟ sabredin · حَتَّىٰ kadar · يَحْكُمَ hükmedinceye · ٱللَّهُ Allah · بَيْنَنَا ۚ aramızda · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en iyisidir · ٱلْحَـٰكِمِينَ hükmedenlerin
۞قَالَ ٱلۡمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ لَنُخۡرِجَنَّكَ يَٰشُعَيۡبُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَكَ مِن قَرۡيَتِنَآ أَوۡ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَاۚ قَالَ أَوَلَوۡ كُنَّا كَٰرِهِينَ ﴿88﴾
ḳâle-lmeleü-lleẕîne-stekberû min ḳavmihî lenuḫricenneke yâ şu`aybü velleẕîne âmenû me`ake min ḳaryetinâ ev lete`ûdünne fî milletinâ. ḳâle evelev künnâ kârihîn.
88. Kavminden büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz!” Şuayb dedi ki: “İstemesek de mi?”
Kelime meali
۞ قَالَ dediler ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslayan · مِن kavminden · قَوْمِهِۦ · لَنُخْرِجَنَّكَ mutlaka seni çıkarırız · يَـٰشُعَيْبُ Ey Şu'ayb · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · مَعَكَ seninle beraber · مِن kentimizden · قَرْيَتِنَآ · أَوْ ya da · لَتَعُودُنَّ dönersiniz · فِى dinimize · مِلَّتِنَا ۚ · قَالَ dedi ki · أَوَلَوْ bile mi? · كُنَّا biz · كَـٰرِهِينَ istemezsek
قَدِ ٱفۡتَرَيۡنَا عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا إِنۡ عُدۡنَا فِي مِلَّتِكُم بَعۡدَ إِذۡ نَجَّىٰنَا ٱللَّهُ مِنۡهَاۚ وَمَا يَكُونُ لَنَآ أَن نَّعُودَ فِيهَآ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ رَبُّنَاۚ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيۡءٍ عِلۡمًاۚ عَلَى ٱللَّهِ تَوَكَّلۡنَاۚ رَبَّنَا ٱفۡتَحۡ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَ قَوۡمِنَا بِٱلۡحَقِّ وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡفَٰتِحِينَ ﴿89﴾
ḳadi-fteraynâ `ale-llâhi keẕiben in `udnâ fî milletiküm ba`de iẕ neccâne-llâhü minhâ. vemâ yekûnü lenâ en ne`ûde fîhâ illâ ey yeşâe-llâhü rabbünâ. vesi`a rabbünâ külle şey'in `ilmâ. `ale-llâhi tevekkelnâ. rabbene-ftaḥ beynenâ vebeyne ḳavminâ bilḥaḳḳi veente ḫayru-lfâtiḥîn.
89. “Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey rabbimiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.”
Kelime meali
قَدِ muhakkak · ٱفْتَرَيْنَا atmış oluruz · عَلَى üzerine · ٱللَّهِ Allah'ın · كَذِبًا yalan · إِنْ eğer · عُدْنَا tekrar ona dönersek · فِى sizin dininize · مِلَّتِكُم · بَعْدَ sonra · إِذْ ne zaman ki · نَجَّىٰنَا bizi kurtardı · ٱللَّهُ Allah · مِنْهَا ۚ ondan · وَمَا değildir · يَكُونُ mümkün · لَنَآ bizim için · أَن dönmemiz · نَّعُودَ · فِيهَآ ona · إِلَّآ dışında · أَن dilemesi · يَشَآءَ · ٱللَّهُ Allah · رَبُّنَا ۚ Rabbimiz · وَسِعَ kuşatmıştır · رَبُّنَا Rabbimiz · كُلَّ her · شَىْءٍ şeyi · عِلْمًا ۚ bilgice · عَلَى Allah'a · ٱللَّهِ · تَوَكَّلْنَا ۚ dayanmışız · رَبَّنَا Rabbimiz · ٱفْتَحْ aç(ığa çıkar) · بَيْنَنَا aramızı · وَبَيْنَ ve arasını · قَوْمِنَا kavmimizin · بِٱلْحَقِّ gerçekle · وَأَنتَ muhakkak ki sen · خَيْرُ en iyisisin · ٱلْفَـٰتِحِينَ aç(ığa çıkar)anlanın
وَقَالَ ٱلۡمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ لَئِنِ ٱتَّبَعۡتُمۡ شُعَيۡبًا إِنَّكُمۡ إِذࣰ ا لَّخَٰسِرُونَ ﴿90﴾
veḳâle-lmeleü-lleẕîne keferû min ḳavmihî leini-tteba`tüm şu`ayben inneküm iẕel leḫâsirûn.
90. Kavminin inkârcı ileri gelenleri, “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız!” dediler.
Kelime meali
وَقَالَ ve dediler ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden · مِن kavminden · قَوْمِهِۦ · لَئِنِ eğer · ٱتَّبَعْتُمْ uyarsanız · شُعَيْبًا Şu'ayb'e · إِنَّكُمْ muhakkak siz · إِذًۭا ziyana uğrarsınız · لَّخَـٰسِرُونَ
فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دَارِهِمۡ جَٰثِمِينَ ﴿91﴾
feeḫaẕethümü-rracfetü feaṣbeḥû fî dârihim câŝimîn.
91. Nihayet o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında yere serilip kaldılar.
Kelime meali
فَأَخَذَتْهُمُ derken onları yakalayıverdi · ٱلرَّجْفَةُ o müthiş sarsıntı · فَأَصْبَحُوا۟ çökekaldılar · فِى yurtlarında · دَارِهِمْ · جَـٰثِمِينَ diz üstü
ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيۡبࣰ ا كَأَن لَّمۡ يَغۡنَوۡاْ فِيهَاۚ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيۡبࣰ ا كَانُواْ هُمُ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿92﴾
elleẕîne keẕẕebû şu`ayben keel lem yagnev fîhâ. elleẕîne keẕẕebû şu`ayben kânû hümü-lḫâsirîn.
92. Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yurt tutmamış gibi oldular. Böylece asıl hüsrana uğrayanlar, Şuayb’ı yalanlayanlar oldu.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan · شُعَيْبًۭا Şu'ayb'i · كَأَن sanki gibi oldular · لَّمْ hiç oturmamış · يَغْنَوْا۟ · فِيهَا ۚ orada · ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan · شُعَيْبًۭا Şu'ayb'i · كَانُوا۟ oldular · هُمُ onlar · ٱلْخَـٰسِرِينَ ziyana uğrayanlar
فَتَوَلَّىٰ عَنۡهُمۡ وَقَالَ يَٰقَوۡمِ لَقَدۡ أَبۡلَغۡتُكُمۡ رِسَٰلَٰتِ رَبِّي وَنَصَحۡتُ لَكُمۡۖ فَكَيۡفَ ءَاسَىٰ عَلَىٰ قَوۡمࣲ كَٰفِرِينَ ﴿93﴾
fetevellâ `anhüm veḳâle yâ ḳavmi leḳad eblagtüküm risâlâti rabbî veneṣaḥtü leküm. fekeyfe âsâ `alâ ḳavmin kâfirîn.
93. Şuayb onlardan ayrıldı ve (bu arada) “Ey kavmim!” dedi, “Ben size rabbimizin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!”
Kelime meali
فَتَوَلَّىٰ öteye döndü · عَنْهُمْ onlardan · وَقَالَ ve dedi · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · لَقَدْ andolsun · أَبْلَغْتُكُمْ ben size duyurdum · رِسَـٰلَـٰتِ mesajlarını · رَبِّى Rabbimin · وَنَصَحْتُ ve öğüt verdim · لَكُمْ ۖ size · فَكَيْفَ artık nasıl · ءَاسَىٰ acırım · عَلَىٰ bir kavme · قَوْمٍۢ · كَـٰفِرِينَ kafir
وَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِي قَرۡيَةࣲ مِّن نَّبِيٍّ إِلَّآ أَخَذۡنَآ أَهۡلَهَا بِٱلۡبَأۡسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمۡ يَضَّرَّعُونَ ﴿94﴾
vemâ erselnâ fî ḳaryetim min nebiyyin illâ eḫaẕnâ ehlehâ bilbe'sâi veḍḍarrâi le`allehüm yeḍḍarra`ûn.
94. Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını, Allah’a yönelip yalvarsın yakarsınlar diye dert ve sıkıntıya uğratmışızdır.
Kelime meali
وَمَآ ve · أَرْسَلْنَا göndermedik · فِى bir ülkeye · قَرْيَةٍۢ · مِّن hiçbir · نَّبِىٍّ peygamber · إِلَّآ sık(ma)dığımız · أَخَذْنَآ · أَهْلَهَا halkını · بِٱلْبَأْسَآءِ yoksulluk · وَٱلضَّرَّآءِ ve darlıkla · لَعَلَّهُمْ diye · يَضَّرَّعُونَ yalvarıp yakarsınlar
ثُمَّ بَدَّلۡنَا مَكَانَ ٱلسَّيِّئَةِ ٱلۡحَسَنَةَ حَتَّىٰ عَفَواْ وَّقَالُواْ قَدۡ مَسَّ ءَابَآءَنَا ٱلضَّرَّآءُ وَٱلسَّرَّآءُ فَأَخَذۡنَٰهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿95﴾
ŝümme beddelnâ mekâne-sseyyieti-lḥasenete ḥattâ `afev veḳâlû ḳad messe âbâene-ḍḍarrâü vesserrâü feeḫaẕnâhüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.
95. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve “Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı” dediler. (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَدَّلْنَا değiştirip getirdik · مَكَانَ yerine · ٱلسَّيِّئَةِ kötülüğü · ٱلْحَسَنَةَ iyilik · حَتَّىٰ ta ki · عَفَوا۟ çoğaldılar · وَّقَالُوا۟ ve dediler · قَدْ muhakkak · مَسَّ dokunmuştu · ءَابَآءَنَا atalarımıza · ٱلضَّرَّآءُ darlık · وَٱلسَّرَّآءُ ve sevinç · فَأَخَذْنَـٰهُم biz de onları yakaladık · بَغْتَةًۭ ansızın · وَهُمْ ve onlar · لَا değillerdi · يَشْعُرُونَ farkında
وَلَوۡ أَنَّ أَهۡلَ ٱلۡقُرَىٰٓ ءَامَنُواْ وَٱتَّقَوۡاْ لَفَتَحۡنَا عَلَيۡهِم بَرَكَٰتࣲ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ وَلَٰكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذۡنَٰهُم بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ﴿96﴾
velev enne ehle-lḳurâ âmenû vetteḳav lefetaḥnâ `aleyhim berakâtim mine-ssemâi vel'arḍi velâkin keẕẕebû feeḫaẕnâhüm bimâ kânû yeksibûn.
96. O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.
Kelime meali
وَلَوْ ve şayet · أَنَّ elbette · أَهْلَ halkı · ٱلْقُرَىٰٓ (O) ülkelerin · ءَامَنُوا۟ inansalardı · وَٱتَّقَوْا۟ ve korunsalardı · لَفَتَحْنَا açardık · عَلَيْهِم üzerlerine · بَرَكَـٰتٍۢ bolluklar · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · وَٱلْأَرْضِ ve yer(den) · وَلَـٰكِن fakat · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · فَأَخَذْنَـٰهُم biz de onları yakaladık · بِمَا şeylerle · كَانُوا۟ oldukları · يَكْسِبُونَ kazanıyor
أَفَأَمِنَ أَهۡلُ ٱلۡقُرَىٰٓ أَن يَأۡتِيَهُم بَأۡسُنَا بَيَٰتࣰ ا وَهُمۡ نَآئِمُونَ ﴿97﴾
efeemine ehlü-lḳurâ ey ye'tiyehüm be'sünâ beyâtev vehüm nâimûn.
97. Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler?
Kelime meali
أَفَأَمِنَ emin midirler? · أَهْلُ halkı · ٱلْقُرَىٰٓ (o) ülkelerin · أَن kendilerine gelmeyeceğinden · يَأْتِيَهُم · بَأْسُنَا azabımızın · بَيَـٰتًۭا geceleyin · وَهُمْ ve onlar · نَآئِمُونَ uyurlarken
أَوَأَمِنَ أَهۡلُ ٱلۡقُرَىٰٓ أَن يَأۡتِيَهُم بَأۡسُنَا ضُحࣰ ى وَهُمۡ يَلۡعَبُونَ ﴿98﴾
eveemine ehlü-lḳurâ ey ye'tiyehüm be'sünâ ḍuḥav vehüm yel`abûn.
98. Veya o ülkenin halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?
Kelime meali
أَوَأَمِنَ Ya da emin midirler? · أَهْلُ halkı · ٱلْقُرَىٰٓ (o) ülkelerin · أَن onlara gelmeyeceğinden · يَأْتِيَهُم · بَأْسُنَا azabımızın · ضُحًۭى kuşluk vakti · وَهُمْ ve onlar · يَلْعَبُونَ eğlenirlerken
أَفَأَمِنُواْ مَكۡرَ ٱللَّهِۚ فَلَا يَأۡمَنُ مَكۡرَ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلۡقَوۡمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿99﴾
efeeminû mekra-llâh. felâ ye'menü mekra-llâhi ille-lḳavmü-lḫâsirûn.
99. Allah’ın ansızın gelen azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz.
Kelime meali
أَفَأَمِنُوا۟ emin mi oldular? · مَكْرَ tuzağından · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · فَلَا olamaz · يَأْمَنُ emin · مَكْرَ tuzağından · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَّا başkası · ٱلْقَوْمُ topluluktan · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayan
أَوَلَمۡ يَهۡدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلۡأَرۡضَ مِنۢ بَعۡدِ أَهۡلِهَآ أَن لَّوۡ نَشَآءُ أَصَبۡنَٰهُم بِذُنُوبِهِمۡۚ وَنَطۡبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ فَهُمۡ لَا يَسۡمَعُونَ ﴿100﴾
evelem yehdi lilleẕîne yeriŝûne-l'arḍa mim ba`di ehlihâ el lev neşâü eṣabnâhüm biẕünûbihim. venaṭbe`u `alâ ḳulûbihim fehüm lâ yesme`ûn.
100. (Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı! Biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitemezler.
Kelime meali
أَوَلَمْ yola getirmedi mi? · يَهْدِ · لِلَّذِينَ kimseleri · يَرِثُونَ varis olanları · ٱلْأَرْضَ şu toprağa · مِنۢ sonra · بَعْدِ · أَهْلِهَآ sahiplerinden · أَن eğer · لَّوْ · نَشَآءُ biz dilesek · أَصَبْنَـٰهُم kendilerini de cezalandırırız · بِذُنُوبِهِمْ ۚ günahlarıyle · وَنَطْبَعُ ve mühürleriz · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِهِمْ kalblerinin · فَهُمْ artık onlar · لَا hiç işitmezler · يَسْمَعُونَ
تِلۡكَ ٱلۡقُرَىٰ نَقُصُّ عَلَيۡكَ مِنۡ أَنۢبَآئِهَاۚ وَلَقَدۡ جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤۡمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ مِن قَبۡلُۚ كَذَٰلِكَ يَطۡبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿101﴾
tilke-lḳurâ neḳuṣṣu `aleyke min embâihâ. veleḳad câethüm rusülühüm bilbeyyinât. femâ kânû liyü'minû bimâ keẕẕebû min ḳabl. keẕâlike yaṭbe`u-llâhü `alâ ḳulûbi-lkâfirîn.
101. İşte o ülkeler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
Kelime meali
تِلْكَ işte o · ٱلْقُرَىٰ ülkeler · نَقُصُّ anlatıyoruz · عَلَيْكَ sana · مِنْ onların haberlerinden · أَنۢبَآئِهَا ۚ · وَلَقَدْ ve andolsun · جَآءَتْهُمْ onlara getirmişlerdi · رُسُلُهُم elçileri · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık deliller · فَمَا fakat hayır · كَانُوا۟ onlar · لِيُؤْمِنُوا۟ inanmadılar · بِمَا ötürü · كَذَّبُوا۟ yalanladıklarından · مِن önceden · قَبْلُ ۚ · كَذَٰلِكَ işte böyle · يَطْبَعُ mühürler · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِ kalbleri · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirlerin
وَمَا وَجَدۡنَا لِأَكۡثَرِهِم مِّنۡ عَهۡدࣲۖ وَإِن وَجَدۡنَآ أَكۡثَرَهُمۡ لَفَٰسِقِينَ ﴿102﴾
vemâ vecednâ liekŝerihim min `ahd. veiv vecednâ ekŝerahüm lefâsiḳîn.
102. Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.
Kelime meali
وَمَا ve · وَجَدْنَا bulmadık · لِأَكْثَرِهِم onların çoklarında · مِّنْ hiç · عَهْدٍۢ ۖ sözünde durma · وَإِن ve fakat · وَجَدْنَآ bulduk · أَكْثَرَهُمْ onların çoklarını · لَفَـٰسِقِينَ yoldan çıkmış
ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِم مُّوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَظَلَمُواْ بِهَاۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿103﴾
ŝümme be`aŝnâ mim ba`dihim mûsâ biâyâtinâ ilâ fir`avne vemeleihî feżalemû bihâ. fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmüfsidîn.
103. Sonra onların ardından Mûsâ’yı mûcizelerimizle Firavun ve yakın çevresine gönderdik; onlar ise mûcizeleri inkâr ettiler; ama gör işte fesatçıların sonu ne oldu!
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَعَثْنَا gönderdik · مِنۢ ardlarından · بَعْدِهِم · مُّوسَىٰ Musa'yı · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimizle · إِلَىٰ Fir'avn'a · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦ ve onun ileri gelenlerine · فَظَلَمُوا۟ haksızlık ettiler · بِهَا ۖ (ayetlerimize) · فَٱنظُرْ fakat bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuların
وَقَالَ مُوسَىٰ يَٰفِرۡعَوۡنُ إِنِّي رَسُولࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿104﴾
veḳâle mûsâ yâ fir`avnü innî rasûlüm mir rabbi-l`âlemîn.
104. Mûsâ dedi ki: “Ey Firavun! Ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.”
Kelime meali
وَقَالَ dedi ki · مُوسَىٰ Musa · يَـٰفِرْعَوْنُ Ey Fir'avn · إِنِّى muhakkak ben · رَسُولٌۭ bir elçiyim · مِّن tarafından · رَّبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
حَقِيقٌ عَلَىٰٓ أَن لَّآ أَقُولَ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلۡحَقَّۚ قَدۡ جِئۡتُكُم بِبَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّكُمۡ فَأَرۡسِلۡ مَعِيَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿105﴾
ḥaḳîḳun `alâ el lâ eḳûle `ale-llâhi ille-lḥaḳḳ. ḳad ci'tüküm bibeyyinetim mir rabbiküm feersil me`iye benî isrâîl.
105. “Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size rabbinizden açık bir delil getirdim. Artık İsrâiloğulları’nı benimle birlikte serbest bırak.”
Kelime meali
حَقِيقٌ borçtur · عَلَىٰٓ benim üzerime · أَن ki · لَّآ asla · أَقُولَ söylememem · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · إِلَّا başkasını · ٱلْحَقَّ ۚ gerçekten · قَدْ andolsun · جِئْتُكُم size getirdim · بِبَيِّنَةٍۢ açık bir delil · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · فَأَرْسِلْ artık gönder · مَعِىَ benimle · بَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
قَالَ إِن كُنتَ جِئۡتَ بِـَٔايَةࣲ فَأۡتِ بِهَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ﴿106﴾
ḳâle in künte ci'te biâyetin fe'ti bihâ in künte mine-ṣṣâdiḳîn.
106. Firavun şöyle dedi: “Eğer bir mûcize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.”
Kelime meali
قَالَ (Fir'avn) dedi · إِن eğer · كُنتَ isen · جِئْتَ getirmiş · بِـَٔايَةٍۢ bir ayet · فَأْتِ getir bakalım · بِهَآ onu · إِن şayet · كُنتَ isen · مِنَ doğru söyleyenlerden · ٱلصَّـٰدِقِينَ
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانࣱ مُّبِينࣱ ﴿107﴾
feelḳâ `aṣâhü feiẕâ hiye ŝü`bânüm mübîn.
107. Bunun üzerine Mûsâ asâsını yere attı. Bir de baktılar ki apaçık bir yılan!
Kelime meali
فَأَلْقَىٰ bunun üzerine attı · عَصَاهُ asasını · فَإِذَا birden · هِىَ o · ثُعْبَانٌۭ bir ejderha (oluverdi) · مُّبِينٌۭ açıkça
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ ﴿108﴾
veneza`a yedehû feiẕâ hiye beyḍâü linnâżirîn.
108. Ve elini çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş!
Kelime meali
وَنَزَعَ ve (böğründen) çıkardı · يَدَهُۥ elini · فَإِذَا birden · هِىَ o · بَيْضَآءُ bembeyaz parlayıverdi · لِلنَّـٰظِرِينَ bakanlar için
قَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمࣱ ﴿109﴾
ḳâle-lmeleü min ḳavmi fir`avne inne hâẕâ lesâḥirun `alîm.
109. Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır.”
Kelime meali
قَالَ dedi(ler) ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · مِن kavminden · قَوْمِ · فِرْعَوْنَ Fir'avn · إِنَّ muhakkak · هَـٰذَا bu · لَسَـٰحِرٌ bir büyücüdür · عَلِيمٌۭ çok bilgili
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُمۡۖ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ ﴿110﴾
yürîdü ey yuḫriceküm min arḍiküm. femâẕâ te'mürûn.
110. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” Firavun, “Peki ne buyurursunuz?” (dedi.)
Kelime meali
يُرِيدُ istiyor · أَن sizi çıkarmak · يُخْرِجَكُم · مِّنْ yurdunuzdan · أَرْضِكُمْ ۖ · فَمَاذَا ne? · تَأْمُرُونَ buyurursunuz
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَأَرۡسِلۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ﴿111﴾
ḳâlû ercih veeḫâhü veersil fi-lmedâini ḥâşirîn.
111. Dediler ki: “Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla.”
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أَرْجِهْ onu beklet · وَأَخَاهُ ve kardeşini de · وَأَرْسِلْ ve gönder · فِى şehirlere · ٱلْمَدَآئِنِ · حَـٰشِرِينَ toplayıcılar (olarak)
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَٰحِرٍ عَلِيمࣲ ﴿112﴾
ye'tûke bikülli sâḥirin `alîm.
112. “Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.”
Kelime meali
يَأْتُوكَ sana getirsinler · بِكُلِّ bütün · سَـٰحِرٍ büyücüleri · عَلِيمٍۢ bilgili
وَجَآءَ ٱلسَّحَرَةُ فِرۡعَوۡنَ قَالُوٓاْ إِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ﴿113﴾
vecâe-sseḥaratü fir`avne ḳâlû inne lenâ leecran in künnâ naḥnü-lgâlibîn.
113. Sihirbazlar Firavun’a geldiler; “Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır” dediler.
Kelime meali
وَجَآءَ ve geldi · ٱلسَّحَرَةُ büyücüler · فِرْعَوْنَ Fir'avn'a · قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّ elbette · لَنَا bize · لَأَجْرًا bir mükafat var (değil mi?) · إِن eğer · كُنَّا olursak · نَحْنُ biz · ٱلْغَـٰلِبِينَ üstün gelen
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ لَمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ﴿114﴾
ḳâle ne`am veinneküm lemine-lmüḳarrabîn.
114. O da “Tamam; ayrıca sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · نَعَمْ evet · وَإِنَّكُمْ hem de siz · لَمِنَ olanlardansınız · ٱلْمُقَرَّبِينَ yakınlar(ım)
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلۡقِيَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ نَحۡنُ ٱلۡمُلۡقِينَ ﴿115﴾
ḳâlû yâ mûsâ immâ en tülḳiye veimmâ en nekûne naḥnü-lmülḳîn.
115. Sihirbazlar dediler ki: “Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın (asânı), yoksa (ilk) atan biz mi olalım?”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰمُوسَىٰٓ Ey Musa · إِمَّآ önce mi? · أَن sen atacaksın · تُلْقِىَ · وَإِمَّآ yoksa · أَن olalım · نَّكُونَ · نَحْنُ biz (mi) · ٱلْمُلْقِينَ (önce) atanlar
قَالَ أَلۡقُواْۖ فَلَمَّآ أَلۡقَوۡاْ سَحَرُوٓاْ أَعۡيُنَ ٱلنَّاسِ وَٱسۡتَرۡهَبُوهُمۡ وَجَآءُو بِسِحۡرٍ عَظِيمࣲ ﴿116﴾
ḳâle elḳû. felemmâ elḳav seḥarû a`yüne-nnâsi vesterhebûhüm vecâû bisiḥrin `ażîm.
116. “Siz atın” dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, içlerine korku saldılar ve böylece büyük bir büyü gösterisi yaptılar.
Kelime meali
قَالَ dedi · أَلْقُوا۟ ۖ siz atın · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَلْقَوْا۟ atınca · سَحَرُوٓا۟ büyülediler · أَعْيُنَ gözlerini · ٱلنَّاسِ insanların · وَٱسْتَرْهَبُوهُمْ ve onları ürküttüler · وَجَآءُو ve getirdiler · بِسِحْرٍ bir büyü · عَظِيمٍۢ büyük
۞وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَلۡقِ عَصَاكَۖ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ ﴿117﴾
veevḥaynâ ilâ mûsâ en elḳi `aṣâk. feiẕâ hiye telḳafü mâ ye'fikûn.
117. Biz de Mûsâ’ya “Asânı at!” diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!
Kelime meali
۞ وَأَوْحَيْنَآ ve biz de vahyettik · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰٓ · أَنْ diye · أَلْقِ at · عَصَاكَ ۖ Asanı · فَإِذَا (bir de baktılar ki) · هِىَ o · تَلْقَفُ yakalayıp yutuyor · مَا şeyleri · يَأْفِكُونَ onların uydurdukları
فَوَقَعَ ٱلۡحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿118﴾
feveḳa`a-lḥaḳḳu vebeṭale mâ kânû ya`melûn.
118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı.
Kelime meali
فَوَقَعَ ortaya çıktı · ٱلْحَقُّ gerçek · وَبَطَلَ ve batıl oldu · مَا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَٱنقَلَبُواْ صَٰغِرِينَ ﴿119﴾
fegulibû hünâlike venḳalebû ṣâgirîn.
119. İşte Firavun ve kavmi orada yenildiler ve küçük düşüp yarıştan çekildiler.
Kelime meali
فَغُلِبُوا۟ yenildiler · هُنَالِكَ orada · وَٱنقَلَبُوا۟ ve düştüler · صَـٰغِرِينَ küçük
وَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ ﴿120﴾
veülḳiye-sseḥaratü sâcidîn.
120. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
Kelime meali
وَأُلْقِىَ ve kapandılar · ٱلسَّحَرَةُ büyücüler · سَـٰجِدِينَ secdeye
قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿121﴾
ḳâlû âmennâ birabbi-l`âlemîn.
121–122. “Âlemlerin rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un rabbine iman ettik” dediler.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · ءَامَنَّا inandık · بِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ﴿122﴾
rabbi mûsâ vehârûn.
Kelime meali
رَبِّ Rabbine · مُوسَىٰ Musa'nın · وَهَـٰرُونَ ve Harun'un
قَالَ فِرۡعَوۡنُ ءَامَنتُم بِهِۦ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّ هَٰذَا لَمَكۡرࣱ مَّكَرۡتُمُوهُ فِي ٱلۡمَدِينَةِ لِتُخۡرِجُواْ مِنۡهَآ أَهۡلَهَاۖ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ ﴿123﴾
ḳâle fir`avnü âmentüm bihî ḳable en âẕene leküm. inne hâẕâ lemekrum mekertümûhü fi-lmedîneti lituḫricû minhâ ehlehâ. fesevfe ta`lemûn.
123. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında göreceksiniz!”
Kelime meali
قَالَ dedi · فِرْعَوْنُ Fir'avn · ءَامَنتُم inandınız mı? · بِهِۦ ona · قَبْلَ önce · أَنْ ben izin vermeden · ءَاذَنَ · لَكُمْ ۖ size · إِنَّ muhakkak ki · هَـٰذَا bu · لَمَكْرٌۭ bir tuzaktır · مَّكَرْتُمُوهُ kurduğunuz · فِى şehirde · ٱلْمَدِينَةِ · لِتُخْرِجُوا۟ çıkarmak için · مِنْهَآ oradan · أَهْلَهَا ۖ halkını · فَسَوْفَ ama yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz
لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفࣲ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿124﴾
leüḳaṭṭi`anne eydiyeküm veercüleküm min ḫilâfin ŝümme leüṣallibenneküm ecme`în.
124. “Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!”
Kelime meali
لَأُقَطِّعَنَّ elbette keseceğim · أَيْدِيَكُمْ ellerinizi · وَأَرْجُلَكُم ve ayaklarınızı · مِّنْ çaprazlama · خِلَـٰفٍۢ · ثُمَّ sonra · لَأُصَلِّبَنَّكُمْ asacağım · أَجْمَعِينَ hepinizi
قَالُوٓاْ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ﴿125﴾
ḳâlû innâ ilâ rabbinâ münḳalibûn.
125. Onlar, “Biz de rabbimize dönmüş oluruz” dediler;
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّآ biz zaten · إِلَىٰ Rabbimize · رَبِّنَا · مُنقَلِبُونَ döneceğiz
وَمَا تَنقِمُ مِنَّآ إِلَّآ أَنۡ ءَامَنَّا بِـَٔايَٰتِ رَبِّنَا لَمَّا جَآءَتۡنَاۚ رَبَّنَآ أَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرࣰ ا وَتَوَفَّنَا مُسۡلِمِينَ ﴿126﴾
vemâ tenḳimü minnâ illâ en âmennâ biâyâti rabbinâ lemmâ câetnâ. rabbenâ efrig `aleynâ ṣabrav veteveffenâ müslimîn.
126. “Sen, rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandık diye, sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Ey rabbimiz! Bize sabırlar ver ve müslüman olarak canımızı al!”
Kelime meali
وَمَا ve · تَنقِمُ öc almıyorsun · مِنَّآ bizden · إِلَّآ dışında · أَنْ inanmamız · ءَامَنَّا · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerine · رَبِّنَا Rabbimizin · لَمَّا zaman · جَآءَتْنَا ۚ bize geldiği · رَبَّنَآ Rabbimiz · أَفْرِغْ boşalt · عَلَيْنَا üzerimize · صَبْرًۭا sabır · وَتَوَفَّنَا ve bizi öldür · مُسْلِمِينَ müslümanlar olarak
وَقَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِ فِرۡعَوۡنَ أَتَذَرُ مُوسَىٰ وَقَوۡمَهُۥ لِيُفۡسِدُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَيَذَرَكَ وَءَالِهَتَكَۚ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبۡنَآءَهُمۡ وَنَسۡتَحۡيِۦ نِسَآءَهُمۡ وَإِنَّا فَوۡقَهُمۡ قَٰهِرُونَ ﴿127﴾
veḳâle-lmeleü min ḳavmi fir`avne eteẕeru mûsâ veḳavmehû liyüfsidû fi-l'arḍi veyeẕerake veâlihetek. ḳâle senüḳattilü ebnâehüm venestaḥyî nisâehüm. veinnâ fevḳahüm ḳâhirûn.
127. Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” Firavun, “Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ dedi ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelen bir topluluk · مِن kavminden · قَوْمِ · فِرْعَوْنَ Fir'avn · أَتَذَرُ bırakacak mısın? · مُوسَىٰ Musa'yı · وَقَوْمَهُۥ ve kavmini · لِيُفْسِدُوا۟ bozgunculuk yapsınlar diye · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَيَذَرَكَ ve seni terk edip · وَءَالِهَتَكَ ۚ ve tanrılarını · قَالَ dedi · سَنُقَتِّلُ biz öldüreceğiz · أَبْنَآءَهُمْ onların oğullarını · وَنَسْتَحْىِۦ ve sağ bırakacağız · نِسَآءَهُمْ kadınlarını · وَإِنَّا ve biz daima · فَوْقَهُمْ onların üstünde · قَـٰهِرُونَ eziciler olacağız
قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِ ٱسۡتَعِينُواْ بِٱللَّهِ وَٱصۡبِرُوٓاْۖ إِنَّ ٱلۡأَرۡضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۖ وَٱلۡعَٰقِبَةُ لِلۡمُتَّقِينَ ﴿128﴾
ḳâle mûsâ liḳavmihi-ste`înû billâhi vaṣbirû. inne-l'arḍa lillâh. yûriŝühâ mey yeşâü min `ibâdih. vel`âḳibetü lilmütteḳîn.
128. Mûsâ kavmine dedi ki: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar; (güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir.”
Kelime meali
قَالَ dedi · مُوسَىٰ Musa · لِقَوْمِهِ kavmine · ٱسْتَعِينُوا۟ yardım isteyin · بِٱللَّهِ Allah'tan · وَٱصْبِرُوٓا۟ ۖ ve sabredin · إِنَّ şüphesiz · ٱلْأَرْضَ yeryüzü · لِلَّهِ Allah'ındır · يُورِثُهَا onu verir · مَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ ۖ · وَٱلْعَـٰقِبَةُ ve sonuç · لِلْمُتَّقِينَ korunanlarındır
قَالُوٓاْ أُوذِينَا مِن قَبۡلِ أَن تَأۡتِيَنَا وَمِنۢ بَعۡدِ مَا جِئۡتَنَاۚ قَالَ عَسَىٰ رَبُّكُمۡ أَن يُهۡلِكَ عَدُوَّكُمۡ وَيَسۡتَخۡلِفَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرَ كَيۡفَ تَعۡمَلُونَ ﴿129﴾
ḳâlû ûẕîne min ḳabli en te'tiyenâ vemim ba`di mâ ci'tenâ. ḳâle `asâ rabbüküm ey yühlike `adüvveküm veyestaḫlifeküm fi-l'arḍi feyenżura keyfe ta`melûn.
129. Onlar da, “Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi” dediler. Mûsâ, “Umulur ki rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve nasıl hareket edeceğinizi görmesi için onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar” dedi.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أُوذِينَا bize işkence edildi · مِن önceden · قَبْلِ · أَن sen bize gelmezden · تَأْتِيَنَا · وَمِنۢ ve · بَعْدِ sonradan · مَا sen bize geldikten · جِئْتَنَا ۚ · قَالَ dedi · عَسَىٰ umulur ki · رَبُّكُمْ Rabbiniz · أَن yok eder · يُهْلِكَ · عَدُوَّكُمْ düşmanınızı · وَيَسْتَخْلِفَكُمْ ve sizi hakim kılar · فِى yeryüzüne · ٱلْأَرْضِ · فَيَنظُرَ böylece bakar · كَيْفَ nasıl · تَعْمَلُونَ hareket edeceğinize
وَلَقَدۡ أَخَذۡنَآ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ بِٱلسِّنِينَ وَنَقۡصࣲ مِّنَ ٱلثَّمَرَٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُونَ ﴿130﴾
veleḳad eḫaẕnâ âle fir`avne bissinîne venaḳṣim mine-ŝŝemerâti le`allehüm yeẕẕekkerûn.
130. Andolsun ki biz de Firavun’a uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَخَذْنَآ biz tuttuk · ءَالَ ailesini · فِرْعَوْنَ Fir'avn · بِٱلسِّنِينَ yıllarca · وَنَقْصٍۢ ve darlığıyla · مِّنَ ürünlerin · ٱلثَّمَرَٰتِ · لَعَلَّهُمْ belki (diye) · يَذَّكَّرُونَ öğüt alırlar
فَإِذَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡحَسَنَةُ قَالُواْ لَنَا هَٰذِهِۦۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةࣱ يَطَّيَّرُواْ بِمُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓۗ أَلَآ إِنَّمَا طَٰٓئِرُهُمۡ عِندَ ٱللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿131﴾
feiẕâ câethümü-lḥasenetü ḳâlû lenâ hâẕih. vein tüṣibhüm seyyietüy yeṭṭayyerû bimûsâ vemem me`ah. elâ innemâ ṭâiruhüm `inde-llâhi velâkinne ekŝerahüm lâ ya`lemûn.
131. Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı. Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez.
Kelime meali
فَإِذَا zaman · جَآءَتْهُمُ onlara geldiği · ٱلْحَسَنَةُ bir iyilik · قَالُوا۟ derler · لَنَا bizimdir · هَـٰذِهِۦ ۖ bu · وَإِن eğer · تُصِبْهُمْ kendilerine ulaşırsa · سَيِّئَةٌۭ bir kötülük · يَطَّيَّرُوا۟ uğursuz sayarlardı · بِمُوسَىٰ Musa · وَمَن kimseleri · مَّعَهُۥٓ ۗ ve beraberindeki · أَلَآ iyi bilinki · إِنَّمَا ancak · طَـٰٓئِرُهُمْ onların uğursuzluğu · عِندَ katındadır · ٱللَّهِ Allah · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
وَقَالُواْ مَهۡمَا تَأۡتِنَا بِهِۦ مِنۡ ءَايَةࣲ لِّتَسۡحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحۡنُ لَكَ بِمُؤۡمِنِينَ ﴿132﴾
veḳâlû mehmâ te'tinâ bihî min âyetil litesḥaranâ bihâ femâ naḥnü leke bimü'minîn.
132. Ve dediler ki: “Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.”
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler ki · مَهْمَا ne kadar · تَأْتِنَا getirsen de bize · بِهِۦ bir · مِنْ · ءَايَةٍۢ mu'cize · لِّتَسْحَرَنَا bizi büyülemek için · بِهَا onunla; · فَمَا değiliz · نَحْنُ biz · لَكَ sana · بِمُؤْمِنِينَ inanacak
فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلطُّوفَانَ وَٱلۡجَرَادَ وَٱلۡقُمَّلَ وَٱلضَّفَادِعَ وَٱلدَّمَ ءَايَٰتࣲ مُّفَصَّلَٰتࣲ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمࣰ ا مُّجۡرِمِينَ ﴿133﴾
feerselnâ `aleyhimu-ṭṭûfâne velcerâde velḳummele veḍḍafâdi`a veddeme âyâtim müfeṣṣalâtin festekberû vekânû ḳavmem mücrimîn.
133. Biz de açık seçik mûcizeler olmak üzere onların üzerine tûfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndiler.
Kelime meali
فَأَرْسَلْنَا biz de gönderdik · عَلَيْهِمُ onların üzerine · ٱلطُّوفَانَ tufan · وَٱلْجَرَادَ ve çekirge · وَٱلْقُمَّلَ ve kımıl (haşerat) · وَٱلضَّفَادِعَ ve kurbağalar · وَٱلدَّمَ ve Kan · ءَايَـٰتٍۢ mu'cizeler olarak · مُّفَصَّلَـٰتٍۢ ayrı ayrı · فَٱسْتَكْبَرُوا۟ ama yine büyüklük tasladılar · وَكَانُوا۟ ve oldular · قَوْمًۭا bir topluluk · مُّجْرِمِينَ suçlu
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيۡهِمُ ٱلرِّجۡزُ قَالُواْ يَٰمُوسَى ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَۖ لَئِن كَشَفۡتَ عَنَّا ٱلرِّجۡزَ لَنُؤۡمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرۡسِلَنَّ مَعَكَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿134﴾
velemmâ veḳa`a `aleyhimü-rriczü ḳâlû yâ mûse-d`u lenâ rabbeke bimâ `ahide `indek. lein keşefte `anne-rricze lenü'minenne leke velenürsilenne me`ake benî isrâîl.
134. Azap üzerlerine çökünce, “Ey Mûsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için rabbine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları’nı seninle göndereceğiz” dediler.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · وَقَعَ çökünce · عَلَيْهِمُ üzerlerine · ٱلرِّجْزُ azab · قَالُوا۟ dediler · يَـٰمُوسَى Ey Musa · ٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · بِمَا üzerine · عَهِدَ verdiği söz · عِندَكَ ۖ sana · لَئِن eğer · كَشَفْتَ kaldırırsan · عَنَّا bizden · ٱلرِّجْزَ azabı · لَنُؤْمِنَنَّ muhakkak inanacağız · لَكَ sana · وَلَنُرْسِلَنَّ ve mutlaka göndereceğiz · مَعَكَ seninle beraber · بَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail
فَلَمَّا كَشَفۡنَا عَنۡهُمُ ٱلرِّجۡزَ إِلَىٰٓ أَجَلٍ هُم بَٰلِغُوهُ إِذَا هُمۡ يَنكُثُونَ ﴿135﴾
felemmâ keşefnâ `anhümü-rricze ilâ ecelin hüm bâligûhü iẕâ hüm yenküŝûn.
135. Ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönerlerdi.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman · كَشَفْنَا biz kaldırsak · عَنْهُمُ onlardan · ٱلرِّجْزَ azabı · إِلَىٰٓ kadar · أَجَلٍ bir süreye · هُم onlar · بَـٰلِغُوهُ geçirecekleri · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يَنكُثُونَ yeminlerini bozarlar
فَٱنتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡ فَأَغۡرَقۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ بِأَنَّهُمۡ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَكَانُواْ عَنۡهَا غَٰفِلِينَ ﴿136﴾
fenteḳamnâ minhüm feagraḳnâhüm fi-lyemmi biennehüm keẕẕebû biâyâtinâ vekânû `anhâ gâfilîn.
136. Nihayet, âyetlerimizi asılsız saymaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerini cezalandırdık ve onları denizde boğduk.
Kelime meali
فَٱنتَقَمْنَا biz de öc aldık · مِنْهُمْ onlardan · فَأَغْرَقْنَـٰهُمْ onları boğduk · فِى yemm(su)da · ٱلْيَمِّ · بِأَنَّهُمْ çünkü onlar · كَذَّبُوا۟ yalanlamışlardı · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَكَانُوا۟ ve olmuşlardı · عَنْهَا onları · غَـٰفِلِينَ umursamaz
وَأَوۡرَثۡنَا ٱلۡقَوۡمَ ٱلَّذِينَ كَانُواْ يُسۡتَضۡعَفُونَ مَشَٰرِقَ ٱلۡأَرۡضِ وَمَغَٰرِبَهَا ٱلَّتِي بَٰرَكۡنَا فِيهَاۖ وَتَمَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ ٱلۡحُسۡنَىٰ عَلَىٰ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ بِمَا صَبَرُواْۖ وَدَمَّرۡنَا مَا كَانَ يَصۡنَعُ فِرۡعَوۡنُ وَقَوۡمُهُۥ وَمَا كَانُواْ يَعۡرِشُونَ ﴿137﴾
veevraŝne-lḳavme-lleẕîne kânû yüstaḍ`afûne meşâriḳa-l'arḍi vemegâribehe-lletî bâraknâ fîhâ. vetemmet kelimetü rabbike-lḥusnâ `alâ benî isrâîle bimâ ṣaberû. vedemmernâ mâ kâne yaṣne`u fir`avnü veḳavmühû vemâ kânû ya`rişûn.
137. Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık rabbinin İsrâiloğulları’na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapıp yükselttikleri binaları yerle bir ettik.
Kelime meali
وَأَوْرَثْنَا ve mirasçı kıldık · ٱلْقَوْمَ milleti · ٱلَّذِينَ olan · كَانُوا۟ · يُسْتَضْعَفُونَ hor görülüp ezilmekte · مَشَـٰرِقَ doğularına · ٱلْأَرْضِ yerin · وَمَغَـٰرِبَهَا ve batılarına · ٱلَّتِى öyle ki · بَـٰرَكْنَا bereketlendirdik · فِيهَا ۖ içini · وَتَمَّتْ ve tam yerine geldi · كَلِمَتُ (verdiği) sözü · رَبِّكَ Rabbinin · ٱلْحُسْنَىٰ güzel · عَلَىٰ üzerine · بَنِىٓ oğulları · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · بِمَا yüzünden · صَبَرُوا۟ ۖ sabretmeleri · وَدَمَّرْنَا ve yıktık · مَا şeyleri · كَانَ yapageldiği · يَصْنَعُ · فِرْعَوْنُ Fir'avn'ın · وَقَوْمُهُۥ ve kavminin · وَمَا ve · كَانُوا۟ oldukları · يَعْرِشُونَ yükselttiyor (sarayları)
وَجَٰوَزۡنَا بِبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱلۡبَحۡرَ فَأَتَوۡاْ عَلَىٰ قَوۡمࣲ يَعۡكُفُونَ عَلَىٰٓ أَصۡنَامࣲ لَّهُمۡۚ قَالُواْ يَٰمُوسَى ٱجۡعَل لَّنَآ إِلَٰهࣰ ا كَمَا لَهُمۡ ءَالِهَةࣱۚ قَالَ إِنَّكُمۡ قَوۡمࣱ تَجۡهَلُونَ ﴿138﴾
vecâveznâ bibenî isrâîle-lbaḥra feetev `alâ ḳavmiy ya`küfûne `alâ aṣnâmil lehüm. ḳâlû yâ mûse-c`al lenâ ilâhen kemâ lehüm âliheh. ḳâle inneküm ḳavmün techelûn.
138. İsrâiloğulları’nı denizden geçirdik; derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavimle karşılaştılar. Bunun üzerine, “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap” dediler. Mûsâ dedi ki: “Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz!”
Kelime meali
وَجَـٰوَزْنَا ve geçirdik · بِبَنِىٓ oğullarını · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱلْبَحْرَ denizden · فَأَتَوْا۟ rastladılar · عَلَىٰ üzerine · قَوْمٍۢ bir kavim · يَعْكُفُونَ tapan · عَلَىٰٓ putlara · أَصْنَامٍۢ · لَّهُمْ ۚ kendilerine · قَالُوا۟ dediler · يَـٰمُوسَى Ey Musa · ٱجْعَل yap · لَّنَآ bize de · إِلَـٰهًۭا bir tanrı · كَمَا gibi · لَهُمْ bunların · ءَالِهَةٌۭ ۚ tanrıları · قَالَ dedi · إِنَّكُمْ siz gerçekten · قَوْمٌۭ bir toplumsunuz · تَجْهَلُونَ cahil
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ مُتَبَّرࣱ مَّا هُمۡ فِيهِ وَبَٰطِلࣱ مَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿139﴾
inne hâülâi mütebberum mâ hüm fîhi vebâṭilüm mâ kânû ya`melûn.
139. “Şüphesiz onların düzeni yıkılmaya mahkûmdur; yapmakta oldukları da boşa gidecektir.”
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · هَـٰٓؤُلَآءِ şunların · مُتَبَّرٌۭ yıkılmıştır · مَّا bulundukları (din) · هُمْ onların · فِيهِ içinde · وَبَـٰطِلٌۭ ve boşa çıkmıştır · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
قَالَ أَغَيۡرَ ٱللَّهِ أَبۡغِيكُمۡ إِلَٰهࣰ ا وَهُوَ فَضَّلَكُمۡ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿140﴾
ḳâle egayra-llâhi ebgîküm ilâhev vehüve feḍḍaleküm `ale-l`âlemîn.
140. Mûsâ, “Size Allah’tan başka bir tanrı arayayım öyle mi! Halbuki O sizi diğer toplumlara üstün kılmıştı” dedi.
Kelime meali
قَالَ dedi · أَغَيْرَ başka mı? · ٱللَّهِ Allah'tan · أَبْغِيكُمْ size arayayım · إِلَـٰهًۭا bir tanrı · وَهُوَ ve O · فَضَّلَكُمْ sizi üstün yapmış iken · عَلَى üzerine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler
وَإِذۡ أَنجَيۡنَٰكُم مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَسُومُونَكُمۡ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبۡنَآءَكُمۡ وَيَسۡتَحۡيُونَ نِسَآءَكُمۡۚ وَفِي ذَٰلِكُم بَلَآءࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ عَظِيمࣱ ﴿141﴾
veiẕ enceynâküm min âli fir`avne yesûmûneküm sûe-l`aẕâb. yüḳattilûne ebnâeküm veyestaḥyûne nisâeküm. vefî ẕâliküm belâüm mir rabbiküm `ażîm.
141. Hani Firavun’un adamlarından sizi kurtarmıştık. Onlar sizlere işkencenin en kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda rabbinizden büyük bir imtihan vardır.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · أَنجَيْنَـٰكُم biz sizi kurtarmıştık · مِّنْ ailesinden · ءَالِ · فِرْعَوْنَ Fir'avn · يَسُومُونَكُمْ onlar size yapıyorlardı · سُوٓءَ en kötüsünü · ٱلْعَذَابِ ۖ azabın · يُقَتِّلُونَ öldürüyorlardı · أَبْنَآءَكُمْ oğullarınızı · وَيَسْتَحْيُونَ ve sağ bırakıyorlardı · نِسَآءَكُمْ ۚ kadınlarınızı · وَفِى ve vardı · ذَٰلِكُم bunda size · بَلَآءٌۭ bir imtihan · مِّن tarafından · رَّبِّكُمْ Rabbiniz · عَظِيمٌۭ büyük bir
۞وَوَٰعَدۡنَا مُوسَىٰ ثَلَٰثِينَ لَيۡلَةࣰ وَأَتۡمَمۡنَٰهَا بِعَشۡرࣲ فَتَمَّ مِيقَٰتُ رَبِّهِۦٓ أَرۡبَعِينَ لَيۡلَةࣰۚ وَقَالَ مُوسَىٰ لِأَخِيهِ هَٰرُونَ ٱخۡلُفۡنِي فِي قَوۡمِي وَأَصۡلِحۡ وَلَا تَتَّبِعۡ سَبِيلَ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ﴿142﴾
vevâ`adnâ mûsâ ŝelâŝîne leyletev veetmemnâhâ bi`aşrin fetemme mîḳâtü rabbihî erbe`îne leyleh. veḳâle mûsâ lieḫîhi hârûne-ḫlüfnî fî ḳavmî veaṣliḥ velâ tettebi` sebîle-lmüfsidîn.
142. Mûsâ ile otuz gece (için) sözleştik ve buna on gece daha ekledik; böylece rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yolunu izleme.”
Kelime meali
۞ وَوَٰعَدْنَا ve sözleştik · مُوسَىٰ Musa ile · ثَلَـٰثِينَ otuz · لَيْلَةًۭ gece · وَأَتْمَمْنَـٰهَا ve buna kattık · بِعَشْرٍۢ on (gece daha) · فَتَمَّ böylece tamamlandı · مِيقَـٰتُ tayin ettiği vakit · رَبِّهِۦٓ Rabbinin · أَرْبَعِينَ kırk · لَيْلَةًۭ ۚ geceye · وَقَالَ dedi ki · مُوسَىٰ Musa · لِأَخِيهِ kardeşi · هَـٰرُونَ Harun'a · ٱخْلُفْنِى benim yerime geç · فِى içinde · قَوْمِى kavmim · وَأَصْلِحْ ve ıslah et · وَلَا ve · تَتَّبِعْ uyma · سَبِيلَ yoluna · ٱلْمُفْسِدِينَ bozguncuların
وَلَمَّا جَآءَ مُوسَىٰ لِمِيقَٰتِنَا وَكَلَّمَهُۥ رَبُّهُۥ قَالَ رَبِّ أَرِنِيٓ أَنظُرۡ إِلَيۡكَۚ قَالَ لَن تَرَىٰنِي وَلَٰكِنِ ٱنظُرۡ إِلَى ٱلۡجَبَلِ فَإِنِ ٱسۡتَقَرَّ مَكَانَهُۥ فَسَوۡفَ تَرَىٰنِيۚ فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُۥ لِلۡجَبَلِ جَعَلَهُۥ دَكࣰّ ا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقࣰ اۚ فَلَمَّآ أَفَاقَ قَالَ سُبۡحَٰنَكَ تُبۡتُ إِلَيۡكَ وَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿143﴾
velemmâ câe mûsâ limîḳâtinâ vekellemehû rabbühû ḳâle rabbi erinî enżur ileyk. ḳâle len terânî velâkini-nżur ile-lcebeli feini-steḳarra mekânehû fesevfe terânî. felemmâ tecellâ rabbühû lilcebeli ce`alehû dekkev veḫarra mûsâ ṣa`iḳâ. felemmâ efâḳa ḳâle sübḥâneke tübtü ileyke veenâ evvelü-lmü'minîn.
143. Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de rabbi onunla konuştuğunda o, “Rabbim! Bana görün; sana bakayım” dedi. Rabbi, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim.”
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelip de · مُوسَىٰ Musa · لِمِيقَـٰتِنَا tayin ettiğimiz vakitte · وَكَلَّمَهُۥ ve ona konuşunca · رَبُّهُۥ Rabbi · قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · أَرِنِىٓ bana görün · أَنظُرْ bakayım · إِلَيْكَ ۚ sana · قَالَ dedi ki · لَن sen beni göremezsin · تَرَىٰنِى · وَلَـٰكِنِ fakat · ٱنظُرْ bak · إِلَى dağa · ٱلْجَبَلِ · فَإِنِ eğer · ٱسْتَقَرَّ durursa · مَكَانَهُۥ yerinde · فَسَوْفَ o zaman · تَرَىٰنِى ۚ sen de beni göreceksin · فَلَمَّا ne zaman ki · تَجَلَّىٰ görününce · رَبُّهُۥ Rabbi · لِلْجَبَلِ dağa · جَعَلَهُۥ onu etti · دَكًّۭا darmadağın · وَخَرَّ ve bayılarak · مُوسَىٰ Musa · صَعِقًۭا ۚ düştü · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَفَاقَ ayılınca · قَالَ dedi · سُبْحَـٰنَكَ Sen yücesin · تُبْتُ tevbe ettim · إِلَيْكَ sana · وَأَنَا۠ ve ben · أَوَّلُ ilkiyim · ٱلْمُؤْمِنِينَ inananların
قَالَ يَٰمُوسَىٰٓ إِنِّي ٱصۡطَفَيۡتُكَ عَلَى ٱلنَّاسِ بِرِسَٰلَٰتِي وَبِكَلَٰمِي فَخُذۡ مَآ ءَاتَيۡتُكَ وَكُن مِّنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ﴿144﴾
ḳâle yâ mûsâ inni-ṣṭafeytüke `ale-nnâsi birisâletî vebikelâmî. feḫuẕ mâ âteytüke veküm mine-şşâkirîn.
144. Allah, “Ey Mûsâ!” dedi, “Ben, mesajlarımı iletmek ve sözüme muhatap kılmak için insanlar arasından seni seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.”
Kelime meali
قَالَ dedi ki · يَـٰمُوسَىٰٓ Ey Musa · إِنِّى şüphesiz ben · ٱصْطَفَيْتُكَ seni seçtim · عَلَى üzeine · ٱلنَّاسِ insanlar · بِرِسَـٰلَـٰتِى mesajlarımla · وَبِكَلَـٰمِى ve konuşmamla · فَخُذْ al · مَآ şeyi · ءَاتَيْتُكَ sana verdiğim · وَكُن ve ol · مِّنَ şükredenlerden · ٱلشَّـٰكِرِينَ
وَكَتَبۡنَا لَهُۥ فِي ٱلۡأَلۡوَاحِ مِن كُلِّ شَيۡءࣲ مَّوۡعِظَةࣰ وَتَفۡصِيلࣰ ا لِّكُلِّ شَيۡءࣲ فَخُذۡهَا بِقُوَّةࣲ وَأۡمُرۡ قَوۡمَكَ يَأۡخُذُواْ بِأَحۡسَنِهَاۚ سَأُوْرِيكُمۡ دَارَ ٱلۡفَٰسِقِينَ ﴿145﴾
veketebnâ lehû fi-l'elvâḥi min külli şey'im mev`iżatev vetefṣîlel likülli şey'. feḫuẕhâ biḳuvvetiv ve'mür ḳavmeke ye'ḫuẕû biaḥsenihâ. seürîküm dâra-lfâsiḳîn.
145. Levhalarda Mûsâ için her konuya dair öğüdü ve her şey hakkında gerekli açıklamaları yazdık. (Ve dedik ki:) “Bunlara sımsıkı sarıl; kavmine de o en güzel öğüt ve açıklamalara sarılmalarını emret. Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.”
Kelime meali
وَكَتَبْنَا ve yazdık · لَهُۥ O'nun (Musa) için · فِى levhalara · ٱلْأَلْوَاحِ · مِن ne varsa · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyi · مَّوْعِظَةًۭ öğüte dair · وَتَفْصِيلًۭا ve açıklamasına dair · لِّكُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · فَخُذْهَا bunları tut · بِقُوَّةٍۢ kuvvetle · وَأْمُرْ ve emret · قَوْمَكَ kavmine · يَأْخُذُوا۟ tutsunlar · بِأَحْسَنِهَا ۚ bunların en güzelini · سَأُو۟رِيكُمْ size göstereceğim · دَارَ yurdunu · ٱلْفَـٰسِقِينَ yoldan çıkmışların
سَأَصۡرِفُ عَنۡ ءَايَٰتِيَ ٱلَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَإِن يَرَوۡاْ كُلَّ ءَايَةࣲ لَّا يُؤۡمِنُواْ بِهَا وَإِن يَرَوۡاْ سَبِيلَ ٱلرُّشۡدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلࣰ ا وَإِن يَرَوۡاْ سَبِيلَ ٱلۡغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلࣰ اۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَكَانُواْ عَنۡهَا غَٰفِلِينَ ﴿146﴾
seaṣrifü `an âyâtiye-lleẕîne yetekebberûne fi-l'arḍi bigayri-lḥaḳḳ. veiy yerav külle âyetil lâ yü'minû bihâ. veiy yerav sebîle-rruşdi lâ yetteḫiẕûhü sebîlâ. veiy yerav sebîle-lgayyi yetteḫiẕûhü sebîlâ. ẕâlike biennehüm keẕẕebû biâyâtinâ vekânû `anhâ gâfilîn.
146. “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden mahrum edeceğim. Onlar, bütün mûcizeleri görseler de iman etmezler; doğruluk yolunu görseler onu izlemezler. Fakat eğrilik yolunu görürlerse hemen ona saparlar.” Bu durum, onların âyetlerimizi yalan saymalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.
Kelime meali
سَأَصْرِفُ uzaklaştıracağım · عَنْ ayetlerimden · ءَايَـٰتِىَ · ٱلَّذِينَ kimseleri · يَتَكَبَّرُونَ büyüklenenleri · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بِغَيْرِ olmaksızın · ٱلْحَقِّ hak · وَإِن ve eğer · يَرَوْا۟ onlar görseler · كُلَّ her · ءَايَةٍۢ ayeti · لَّا yine inanmazlar · يُؤْمِنُوا۟ · بِهَا ona · وَإِن ve eğer · يَرَوْا۟ görseler · سَبِيلَ yolu · ٱلرُّشْدِ doğru · لَا onu edinmezler · يَتَّخِذُوهُ · سَبِيلًۭا yol · وَإِن ama eğer · يَرَوْا۟ görseler · سَبِيلَ yolunu · ٱلْغَىِّ azgınlık · يَتَّخِذُوهُ onu edinirler · سَبِيلًۭا ۚ yol · ذَٰلِكَ öyle · بِأَنَّهُمْ çünkü onlar · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَكَانُوا۟ ve oldular · عَنْهَا onları · غَـٰفِلِينَ umursamaz
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَلِقَآءِ ٱلۡأٓخِرَةِ حَبِطَتۡ أَعۡمَٰلُهُمۡۚ هَلۡ يُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿147﴾
velleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ veliḳâi-l'âḫirati ḥabiṭat a`mâlühüm. hel yüczevne illâ mâ kânû ya`melûn.
147. Halbuki âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı asılsız sayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar, sadece yapmakta olduklarından dolayı cezalandırılırlar.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ ve kimselerin · كَذَّبُوا۟ yalanlayanların · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَلِقَآءِ ve kavuşmayı · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · حَبِطَتْ boşa çıkmıştır · أَعْمَـٰلُهُمْ ۚ eylemleri · هَلْ onlar ceza mı görüyorlar? · يُجْزَوْنَ · إِلَّا dışında · مَا şeyler ile · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor
وَٱتَّخَذَ قَوۡمُ مُوسَىٰ مِنۢ بَعۡدِهِۦ مِنۡ حُلِيِّهِمۡ عِجۡلࣰ ا جَسَدࣰ ا لَّهُۥ خُوَارٌۚ أَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّهُۥ لَا يُكَلِّمُهُمۡ وَلَا يَهۡدِيهِمۡ سَبِيلًاۘ ٱتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَٰلِمِينَ ﴿148﴾
vetteḫaẕe ḳavmü mûsâ mim ba`dihî min ḥuliyyihim `iclen cesedel lehû ḫuvâr. elem yerav ennehû lâ yükellimühüm velâ yehdîhim sebîlâ. itteḫaẕûhü vekânû żâlimîn.
148. (Tûr’a giden) Mûsâ ayrıldıktan sonra kavmi, ziynet eşyalarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor! Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zulümde karar kıldılar.
Kelime meali
وَٱتَّخَذَ ve benimsediler · قَوْمُ kavmi · مُوسَىٰ Musa'nın · مِنۢ kendisinden sonra · بَعْدِهِۦ · مِنْ zinetlerinden yapılmış · حُلِيِّهِمْ · عِجْلًۭا bir buzağı · جَسَدًۭا heykelini · لَّهُۥ vardı onun · خُوَارٌ ۚ böğürmesi · أَلَمْ görmediler mi ki · يَرَوْا۟ · أَنَّهُۥ o · لَا ne kendilerine söz söylüyor · يُكَلِّمُهُمْ · وَلَا ne de onlara gösteriyor · يَهْدِيهِمْ · سَبِيلًا ۘ bir yol · ٱتَّخَذُوهُ onu benimsediler · وَكَانُوا۟ ve oldular · ظَـٰلِمِينَ zalimler(den)
وَلَمَّا سُقِطَ فِيٓ أَيۡدِيهِمۡ وَرَأَوۡاْ أَنَّهُمۡ قَدۡ ضَلُّواْ قَالُواْ لَئِن لَّمۡ يَرۡحَمۡنَا رَبُّنَا وَيَغۡفِرۡ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿149﴾
velemmâ süḳiṭa fî eydîhim veraev ennehüm ḳad ḍallû ḳâlû leil lem yerḥamnâ rabbünâ veyagfir lenâ lenekûnenne mine-lḫâsirîn.
149. Pişman olup kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını anlayınca da dediler ki: “Eğer rabbimiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!”
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman ki · سُقِطَ düşürüldü · فِىٓ arasına · أَيْدِيهِمْ (başları) ellerinin · وَرَأَوْا۟ ve gör(üp anla)dılar · أَنَّهُمْ kendilerinin · قَدْ gerçekten · ضَلُّوا۟ sapmış olduklarını · قَالُوا۟ dediler ki · لَئِن eğer · لَّمْ bize acımazsa · يَرْحَمْنَا · رَبُّنَا Rabbimiz · وَيَغْفِرْ ve bağışlamazsa · لَنَا bizi · لَنَكُونَنَّ elbette oluruz · مِنَ ziyana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ غَضۡبَٰنَ أَسِفࣰ ا قَالَ بِئۡسَمَا خَلَفۡتُمُونِي مِنۢ بَعۡدِيٓۖ أَعَجِلۡتُمۡ أَمۡرَ رَبِّكُمۡۖ وَأَلۡقَى ٱلۡأَلۡوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأۡسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُۥٓ إِلَيۡهِۚ قَالَ ٱبۡنَ أُمَّ إِنَّ ٱلۡقَوۡمَ ٱسۡتَضۡعَفُونِي وَكَادُواْ يَقۡتُلُونَنِي فَلَا تُشۡمِتۡ بِيَ ٱلۡأَعۡدَآءَ وَلَا تَجۡعَلۡنِي مَعَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿150﴾
velemmâ race`a mûsâ ilâ ḳavmihî gaḍbâne esifen ḳâle bi'semâ ḫaleftümûnî mim ba`dî. e`aciltüm emra rabbiküm. veelḳa-l'elvâḥa veeḫaẕe bira'si eḫîhi yecürruhû ileyh. ḳâle-bne ümme inne-lḳavme-staḍ`afûnî vekâdû yaḳtülûnenî. felâ tüşmit biye-l'a`dâe velâ tec`alnî me`a-lḳavmi-żżâlimîn.
150. Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce, “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hârûn, “Ey anam oğlu! Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi! Sen de şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zalim kavimle bir tutma!” dedi.
Kelime meali
وَلَمَّا zaman · رَجَعَ döndü(ğü) · مُوسَىٰٓ Musa · إِلَىٰ kavmine · قَوْمِهِۦ · غَضْبَـٰنَ kızgın · أَسِفًۭا ve üzgün bir halde · قَالَ dedi · بِئْسَمَا ne kötü işler yaptınız? · خَلَفْتُمُونِى arkamdan · مِنۢ benden sonra · بَعْدِىٓ ۖ · أَعَجِلْتُمْ acele mi ettiniz? · أَمْرَ emrini (beklemeyip) · رَبِّكُمْ ۖ Rabbinizin · وَأَلْقَى ve yere attı · ٱلْأَلْوَاحَ levhaları · وَأَخَذَ ve tuttu · بِرَأْسِ başını · أَخِيهِ kardeşinin · يَجُرُّهُۥٓ çekmeye başladı · إِلَيْهِ ۚ kendine doğru · قَالَ (Kardeşi) dedi · ٱبْنَ oğlu · أُمَّ anamın · إِنَّ gerçekten · ٱلْقَوْمَ bu insanlar · ٱسْتَضْعَفُونِى beni hırpaladılar · وَكَادُوا۟ ve az daha · يَقْتُلُونَنِى beni öldürüyorlardı · فَلَا güldürme · تُشْمِتْ · بِىَ üstüme · ٱلْأَعْدَآءَ düşmanları · وَلَا asla · تَجْعَلْنِى beni tutma · مَعَ beraber · ٱلْقَوْمِ bu kavimle · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim
قَالَ رَبِّ ٱغۡفِرۡ لِي وَلِأَخِي وَأَدۡخِلۡنَا فِي رَحۡمَتِكَۖ وَأَنتَ أَرۡحَمُ ٱلرَّٰحِمِينَ ﴿151﴾
ḳâle rabbi-gfir lî velieḫî veedḫilnâ fî raḥmetik. veente erḥamü-rrâḥimîn.
151. Mûsâ, “Ey rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine garkeyle! Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi.
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi · رَبِّ Rabbim · ٱغْفِرْ bağışla · لِى beni · وَلِأَخِى ve kardeşimi · وَأَدْخِلْنَا ve bizi sok · فِى içine · رَحْمَتِكَ ۖ rahmetinin · وَأَنتَ ve sensin · أَرْحَمُ en merhametlisi · ٱلرَّٰحِمِينَ merhametlilerin
إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ ٱلۡعِجۡلَ سَيَنَالُهُمۡ غَضَبࣱ مِّن رَّبِّهِمۡ وَذِلَّةࣱ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُفۡتَرِينَ ﴿152﴾
inne-lleẕîne-tteḫaẕü-l`icle seyenâlühüm gaḍabüm mir rabbihim veẕilletün fi-lḥayâti-ddünyâ. vekeẕâlike neczi-lmüfterîn.
152. (Allah buyurdu ki:) “Buzağıya tapanlar yok mu, işte onlara mutlaka rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir.” Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak · ٱلَّذِينَ kimselere · ٱتَّخَذُوا۟ (tanrı diye) benimseyenlere · ٱلْعِجْلَ buzağıyı · سَيَنَالُهُمْ erişecektir · غَضَبٌۭ bir öfke · مِّن Rablerinden · رَّبِّهِمْ · وَذِلَّةٌۭ ve bir alçaklık · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا ۚ dünya · وَكَذَٰلِكَ işte biz böyle · نَجْزِى cezalandırırız · ٱلْمُفْتَرِينَ iftiracıları
وَٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِنۢ بَعۡدِهَا وَءَامَنُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعۡدِهَا لَغَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿153﴾
velleẕîne `amilü-sseyyiâti ŝümme tâbû mim ba`dihâ veâmenû. inne rabbeke mim ba`dihâ legafûrur raḥîm.
153. Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra rabbin elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ onlar ki · عَمِلُوا۟ yaptıktan · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülükler · ثُمَّ sonra · تَابُوا۟ tevbe ettiler · مِنۢ ardından · بَعْدِهَا · وَءَامَنُوٓا۟ ve iman ettiler · إِنَّ muhakkak ki · رَبَّكَ Rabbin · مِنۢ ondan sonra · بَعْدِهَا · لَغَفُورٌۭ elbette bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى ٱلۡغَضَبُ أَخَذَ ٱلۡأَلۡوَاحَۖ وَفِي نُسۡخَتِهَا هُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣱ لِّلَّذِينَ هُمۡ لِرَبِّهِمۡ يَرۡهَبُونَ ﴿154﴾
velemmâ sekete `am mûse-lgaḍabü eḫaẕe-l'elvâḥ. vefî nüsḫatihâ hüdev veraḥmetül lilleẕîne hüm lirabbihim yerhebûn.
154. Mûsâ’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. Onlardaki yazılarda, rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (hükümleri) vardı.
Kelime meali
وَلَمَّا ve ne zaman ki · سَكَتَ dinince · عَن Musa'nın · مُّوسَى · ٱلْغَضَبُ öfkesi · أَخَذَ aldı · ٱلْأَلْوَاحَ ۖ levhaları · وَفِى ve vardı · نُسْخَتِهَا onlardaki yazıda · هُدًۭى yol gösterme · وَرَحْمَةٌۭ ve rahmet · لِّلَّذِينَ için · هُمْ onlar · لِرَبِّهِمْ Rablerinden · يَرْهَبُونَ korkanlar
وَٱخۡتَارَ مُوسَىٰ قَوۡمَهُۥ سَبۡعِينَ رَجُلࣰ ا لِّمِيقَٰتِنَاۖ فَلَمَّآ أَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ قَالَ رَبِّ لَوۡ شِئۡتَ أَهۡلَكۡتَهُم مِّن قَبۡلُ وَإِيَّٰيَۖ أَتُهۡلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَّآۖ إِنۡ هِيَ إِلَّا فِتۡنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَآءُ وَتَهۡدِي مَن تَشَآءُۖ أَنتَ وَلِيُّنَا فَٱغۡفِرۡ لَنَا وَٱرۡحَمۡنَاۖ وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡغَٰفِرِينَ ﴿155﴾
vaḫtâra mûsâ ḳavmehû seb`îne racülel limîḳâtinâ. felemmâ eḫaẕethümü-rracfetü ḳâle rabbi lev şi'te ehlektehüm min ḳablü veiyyây. etühlikünâ bimâ fe`ale-ssüfehâü minnâ. in hiye illâ fitnetük. tüḍillü bihâ men teşâü vetehdî men teşâ'. ente veliyyünâ fagfir lenâ verḥamnâ veente ḫayru-lgâfirîn.
155. Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte buluşmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: “Ey rabbim! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.
Kelime meali
وَٱخْتَارَ ve seçti · مُوسَىٰ Musa · قَوْمَهُۥ kavminden · سَبْعِينَ yetmiş · رَجُلًۭا adam · لِّمِيقَـٰتِنَا ۖ bizimle buluşma vakti için · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَخَذَتْهُمُ onları yakalayınca · ٱلرَّجْفَةُ sarsıntı · قَالَ (Musa) dedi ki · رَبِّ Rabbim · لَوْ şayet · شِئْتَ dileseydin · أَهْلَكْتَهُم bunları da helak ederdin · مِّن daha önce · قَبْلُ · وَإِيَّـٰىَ ۖ ve beni de · أَتُهْلِكُنَا bizi helak mı edeceksin? · بِمَا ötürü · فَعَلَ yaptıklarından · ٱلسُّفَهَآءُ bazı beyinsizlerin · مِنَّآ ۖ içimizden · إِنْ bu (iş) · هِىَ · إِلَّا başka bir şey değildir · فِتْنَتُكَ senin imtihanından · تُضِلُّ şaşırtırsın · بِهَا onunla · مَن dilediğini · تَشَآءُ · وَتَهْدِى ve yol gösterirsin · مَن dilediğine · تَشَآءُ ۖ · أَنتَ sen · وَلِيُّنَا bizim velimizsin · فَٱغْفِرْ bağışla · لَنَا bizi · وَٱرْحَمْنَا ۖ ve bize acı · وَأَنتَ ve sen · خَيْرُ en iyisisin · ٱلْغَـٰفِرِينَ bağışlayanların
۞وَٱكۡتُبۡ لَنَا فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةࣰ وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِ إِنَّا هُدۡنَآ إِلَيۡكَۚ قَالَ عَذَابِيٓ أُصِيبُ بِهِۦ مَنۡ أَشَآءُۖ وَرَحۡمَتِي وَسِعَتۡ كُلَّ شَيۡءࣲۚ فَسَأَكۡتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤۡتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِنَا يُؤۡمِنُونَ ﴿156﴾
vektüb lenâ fî hâẕihi-ddünyâ ḥasenetev vefi-l'âḫirati innâ hüdnâ ileyk. ḳâle `aẕâbî üṣîbü bihî men eşâ'. veraḥmetî vesi`at külle şey'. feseektübühâ lilleẕîne yetteḳûne veyü'tûne-zzekâte velleẕîne hüm biâyâtinâ yü'minûn.
156. Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz! Şüphesiz biz sana yöneldik.” Allah buyurdu ki: Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; ayrıca rahmetimi Allah korkusu taşıyanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.
Kelime meali
۞ وَٱكْتُبْ ve yaz · لَنَا bize · فِى bu · هَـٰذِهِ · ٱلدُّنْيَا dünyada · حَسَنَةًۭ iyilik · وَفِى ve · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahirette · إِنَّا biz · هُدْنَآ yöneldik · إِلَيْكَ ۚ sana · قَالَ (Alah) buyurdu ki · عَذَابِىٓ azabıma · أُصِيبُ uğratırım · بِهِۦ onu · مَنْ kimseyi · أَشَآءُ ۖ dilediğim · وَرَحْمَتِى ve rahmetim ise · وَسِعَتْ kaplamıştır · كُلَّ her · شَىْءٍۢ ۚ şeyi · فَسَأَكْتُبُهَا onu yazacağım · لِلَّذِينَ kimselere · يَتَّقُونَ korunanlara · وَيُؤْتُونَ ve verenlere · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · وَٱلَّذِينَ ve kimselere · هُم onlar · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · يُؤْمِنُونَ inanıyorlar
ٱلَّذِينَ يَتَّبِعُونَ ٱلرَّسُولَ ٱلنَّبِيَّ ٱلۡأُمِّيَّ ٱلَّذِي يَجِدُونَهُۥ مَكۡتُوبًا عِندَهُمۡ فِي ٱلتَّوۡرَىٰةِ وَٱلۡإِنجِيلِ يَأۡمُرُهُم بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَيَنۡهَىٰهُمۡ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيۡهِمُ ٱلۡخَبَٰٓئِثَ وَيَضَعُ عَنۡهُمۡ إِصۡرَهُمۡ وَٱلۡأَغۡلَٰلَ ٱلَّتِي كَانَتۡ عَلَيۡهِمۡۚ فَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِهِۦ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَٱتَّبَعُواْ ٱلنُّورَ ٱلَّذِيٓ أُنزِلَ مَعَهُۥٓ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ﴿157﴾
elleẕîne yettebi`ûne-rrasûle-nnebiyye-l'ümmiyye-lleẕî yecidûnehû mektûben `indehüm fi-ttevrâti vel'incîl. ye'müruhüm bilma`rûfi veyenhâhüm `ani-lmünkeri veyüḥillü lehümu-ṭṭayyibâti veyüḥarrimü `aleyhimü-lḫabâiŝe veyeḍa`u `anhüm iṣrahüm vel'aglâle-lletî kânet `aleyhim. felleẕîne âmenû bihî ve`azzerûhü veneṣarûhü vettebe`ü-nnûra-lleẕî ünzile me`ahû ülâike hümü-lmüfliḥûn.
157. Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O peygambere inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يَتَّبِعُونَ uyarlar · ٱلرَّسُولَ o Elçi'ye · ٱلنَّبِىَّ o Peygamber'e · ٱلْأُمِّىَّ ümmi · ٱلَّذِى buldukları · يَجِدُونَهُۥ · مَكْتُوبًا yazılı · عِندَهُمْ yanlarında · فِى Tevrat · ٱلتَّوْرَىٰةِ · وَٱلْإِنجِيلِ ve İncil'de · يَأْمُرُهُم kendilerine emreden · بِٱلْمَعْرُوفِ iyiliği · وَيَنْهَىٰهُمْ ve kendilerini meneden · عَنِ kötülükten · ٱلْمُنكَرِ · وَيُحِلُّ ve helal kılan · لَهُمُ onlara · ٱلطَّيِّبَـٰتِ güzel şeyleri · وَيُحَرِّمُ ve haram kılan · عَلَيْهِمُ onlara · ٱلْخَبَـٰٓئِثَ çirkin şeyleri · وَيَضَعُ ve kaldırıp atan · عَنْهُمْ onlardan · إِصْرَهُمْ ağırlıkları · وَٱلْأَغْلَـٰلَ ve prangaları · ٱلَّتِى öyle ki · كَانَتْ idiler · عَلَيْهِمْ ۚ onların üzerinde · فَٱلَّذِينَ artık onlar · ءَامَنُوا۟ inananlar · بِهِۦ O'na · وَعَزَّرُوهُ ve O'na saygı gösterenler · وَنَصَرُوهُ ve O'na yardım edenler · وَٱتَّبَعُوا۟ ve uyanlar · ٱلنُّورَ nura · ٱلَّذِىٓ indirilen · أُنزِلَ · مَعَهُۥٓ ۙ O'nunla beraber · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْمُفْلِحُونَ felaha erenlerdir
قُلۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنِّي رَسُولُ ٱللَّهِ إِلَيۡكُمۡ جَمِيعًا ٱلَّذِي لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُۖ فَـَٔامِنُواْ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِ ٱلنَّبِيِّ ٱلۡأُمِّيِّ ٱلَّذِي يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ وَكَلِمَٰتِهِۦ وَٱتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ﴿158﴾
ḳul yâ eyyühe-nnâsü innî rasûlü-llâhi ileyküm cemî`an-lleẕî lehû mülkü-ssemâvâti vel'arḍ. lâ ilâhe illâ hüve yuḥyî veyümît. feâminû billâhi verasûlihi-nnebiyyi-l'ümmiyyi-lleẕî yü'minü billâhi vekelimâtihî vettebi`ûhü le`alleküm tehtedûn.
158. De ki: “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O’ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmî peygamber olan resulüne -ki o Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”
Kelime meali
قُلْ de ki · يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · إِنِّى muhakkak ben · رَسُولُ Elçisiyim · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَيْكُمْ sizin · جَمِيعًا hepinize · ٱلَّذِى onundur · لَهُۥ · مُلْكُ mülkü · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ kendisinden · يُحْىِۦ yaşatır · وَيُمِيتُ ۖ ve öldürür · فَـَٔامِنُوا۟ gelin inanın · بِٱللَّهِ Allah'a · وَرَسُولِهِ ve O'nun Elçisine · ٱلنَّبِىِّ peygamberi · ٱلْأُمِّىِّ ümmi · ٱلَّذِى ki o · يُؤْمِنُ inanmaktadır · بِٱللَّهِ Allah'a · وَكَلِمَـٰتِهِۦ ve O'nun sözlerine · وَٱتَّبِعُوهُ O'na uyun ki · لَعَلَّكُمْ belki · تَهْتَدُونَ doğru yolu bulursunuz
وَمِن قَوۡمِ مُوسَىٰٓ أُمَّةࣱ يَهۡدُونَ بِٱلۡحَقِّ وَبِهِۦ يَعۡدِلُونَ ﴿159﴾
vemin ḳavmi mûsâ ümmetüy yehdûne bilḥaḳḳi vebihî ya`dilûn.
159. Mûsâ’nın kavminden hak yolu gösteren ve bu yolda âdil davranan bir topluluk da vardı.
Kelime meali
وَمِن ve · قَوْمِ kavminden · مُوسَىٰٓ Musa'nın · أُمَّةٌۭ bir topluluk vardır · يَهْدُونَ hakka götüren · بِٱلْحَقِّ doğrulukla · وَبِهِۦ ve onunla · يَعْدِلُونَ adalet yapan
وَقَطَّعۡنَٰهُمُ ٱثۡنَتَيۡ عَشۡرَةَ أَسۡبَاطًا أُمَمࣰ اۚ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ إِذِ ٱسۡتَسۡقَىٰهُ قَوۡمُهُۥٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡحَجَرَۖ فَٱنۢبَجَسَتۡ مِنۡهُ ٱثۡنَتَا عَشۡرَةَ عَيۡنࣰ اۖ قَدۡ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسࣲ مَّشۡرَبَهُمۡۚ وَظَلَّلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلۡغَمَٰمَ وَأَنزَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰۖ كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡۚ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿160﴾
veḳaṭṭa`nâhümü-ŝnetey `aşrate esbâṭan ümemâ. veevḥaynâ ilâ mûsâ iẕi-stesḳâhü ḳavmüh eni-ḍrib bi`aṣâke-lḥacer. fembeceset minhü-ŝnetâ `aşrate `aynâ. ḳad `alime küllü ünâsim meşrabehüm. veżallelnâ `aleyhimü-lgamâme veenzelnâ `aleyhimü-lmenne vesselvâ. külû min ṭayyibâti mâ razaḳnâküm. vemâ żalemûnâ velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.
160. İsrâiloğulları’nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. Halkı kendisinden su istediğinde Mûsâ’ya, “Asânı taşa vur!” diye vahyettik. Taştan on iki göze fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık; onlara kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik. “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin” (dedik). Onlar (nankörlükleriyle) bize değil fakat kendilerine kötülük ediyorlardı.
Kelime meali
وَقَطَّعْنَـٰهُمُ ve biz onları ayırdık · ٱثْنَتَىْ iki (oniki) · عَشْرَةَ on (oniki) · أَسْبَاطًا kabileye · أُمَمًۭا ۚ ümmetler halinde · وَأَوْحَيْنَآ vahyettik · إِلَىٰ Musa'ya · مُوسَىٰٓ · إِذِ zaman · ٱسْتَسْقَىٰهُ su istediği · قَوْمُهُۥٓ kavmin · أَنِ diye · ٱضْرِب vur · بِّعَصَاكَ asanla · ٱلْحَجَرَ ۖ taşa · فَٱنۢبَجَسَتْ ve fışkırdı · مِنْهُ ondan (taştan) · ٱثْنَتَا iki (oniki) · عَشْرَةَ on (oniki) · عَيْنًۭا ۖ göze · قَدْ şüphesiz · عَلِمَ bildi · كُلُّ her · أُنَاسٍۢ kabile · مَّشْرَبَهُمْ ۚ içeceği yeri · وَظَلَّلْنَا ve gölge yaptık · عَلَيْهِمُ üzerlerine · ٱلْغَمَـٰمَ bulutla · وَأَنزَلْنَا ve indirdik · عَلَيْهِمُ onlara · ٱلْمَنَّ kudret helvası · وَٱلسَّلْوَىٰ ۖ ve bıldırcın eti · كُلُوا۟ yeyin · مِن güzel olanlardan · طَيِّبَـٰتِ · مَا şeylerden · رَزَقْنَـٰكُمْ ۚ sizi rızıklandırdığımız · وَمَا ama · ظَلَمُونَا onlar bize zulmetmediler · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوٓا۟ onlar · أَنفُسَهُمْ kendi kendilerine · يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı
وَإِذۡ قِيلَ لَهُمُ ٱسۡكُنُواْ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةَ وَكُلُواْ مِنۡهَا حَيۡثُ شِئۡتُمۡ وَقُولُواْ حِطَّةࣱ وَٱدۡخُلُواْ ٱلۡبَابَ سُجَّدࣰ ا نَّغۡفِرۡ لَكُمۡ خَطِيٓـَٰٔتِكُمۡۚ سَنَزِيدُ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿161﴾
veiẕ ḳîle lehümü-skünû hâẕihi-lḳaryete vekülû minhâ ḥayŝü şi'tüm veḳûlû ḥiṭṭatüv vedḫulü-lbâbe sücceden nagfir leküm ḫatiâtiküm. senezîdü-lmuḥsinîn.
161. Onlara, “Şu şehre yerleşin; orada dilediğiniz gibi yiyip için ve af dileyin; kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanlarımızı daha da arttıracağız” denildi.
Kelime meali
وَإِذْ zaman · قِيلَ denildiği · لَهُمُ onlara · ٱسْكُنُوا۟ oturun · هَـٰذِهِ şu · ٱلْقَرْيَةَ kentte · وَكُلُوا۟ ve yeyin · مِنْهَا orada · حَيْثُ yerden · شِئْتُمْ dilediğiniz · وَقُولُوا۟ ve deyin · حِطَّةٌۭ affet · وَٱدْخُلُوا۟ ve girin · ٱلْبَابَ kapıdan · سُجَّدًۭا secde ederek · نَّغْفِرْ bağışlayalım · لَكُمْ sizin · خَطِيٓـَٔـٰتِكُمْ ۚ hatalarınızı · سَنَزِيدُ biz daha fazlasını da vereceğiz · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik edenlere
فَبَدَّلَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡ قَوۡلًا غَيۡرَ ٱلَّذِي قِيلَ لَهُمۡ فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِجۡزࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَظۡلِمُونَ ﴿162﴾
febeddele-lleẕîne żalemû minhüm ḳavlen gayra-lleẕî ḳîle lehüm feerselnâ `aleyhim riczem mine-ssemâi bimâ kânû yażlimûn.
162. Sonra içlerinden hakkı çiğneyenler, sözü değiştirip kendilerine söylenenden başka bir şekle soktular. Biz de hakkı çiğnedikleri için üzerlerine gökten bir azap gönderdik.
Kelime meali
فَبَدَّلَ değiştirdiler · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوا۟ zulmeden(ler) · مِنْهُمْ içlerinden · قَوْلًا sözü · غَيْرَ başkasıyla · ٱلَّذِى söylenenden · قِيلَ · لَهُمْ kendilerine · فَأَرْسَلْنَا biz de gönderdik · عَلَيْهِمْ üzerlerine · رِجْزًۭا bir azab · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ ettiklerinden · يَظْلِمُونَ haksızlık
وَسۡـَٔلۡهُمۡ عَنِ ٱلۡقَرۡيَةِ ٱلَّتِي كَانَتۡ حَاضِرَةَ ٱلۡبَحۡرِ إِذۡ يَعۡدُونَ فِي ٱلسَّبۡتِ إِذۡ تَأۡتِيهِمۡ حِيتَانُهُمۡ يَوۡمَ سَبۡتِهِمۡ شُرَّعࣰ ا وَيَوۡمَ لَا يَسۡبِتُونَ لَا تَأۡتِيهِمۡۚ كَذَٰلِكَ نَبۡلُوهُم بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ ﴿163﴾
ves'elhüm `ani-lḳaryeti-lletî kânet ḥâḍirate-lbaḥr. iẕ ya`dûne fi-ssebti iẕ te'tîhim ḥîtânühüm yevme sebtihim şürra`av veyevme lâ yesbitûne lâ te'tîhim. keẕâlike neblûhüm bimâ kânû yefsüḳûn.
163. Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatili yaptıkları gün, avlayacakları balıklar sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken, tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyorlar diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk.
Kelime meali
وَسْـَٔلْهُمْ onlara sor · عَنِ kent(halkın)ın durumundan · ٱلْقَرْيَةِ · ٱلَّتِى öyle ki · كَانَتْ bulunan · حَاضِرَةَ kıyısında · ٱلْبَحْرِ deniz · إِذْ hani · يَعْدُونَ onlar haddi aşıyorlardı · فِى Cumartesine · ٱلسَّبْتِ · إِذْ onlara gelirdi · تَأْتِيهِمْ · حِيتَانُهُمْ balıkları · يَوْمَ günü; · سَبْتِهِمْ cumartesi · شُرَّعًۭا akın akın · وَيَوْمَ gün ise · لَا cumartesi dışındaki · يَسْبِتُونَ ۙ · لَا gelmezlerdi · تَأْتِيهِمْ ۚ · كَذَٰلِكَ böylece · نَبْلُوهُم biz onları sınıyorduk · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ yoldan çıkmalarından · يَفْسُقُونَ
وَإِذۡ قَالَتۡ أُمَّةࣱ مِّنۡهُمۡ لِمَ تَعِظُونَ قَوۡمًا ٱللَّهُ مُهۡلِكُهُمۡ أَوۡ مُعَذِّبُهُمۡ عَذَابࣰ ا شَدِيدࣰ اۖ قَالُواْ مَعۡذِرَةً إِلَىٰ رَبِّكُمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ﴿164﴾
veiẕ ḳâlet ümmetüm minhüm lime te`iżûne ḳavmen-llâhü mühlikühüm ev mü`aẕẕibühüm `aẕâben şedîdâ. ḳâlû ma`ẕiraten ilâ rabbiküm vele`allehüm yetteḳûn.
164. İçlerinden bir topluluk, “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki!” deyince onlar, “Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle” şeklinde cevap verdiler.
Kelime meali
وَإِذْ artık · قَالَتْ dedi · أُمَّةٌۭ bir topluluk · مِّنْهُمْ içlerinden · لِمَ niçin? · تَعِظُونَ öğüt veriyorsunuz · قَوْمًا ۙ bir kavme · ٱللَّهُ Allah'ın · مُهْلِكُهُمْ helak edeceği · أَوْ yahut · مُعَذِّبُهُمْ azabedeceği · عَذَابًۭا bir azapla · شَدِيدًۭا ۖ şiddetli · قَالُوا۟ dediler ki · مَعْذِرَةً ma'zeret için · إِلَىٰ Rabbinize · رَبِّكُمْ · وَلَعَلَّهُمْ ve belki · يَتَّقُونَ korunurlar (diye)
فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِۦٓ أَنجَيۡنَا ٱلَّذِينَ يَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلسُّوٓءِ وَأَخَذۡنَا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ بِعَذَابِۭ بَـِٔيسِۭ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ ﴿165﴾
felemmâ nesû mâ ẕükkirû bihî enceyne-lleẕîne yenhevne `ani-ssûi veeḫaẕne-lleẕîne żalemû bi`aẕâbim beîsim bimâ kânû yefsüḳûn.
165. İşte böylece onlar kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edince biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü dehşetli bir azap ile cezalandırdık.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · نَسُوا۟ onlar unuttular · مَا şeyi · ذُكِّرُوا۟ hatırlatılan · بِهِۦٓ kendilerine · أَنجَيْنَا biz de kurtardık · ٱلَّذِينَ kimseleri · يَنْهَوْنَ meneden(leri) · عَنِ kötülükten · ٱلسُّوٓءِ · وَأَخَذْنَا ve yakaladık · ٱلَّذِينَ kimseleri · ظَلَمُوا۟ zulmeden(leri) · بِعَذَابٍۭ bir azab ile · بَـِٔيسٍۭ çetin · بِمَا yüzünden · كَانُوا۟ yoldan çıkmaları · يَفْسُقُونَ
فَلَمَّا عَتَوۡاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنۡهُ قُلۡنَا لَهُمۡ كُونُواْ قِرَدَةً خَٰسِـِٔينَ ﴿166﴾
felemmâ `atev `am mâ nühû `anhü ḳulnâ lehüm kûnû ḳiradeten ḫâsiîn.
166. Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · عَتَوْا۟ vazgeçmediler · عَن şeylerden · مَّا · نُهُوا۟ yasak kılınan · عَنْهُ kendilerine · قُلْنَا dedik · لَهُمْ onlara · كُونُوا۟ olun · قِرَدَةً maymunlar · خَـٰسِـِٔينَ aşağılık
وَإِذۡ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبۡعَثَنَّ عَلَيۡهِمۡ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَن يَسُومُهُمۡ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِۗ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ ٱلۡعِقَابِ وَإِنَّهُۥ لَغَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿167﴾
veiẕ teeẕẕene rabbüke leyeb`aŝenne `aleyhim ilâ yevmi-lḳiyâmeti mey yesûmühüm sûe-l`aẕâb. inne rabbeke leserî`u-l`iḳâb. veinnehû legafûrur raḥîm.
167. Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara en ağır cezayı verecek kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz rabbinin ceza vermesi çabuktur; yine O çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Kelime meali
وَإِذْ o vakit · تَأَذَّنَ ilan etmişti · رَبُّكَ Rabbin · لَيَبْعَثَنَّ elbette göndereceğini · عَلَيْهِمْ onlara · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · مَن kimseler · يَسُومُهُمْ yapacak · سُوٓءَ en kötüsünü · ٱلْعَذَابِ ۗ azabın · إِنَّ doğrusu · رَبَّكَ Rabbin · لَسَرِيعُ çabuk · ٱلْعِقَابِ ۖ ceza verendir · وَإِنَّهُۥ ve O · لَغَفُورٌۭ çok bağışlayan · رَّحِيمٌۭ çok esirgeyendir
وَقَطَّعۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ أُمَمࣰ اۖ مِّنۡهُمُ ٱلصَّٰلِحُونَ وَمِنۡهُمۡ دُونَ ذَٰلِكَۖ وَبَلَوۡنَٰهُم بِٱلۡحَسَنَٰتِ وَٱلسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿168﴾
veḳaṭṭa`nâhüm fi-l'arḍi ümemâ. minhümu-ṣṣâliḥûne veminhüm dûne ẕâlik. vebelevnâhüm bilḥasenâti vesseyyiâti le`allehüm yerci`ûn.
168. Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik.
Kelime meali
وَقَطَّعْنَـٰهُمْ ve onları ayırdık · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · أُمَمًۭا ۖ topluluklara · مِّنْهُمُ onlardan kimi · ٱلصَّـٰلِحُونَ iyi kişilerdir · وَمِنْهُمْ ve kimi de · دُونَ alçaktır · ذَٰلِكَ ۖ bundan · وَبَلَوْنَـٰهُم ve onları sınadık · بِٱلْحَسَنَـٰتِ iyiliklerle · وَٱلسَّيِّـَٔاتِ ve kötülüklerle · لَعَلَّهُمْ belki · يَرْجِعُونَ dönerler (diye)
فَخَلَفَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ خَلۡفࣱ وَرِثُواْ ٱلۡكِتَٰبَ يَأۡخُذُونَ عَرَضَ هَٰذَا ٱلۡأَدۡنَىٰ وَيَقُولُونَ سَيُغۡفَرُ لَنَا وَإِن يَأۡتِهِمۡ عَرَضࣱ مِّثۡلُهُۥ يَأۡخُذُوهُۚ أَلَمۡ يُؤۡخَذۡ عَلَيۡهِم مِّيثَٰقُ ٱلۡكِتَٰبِ أَن لَّا يَقُولُواْ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلۡحَقَّ وَدَرَسُواْ مَا فِيهِۗ وَٱلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿169﴾
feḫalefe mim ba`dihim ḫalfüv veriŝü-lkitâbe ye'ḫuẕûne `araḍa hâẕe-l'ednâ veyeḳûlûne seyugferu lenâ. veiy ye'tihim `araḍum miŝlühû ye'ḫuẕûh. elem yü'ḫaẕ `aleyhim mîŝâḳu-lkitâbi el lâ yeḳûlû `ale-llâhi ille-lḥaḳḳa vederasû mâ fîh. veddâru-l'âḫiratü ḫayrul lilleẕîne yetteḳûn. efelâ ta`ḳilûn.
169. Onların ardından kitaba vâris olan ve “Nasıl olsa bağışlanacağız” diyerek şu dünyanın geçici menfaatine sarılan bir kuşak geldi. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Kelime meali
فَخَلَفَ ardından · مِنۢ sonra onların · بَعْدِهِمْ · خَلْفٌۭ yerlerine geçip · وَرِثُوا۟ varis olanlar · ٱلْكِتَـٰبَ Kitaba · يَأْخُذُونَ alıyorlar · عَرَضَ menfaatini · هَـٰذَا şu · ٱلْأَدْنَىٰ alçak(dünyan)ın · وَيَقُولُونَ ve diyorlar ki · سَيُغْفَرُ (nasıl olsa) bağışlanacağız · لَنَا biz · وَإِن ve eğer · يَأْتِهِمْ kendilerine gelse · عَرَضٌۭ bir menfaat daha · مِّثْلُهُۥ ona benzer · يَأْخُذُوهُ ۚ onu da alırlar · أَلَمْ peki alınmamış mıydı? · يُؤْخَذْ · عَلَيْهِم kendilerinden · مِّيثَـٰقُ misak (söz) · ٱلْكِتَـٰبِ Kitap'ta · أَن diye · لَّا söylemeyecekler · يَقُولُوا۟ · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · إِلَّا başkasını · ٱلْحَقَّ gerçekten · وَدَرَسُوا۟ ve öğrenmediler mi? · مَا onun içindekini · فِيهِ ۗ · وَٱلدَّارُ ve yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةُ Âhiret · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لِّلَّذِينَ korunanlar için · يَتَّقُونَ ۗ · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
وَٱلَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِٱلۡكِتَٰبِ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجۡرَ ٱلۡمُصۡلِحِينَ ﴿170﴾
velleẕîne yümessikûne bilkitâbi veeḳâmu-ṣṣalâh. innâ lâ nüḍî`u ecra-lmuṣliḥîn.
170. Kitaba sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ onlar ki · يُمَسِّكُونَ sımsıkı sarılırlar · بِٱلْكِتَـٰبِ Kitaba · وَأَقَامُوا۟ ve kılarlar · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · إِنَّا elbette biz · لَا zayi etmeyiz · نُضِيعُ · أَجْرَ ecrini · ٱلْمُصْلِحِينَ iyiliğe çalışanların
۞وَإِذۡ نَتَقۡنَا ٱلۡجَبَلَ فَوۡقَهُمۡ كَأَنَّهُۥ ظُلَّةࣱ وَظَنُّوٓاْ أَنَّهُۥ وَاقِعُۢ بِهِمۡ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَٰكُم بِقُوَّةࣲ وَٱذۡكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿171﴾
veiẕ netaḳne-lcebele fevḳahüm keennehû żulletüv veżannû ennehû vâḳi`um bihim. ḫuẕû mâ âteynâküm biḳuvvetiv veẕkürû mâ fîhi le`alleküm tetteḳûn.
171. Bir zamanlar İsrâiloğulları’nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar. “Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın ve içinde olanı aklınızda tutun ki korunasınız” dedik.
Kelime meali
۞ وَإِذْ hani · نَتَقْنَا kaldırmıştık · ٱلْجَبَلَ dağı · فَوْقَهُمْ üzerlerine · كَأَنَّهُۥ sanki gibi · ظُلَّةٌۭ bir gölge · وَظَنُّوٓا۟ ve sanmışlardı · أَنَّهُۥ onlar şüphesiz · وَاقِعٌۢ üstlerine düşecek · بِهِمْ onların · خُذُوا۟ tutun · مَآ şeyi (Kitabı) · ءَاتَيْنَـٰكُم size verdiğim · بِقُوَّةٍۢ kuvvetle · وَٱذْكُرُوا۟ ve hatırlayın · مَا olanı · فِيهِ içinde · لَعَلَّكُمْ belki · تَتَّقُونَ korunursunuz
وَإِذۡ أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِيٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَأَشۡهَدَهُمۡ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ أَلَسۡتُ بِرَبِّكُمۡۖ قَالُواْ بَلَىٰ شَهِدۡنَآۚ أَن تَقُولُواْ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنۡ هَٰذَا غَٰفِلِينَ ﴿172﴾
veiẕ eḫaẕe rabbüke mim benî âdeme min żuhûrihim ẕürriyyetehüm veeşhedehüm `alâ enfüsihim. elestü birabbiküm. ḳâlû belâ. şehidnâ. en teḳûlû yevme-lḳiyâmeti innâ künnâ `an hâẕâ gâfilîn.
172. Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz;
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · أَخَذَ almıştı · رَبُّكَ Rabbin · مِنۢ oğullarından · بَنِىٓ · ءَادَمَ Adem · مِن bellerinden · ظُهُورِهِمْ · ذُرِّيَّتَهُمْ zürriyetlerini · وَأَشْهَدَهُمْ ve şahid tutmuştu · عَلَىٰٓ onları · أَنفُسِهِمْ kendilerine · أَلَسْتُ ben değil miyim? · بِرَبِّكُمْ ۖ sizin Rabbiniz · قَالُوا۟ dediler · بَلَىٰ ۛ evet · شَهِدْنَآ ۛ şahidiz · أَن demeyesiniz · تَقُولُوا۟ · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · إِنَّا biz elbette · كُنَّا idik · عَنْ bundan · هَـٰذَا · غَـٰفِلِينَ habersiz
أَوۡ تَقُولُوٓاْ إِنَّمَآ أَشۡرَكَ ءَابَآؤُنَا مِن قَبۡلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةࣰ مِّنۢ بَعۡدِهِمۡۖ أَفَتُهۡلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ ﴿173﴾
ev teḳûlû innemâ eşrake âbâünâ min ḳablü vekünnâ ẕürriyyetem mim ba`dihim. efetühlikünâ bimâ fe`ale-lmübṭilûn.
173. Yahut, “Önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin!” demeye kalkışmayasınız.
Kelime meali
أَوْ yahut · تَقُولُوٓا۟ demeyesiniz · إِنَّمَآ şüphesiz · أَشْرَكَ ortak koştu · ءَابَآؤُنَا babalarımız · مِن daha önce · قَبْلُ · وَكُنَّا biz de olduk · ذُرِّيَّةًۭ bir nesil · مِّنۢ onlardan sonra gelen · بَعْدِهِمْ ۖ · أَفَتُهْلِكُنَا bizi helak mı ediyorsun? · بِمَا yüzünden · فَعَلَ yaptıkları · ٱلْمُبْطِلُونَ iptal edenlerin
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ وَلَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿174﴾
vekeẕâlike nüfeṣṣilü-l'âyâti vele`allehüm yerci`ûn.
174. İşte böyle âyetleri açık açık bildiriyoruz. Umulur ki dönüş yaparlar.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ işte böyle · نُفَصِّلُ biz açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · وَلَعَلَّهُمْ artık herhalde · يَرْجِعُونَ döner(yola gelir)ler
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ ٱلَّذِيٓ ءَاتَيۡنَٰهُ ءَايَٰتِنَا فَٱنسَلَخَ مِنۡهَا فَأَتۡبَعَهُ ٱلشَّيۡطَٰنُ فَكَانَ مِنَ ٱلۡغَاوِينَ ﴿175﴾
vetlü `aleyhim nebee-lleẕî âteynâhü âyâtinâ fenseleḫa minhâ feetbe`ahü-şşeyṭânü fekâne mine-lgâvîn.
175. Kendisine kanıtlarımızı verdiğimiz, fakat onları bir kenara atan, bu yüzden şeytanın peşine taktığı, nihayet azgınlardan olan kişinin haberini onlara anlat.
Kelime meali
وَٱتْلُ ve oku · عَلَيْهِمْ onlara · نَبَأَ haberini · ٱلَّذِىٓ ki · ءَاتَيْنَـٰهُ kendisine verdik · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimizi · فَٱنسَلَخَ sıyrıldı çıktı' · مِنْهَا onlardan · فَأَتْبَعَهُ onu peşine taktı · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · فَكَانَ böylece oldu · مِنَ azgınlardan · ٱلْغَاوِينَ
وَلَوۡ شِئۡنَا لَرَفَعۡنَٰهُ بِهَا وَلَٰكِنَّهُۥٓ أَخۡلَدَ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُۚ فَمَثَلُهُۥ كَمَثَلِ ٱلۡكَلۡبِ إِن تَحۡمِلۡ عَلَيۡهِ يَلۡهَثۡ أَوۡ تَتۡرُكۡهُ يَلۡهَثۚ ذَّٰلِكَ مَثَلُ ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَاۚ فَٱقۡصُصِ ٱلۡقَصَصَ لَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُونَ ﴿176﴾
velev şi'nâ lerafa`nâhü bihâ velâkinnehû aḫlede ile-l'arḍi vettebe`a hevâh. femeŝelühû kemeŝeli-lkelb. in taḥmil `aleyhi yelheŝ ev tetrukhü yelheŝ. ẕâlike meŝelü-lḳavmi-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ. faḳṣuṣi-lḳaṣaṣa le`allehüm yetefekkerûn.
176. Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. Âyetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler.
Kelime meali
وَلَوْ ve şayet · شِئْنَا dileseydik · لَرَفَعْنَـٰهُ elbette onu yükseltirdik · بِهَا onlarla (ayetlerle) · وَلَـٰكِنَّهُۥٓ fakat o · أَخْلَدَ saplandı · إِلَى yere · ٱلْأَرْضِ · وَٱتَّبَعَ ve peşine düştü · هَوَىٰهُ ۚ hevesinin · فَمَثَلُهُۥ onun durumu · كَمَثَلِ durumuna benzer · ٱلْكَلْبِ şu köpeğin · إِن eğer · تَحْمِلْ varsan · عَلَيْهِ üstüne · يَلْهَثْ dilini sarkıtıp solur · أَوْ veyahut · تَتْرُكْهُ onu bıraksan · يَلْهَث ۚ dilini sarkıtıp solur · ذَّٰلِكَ işte budur · مَثَلُ durumu · ٱلْقَوْمِ toplumların · ٱلَّذِينَ yalanlayan · كَذَّبُوا۟ · بِـَٔايَـٰتِنَا ۚ ayetlerimizi · فَٱقْصُصِ anlat · ٱلْقَصَصَ bu kıssayı · لَعَلَّهُمْ belki · يَتَفَكَّرُونَ düşünürler
سَآءَ مَثَلًا ٱلۡقَوۡمُ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَأَنفُسَهُمۡ كَانُواْ يَظۡلِمُونَ ﴿177﴾
sâe meŝelen-lḳavmü-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ veenfüsehüm kânû yażlimûn.
177. Âyetlerimizi yalan sayan ve böylece yalnız kendilerine fenalık etmiş bulunan kavmin durumu ne kötü!
Kelime meali
سَآءَ ne kötüdür · مَثَلًا durumu · ٱلْقَوْمُ topluluğun · ٱلَّذِينَ yalanlayan · كَذَّبُوا۟ · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَأَنفُسَهُمْ ve kendilerine · كَانُوا۟ olan · يَظْلِمُونَ zulmediyor
مَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِيۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿178﴾
mey yehdi-llâhü fehüve-lmühtedî. vemey yuḍlil feülâike hümü-lḫâsirûn.
178. Allah’ın doğru yola yönelttiği kişi hidayete ermiştir; O kimi saptırırsa işte onlar da kaybedenlerin ta kendileridir.
Kelime meali
مَن kime · يَهْدِ yol gösterirse · ٱللَّهُ Allah · فَهُوَ işte odur · ٱلْمُهْتَدِى ۖ yolu bulan · وَمَن ve kimi de · يُضْلِلْ saptırırsa · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayanlar
وَلَقَدۡ ذَرَأۡنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرࣰ ا مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِۖ لَهُمۡ قُلُوبࣱ لَّا يَفۡقَهُونَ بِهَا وَلَهُمۡ أَعۡيُنࣱ لَّا يُبۡصِرُونَ بِهَا وَلَهُمۡ ءَاذَانࣱ لَّا يَسۡمَعُونَ بِهَآۚ أُوْلَٰٓئِكَ كَٱلۡأَنۡعَٰمِ بَلۡ هُمۡ أَضَلُّۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡغَٰفِلُونَ ﴿179﴾
veleḳad ẕera'nâ licehenneme keŝîram mine-lcinni vel'ins. lehüm ḳulûbül lâ yefḳahûne bihâ. velehüm a`yünül lâ yübṣirûne bihâ. velehüm âẕânül lâ yesme`ûne bihâ. ülâike kel'en`âmi bel hüm eḍall. ülâike hümü-lgâfilûn.
179. Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · ذَرَأْنَا yarattık · لِجَهَنَّمَ cehennem için · كَثِيرًۭا birçok · مِّنَ cin · ٱلْجِنِّ · وَٱلْإِنسِ ۖ ve insan · لَهُمْ vardır · قُلُوبٌۭ kalbleri · لَّا fakat anlamazlar · يَفْقَهُونَ · بِهَا onlarla · وَلَهُمْ vardır · أَعْيُنٌۭ gözleri · لَّا fakat görmezler · يُبْصِرُونَ · بِهَا onlarla · وَلَهُمْ ve vardır · ءَاذَانٌۭ kulakları · لَّا fakat işitmezler · يَسْمَعُونَ · بِهَآ ۚ onlarla · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · كَٱلْأَنْعَـٰمِ hayvanlar gibidir · بَلْ hatta · هُمْ onlar · أَضَلُّ ۚ daha da sapıktır · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْغَـٰفِلُونَ gafiller
وَلِلَّهِ ٱلۡأَسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰ فَٱدۡعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُواْ ٱلَّذِينَ يُلۡحِدُونَ فِيٓ أَسۡمَٰٓئِهِۦۚ سَيُجۡزَوۡنَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿180﴾
velillâhi-l'esmâü-lḥusnâ fed`ûhü bihâ. veẕerü-lleẕîne yülḥidûne fî esmâih. seyüczevne mâ kânû ya`melûn.
180. En güzel isimler Allah’ındır; bu güzel isimlerle O’na dua edin, O’nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanları kendi başlarına bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekecekler!
Kelime meali
وَلِلَّهِ ve Allah'ındır · ٱلْأَسْمَآءُ isimler · ٱلْحُسْنَىٰ en güzel · فَٱدْعُوهُ o halde O'na du'a edin · بِهَا ۖ onlarla · وَذَرُوا۟ ve bırakın · ٱلَّذِينَ kimseleri · يُلْحِدُونَ eğriliğe sapan(ları) · فِىٓ hakkında · أَسْمَـٰٓئِهِۦ ۚ O'nun isimleri · سَيُجْزَوْنَ onlar cezasını çekeceklerdir · مَا şeylerin · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
وَمِمَّنۡ خَلَقۡنَآ أُمَّةࣱ يَهۡدُونَ بِٱلۡحَقِّ وَبِهِۦ يَعۡدِلُونَ ﴿181﴾
vemimmen ḫalaḳnâ ümmetüy yehdûne bilḥaḳḳi vebihî ya`dilûn.
181. Yarattıklarımız arasında hakka götüren ve o yolda âdil davranan bir topluluk da vardır.
Kelime meali
وَمِمَّنْ vardır · خَلَقْنَآ yarattıklarımız içinde · أُمَّةٌۭ bir ümmet · يَهْدُونَ doğruya götüren · بِٱلْحَقِّ hak ile · وَبِهِۦ ve onunla · يَعْدِلُونَ adalet yapan
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿182﴾
velleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ senestedricühüm min ḥayŝü lâ ya`lemûn.
182. Âyetlerimizi yalanlayanları hiç bilmedikleri yerden adım adım yıkıma götürürüz.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimseleri · كَذَّبُوا۟ yalanlayanları · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · سَنَسْتَدْرِجُهُم yavaş yavaş helake yaklaştıracağız · مِّنْ yerden · حَيْثُ · لَا hiç · يَعْلَمُونَ bilmeyecekleri
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ﴿183﴾
veümlî lehüm. inne keydî metîn.
183. Onlara mühlet veriyorum. (Ama) bilin ki cezalandırmam çok çetindir!
Kelime meali
وَأُمْلِى ve mühlet veriyorum · لَهُمْ ۚ onlara · إِنَّ şüphesiz · كَيْدِى benim tuzağım · مَتِينٌ sağlamdır
أَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُواْۗ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا نَذِيرࣱ مُّبِينٌ ﴿184﴾
evelem yetefekkerû mâ biṣâḥibihim min cinneh. in hüve illâ neẕîrum mübîn.
184. Düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur; o ancak kesin bir uyarıcıdır.
Kelime meali
أَوَلَمْ düşünmediler mi ki · يَتَفَكَّرُوا۟ ۗ · مَا yoktur · بِصَاحِبِهِم arkadaşlarında · مِّن hiçbir · جِنَّةٍ ۚ delilik · إِنْ o · هُوَ · إِلَّا ancak · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıdır · مُّبِينٌ apaçık
أَوَلَمۡ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَيۡءࣲ وَأَنۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَدِ ٱقۡتَرَبَ أَجَلُهُمۡۖ فَبِأَيِّ حَدِيثِۭ بَعۡدَهُۥ يُؤۡمِنُونَ ﴿185﴾
evelem yenżurû fî melekûti-ssemâvâti vel'arḍi vemâ ḫaleḳa-llâhü min şey'iv veen `asâ ey yekûne ḳadi-ḳterabe ecelühüm. febieyyi ḥadîŝim ba`dehû yü'minûn.
185. Göklerin ve yerin egemenliği üzerinde, Allah’ın yarattığı her bir nesne üzerinde ve kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda hiç kafa yormadılar mı? Ona değilse hangi söze inanacaklar?
Kelime meali
أَوَلَمْ bakmadılar mı? · يَنظُرُوا۟ · فِى melekutuna · مَلَكُوتِ · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve · خَلَقَ yarattığı · ٱللَّهُ Allah'ın · مِن şeylere · شَىْءٍۢ · وَأَنْ ve · عَسَىٰٓ belkide · أَن olabileceğine · يَكُونَ · قَدِ muhakkak · ٱقْتَرَبَ yaklaşmış · أَجَلُهُمْ ۖ ecellerinin · فَبِأَىِّ peki hangi · حَدِيثٍۭ söze · بَعْدَهُۥ bundan sonra · يُؤْمِنُونَ inanacaklar
مَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۥۚ وَيَذَرُهُمۡ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿186﴾
mey yuḍlili-llâhü felâ hâdiye leh. veyeẕeruhüm fî ṭugyânihim ya`mehûn.
186. Allah kimi dalâlete düşürürse artık onu hidayete erdirebilecek hiçbir kimse bulunamaz. Allah böylelerini azgınlıkları içinde yollarını şaşırmış olarak bırakır.
Kelime meali
مَن kimi · يُضْلِلِ saptırırsa · ٱللَّهُ Allah · فَلَا artık olmaz · هَادِىَ yol gösteren · لَهُۥ ۚ onun için · وَيَذَرُهُمْ ve bırakır onları · فِى içinde · طُغْيَـٰنِهِمْ azgınlıkları · يَعْمَهُونَ bocalayıp dururlar
يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلسَّاعَةِ أَيَّانَ مُرۡسَىٰهَاۖ قُلۡ إِنَّمَا عِلۡمُهَا عِندَ رَبِّيۖ لَا يُجَلِّيهَا لِوَقۡتِهَآ إِلَّا هُوَۚ ثَقُلَتۡ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ لَا تَأۡتِيكُمۡ إِلَّا بَغۡتَةࣰۗ يَسۡـَٔلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنۡهَاۖ قُلۡ إِنَّمَا عِلۡمُهَا عِندَ ٱللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿187﴾
yes'elûneke `ani-ssâ`ati eyyâne mürsâhâ. ḳul innemâ `ilmühâ `inde rabbî. lâ yücellîhâ livaḳtihâ illâ hû. ŝeḳulet fi-ssemâvâti vel'arḍ. lâ te'tîküm illâ bagteten. yes'elûneke keenneke ḥafiyyün `anhâ. ḳul innemâ `ilmühâ `inde-llâhi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
187. “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyamet saatini sorarlar. De ki: “Onun hakkındaki bilgi sadece rabbimin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah’tır. O (kıyamet), göklere de yere de ağır gelecektir! Sizi ansızın yakalayacaktır!” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Kelime meali
يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · عَنِ sa'at(in)den · ٱلسَّاعَةِ · أَيَّانَ ne zaman (diye) · مُرْسَىٰهَا ۖ gelip çatması · قُلْ de ki · إِنَّمَا ancak · عِلْمُهَا onun bilgisi · عِندَ yanındadır · رَبِّى ۖ Rabbimin · لَا Onu açığa çıkaramaz · يُجَلِّيهَا · لِوَقْتِهَآ tam zamanında · إِلَّا başkası · هُوَ ۚ O'ndan · ثَقُلَتْ O ağır gelmiştir · فِى göklere de · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۚ yere de · لَا O size gelmez · تَأْتِيكُمْ · إِلَّا ancak · بَغْتَةًۭ ۗ ansızın · يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · كَأَنَّكَ sanki sen · حَفِىٌّ biliyormuşsun · عَنْهَا ۖ onu · قُلْ de ki · إِنَّمَا muhakkak · عِلْمُهَا onun bilgisi · عِندَ yanındadır · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
قُل لَّآ أَمۡلِكُ لِنَفۡسِي نَفۡعࣰ ا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُۚ وَلَوۡ كُنتُ أَعۡلَمُ ٱلۡغَيۡبَ لَٱسۡتَكۡثَرۡتُ مِنَ ٱلۡخَيۡرِ وَمَا مَسَّنِيَ ٱلسُّوٓءُۚ إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرࣱ وَبَشِيرࣱ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿188﴾
ḳul lâ emlikü linefsî nef`av velâ ḍarran illâ mâ şâe-llâh. velev küntü a`lemü-lgaybe lestekŝertü mine-lḫayr. vemâ messeniye-ssûü in ene illâ neẕîruv vebeşîrul liḳavmiy yü'minûn.
188. De ki: “Ben kendim için, Allah’ın dilediği dışında ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım, başıma kötülük de gelmezdi. Ben yalnızca inanan bir toplum için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّآ değilim · أَمْلِكُ ben sahip · لِنَفْسِى kendime · نَفْعًۭا bir faydaya · وَلَا ne de · ضَرًّا bir zarara · إِلَّا başka · مَا dilediğinden · شَآءَ · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · وَلَوْ eğer · كُنتُ bilseydim · أَعْلَمُ · ٱلْغَيْبَ gaybı · لَٱسْتَكْثَرْتُ elbete çok elde ederdim · مِنَ hayır (mal ve mülk) · ٱلْخَيْرِ · وَمَا bana dokunmamıştır · مَسَّنِىَ · ٱلسُّوٓءُ ۚ kötülük · إِنْ ben · أَنَا۠ · إِلَّا sadece · نَذِيرٌۭ bir uyarıcı · وَبَشِيرٌۭ ve müjdeleyiciyim · لِّقَوْمٍۢ bir kavim için · يُؤْمِنُونَ inanan
۞هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفۡسࣲ وَٰحِدَةࣲ وَجَعَلَ مِنۡهَا زَوۡجَهَا لِيَسۡكُنَ إِلَيۡهَاۖ فَلَمَّا تَغَشَّىٰهَا حَمَلَتۡ حَمۡلًا خَفِيفࣰ ا فَمَرَّتۡ بِهِۦۖ فَلَمَّآ أَثۡقَلَت دَّعَوَا ٱللَّهَ رَبَّهُمَا لَئِنۡ ءَاتَيۡتَنَا صَٰلِحࣰ ا لَّنَكُونَنَّ مِنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ﴿189﴾
hüve-lleẕî ḫaleḳaküm min nefsiv vâḥidetiv vece`ale minhâ zevcehâ liyesküne ileyhâ. felemmâ tegaşşâhâ ḥamelet ḥamlen ḫafîfen femerrat bih. felemmâ eŝḳalet de`ave-llâhe rabbehümâ lein âteytenâ ṣâliḥal lenekûnenne mine-şşâkirîn.
189. Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O’dur. Erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca rableri olan Allah’a şu sözlerle yakarırlar: “Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!”
Kelime meali
۞ هُوَ O'dur · ٱلَّذِى ki · خَلَقَكُم sizi yarattı · مِّن nefisten · نَّفْسٍۢ · وَٰحِدَةٍۢ bir tek · وَجَعَلَ ve var eti · مِنْهَا ondan · زَوْجَهَا eşini · لِيَسْكُنَ (gönlü) sukün bulsun diye · إِلَيْهَا ۖ onunla · فَلَمَّا ne zaman ki · تَغَشَّىٰهَا eşini sarıp örtünce · حَمَلَتْ (eşi) yüklendi · حَمْلًا bir yük · خَفِيفًۭا hafif · فَمَرَّتْ gezdirdi · بِهِۦ ۖ onu · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَثْقَلَت (yükü) ağırlaşınca · دَّعَوَا ikisi beraber du'a ettiler · ٱللَّهَ Allah'a · رَبَّهُمَا Rableri · لَئِنْ eğer · ءَاتَيْتَنَا bize verirsen · صَـٰلِحًۭا iyi güzel (bir çocuk) · لَّنَكُونَنَّ elbette oluruz · مِنَ şükredenlerden · ٱلشَّـٰكِرِينَ
فَلَمَّآ ءَاتَىٰهُمَا صَٰلِحࣰ ا جَعَلَا لَهُۥ شُرَكَآءَ فِيمَآ ءَاتَىٰهُمَاۚ فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿190﴾
felemmâ âtâhümâ ṣâliḥan ce`alâ lehû şürakâe fîmâ âtâhümâ. fete`âle-llâhü `ammâ yüşrikûn.
190. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah’ın kendilerine verdiği bu nimet hakkında (sanki nimeti veren Allah değilmiş gibi) O’na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.
Kelime meali
فَلَمَّآ fakat ne zaman · ءَاتَىٰهُمَا (Allah) verdi onlara · صَـٰلِحًۭا iyi güzel (bir çocuk)' · جَعَلَا başladılar · لَهُۥ O'na · شُرَكَآءَ ortaklar koşmağa · فِيمَآ şeyde · ءَاتَىٰهُمَا ۚ kendilerine verdiği · فَتَعَـٰلَى oysa yücedir · ٱللَّهُ Allah · عَمَّا şeylerden · يُشْرِكُونَ onların ortak koştukları
أَيُشۡرِكُونَ مَا لَا يَخۡلُقُ شَيۡـࣰٔ ا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ ﴿191﴾
eyüşrikûne mâ lâ yaḫlüḳu şey'ev vehüm yuḫleḳûn.
191. Onlar, kendileri de yaratılmış olup hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları Allah’a ortak mı koşuyorlar?
Kelime meali
أَيُشْرِكُونَ ortak mı koşuyorlar? · مَا şeyleri · لَا yaratmayan · يَخْلُقُ · شَيْـًۭٔا hiçbir şey · وَهُمْ ve kendileri · يُخْلَقُونَ yaratılan
وَلَا يَسۡتَطِيعُونَ لَهُمۡ نَصۡرࣰ ا وَلَآ أَنفُسَهُمۡ يَنصُرُونَ ﴿192﴾
velâ yesteṭî`ûne lehüm naṣrav velâ enfüsehüm yenṣurûn.
192. Oysa bu varlıkların ne onlara tapanlara yardımı dokunur ne de kendi kendilerine yardımcı olabilirler.
Kelime meali
وَلَا güçleri yetmez · يَسْتَطِيعُونَ · لَهُمْ onlara · نَصْرًۭا yardım etmeye · وَلَآ ne de · أَنفُسَهُمْ kendilerine · يَنصُرُونَ yardım edebilirler
وَإِن تَدۡعُوهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ لَا يَتَّبِعُوكُمۡۚ سَوَآءٌ عَلَيۡكُمۡ أَدَعَوۡتُمُوهُمۡ أَمۡ أَنتُمۡ صَٰمِتُونَ ﴿193﴾
vein ted`ûhüm ile-lhüdâ lâ yettebi`ûküm. sevâün `aleyküm ede`avtümûhüm em entüm ṣâmitûn.
193. Doğru yola ulaşma hususunda onlara yalvarsanız size karşılık vermezler; onlara ha yalvarmışsınız ha susmuşsunuz, sizin için değişen bir şey olmayacaktır.
Kelime meali
وَإِن şayet · تَدْعُوهُمْ onları çağırsanız · إِلَى doğru yola · ٱلْهُدَىٰ · لَا size uymazlar · يَتَّبِعُوكُمْ ۚ · سَوَآءٌ birdir · عَلَيْكُمْ sizin için · أَدَعَوْتُمُوهُمْ onları çağırmanız · أَمْ ya da · أَنتُمْ sizin · صَـٰمِتُونَ susmanız
إِنَّ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ عِبَادٌ أَمۡثَالُكُمۡۖ فَٱدۡعُوهُمۡ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لَكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿194﴾
inne-lleẕîne ted`ûne min dûni-llâhi `ibâdün emŝâlüküm fed`ûhüm felyestecîbû leküm in küntüm ṣâdiḳîn.
194. Gerçek şu ki Allah’ın dışında yalvarıp yakardıklarınız da tıpkı sizin gibi birer kuldur. Eğer iddialarınızda doğruysanız haydi onlara dua edin de karşılık versinler!
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · تَدْعُونَ yalvardıklarınız · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · عِبَادٌ kullardır · أَمْثَالُكُمْ ۖ sizler gibi · فَٱدْعُوهُمْ çağırın onları da · فَلْيَسْتَجِيبُوا۟ cevap versinler · لَكُمْ size · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru
أَلَهُمۡ أَرۡجُلࣱ يَمۡشُونَ بِهَآۖ أَمۡ لَهُمۡ أَيۡدࣲ يَبۡطِشُونَ بِهَآۖ أَمۡ لَهُمۡ أَعۡيُنࣱ يُبۡصِرُونَ بِهَآۖ أَمۡ لَهُمۡ ءَاذَانࣱ يَسۡمَعُونَ بِهَاۗ قُلِ ٱدۡعُواْ شُرَكَآءَكُمۡ ثُمَّ كِيدُونِ فَلَا تُنظِرُونِ ﴿195﴾
elehüm ercülüy yemşûne bihâ. em lehüm eydiy yebṭişûne bihâ. em lehüm a`yünüy yübṣirûne bihâ. em lehüm âẕânüy yesme`ûne bihâ. ḳuli-d`û şürakâeküm ŝümme kîdûni felâ tünżirûn.
195. Yürüyebildikleri ayakları mı var onların; tutabilecekleri elleri, görebilecekleri gözleri, işitebilecekleri kulakları mı var onların! De ki: “Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!
Kelime meali
أَلَهُمْ onların var mı? · أَرْجُلٌۭ ayakları · يَمْشُونَ yürüyecekleri · بِهَآ ۖ onunla · أَمْ yada · لَهُمْ var mı? · أَيْدٍۢ elleri · يَبْطِشُونَ tutacakları · بِهَآ ۖ onunla · أَمْ yoksa · لَهُمْ var mı? · أَعْيُنٌۭ gözleri · يُبْصِرُونَ görecekleri · بِهَآ ۖ onunla · أَمْ yahut · لَهُمْ mı var? · ءَاذَانٌۭ kulakları · يَسْمَعُونَ işitecekleri · بِهَا ۗ onunla · قُلِ de ki · ٱدْعُوا۟ çağırın · شُرَكَآءَكُمْ ortak(koştuk)larınızı · ثُمَّ sonra · كِيدُونِ bana tuzak kurun · فَلَا hiç · تُنظِرُونِ göz açtırmayın bana
إِنَّ وَلِـِّۧيَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي نَزَّلَ ٱلۡكِتَٰبَۖ وَهُوَ يَتَوَلَّى ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿196﴾
inne veliyyiye-llâhü-lleẕî nezzele-lkitâb. vehüve yetevelle-ṣṣâliḥîn.
196. Ama bilin ki benim velim, kitabı indiren Allah’tır. O, iyileri koruyup kollar.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak · وَلِـِّۧىَ benim velim · ٱللَّهُ Allah'tır · ٱلَّذِى o ki · نَزَّلَ indirdi · ٱلْكِتَـٰبَ ۖ Kitabı · وَهُوَ ve O · يَتَوَلَّى yönetir · ٱلصَّـٰلِحِينَ iyileri
وَٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ لَا يَسۡتَطِيعُونَ نَصۡرَكُمۡ وَلَآ أَنفُسَهُمۡ يَنصُرُونَ ﴿197﴾
velleẕîne ted`ûne min dûnihî lâ yesteṭî`ûne naṣraküm velâ enfüsehüm yenṣurûn.
197. O’nun dışında yalvarıp yakardıklarınız ise ne size yardım edebilirler, hatta ne de kendilerine yardımları dokunur.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimseler ise · تَدْعُونَ yalvardıklarınız · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ · لَا güçleri yetmez · يَسْتَطِيعُونَ · نَصْرَكُمْ size yardım etmeye · وَلَآ ne de · أَنفُسَهُمْ kendilerine · يَنصُرُونَ yardım edebilirler
وَإِن تَدۡعُوهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ لَا يَسۡمَعُواْۖ وَتَرَىٰهُمۡ يَنظُرُونَ إِلَيۡكَ وَهُمۡ لَا يُبۡصِرُونَ ﴿198﴾
vein ted`ûhüm ile-lhüdâ lâ yesme`û. veterâhüm yenżurûne ileyke vehüm lâ yübṣirûn.
198. Hidayete ulaşma hususunda onlara yalvarsanız sizi duymazlar, sana bakıyorlar zannedersin, oysa görmezler.”
Kelime meali
وَإِن eğer · تَدْعُوهُمْ onları çağırsanız · إِلَى hidayete · ٱلْهُدَىٰ · لَا işitmezler · يَسْمَعُوا۟ ۖ · وَتَرَىٰهُمْ ve görürsün · يَنظُرُونَ baktıklarını · إِلَيْكَ sana · وَهُمْ oysa onlar · لَا görmezler · يُبْصِرُونَ
خُذِ ٱلۡعَفۡوَ وَأۡمُرۡ بِٱلۡعُرۡفِ وَأَعۡرِضۡ عَنِ ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿199﴾
ḫuẕi-l`afve ve'mür bil`urfi vea`riḍ `ani-lcâhilîn.
199. Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma!
Kelime meali
خُذِ al · ٱلْعَفْوَ affı · وَأْمُرْ emret · بِٱلْعُرْفِ iyiliği · وَأَعْرِضْ yüz çevir · عَنِ cahillerden · ٱلْجَـٰهِلِينَ
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ ٱلشَّيۡطَٰنِ نَزۡغࣱ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِۚ إِنَّهُۥ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿200﴾
veimmâ yenzeganneke mine-şşeyṭâni nezgun feste`iẕ billâh. innehû semî`un `alîm.
200. Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Kelime meali
وَإِمَّا ne zaman · يَنزَغَنَّكَ seni dürtüklerse · مِنَ şeytandan · ٱلشَّيْطَـٰنِ · نَزْغٌۭ bir kötü düşünce · فَٱسْتَعِذْ hemen sığın · بِٱللَّهِ ۚ Allah'a · إِنَّهُۥ çünkü O · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌ bilendir
إِنَّ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ إِذَا مَسَّهُمۡ طَٰٓئِفࣱ مِّنَ ٱلشَّيۡطَٰنِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبۡصِرُونَ ﴿201﴾
inne-lleẕîne-tteḳav iẕâ messehüm ṭâifüm mine-şşeyṭâni teẕekkerû feiẕâ hüm mübṣirûn.
201. Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O’nu düşünüp hemen gerçeği görürler.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱتَّقَوْا۟ (Allah'tan) korkanlar · إِذَا zaman · مَسَّهُمْ kendilerine dokunduğu · طَـٰٓئِفٌۭ bir vesvese · مِّنَ şeytandan · ٱلشَّيْطَـٰنِ · تَذَكَّرُوا۟ düşünürler · فَإِذَا ve o zaman · هُم onlar · مُّبْصِرُونَ (gerçeği) görürler
وَإِخۡوَٰنُهُمۡ يَمُدُّونَهُمۡ فِي ٱلۡغَيِّ ثُمَّ لَا يُقۡصِرُونَ ﴿202﴾
veiḫvânühüm yemüddûnehüm fi-lgayyi ŝümme lâ yuḳṣirûn.
202. (Şeytanların dostları olan inkârcılara gelince,) dostları onları azgınlığa sürükler. Onlar da azgınlıktan hiç geri durmazlar.
Kelime meali
وَإِخْوَٰنُهُمْ kardeşleri ise · يَمُدُّونَهُمْ onları çekerler · فِى içine · ٱلْغَىِّ azgınlığın · ثُمَّ sonra · لَا hiç · يُقْصِرُونَ yakalarını bırakmazlar
وَإِذَا لَمۡ تَأۡتِهِم بِـَٔايَةࣲ قَالُواْ لَوۡلَا ٱجۡتَبَيۡتَهَاۚ قُلۡ إِنَّمَآ أَتَّبِعُ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيَّ مِن رَّبِّيۚ هَٰذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمۡ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣱ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿203﴾
veiẕâ lem te'tihim biâyetin ḳâlû levle-ctebeytehâ. ḳul innemâ ettebi`u mâ yûḥâ ileyye mir rabbî. hâẕâ beṣâiru mir rabbiküm vehüdev veraḥmetül liḳavmiy yü'minûn.
203. Sen onlara bir mûcize getirmediğin vakit, “Onu da derleyip toplasaydın ya!” derler. De ki: “Ben sadece rabbimden bana vahyedilene uyarım. İşte bu Kur’an, rabbinizden gelen kanıtlardır, inanan bir topluluk için hidayettir, rahmettir.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · لَمْ onlara getirmediğin · تَأْتِهِم · بِـَٔايَةٍۢ bir ayet · قَالُوا۟ derler · لَوْلَا keşke · ٱجْتَبَيْتَهَا ۚ bunu da derleseydin ya · قُلْ de ki · إِنَّمَآ ben ancak · أَتَّبِعُ uyuyorum · مَا şeye · يُوحَىٰٓ vahyolunana · إِلَىَّ bana · مِن Rabbimden · رَّبِّى ۚ · هَـٰذَا bu (Kur'an) · بَصَآئِرُ basiretlerdir · مِن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · وَهُدًۭى ve yol göstericidir · وَرَحْمَةٌۭ ve rahmettir · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يُؤْمِنُونَ inanan
وَإِذَا قُرِئَ ٱلۡقُرۡءَانُ فَٱسۡتَمِعُواْ لَهُۥ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ﴿204﴾
veiẕâ ḳurie-lḳur'ânü festemi`û lehû veenṣitû le`alleküm türḥamûn.
204. Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun ki rahmete nâil olasınız.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · قُرِئَ okunduğu · ٱلْقُرْءَانُ Kur'an · فَٱسْتَمِعُوا۟ dinleyin · لَهُۥ onu · وَأَنصِتُوا۟ ve susun · لَعَلَّكُمْ umulur ki size · تُرْحَمُونَ merhamet olunur
وَٱذۡكُر رَّبَّكَ فِي نَفۡسِكَ تَضَرُّعࣰ ا وَخِيفَةࣰ وَدُونَ ٱلۡجَهۡرِ مِنَ ٱلۡقَوۡلِ بِٱلۡغُدُوِّ وَٱلۡأٓصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ ٱلۡغَٰفِلِينَ ﴿205﴾
veẕkür rabbeke fî nefsike teḍarru`av veḫîfetev vedûne-lcehri mine-lḳavli bilgudüvvi vel'eṣâli velâ teküm mine-lgâfilîn.
205. Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam rabbini zikret, gafillerden olma!
Kelime meali
وَٱذْكُر ve hatırla · رَّبَّكَ Rabbini · فِى içinden · نَفْسِكَ · تَضَرُّعًۭا yalvararak · وَخِيفَةًۭ ve korkarak · وَدُونَ ve olmayan · ٱلْجَهْرِ yüksek · مِنَ bir sesle · ٱلْقَوْلِ · بِٱلْغُدُوِّ sabah · وَٱلْـَٔاصَالِ ve akşam · وَلَا olma · تَكُن · مِّنَ gafillerden · ٱلْغَـٰفِلِينَ
إِنَّ ٱلَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لَا يَسۡتَكۡبِرُونَ عَنۡ عِبَادَتِهِۦ وَيُسَبِّحُونَهُۥ وَلَهُۥ يَسۡجُدُونَۤ۩ ﴿206﴾
inne-lleẕîne `inde rabbike lâ yestekbirûne `an `ibâdetihî veyüsebbiḥûnehû velehû yescüdûn.
206. Rabbinin katında bulunanlar bile O’na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ olanlar · عِندَ yanında · رَبِّكَ Rabbinin · لَا büyüklenmezler · يَسْتَكْبِرُونَ · عَنْ O'na kulluktan · عِبَادَتِهِۦ · وَيُسَبِّحُونَهُۥ ve O'nu tesbih ederler · وَلَهُۥ ve O'na · يَسْجُدُونَ ۩ secde ederler