En'âm Suresi
En'âm suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَجَعَلَ ٱلظُّلُمَٰتِ وَٱلنُّورَۖ ثُمَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمۡ يَعۡدِلُونَ ﴿1﴾
elḥamdü lillâhi-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa vece`ale-żżulümâti vennûr. ŝümme-lleẕîne keferû birabbihim ya`dilûn.
1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah’a mahsustur. Ama yine de kâfir olanlar (putları) rablerine eş tutuyorlar.
Kelime meali
ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ o Allah'a · ٱلَّذِى ki · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · وَجَعَلَ ve var etti · ٱلظُّلُمَـٰتِ karanlıkları · وَٱلنُّورَ ۖ ve aydınlığı · ثُمَّ yine de · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · بِرَبِّهِمْ Rablerine · يَعْدِلُونَ eşler tutuyorlar
هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينࣲ ثُمَّ قَضَىٰٓ أَجَلࣰ اۖ وَأَجَلࣱ مُّسَمًّى عِندَهُۥۖ ثُمَّ أَنتُمۡ تَمۡتَرُونَ ﴿2﴾
hüve-lleẕî ḫaleḳaküm min ṭînin ŝümme ḳaḍâ ecelâ. veecelüm müsemmen `indehû ŝümme entüm temterûn.
2. Sizi (özel) bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını (ecel) takdir eden ancak O’dur. O’nun katında bir ecel daha vardır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.
Kelime meali
هُوَ O · ٱلَّذِى ki · خَلَقَكُم sizi yaratıp · مِّن çamurdan · طِينٍۢ · ثُمَّ sonra · قَضَىٰٓ koymuştur · أَجَلًۭا ۖ bir süre · وَأَجَلٌۭ ve bir süre · مُّسَمًّى belirli · عِندَهُۥ ۖ kendi katından · ثُمَّ böyle iken · أَنتُمْ siz hala · تَمْتَرُونَ kuşkulanıyorsunuz
وَهُوَ ٱللَّهُ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَفِي ٱلۡأَرۡضِ يَعۡلَمُ سِرَّكُمۡ وَجَهۡرَكُمۡ وَيَعۡلَمُ مَا تَكۡسِبُونَ ﴿3﴾
vehüve-llâhü fi-ssemâvâti vefi-l'arḍ. ya`lemü sirraküm vecehraküm veya`lemü mâ teksibûn.
3. O, göklerde ve yerde tek Allah’tır. Gizlinizi açığınızı bilir, neyi yapıp ettiğinizi de bilir.
Kelime meali
وَهُوَ ve O · ٱللَّهُ (tek) Allah'tır · فِى göklerde de · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَفِى ve · ٱلْأَرْضِ ۖ yerde · يَعْلَمُ bilir · سِرَّكُمْ sizin gizlinizi · وَجَهْرَكُمْ ve açığınızı · وَيَعْلَمُ ve bilir · مَا ne · تَكْسِبُونَ kazandığınızı
وَمَا تَأۡتِيهِم مِّنۡ ءَايَةࣲ مِّنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِمۡ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهَا مُعۡرِضِينَ ﴿4﴾
vemâ te'tîhim min âyetim min âyâti rabbihim illâ kânû `anhâ mü`riḍîn.
4. Rablerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, ondan ille de yüz çevirirler.
Kelime meali
وَمَا onlara gelmez · تَأْتِيهِم · مِّنْ hiçbir · ءَايَةٍۢ ayet · مِّنْ ayetlerinden · ءَايَـٰتِ · رَبِّهِمْ Rablerinin · إِلَّا asla · كَانُوا۟ olmasınlar · عَنْهَا ondan · مُعْرِضِينَ yüz çeviriyor
فَقَدۡ كَذَّبُواْ بِٱلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمۡ فَسَوۡفَ يَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿5﴾
feḳad keẕẕebû bilḥaḳḳi lemmâ câehüm. fesevfe ye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn.
5. Gerçekten onlar, kendilerine hak geldiğinde onu yalanlamışlardır. Fakat onlara alay ettikleri şeyin haberleri ileride gelecektir!
Kelime meali
فَقَدْ işte elbette · كَذَّبُوا۟ yalanladılar · بِٱلْحَقِّ hakkı · لَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُمْ ۖ kendilerine geldi · فَسَوْفَ fakat yakında · يَأْتِيهِمْ kendilerine gelecektir · أَنۢبَـٰٓؤُا۟ haberleri · مَا şeyin · كَانُوا۟ onunla · بِهِۦ · يَسْتَهْزِءُونَ alay ettikleri
أَلَمۡ يَرَوۡاْ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّن قَرۡنࣲ مَّكَّنَّٰهُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ مَا لَمۡ نُمَكِّن لَّكُمۡ وَأَرۡسَلۡنَا ٱلسَّمَآءَ عَلَيۡهِم مِّدۡرَارࣰ ا وَجَعَلۡنَا ٱلۡأَنۡهَٰرَ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهِمۡ فَأَهۡلَكۡنَٰهُم بِذُنُوبِهِمۡ وَأَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قَرۡنًا ءَاخَرِينَ ﴿6﴾
elem yerav kem ehleknâ min ḳablihim min ḳarnim mekkennâhüm fi-l'arḍi mâ lem nümekkil leküm veerselne-ssemâe `aleyhim midrârâ. vece`alne-l'enhâra tecrî min taḥtihim feehleknâhüm biẕünûbihim veenşe'nâ mim ba`dihim ḳarnen âḫarîn.
6. Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz onca imkânı kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirip (evlerinin) altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.
Kelime meali
أَلَمْ görmediler mi · يَرَوْا۟ · كَمْ nicesini · أَهْلَكْنَا yok ettik · مِن onlardan önce · قَبْلِهِم · مِّن nesillerden · قَرْنٍۢ · مَّكَّنَّـٰهُمْ onlara imkanlar vermiştik · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مَا ne varsa · لَمْ vermediğimiz imkanları · نُمَكِّن · لَّكُمْ size · وَأَرْسَلْنَا ve boşaltmıştık · ٱلسَّمَآءَ göğü de · عَلَيْهِم üzerlerine · مِّدْرَارًۭا bol bol · وَجَعَلْنَا ve kılmıştık · ٱلْأَنْهَـٰرَ ırmakları · تَجْرِى akar · مِن (ayaklarının) altından · تَحْتِهِمْ · فَأَهْلَكْنَـٰهُم fakat onları helak ettik · بِذُنُوبِهِمْ günahlarından ötürü · وَأَنشَأْنَا ve yarattık · مِنۢ onların ardından · بَعْدِهِمْ · قَرْنًا bir nesil · ءَاخَرِينَ başka
وَلَوۡ نَزَّلۡنَا عَلَيۡكَ كِتَٰبࣰ ا فِي قِرۡطَاسࣲ فَلَمَسُوهُ بِأَيۡدِيهِمۡ لَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّبِينࣱ ﴿7﴾
velev nezzelnâ `aleyke kitâben fî ḳirṭâsin felemesûhü bieydîhim leḳâle-lleẕîne keferû in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.
7. Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil” derlerdi.
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · نَزَّلْنَا indirmiş olsaydık · عَلَيْكَ sana · كِتَـٰبًۭا bir Kitap · فِى kağıt üzerine yazılı · قِرْطَاسٍۢ · فَلَمَسُوهُ onu tutsalardı · بِأَيْدِيهِمْ elleriyle · لَقَالَ yine derlerdi · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · إِنْ bu · هَـٰذَآ · إِلَّا ancak · سِحْرٌۭ bir büyüdür · مُّبِينٌۭ apaçık
وَقَالُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ مَلَكࣱۖ وَلَوۡ أَنزَلۡنَا مَلَكࣰ ا لَّقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ ثُمَّ لَا يُنظَرُونَ ﴿8﴾
veḳâlû levlâ ünzile `aleyhi melek. velev enzelnâ melekel leḳuḍiye-l'emru ŝümme lâ yünżarûn.
8. “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · لَوْلَآ değil miydi? · أُنزِلَ indirilmeli · عَلَيْهِ O'na · مَلَكٌۭ ۖ bir melek · وَلَوْ ve eğer · أَنزَلْنَا indirseydik · مَلَكًۭا bir melek · لَّقُضِىَ bitirilmiş olurdu · ٱلْأَمْرُ iş · ثُمَّ artık · لَا hiç göz açtırılmazdı · يُنظَرُونَ
وَلَوۡ جَعَلۡنَٰهُ مَلَكࣰ ا لَّجَعَلۡنَٰهُ رَجُلࣰ ا وَلَلَبَسۡنَا عَلَيۡهِم مَّا يَلۡبِسُونَ ﴿9﴾
velev ce`alnâhü melekel lece`alnâhü racülev velelebesnâ `aleyhim mâ yelbisûn.
9. Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokar, onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük.
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · جَعَلْنَـٰهُ onu yapsaydık · مَلَكًۭا melek · لَّجَعَلْنَـٰهُ yine yapardık · رَجُلًۭا bir adam (şeklinde) · وَلَلَبَسْنَا ve yine düşürürdük · عَلَيْهِم onları · مَّا düştükleri kuşkuya · يَلْبِسُونَ
وَلَقَدِ ٱسۡتُهۡزِئَ بِرُسُلࣲ مِّن قَبۡلِكَ فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُواْ مِنۡهُم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿10﴾
veleḳadi-stühzie birusülim min ḳablike feḥâḳa billeẕîne seḫirû minhüm mâ kânû bihî yestehziûn.
10. Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, sonunda onlarla alay edenleri, alaya aldıkları şey (azap) kuşatıvermişti.
Kelime meali
وَلَقَدِ ve muhakkak · ٱسْتُهْزِئَ alay edilmişti · بِرُسُلٍۢ peygamberlerle · مِّن senden önce de · قَبْلِكَ · فَحَاقَ fakat kuşatıverdi · بِٱلَّذِينَ kimseleri · سَخِرُوا۟ alay edenleri · مِنْهُم onlarla · مَّا şey · كَانُوا۟ onunla · بِهِۦ · يَسْتَهْزِءُونَ alay ettikleri
قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ ثُمَّ ٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ﴿11﴾
ḳul sîrû fi-l'arḍi ŝümme-nżurû keyfe kâne `âḳibetü-lmükeẕẕibîn.
11. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!
Kelime meali
قُلْ de ki · سِيرُوا۟ dolaşın · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · ثُمَّ sonra · ٱنظُرُوا۟ görün · كَيْفَ nasıl · كَانَ olmuş · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُكَذِّبِينَ yalanlayanların
قُل لِّمَن مَّا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ قُل لِّلَّهِۚ كَتَبَ عَلَىٰ نَفۡسِهِ ٱلرَّحۡمَةَۚ لَيَجۡمَعَنَّكُمۡ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ لَا رَيۡبَ فِيهِۚ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿12﴾
ḳul limem mâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. ḳul lillâh. ketebe `alâ nefsihi-rraḥmeh. leyecme`anneküm ilâ yevmi-lḳiyâmeti lâ raybe fîh. elleẕîne ḫasirû enfüsehüm fehüm lâ yü'minûn.
12. “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor. De ki: “Allah’ındır. O, kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Sizi, gerçekleşmesinde asla şüphe olmayan kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır.” Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar.
Kelime meali
قُل de ki · لِّمَن kimindir? · مَّا olanlar · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerde · قُل de ki · لِّلَّهِ ۚ Allah'ındır · كَتَبَ O yazmıştır · عَلَىٰ üstüne · نَفْسِهِ kendi · ٱلرَّحْمَةَ ۚ rahmet etmeyi · لَيَجْمَعَنَّكُمْ sizi elbette toplayacaktır · إِلَىٰ gününde · يَوْمِ · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · لَا şüphe olmayan · رَيْبَ · فِيهِ ۚ varlığında · ٱلَّذِينَ ama kimseler · خَسِرُوٓا۟ ziyana sokan(lar) · أَنفُسَهُمْ kendilerini · فَهُمْ onlar · لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
۞وَلَهُۥ مَا سَكَنَ فِي ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿13﴾
velehû mâ sekene fi-lleyli vennehâr. vehüve-ssemî`u-l`alîm.
13. Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O, her şeyi işitmekte, bilmektedir.
Kelime meali
۞ وَلَهُۥ O'nundur · مَا her şey · سَكَنَ barınan · فِى gecede · ٱلَّيْلِ · وَٱلنَّهَارِ ۚ ve gündüzde · وَهُوَ e O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
قُلۡ أَغَيۡرَ ٱللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيࣰّ ا فَاطِرِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَهُوَ يُطۡعِمُ وَلَا يُطۡعَمُۗ قُلۡ إِنِّيٓ أُمِرۡتُ أَنۡ أَكُونَ أَوَّلَ مَنۡ أَسۡلَمَۖ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿14﴾
ḳul egayra-llâhi etteḫiẕü veliyyen fâṭiri-ssemâvâti vel'arḍi vehüve yuṭ`imü velâ yuṭ`am. ḳul innî ümirtü en ekûne evvele men esleme velâ tekûnenne mine-lmüşrikîn.
14. De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim?” De ki: “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi).”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَغَيْرَ başkasını mı? · ٱللَّهِ Allah'tan · أَتَّخِذُ edineyim · وَلِيًّۭا dost · فَاطِرِ yoktan var eden · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضِ ve yeri · وَهُوَ ve kendisi · يُطْعِمُ besleyen · وَلَا fakat beslenmeyen · يُطْعَمُ ۗ · قُلْ de ki · إِنِّىٓ bana · أُمِرْتُ emrerdildi · أَنْ olmam · أَكُونَ · أَوَّلَ ilki · مَنْ olanların · أَسْلَمَ ۖ İslam · وَلَا ve sakın · تَكُونَنَّ olma · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
قُلۡ إِنِّيٓ أَخَافُ إِنۡ عَصَيۡتُ رَبِّي عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ ﴿15﴾
ḳul innî eḫâfü in `aṣaytü rabbî `aẕâbe yevmin `ażîm.
15. De ki: “Ben rabbime isyan edersem gerçekten büyük günün (âhiret) azabına uğrayacağımdan korkarım.”
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَخَافُ korkarım · إِنْ eğer · عَصَيْتُ isyan edersem · رَبِّى Rabbime · عَذَابَ azabından · يَوْمٍ bir günün · عَظِيمٍۢ büyük
مَّن يُصۡرَفۡ عَنۡهُ يَوۡمَئِذࣲ فَقَدۡ رَحِمَهُۥۚ وَذَٰلِكَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡمُبِينُ ﴿16﴾
mey yuṣraf `anhü yevmeiẕin feḳad raḥimeh. veẕâlike-lfevzü-lmübîn.
16. O gün kim azaptan kurtarılırsa gerçekten Allah onu esirgemiştir. İşte apaçık kurtuluş budur.
Kelime meali
مَّن kim · يُصْرَفْ çevrilip savılırsa · عَنْهُ ondan (azabdan) · يَوْمَئِذٍۢ o gün · فَقَدْ gerçekten · رَحِمَهُۥ ۚ (Allah) ona acımıştır · وَذَٰلِكَ işte budur · ٱلْفَوْزُ başarı · ٱلْمُبِينُ apaçık
وَإِن يَمۡسَسۡكَ ٱللَّهُ بِضُرࣲّ فَلَا كَاشِفَ لَهُۥٓ إِلَّا هُوَۖ وَإِن يَمۡسَسۡكَ بِخَيۡرࣲ فَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ﴿17﴾
veiy yemseske-llâhü biḍurrin felâ kâşife lehû illâ hû. veiy yemseske biḫayrin fehüve `alâ külli şey'in ḳadîr.
17. Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur; ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kādirdir.
Kelime meali
وَإِن ve eğer · يَمْسَسْكَ sana dokundursa · ٱللَّهُ Allah · بِضُرٍّۢ bir zarar · فَلَا yoktur · كَاشِفَ açacak · لَهُۥٓ onu · إِلَّا başka · هُوَ ۖ kendisinden · وَإِن ve eğer · يَمْسَسْكَ sana dokundursa · بِخَيْرٍۢ bir hayır · فَهُوَ kuşkusuz O · عَلَىٰ her · كُلِّ · شَىْءٍۢ şeyi · قَدِيرٌۭ yapabilendir
وَهُوَ ٱلۡقَاهِرُ فَوۡقَ عِبَادِهِۦۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡخَبِيرُ ﴿18﴾
vehüve-lḳâhiru fevḳa `ibâdih. vehüve-lḥakîmü-lḫabîr.
18. O, kullarının üstünde tam bir tasarrufa sahiptir. O hakîmdir, her şeyden haberdardır.
Kelime meali
وَهُوَ ve O · ٱلْقَاهِرُ tam hakimdir · فَوْقَ üstünde · عِبَادِهِۦ ۚ kullarının · وَهُوَ ve O · ٱلْحَكِيمُ herşeyi yerli yerince yapan · ٱلْخَبِيرُ haber alandır
قُلۡ أَيُّ شَيۡءٍ أَكۡبَرُ شَهَٰدَةࣰۖ قُلِ ٱللَّهُۖ شَهِيدُۢ بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۚ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانُ لِأُنذِرَكُم بِهِۦ وَمَنۢ بَلَغَۚ أَئِنَّكُمۡ لَتَشۡهَدُونَ أَنَّ مَعَ ٱللَّهِ ءَالِهَةً أُخۡرَىٰۚ قُل لَّآ أَشۡهَدُۚ قُلۡ إِنَّمَا هُوَ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱ وَإِنَّنِي بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تُشۡرِكُونَ ﴿19﴾
ḳul eyyü şey'in ekberu şehâdeten. ḳuli-llâhü şehîdüm beynî vebeyneküm veûḥiye ileyye hâẕe-lḳur'ânü liünẕiraküm bihî vemem belag. einneküm leteşhedûne enne me`a-llâhi âliheten uḫrâ. ḳul lâ eşhed. ḳul innemâ hüve ilâhüv vâḥidüv veinnenî berîüm mimmâ tüşrikûn.
19. De ki: “Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi. Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz?” De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” De ki: «O, ancak bir tek Allah’tır; ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَىُّ hangi · شَىْءٍ şey · أَكْبَرُ daha büyüktür · شَهَـٰدَةًۭ ۖ şahidlik bakımından · قُلِ de ki · ٱللَّهُ ۖ Allah · شَهِيدٌۢ şahiddir · بَيْنِى benimle · وَبَيْنَكُمْ ۚ sizin aranızda · وَأُوحِىَ ve vahyolundu · إِلَىَّ bana · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانُ Kur'an · لِأُنذِرَكُم sizi uyarayım · بِهِۦ onunla · وَمَنۢ ve herkesi · بَلَغَ ۚ ulaştığı · أَئِنَّكُمْ siz · لَتَشْهَدُونَ şahidlik ediyor musunuz? · أَنَّ gerçekten · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · ءَالِهَةً tanrılar olduğuna · أُخْرَىٰ ۚ başka · قُل de ki · لَّآ ben şahidlik etmem · أَشْهَدُ ۚ · قُلْ de ki · إِنَّمَا ancak · هُوَ O · إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır · وَٰحِدٌۭ tek bir · وَإِنَّنِى şüphesiz ben · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا şeylerden · تُشْرِكُونَ sizin ortak koştuğunuz
ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَعۡرِفُونَهُۥ كَمَا يَعۡرِفُونَ أَبۡنَآءَهُمُۘ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿20﴾
elleẕîne âteynâhümü-lkitâbe ya`rifûnehû kemâ ya`rifûne ebnâehüm. elleẕîne ḫasirû enfüsehüm fehüm lâ yü'minûn.
20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenlere gelince, işte onlar inanmazlar.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kendilerine · ءَاتَيْنَـٰهُمُ verdiklerimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · يَعْرِفُونَهُۥ onu tanırlar · كَمَا gibi · يَعْرِفُونَ tanıdıkları · أَبْنَآءَهُمُ ۘ oğullarını · ٱلَّذِينَ kimseler · خَسِرُوٓا۟ ziyana sokan(lar) · أَنفُسَهُمْ kendilerini · فَهُمْ onlar · لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿21﴾
vemen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕiben ev keẕẕebe biâyâtih. innehû lâ yüfliḥu-żżâlimûn.
21. Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalan sayandan daha zalimi kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.
Kelime meali
وَمَنْ ve kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ edenlerden · ٱفْتَرَىٰ iftira · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا yalanı · أَوْ ya da · كَذَّبَ yalanlayandan · بِـَٔايَـٰتِهِۦٓ ۗ O'nun ayetlerini · إِنَّهُۥ şüphesiz · لَا kurtuluş yüzü görmezler · يُفْلِحُ · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimler
وَيَوۡمَ نَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعࣰ ا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشۡرَكُوٓاْ أَيۡنَ شُرَكَآؤُكُمُ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ﴿22﴾
veyevme naḥşüruhüm cemî`an ŝümme neḳûlü lilleẕîne eşrakû eyne şürakâükümü-lleẕîne küntüm tez`umûn.
22. Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allah’a ortak koşanlara “Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diyeceğiz.
Kelime meali
وَيَوْمَ ve gün · نَحْشُرُهُمْ topladığımız · جَمِيعًۭا hepsini · ثُمَّ sonra · نَقُولُ dediğimiz · لِلَّذِينَ kimselere · أَشْرَكُوٓا۟ ortak koşan(lara) · أَيْنَ hani nerede? · شُرَكَآؤُكُمُ ortaklarınız · ٱلَّذِينَ kimseler · كُنتُمْ olduğunuz · تَزْعُمُونَ zannetmekte
ثُمَّ لَمۡ تَكُن فِتۡنَتُهُمۡ إِلَّآ أَن قَالُواْ وَٱللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشۡرِكِينَ ﴿23﴾
ŝümme lem tekün fitnetühüm illâ en ḳâlû vellâhi rabbinâ mâ künnâ müşrikîn.
23. Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · لَمْ kalmadığı · تَكُن · فِتْنَتُهُمْ onların çareleri · إِلَّآ başka · أَن demelerinden · قَالُوا۟ · وَٱللَّهِ Allah'a andolsun ki · رَبِّنَا Rabbimiz · مَا biz değildik · كُنَّا · مُشْرِكِينَ ortak koşanlar
ٱنظُرۡ كَيۡفَ كَذَبُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡۚ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿24﴾
ünżur keyfe keẕebû `alâ enfüsihim veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.
24. Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerini nasıl bırakıp gitti!
Kelime meali
ٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَذَبُوا۟ yalan söylediler · عَلَىٰٓ karşı · أَنفُسِهِمْ ۚ kendilerine · وَضَلَّ ve sapıp gitti · عَنْهُم kendilerinden · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uydurduruyor(lar)
وَمِنۡهُم مَّن يَسۡتَمِعُ إِلَيۡكَۖ وَجَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣰ اۚ وَإِن يَرَوۡاْ كُلَّ ءَايَةࣲ لَّا يُؤۡمِنُواْ بِهَاۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوكَ يُجَٰدِلُونَكَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿25﴾
veminhüm mey yestemi`u ileyk. vece`alnâ `alâ ḳulûbihim ekinneten ey yefḳahûhü vefî âẕânihim vaḳrâ. veiy yerav külle âyetil lâ yü'minû bihâ. ḥattâ iẕâ câûke yücâdilûneke yeḳûlü-lleẕîne keferû in hâẕâ illâ esâṭîru-l'evvelîn.
25. Onlardan seni (Kur’an okurken) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, “Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyerek seninle tartışırlar.
Kelime meali
وَمِنْهُم içlerinden vardır · مَّن kimseler · يَسْتَمِعُ dinleyen · إِلَيْكَ ۖ seni · وَجَعَلْنَا fakat biz koyduk · عَلَىٰ üstüne · قُلُوبِهِمْ kalblerinin · أَكِنَّةً perdeler · أَن onu anlamalarına engel · يَفْقَهُوهُ · وَفِىٓ ve içine · ءَاذَانِهِمْ kulaklarının · وَقْرًۭا ۚ ağırlık · وَإِن ve eğer · يَرَوْا۟ görseler de · كُلَّ her · ءَايَةٍۢ mu'cizeyi · لَّا asla · يُؤْمِنُوا۟ inanmazlar · بِهَا ۚ ona · حَتَّىٰٓ hatta · إِذَا zaman · جَآءُوكَ sana geldikleri · يُجَـٰدِلُونَكَ seninle tartışırlar · يَقُولُ derler · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · إِنْ bu · هَـٰذَآ · إِلَّآ başka değildir · أَسَـٰطِيرُ masallarından · ٱلْأَوَّلِينَ eskilerin
وَهُمۡ يَنۡهَوۡنَ عَنۡهُ وَيَنۡـَٔوۡنَ عَنۡهُۖ وَإِن يُهۡلِكُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمۡ وَمَا يَشۡعُرُونَ ﴿26﴾
vehüm yenhevne `anhü veyen'evne `anh. veiy yühlikûne illâ enfüsehüm vemâ yeş`urûn.
26. Onlar hem insanları peygamberden uzak tutmaya çalışırlar hem de kendileri ondan uzak dururlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini mahvederler.
Kelime meali
وَهُمْ ve onlar · يَنْهَوْنَ hem menederler · عَنْهُ ondan · وَيَنْـَٔوْنَ hem de uzak dururlar · عَنْهُ ۖ ondan · وَإِن ve böylece · يُهْلِكُونَ mahvediyorlar · إِلَّآ yalnız · أَنفُسَهُمْ kendilerini · وَمَا değiller · يَشْعُرُونَ farkında
وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذۡ وُقِفُواْ عَلَى ٱلنَّارِ فَقَالُواْ يَٰلَيۡتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿27﴾
velev terâ iẕ vuḳifû `ale-nnâri feḳâlû yâ leytenâ nüraddü velâ nükeẕẕibe biâyâti rabbinâ venekûne mine-lmü'minîn.
27. Onların ateşin karşısında durdurulup da “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak” dediklerini bir görsen!
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · تَرَىٰٓ bir görsen · إِذْ iken · وُقِفُوا۟ durdurulmuş · عَلَى başında · ٱلنَّارِ ateşin · فَقَالُوا۟ dediklerini · يَـٰلَيْتَنَا ah! keşke biz · نُرَدُّ geri döndürülseydik · وَلَا ve · نُكَذِّبَ yalanlamasaydık · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · رَبِّنَا Rabbimizin · وَنَكُونَ ve olsaydık · مِنَ inananlardan · ٱلْمُؤْمِنِينَ
بَلۡ بَدَا لَهُم مَّا كَانُواْ يُخۡفُونَ مِن قَبۡلُۖ وَلَوۡ رُدُّواْ لَعَادُواْ لِمَا نُهُواْ عَنۡهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿28﴾
bel bedâ lehüm mâ kânû yuḫfûne min ḳabl. velev ruddû le`âdû limâ nühû `anhü veinnehüm lekâẕibûn.
28. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.
Kelime meali
بَلْ hayır · بَدَا göründü · لَهُم onlara · مَّا oldukları · كَانُوا۟ · يُخْفُونَ gizlemekte · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · وَلَوْ eğer · رُدُّوا۟ geri gönderilselerdi · لَعَادُوا۟ yine dönerlerdi · لِمَا şeye · نُهُوا۟ men'olundukları · عَنْهُ kendinden · وَإِنَّهُمْ çünkü onlar · لَكَـٰذِبُونَ yalancılardır
وَقَالُوٓاْ إِنۡ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا وَمَا نَحۡنُ بِمَبۡعُوثِينَ ﴿29﴾
veḳâlû in hiye illâ ḥayâtüne-ddünyâ vemâ naḥnü bimeb`ûŝîn.
29. Onlar, “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz” demişlerdi.
Kelime meali
وَقَالُوٓا۟ dediler ki · إِنْ onlar · هِىَ · إِلَّا başka yoktur · حَيَاتُنَا hayatımızdan · ٱلدُّنْيَا dünya · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِمَبْعُوثِينَ diriltilecek
وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذۡ وُقِفُواْ عَلَىٰ رَبِّهِمۡۚ قَالَ أَلَيۡسَ هَٰذَا بِٱلۡحَقِّۚ قَالُواْ بَلَىٰ وَرَبِّنَاۚ قَالَ فَذُوقُواْ ٱلۡعَذَابَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ ﴿30﴾
velev terâ iẕ vuḳifû `alâ rabbihim. ḳâle eleyse hâẕâ bilḥaḳḳ. ḳâlû belâ verabbinâ. ḳâle feẕûḳu-l`aẕâbe bimâ küntüm tekfürûn.
30. Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Allah “Bu (yeniden dirilme haberi) hak değil miymiş?” diyecek. Onlar da “Evet rabbimize andolsun ki öyleymiş” diyecekler. Allah da “inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!” diyecek.
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · تَرَىٰٓ (onları) bir görsen · إِذْ iken · وُقِفُوا۟ durdurulmuş · عَلَىٰ huzurunda · رَبِّهِمْ ۚ Rablerinin · قَالَ dedi · أَلَيْسَ değil miymiş? · هَـٰذَا bu · بِٱلْحَقِّ ۚ gerçek · قَالُوا۟ dediler ki · بَلَىٰ evet gerçektir · وَرَبِّنَا ۚ Rabbimiz hakkı için · قَالَ dedi · فَذُوقُوا۟ öyle ise tadın · ٱلْعَذَابَ azabı · بِمَا dolayı · كُنتُمْ ettiğinizden · تَكْفُرُونَ inkar
قَدۡ خَسِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱللَّهِۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَتۡهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغۡتَةࣰ قَالُواْ يَٰحَسۡرَتَنَا عَلَىٰ مَا فَرَّطۡنَا فِيهَا وَهُمۡ يَحۡمِلُونَ أَوۡزَارَهُمۡ عَلَىٰ ظُهُورِهِمۡۚ أَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ﴿31﴾
ḳad ḫasira-lleẕîne keẕẕebû biliḳâi-llâh. ḥattâ iẕâ câethümü-ssâ`atü bagteten ḳâlû yâ ḥasratenâ `alâ mâ ferraṭnâ fîhâ vehüm yaḥmilûne evzârahüm `alâ żuhûrihim. elâ sâe mâ yezirûn.
31. Allah’ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet kendilerine kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir halde diyecekler ki: “Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah halimize!” Dikkat edin, yüklendikleri vebal ne ağır!
Kelime meali
قَدْ gerçekten · خَسِرَ ziyana uğradı(lar) · ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lar) · بِلِقَآءِ huzuruna çıkmayı · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · جَآءَتْهُمُ kendilerine geldiği · ٱلسَّاعَةُ o sa'at · بَغْتَةًۭ ansızın · قَالُوا۟ dediler · يَـٰحَسْرَتَنَا ah! vah bize · عَلَىٰ dolayı · مَا kusurlarımızdan · فَرَّطْنَا · فِيهَا orada · وَهُمْ ve onlar · يَحْمِلُونَ yüklenecekler · أَوْزَارَهُمْ günahlarını · عَلَىٰ sırtlarına · ظُهُورِهِمْ ۚ · أَلَا bakın · سَآءَ ne kötü · مَا şeyler · يَزِرُونَ yüklenip taşıyorlar
وَمَا ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلَّا لَعِبࣱ وَلَهۡوࣱۖ وَلَلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿32﴾
veme-lḥayâtü-ddünyâ illâ le`ibüv velehv. veleddâru-l'âḫiratü ḫayrul lilleẕîne yetteḳûn. efelâ ta`ḳilûn.
32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Kelime meali
وَمَا ve değildir · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَآ dünya · إِلَّا başka bir şey · لَعِبٌۭ bir oyundan · وَلَهْوٌۭ ۖ ve eğlenceden · وَلَلدَّارُ ve yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةُ ahiret · خَيْرٌۭ daha iyidir · لِّلَّذِينَ kimseler için · يَتَّقُونَ ۗ korunan(lar) · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
قَدۡ نَعۡلَمُ إِنَّهُۥ لَيَحۡزُنُكَ ٱلَّذِي يَقُولُونَۖ فَإِنَّهُمۡ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَٰكِنَّ ٱلظَّٰلِمِينَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ يَجۡحَدُونَ ﴿33﴾
ḳad na`lemü innehû leyaḥzünüke-lleẕî yeḳûlûne feinnehüm lâ yükeẕẕibûneke velâkinne-żżâlimîne biâyâti-llâhi yecḥadûn.
33. (Resulüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
Kelime meali
قَدْ muhakkak · نَعْلَمُ biliyoruz · إِنَّهُۥ şüphesiz · لَيَحْزُنُكَ seni üzüyor · ٱلَّذِى şeyler · يَقُولُونَ ۖ onların dedikleri · فَإِنَّهُمْ gerçekte onlar · لَا seni yalanlamıyorlar · يُكَذِّبُونَكَ · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱلظَّـٰلِمِينَ o zalimler · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · يَجْحَدُونَ yalanlıyorlar
وَلَقَدۡ كُذِّبَتۡ رُسُلࣱ مِّن قَبۡلِكَ فَصَبَرُواْ عَلَىٰ مَا كُذِّبُواْ وَأُوذُواْ حَتَّىٰٓ أَتَىٰهُمۡ نَصۡرُنَاۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِ ٱللَّهِۚ وَلَقَدۡ جَآءَكَ مِن نَّبَإِيْ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿34﴾
veleḳad küẕẕibet rusülüm min ḳablike feṣaberû `alâ mâ küẕẕibû veûẕû ḥattâ etâhüm naṣrunâ. velâ mübeddile likelimâti-llâh. veleḳad câeke min nebei-lmürselîn.
34. Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Fakat onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler; sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah’ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazıları sana da geldi.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · كُذِّبَتْ yalanlanmıştı · رُسُلٌۭ elçiler · مِّن senden önce de · قَبْلِكَ · فَصَبَرُوا۟ sabrettiler · عَلَىٰ karşı · مَا yalanlanmalarına · كُذِّبُوا۟ · وَأُوذُوا۟ ve eziyet edilmelerine · حَتَّىٰٓ nihayet · أَتَىٰهُمْ onlara yetişti · نَصْرُنَا ۚ yardımımız · وَلَا yoktur · مُبَدِّلَ değiştirebilecek · لِكَلِمَـٰتِ kelimelerini · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · وَلَقَدْ andolsun · جَآءَكَ sana da gelmiştir · مِن haberinden · نَّبَإِى۟ · ٱلْمُرْسَلِينَ elçilerin
وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيۡكَ إِعۡرَاضُهُمۡ فَإِنِ ٱسۡتَطَعۡتَ أَن تَبۡتَغِيَ نَفَقࣰ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ أَوۡ سُلَّمࣰ ا فِي ٱلسَّمَآءِ فَتَأۡتِيَهُم بِـَٔايَةࣲۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَمَعَهُمۡ عَلَى ٱلۡهُدَىٰۚ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿35﴾
vein kâne kebüra `aleyke i`râḍuhüm feini-steṭa`te en tebtegiye nefeḳan fi-l'arḍi ev süllemen fi-ssemâi fete'tiyehüm biâyeh. velev şâe-llâhü leceme`ahüm `ale-lhüdâ felâ tekûnenne mine-lcâhilîn.
35. Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!
Kelime meali
وَإِن ve eğer · كَانَ ağır geldiyse · كَبُرَ · عَلَيْكَ sana · إِعْرَاضُهُمْ onların yüz çevirmesi · فَإِنِ haydi · ٱسْتَطَعْتَ yapabilirsen · أَن ara ki · تَبْتَغِىَ · نَفَقًۭا bir delik · فِى içine · ٱلْأَرْضِ yerin · أَوْ ya da · سُلَّمًۭا bir merdiven · فِى göğe · ٱلسَّمَآءِ · فَتَأْتِيَهُم onlara getiresin · بِـَٔايَةٍۢ ۚ bir mu'cize · وَلَوْ şayet · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · لَجَمَعَهُمْ elbette onları toplardı · عَلَى üzerinde · ٱلْهُدَىٰ ۚ hidayet · فَلَا o halde olma · تَكُونَنَّ · مِنَ cahillerden · ٱلْجَـٰهِلِينَ
۞إِنَّمَا يَسۡتَجِيبُ ٱلَّذِينَ يَسۡمَعُونَۘ وَٱلۡمَوۡتَىٰ يَبۡعَثُهُمُ ٱللَّهُ ثُمَّ إِلَيۡهِ يُرۡجَعُونَ ﴿36﴾
innemâ yestecîbü-lleẕîne yesme`ûn. velmevtâ yeb`aŝühümü-llâhü ŝümme ileyhi yürce`ûn.
36. Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler.
Kelime meali
۞ إِنَّمَا ancak · يَسْتَجِيبُ icabet eder · ٱلَّذِينَ kimseler · يَسْمَعُونَ ۘ işiten(ler) · وَٱلْمَوْتَىٰ ölülere gelince · يَبْعَثُهُمُ onları diriltir · ٱللَّهُ Allah · ثُمَّ sonra · إِلَيْهِ O'na · يُرْجَعُونَ döndürülürler
وَقَالُواْ لَوۡلَا نُزِّلَ عَلَيۡهِ ءَايَةࣱ مِّن رَّبِّهِۦۚ قُلۡ إِنَّ ٱللَّهَ قَادِرٌ عَلَىٰٓ أَن يُنَزِّلَ ءَايَةࣰ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿37﴾
veḳâlû levlâ nüzzile `aleyhi âyetüm mir rabbih. ḳul inne-llâhe ḳâdirun `alâ ey yünezzile âyetev velâkinne ekŝerahüm lâ ya`lemûn.
37. “Ona rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!” dediler. De ki: Şüphesiz Allah mûcize indirmeye kādirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ dediler ki · لَوْلَا değil miydi? · نُزِّلَ indirilmeli · عَلَيْهِ ona · ءَايَةٌۭ bir mu'cize · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ ۚ · قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · قَادِرٌ kadirdir · عَلَىٰٓ üzerine · أَن indirmeğe · يُنَزِّلَ · ءَايَةًۭ bir mu'cize · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
وَمَا مِن دَآبَّةࣲ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا طَٰٓئِرࣲ يَطِيرُ بِجَنَاحَيۡهِ إِلَّآ أُمَمٌ أَمۡثَالُكُمۚ مَّا فَرَّطۡنَا فِي ٱلۡكِتَٰبِ مِن شَيۡءࣲۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ يُحۡشَرُونَ ﴿38﴾
vemâ min dâbbetin fi-l'arḍi velâ ṭâiriy yeṭîru bicenâḥayhi illâ ümemün emŝâlüküm. mâ ferraṭnâ fi-lkitâbi min şey'in ŝümme ilâ rabbihim yuḥşerûn.
38. Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.
Kelime meali
وَمَا yoktur ki · مِن hiçbir · دَآبَّةٍۢ yürüyen hayvan · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَلَا ve hiçbir · طَـٰٓئِرٍۢ kuş · يَطِيرُ uçan · بِجَنَاحَيْهِ iki kanadiyle · إِلَّآ olmasınlar · أُمَمٌ birer ümmet · أَمْثَالُكُم ۚ sizin gibi · مَّا biz eksik bırakmamışızdır · فَرَّطْنَا · فِى Kitapta · ٱلْكِتَـٰبِ · مِن hiçbir · شَىْءٍۢ ۚ şeyi · ثُمَّ sonra · إِلَىٰ Rableri(nin huzuru)na · رَبِّهِمْ · يُحْشَرُونَ toplanacaklardır
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا صُمࣱّ وَبُكۡمࣱ فِي ٱلظُّلُمَٰتِۗ مَن يَشَإِ ٱللَّهُ يُضۡلِلۡهُ وَمَن يَشَأۡ يَجۡعَلۡهُ عَلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ﴿39﴾
velleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ ṣummüv vebükmün fi-żżulümât. mey yeşei-llâhü yuḍlilh. vemey yeşe' yec`alhü `alâ ṣirâṭim müsteḳîm.
39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola iletir.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lar) · بِـَٔايَـٰتِنَا bizim ayetlerimizi · صُمٌّۭ sağırdırlar · وَبُكْمٌۭ ve dilsizdirler · فِى içinde · ٱلظُّلُمَـٰتِ ۗ karanlıklar · مَن kimseyi · يَشَإِ dilediği · ٱللَّهُ Allah · يُضْلِلْهُ şaşırtır · وَمَن ve kimseyi de · يَشَأْ dilediği · يَجْعَلْهُ koyar · عَلَىٰ üzerine · صِرَٰطٍۢ yol · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
قُلۡ أَرَءَيۡتَكُمۡ إِنۡ أَتَىٰكُمۡ عَذَابُ ٱللَّهِ أَوۡ أَتَتۡكُمُ ٱلسَّاعَةُ أَغَيۡرَ ٱللَّهِ تَدۡعُونَ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿40﴾
ḳul era'eyteküm in etâküm `aẕâbü-llâhi ev etetkümü-ssâ`atü egayra-llâhi ted`ûn. in küntüm ṣâdiḳîn.
40. De ki: “Ne dersiniz, size Allah’ın azabı gelse yahut kıyamet vakti gelip çatsa size, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتَكُمْ gördünüz mü? · إِنْ eğer · أَتَىٰكُمْ size gelse · عَذَابُ azabı · ٱللَّهِ Allah'ın · أَوْ ya da · أَتَتْكُمُ gelse · ٱلسَّاعَةُ o sa'at · أَغَيْرَ başkasına mı · ٱللَّهِ Allah'tan · تَدْعُونَ yalvarırsınız · إِن şayet · كُنتُمْ iseniz (söyleyin) · صَـٰدِقِينَ doğru (sözlü)
بَلۡ إِيَّاهُ تَدۡعُونَ فَيَكۡشِفُ مَا تَدۡعُونَ إِلَيۡهِ إِن شَآءَ وَتَنسَوۡنَ مَا تُشۡرِكُونَ ﴿41﴾
bel iyyâhü ted`ûne feyekşifü mâ ted`ûne ileyhi in şâe vetensevne mâ tüşrikûn.
41. Aksine, yalnız Allah’a yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
Kelime meali
بَلْ hayır · إِيَّاهُ yalnız O'na · تَدْعُونَ yalvarırsınız · فَيَكْشِفُ O da kaldırır · مَا şeyi · تَدْعُونَ istediğiniz · إِلَيْهِ ondan · إِن şayet · شَآءَ dilerse · وَتَنسَوْنَ ve unutursunuz · مَا şeyleri · تُشْرِكُونَ ortak koştuğunuz
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰٓ أُمَمࣲ مِّن قَبۡلِكَ فَأَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡبَأۡسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمۡ يَتَضَرَّعُونَ ﴿42﴾
veleḳad erselnâ ilâ ümemim min ḳablike feeḫaẕnâhüm bilbe'sâi veḍḍarrâi le`allehüm yeteḍarra`ûn.
42. Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.
Kelime meali
وَلَقَدْ muhakkak · أَرْسَلْنَآ (elçiler) gönderdik · إِلَىٰٓ ümmetlere · أُمَمٍۢ · مِّن senden önce de · قَبْلِكَ · فَأَخَذْنَـٰهُم onları yakalayıp cezalandırmıştık · بِٱلْبَأْسَآءِ darlık ile · وَٱلضَّرَّآءِ ve sıkıntı ile · لَعَلَّهُمْ belki onlar · يَتَضَرَّعُونَ yalvarırlar diye
فَلَوۡلَآ إِذۡ جَآءَهُم بَأۡسُنَا تَضَرَّعُواْ وَلَٰكِن قَسَتۡ قُلُوبُهُمۡ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿43﴾
felevlâ iẕ câehüm be'sünâ teḍarra`û velâkin ḳaset ḳulûbühüm vezeyyene lehümü-şşeyṭânü mâ kânû ya`melûn.
43. Hiç olmazsa kendilerine tarafımızdan bir sıkıntı geldiğinde içten bir niyazda bulunsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.
Kelime meali
فَلَوْلَآ hiç olmazsa · إِذْ zaman · جَآءَهُم kendilerine geldiği · بَأْسُنَا baskınımız · تَضَرَّعُوا۟ yalvarsalardı · وَلَـٰكِن fakat · قَسَتْ katılaştı · قُلُوبُهُمْ kalbleri · وَزَيَّنَ ve süslü gösterdi · لَهُمُ onlara · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · مَا şeyleri · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapmış
فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِۦ فَتَحۡنَا عَلَيۡهِمۡ أَبۡوَٰبَ كُلِّ شَيۡءٍ حَتَّىٰٓ إِذَا فَرِحُواْ بِمَآ أُوتُوٓاْ أَخَذۡنَٰهُم بَغۡتَةࣰ فَإِذَا هُم مُّبۡلِسُونَ ﴿44﴾
felemmâ nesû mâ ẕükkirû bihî fetaḥnâ `aleyhim ebvâbe külli şey'. ḥattâ iẕâ feriḥû bimâ ûtû eḫaẕnâhüm bagteten feiẕâ hüm müblisûn.
44. Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birden bire bütün ümitlerini yitirdiler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · نَسُوا۟ unutunca · مَا yapılan uyarıları · ذُكِّرُوا۟ · بِهِۦ kendileri · فَتَحْنَا açıverdik · عَلَيْهِمْ üzerlerine · أَبْوَٰبَ kapılarını · كُلِّ her · شَىْءٍ şeyin · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا sırada · فَرِحُوا۟ sevince daldıkları · بِمَآ şey ile · أُوتُوٓا۟ kendilerine verilen · أَخَذْنَـٰهُم onları yakaladık · بَغْتَةًۭ ansızın · فَإِذَا böylece · هُم onlar · مُّبْلِسُونَ bütün umutlarnı yitirdiler
فَقُطِعَ دَابِرُ ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْۚ وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿45﴾
feḳuṭi`a dâbiru-lḳavmi-lleẕîne żalemû. velḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.
45. Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.
Kelime meali
فَقُطِعَ böylece kesildi · دَابِرُ ardı · ٱلْقَوْمِ milletin · ٱلَّذِينَ onlar ki · ظَلَمُوا۟ ۚ haksızlık ediyordu · وَٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَخَذَ ٱللَّهُ سَمۡعَكُمۡ وَأَبۡصَٰرَكُمۡ وَخَتَمَ عَلَىٰ قُلُوبِكُم مَّنۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِ يَأۡتِيكُم بِهِۗ ٱنظُرۡ كَيۡفَ نُصَرِّفُ ٱلۡأٓيَٰتِ ثُمَّ هُمۡ يَصۡدِفُونَ ﴿46﴾
ḳul era'eytüm in eḫaẕe-llâhü sem`aküm veebṣâraküm veḫateme `alâ ḳulûbiküm men ilâhün gayru-llâhi ye'tîküm bih. ünżur keyfe nüṣarrifü-l'âyâti ŝümme hüm yaṣdifûn.
46. De ki: “Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size geri verebilecek Allah’tan başka tanrı kimdir?” Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar!
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتُمْ söyleyin bana · إِنْ eğer · أَخَذَ alsa · ٱللَّهُ Allah · سَمْعَكُمْ işitme(duyu)nuzu · وَأَبْصَـٰرَكُمْ ve gözlerinizi · وَخَتَمَ ve mühür vursa · عَلَىٰ üstüne · قُلُوبِكُم kalblerinizin · مَّنْ kimdir? · إِلَـٰهٌ tanrı · غَيْرُ başka · ٱللَّهِ Allah'tan · يَأْتِيكُم size getirecek · بِهِ ۗ bun(lar)ı · ٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · نُصَرِّفُ türlü türlü açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · ثُمَّ sonra yine · هُمْ onlar · يَصْدِفُونَ yüz çeviriyorlar
قُلۡ أَرَءَيۡتَكُمۡ إِنۡ أَتَىٰكُمۡ عَذَابُ ٱللَّهِ بَغۡتَةً أَوۡ جَهۡرَةً هَلۡ يُهۡلَكُ إِلَّا ٱلۡقَوۡمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿47﴾
ḳul era'eyteküm in etâküm `aẕâbü-llâhi bagteten ev cehraten hel yühlekü ille-lḳavmu-żżâlimûn.
47. De ki: “Söyler misiniz; size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتَكُمْ söyleyin bana · إِنْ eğer · أَتَىٰكُمْ size gelse · عَذَابُ azabı · ٱللَّهِ Allah'ın · بَغْتَةً ansızın · أَوْ ya da · جَهْرَةً açıkça · هَلْ mi? · يُهْلَكُ helak edilir · إِلَّا başkası · ٱلْقَوْمُ toplumdan · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalim
وَمَا نُرۡسِلُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَۖ فَمَنۡ ءَامَنَ وَأَصۡلَحَ فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿48﴾
vemâ nürsilü-lmürselîne illâ mübeşşirîne vemünẕirîn. femen âmene veaṣleḥa felâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
48. Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve halini düzeltirse onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyecekler.
Kelime meali
وَمَا biz gönderimeyi · نُرْسِلُ · ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri · إِلَّا dışında · مُبَشِّرِينَ müjdeciler olmak · وَمُنذِرِينَ ۖ ve uyarıcılar olmak · فَمَنْ o halde kim · ءَامَنَ inanır · وَأَصْلَحَ ve uslanırsa · فَلَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve değildir · هُمْ onlar · يَحْزَنُونَ üzülecek de
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَمَسُّهُمُ ٱلۡعَذَابُ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ ﴿49﴾
velleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ yemessühümü-l`aẕâbü bimâ kânû yefsüḳûn.
49. Âyetlerimizi yalan sayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimselere · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lara) · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · يَمَسُّهُمُ dokunacaktır · ٱلْعَذَابُ azab · بِمَا yüzünden · كَانُوا۟ yaptıkları · يَفْسُقُونَ fenalık
قُل لَّآ أَقُولُ لَكُمۡ عِندِي خَزَآئِنُ ٱللَّهِ وَلَآ أَعۡلَمُ ٱلۡغَيۡبَ وَلَآ أَقُولُ لَكُمۡ إِنِّي مَلَكٌۖ إِنۡ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَىٰٓ إِلَيَّۚ قُلۡ هَلۡ يَسۡتَوِي ٱلۡأَعۡمَىٰ وَٱلۡبَصِيرُۚ أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ ﴿50﴾
ḳul lâ eḳûlü leküm `indî ḫazâinü-llâhi velâ a`lemü-lgaybe velâ eḳûlü leküm innî melek. in ettebi`u illâ mâ yûḥâ ileyy. ḳul hel yestevi-l'a`mâ velbeṣîr. efelâ tetefekkerûn.
50. De ki: “Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”
Kelime meali
قُل de ki · لَّآ ben demiyorum · أَقُولُ · لَكُمْ size · عِندِى yanımdadır · خَزَآئِنُ hazineleri · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَآ ve · أَعْلَمُ bilmem · ٱلْغَيْبَ gaybı · وَلَآ ve · أَقُولُ demiyorum · لَكُمْ size · إِنِّى ben · مَلَكٌ ۖ meleğim · إِنْ ben uyuyorum · أَتَّبِعُ · إِلَّا sadece · مَا şeye · يُوحَىٰٓ vahyolunan · إِلَىَّ ۚ bana · قُلْ de ki · هَلْ midir? · يَسْتَوِى eşit · ٱلْأَعْمَىٰ kör · وَٱلْبَصِيرُ ۚ ve gören · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَتَفَكَّرُونَ
وَأَنذِرۡ بِهِ ٱلَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحۡشَرُوٓاْ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ لَيۡسَ لَهُم مِّن دُونِهِۦ وَلِيࣱّ وَلَا شَفِيعࣱ لَّعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ﴿51﴾
veenẕir bihi-lleẕîne yeḫâfûne ey yuḥşerû ilâ rabbihim leyse lehüm min dûnihî veliyyüv velâ şefî`ul le`allehüm yetteḳûn.
51. Kendileri için rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O’nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur’an) uyar ki günahlardan sakınsınlar.
Kelime meali
وَأَنذِرْ ve uyar · بِهِ onunla · ٱلَّذِينَ kimseleri · يَخَافُونَ korkan(ları) · أَن ki · يُحْشَرُوٓا۟ toplanacaklardır · إِلَىٰ (huzuru)na · رَبِّهِمْ ۙ Rablerine · لَيْسَ yoktur · لَهُم kendilerinin · مِّن O'ndan başka · دُونِهِۦ · وَلِىٌّۭ ne dostları · وَلَا ne de · شَفِيعٌۭ destekçileri · لَّعَلَّهُمْ belki · يَتَّقُونَ korunurlar
وَلَا تَطۡرُدِ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ رَبَّهُم بِٱلۡغَدَوٰةِ وَٱلۡعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجۡهَهُۥۖ مَا عَلَيۡكَ مِنۡ حِسَابِهِم مِّن شَيۡءࣲ وَمَا مِنۡ حِسَابِكَ عَلَيۡهِم مِّن شَيۡءࣲ فَتَطۡرُدَهُمۡ فَتَكُونَ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿52﴾
velâ taṭrudi-lleẕîne yed`ûne rabbehüm bilgadâti vel`aşiyyi yürîdûne vecheh. mâ `aleyke min ḥisâbihim min şey'iv vemâ min ḥisâbike `aleyhim min şey'in fetaṭrudehüm fetekûne mine-żżâlimîn.
52. Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zalimlerden olasın.
Kelime meali
وَلَا kovma · تَطْرُدِ · ٱلَّذِينَ kimseleri · يَدْعُونَ yalvaranları · رَبَّهُم Rablerine · بِٱلْغَدَوٰةِ sabah · وَٱلْعَشِىِّ ve akşam · يُرِيدُونَ isteyerek · وَجْهَهُۥ ۖ O'nun rızasını · مَا yoktur · عَلَيْكَ sana · مِنْ onların hesabından · حِسَابِهِم · مِّن hiçbir · شَىْءٍۢ şey (sorumluluk) · وَمَا ve yoktur · مِنْ senin hesabından · حِسَابِكَ · عَلَيْهِم onlara · مِّن hiçbir · شَىْءٍۢ şey (sorumluk) · فَتَطْرُدَهُمْ onları kovup da · فَتَكُونَ olasın · مِنَ zalimlerden · ٱلظَّـٰلِمِينَ
وَكَذَٰلِكَ فَتَنَّا بَعۡضَهُم بِبَعۡضࣲ لِّيَقُولُوٓاْ أَهَٰٓؤُلَآءِ مَنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡهِم مِّنۢ بَيۡنِنَآۗ أَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِأَعۡلَمَ بِٱلشَّٰكِرِينَ ﴿53﴾
vekeẕâlike fetennâ ba`ḍahüm biba`ḍil liyeḳûlû ehâülâi menne-llâhü `aleyhim mim beyninâ. eleyse-llâhü bia`leme bişşâkirîn.
53. “Aramızda Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?” demeleri için onların bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri bilmez mi?
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ böylece · فَتَنَّا biz denedik · بَعْضَهُم onların kimini · بِبَعْضٍۢ kimi ile · لِّيَقُولُوٓا۟ demeleri için · أَهَـٰٓؤُلَآءِ şunlara mı? · مَنَّ lutfu layık gördü · ٱللَّهُ Allah · عَلَيْهِم kendilerine · مِّنۢ aramızdan · بَيْنِنَآ ۗ · أَلَيْسَ değil midir? · ٱللَّهُ Allah · بِأَعْلَمَ daha iyi bilen · بِٱلشَّـٰكِرِينَ şükredenleri;
وَإِذَا جَآءَكَ ٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَٰتِنَا فَقُلۡ سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمۡۖ كَتَبَ رَبُّكُمۡ عَلَىٰ نَفۡسِهِ ٱلرَّحۡمَةَ أَنَّهُۥ مَنۡ عَمِلَ مِنكُمۡ سُوٓءَۢا بِجَهَٰلَةࣲ ثُمَّ تَابَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَصۡلَحَ فَأَنَّهُۥ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿54﴾
veiẕâ câeke-lleẕîne yü'minûne biâyâtinâ feḳul selâmün `aleyküm ketebe rabbüküm `alâ nefsihi-rraḥmete ennehû men `amile minküm sûem bicehâletin ŝümme tâbe mim ba`dihî veaṣleḥa feennehû gafûrur raḥîm.
54. Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: “Selâm size! Rabbiniz kendine, merhamet etmeyi yazdı. Gerçek şu ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · جَآءَكَ sana geldikleri · ٱلَّذِينَ kimseler · يُؤْمِنُونَ inanan(lar) · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · فَقُلْ de ki · سَلَـٰمٌ selam olsun · عَلَيْكُمْ ۖ size · كَتَبَ yazmıştır · رَبُّكُمْ Rabbiniz · عَلَىٰ üzerine · نَفْسِهِ kendi · ٱلرَّحْمَةَ ۖ rahmeti · أَنَّهُۥ kuşkusuz · مَنْ kim · عَمِلَ yaparsa · مِنكُمْ sizden · سُوٓءًۢا bir kötülük · بِجَهَـٰلَةٍۢ bilmeyerek · ثُمَّ sonra · تَابَ tevbe eder · مِنۢ ardından · بَعْدِهِۦ · وَأَصْلَحَ ve uslanırsa · فَأَنَّهُۥ muhakkak ki O · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ وَلِتَسۡتَبِينَ سَبِيلُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿55﴾
vekeẕâlike nüfeṣṣilü-l'âyâti velitestebîne sebîlü-lmücrimîn.
55. Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetlerimizi iyice açıklıyoruz.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · نُفَصِّلُ açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · وَلِتَسْتَبِينَ belli olsun diye · سَبِيلُ yolu · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların
قُلۡ إِنِّي نُهِيتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِۚ قُل لَّآ أَتَّبِعُ أَهۡوَآءَكُمۡ قَدۡ ضَلَلۡتُ إِذࣰ ا وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُهۡتَدِينَ ﴿56﴾
ḳul innî nühîtü en a`büde-lleẕîne ted`ûne min dûni-llâh. ḳul lâ ettebi`u ehvâeküm ḳad ḍaleltü iẕev vemâ ene mine-lmühtedîn.
56. De ki: “Allah’ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi.” De ki: “Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidayete erenlerden olamam.”
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنِّى elbette ben · نُهِيتُ men'olundum · أَنْ tapmaktan · أَعْبُدَ · ٱلَّذِينَ yalvardıklarınıza · تَدْعُونَ · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ ۚ Allah'tan · قُل de ki · لَّآ ben uymam · أَتَّبِعُ · أَهْوَآءَكُمْ ۙ sizin keyiflerinize · قَدْ çünkü · ضَلَلْتُ sapıtmış olurum · إِذًۭا o takdirde · وَمَآ ve olmam · أَنَا۠ ben · مِنَ yola gelenlerden · ٱلْمُهْتَدِينَ
قُلۡ إِنِّي عَلَىٰ بَيِّنَةࣲ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبۡتُم بِهِۦۚ مَا عِندِي مَا تَسۡتَعۡجِلُونَ بِهِۦٓۚ إِنِ ٱلۡحُكۡمُ إِلَّا لِلَّهِۖ يَقُصُّ ٱلۡحَقَّۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلۡفَٰصِلِينَ ﴿57﴾
ḳul innî `alâ beyyinetim mir rabbî vekeẕẕebtüm bih. mâ `indî mâ testa`cilûne bih. ini-lḥukmü illâ lillâh. yeḳuṣṣu-lḥaḳḳa vehüve ḫayru-lfâṣilîn.
57. De ki: “Şüphesiz ben, rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır ve Allah hakkı anlatır; O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنِّى elbette ben · عَلَىٰ üzerindeyim · بَيِّنَةٍۢ açık bir delil · مِّن Rabbimden · رَّبِّى · وَكَذَّبْتُم siz ise yalanladınız · بِهِۦ ۚ onu · مَا değildir · عِندِى benim yanımda · مَا şey (azab) · تَسْتَعْجِلُونَ acele istediğiniz · بِهِۦٓ ۚ onu · إِنِ hüküm vermek · ٱلْحُكْمُ · إِلَّا yalnızca · لِلَّهِ ۖ Allah'a aittir · يَقُصُّ (O) anlatır · ٱلْحَقَّ ۖ gerçeği · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en iyisidir · ٱلْفَـٰصِلِينَ ayırdedenlerin
قُل لَّوۡ أَنَّ عِندِي مَا تَسۡتَعۡجِلُونَ بِهِۦ لَقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۗ وَٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِٱلظَّٰلِمِينَ ﴿58﴾
ḳul lev enne `indî mâ testa`cilûne bihî leḳuḍiye-l'emru beynî vebeyneküm. vellâhü a`lemü biżżâlimîn.
58. De ki: “Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi bilir.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّوْ eğer · أَنَّ elbette · عِندِى benim yanımda olsaydı · مَا şey · تَسْتَعْجِلُونَ acele istediğiniz · بِهِۦ onu · لَقُضِىَ bitirilmişti · ٱلْأَمْرُ iş · بَيْنِى aramızda · وَبَيْنَكُمْ ۗ ve sizin aranızda · وَٱللَّهُ Allah · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
۞وَعِندَهُۥ مَفَاتِحُ ٱلۡغَيۡبِ لَا يَعۡلَمُهَآ إِلَّا هُوَۚ وَيَعۡلَمُ مَا فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِۚ وَمَا تَسۡقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلَّا يَعۡلَمُهَا وَلَا حَبَّةࣲ فِي ظُلُمَٰتِ ٱلۡأَرۡضِ وَلَا رَطۡبࣲ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَٰبࣲ مُّبِينࣲ ﴿59﴾
ve`indehû mefâtiḥu-lgaybi lâ ya`lemühâ illâ hû. veya`lemü mâ fi-lberri velbaḥr. vemâ tesḳuṭu miv veraḳatin illâ ya`lemühâ velâ ḥabbetin fî żulümâti-l'arḍi velâ raṭbiv velâ yâbisin illâ fî kitâbim mübîn.
59. Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.
Kelime meali
۞ وَعِندَهُۥ ve O'nun yanındadır · مَفَاتِحُ anahtarları · ٱلْغَيْبِ gayb'ın · لَا onları bilmez · يَعْلَمُهَآ · إِلَّا başkası · هُوَ ۚ O'ndan · وَيَعْلَمُ ve (O) bilir · مَا ne varsa · فِى karada olan · ٱلْبَرِّ · وَٱلْبَحْرِ ۚ ve denizde olan · وَمَا düşmez · تَسْقُطُ · مِن hiçbir · وَرَقَةٍ yaprak · إِلَّا dışında · يَعْلَمُهَا onun bilgisi · وَلَا ve (yoktur) · حَبَّةٍۢ bir dane · فِى içinde · ظُلُمَـٰتِ karanlıkları · ٱلْأَرْضِ yerin · وَلَا ve (yoktur) · رَطْبٍۢ yaş · وَلَا ve · يَابِسٍ kuru · إِلَّا ancak · فِى vardır · كِتَـٰبٍۢ bir Kitapta · مُّبِينٍۢ apaçık
وَهُوَ ٱلَّذِي يَتَوَفَّىٰكُم بِٱلَّيۡلِ وَيَعۡلَمُ مَا جَرَحۡتُم بِٱلنَّهَارِ ثُمَّ يَبۡعَثُكُمۡ فِيهِ لِيُقۡضَىٰٓ أَجَلࣱ مُّسَمࣰّ ىۖ ثُمَّ إِلَيۡهِ مَرۡجِعُكُمۡ ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿60﴾
vehüve-lleẕî yeteveffâküm billeyli veya`lemü mâ ceraḥtüm binnehâri ŝümme yeb`aŝüküm fîhi liyuḳḍâ ecelüm müsemmâ. ŝümme ileyhi merci`uküm ŝümme yünebbiüküm bimâ küntüm ta`melûn.
60. Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de neler yaptığınızı bilen; sonra belirlenmiş eceliniz tamamlansın diye (her) sabah sizi dirilten O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى kimseler · يَتَوَفَّىٰكُم sizi öldüren · بِٱلَّيْلِ geceleyin · وَيَعْلَمُ ve bilir · مَا şeyi · جَرَحْتُم işlediğiniz · بِٱلنَّهَارِ gündüzün · ثُمَّ sonra · يَبْعَثُكُمْ sizi diriltir · فِيهِ onda · لِيُقْضَىٰٓ tamamlanıncaya kadar · أَجَلٌۭ süre · مُّسَمًّۭى ۖ belirlenmiş · ثُمَّ sonra · إِلَيْهِ O'nadır · مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz · ثُمَّ sonra · يُنَبِّئُكُم size haber verecektir · بِمَا şeyleri · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapmış
وَهُوَ ٱلۡقَاهِرُ فَوۡقَ عِبَادِهِۦۖ وَيُرۡسِلُ عَلَيۡكُمۡ حَفَظَةً حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَحَدَكُمُ ٱلۡمَوۡتُ تَوَفَّتۡهُ رُسُلُنَا وَهُمۡ لَا يُفَرِّطُونَ ﴿61﴾
vehüve-lḳâhiru fevḳa `ibâdihî veyürsilü `aleyküm ḥafeżah. ḥattâ iẕâ câe eḥadekümü-lmevtü teveffethü rusülünâ vehüm lâ yüferriṭûn.
61. O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.
Kelime meali
وَهُوَ ve O · ٱلْقَاهِرُ tek hakimdir · فَوْقَ üstünde · عِبَادِهِۦ ۖ kulların · وَيُرْسِلُ ve gönderir · عَلَيْكُمْ size · حَفَظَةً koruyucu(melek)ler · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَحَدَكُمُ birinize · ٱلْمَوْتُ ölüm · تَوَفَّتْهُ onun canını alırlar · رُسُلُنَا elçilerimiz · وَهُمْ onlar · لَا hiç geri kalmazlar · يُفَرِّطُونَ
ثُمَّ رُدُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ مَوۡلَىٰهُمُ ٱلۡحَقِّۚ أَلَا لَهُ ٱلۡحُكۡمُ وَهُوَ أَسۡرَعُ ٱلۡحَٰسِبِينَ ﴿62﴾
ŝümme ruddû ile-llâhi mevlâhümü-lḥaḳḳ. elâ lehü-lḥukmü vehüve esra`u-lḥâsibîn.
62. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · رُدُّوٓا۟ döndürülürler · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ · مَوْلَىٰهُمُ Tanrıları · ٱلْحَقِّ ۚ gerçek olan · أَلَا doğrusu · لَهُ yalnız O'nundur · ٱلْحُكْمُ hüküm · وَهُوَ ve O · أَسْرَعُ en çabuğudur · ٱلْحَـٰسِبِينَ hesap görenlerin
قُلۡ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَٰتِ ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ تَدۡعُونَهُۥ تَضَرُّعࣰ ا وَخُفۡيَةࣰ لَّئِنۡ أَنجَىٰنَا مِنۡ هَٰذِهِۦ لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ﴿63﴾
ḳul mey yüneccîküm min żulümâti-lberri velbaḥri ted`ûnehû teḍarru`av veḫufyeh. lein encânâ min hâẕihî lenekûnenne mine-şşâkirîn.
63. De ki: “Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” O’na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız” diye dua edersiniz.
Kelime meali
قُلْ de ki · مَن kim · يُنَجِّيكُم sizi kurtarıyor · مِّن karanlıklarından · ظُلُمَـٰتِ · ٱلْبَرِّ karanın · وَٱلْبَحْرِ ve denizin · تَدْعُونَهُۥ O'na yakardığınızda · تَضَرُّعًۭا gizli olarak · وَخُفْيَةًۭ ve açık olarak · لَّئِنْ eğer · أَنجَىٰنَا bizi kurtarırsa · مِنْ bundan · هَـٰذِهِۦ · لَنَكُونَنَّ elbette olacağız · مِنَ şükredenlerden · ٱلشَّـٰكِرِينَ
قُلِ ٱللَّهُ يُنَجِّيكُم مِّنۡهَا وَمِن كُلِّ كَرۡبࣲ ثُمَّ أَنتُمۡ تُشۡرِكُونَ ﴿64﴾
ḳuli-llâhü yüneccîküm minhâ vemin külli kerbin ŝümme entüm tüşrikûn.
64. De ki: “Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır.” Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.
Kelime meali
قُلِ de ki · ٱللَّهُ Allah · يُنَجِّيكُم sizi kurtarıyor · مِّنْهَا ondan · وَمِن ve · كُلِّ bütün · كَرْبٍۢ sıkıntılardan · ثُمَّ sonra · أَنتُمْ siz yine · تُشْرِكُونَ O'na ortak koşuyorsunuz
قُلۡ هُوَ ٱلۡقَادِرُ عَلَىٰٓ أَن يَبۡعَثَ عَلَيۡكُمۡ عَذَابࣰ ا مِّن فَوۡقِكُمۡ أَوۡ مِن تَحۡتِ أَرۡجُلِكُمۡ أَوۡ يَلۡبِسَكُمۡ شِيَعࣰ ا وَيُذِيقَ بَعۡضَكُم بَأۡسَ بَعۡضٍۗ ٱنظُرۡ كَيۡفَ نُصَرِّفُ ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَفۡقَهُونَ ﴿65﴾
ḳul hüve-lḳâdiru `alâ ey yeb`aŝe `aleyküm `aẕâbem min fevḳiküm ev min taḥti ercüliküm ev yelbiseküm şiye`av veyüẕîḳa ba`ḍaküm be'se ba`ḍ. ünżur keyfe nüṣarrifü-l'âyâti le`allehüm yefḳahûn.
65. De ki: “Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kādirdir.” Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!
Kelime meali
قُلْ de ki · هُوَ O · ٱلْقَادِرُ kadirdir · عَلَىٰٓ üzerine · أَن göndermeğe · يَبْعَثَ · عَلَيْكُمْ sizin üzerinize · عَذَابًۭا bir azab · مِّن üstünüzden · فَوْقِكُمْ · أَوْ yahut · مِن altından · تَحْتِ · أَرْجُلِكُمْ ayaklarınızın · أَوْ ya da · يَلْبِسَكُمْ sizi birbirinize düşürüp · شِيَعًۭا parti parti · وَيُذِيقَ ve taddırmağa · بَعْضَكُم kiminize · بَأْسَ hıncını · بَعْضٍ ۗ kiminizin · ٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · نُصَرِّفُ açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لَعَلَّهُمْ diye · يَفْقَهُونَ anlasınlar
وَكَذَّبَ بِهِۦ قَوۡمُكَ وَهُوَ ٱلۡحَقُّۚ قُل لَّسۡتُ عَلَيۡكُم بِوَكِيلࣲ ﴿66﴾
vekeẕẕebe bihî ḳavmüke vehüve-lḥaḳḳ. ḳul lestü `aleyküm bivekîl.
66. O (Kur’an) hak olduğu halde kavmin onu asılsız saydı. De ki: “Ben size kefil değilim.”
Kelime meali
وَكَذَّبَ ve yalanladı · بِهِۦ onu · قَوْمُكَ kavmin · وَهُوَ ve O · ٱلْحَقُّ ۚ gerçek iken · قُل de ki · لَّسْتُ ben değilim · عَلَيْكُم size · بِوَكِيلٍۢ vekil
لِّكُلِّ نَبَإࣲ مُّسۡتَقَرࣱّۚ وَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ ﴿67﴾
likülli nebeim müsteḳarr. vesevfe ta`lemûn.
67. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz.
Kelime meali
لِّكُلِّ her · نَبَإٍۢ haberin · مُّسْتَقَرٌّۭ ۚ gerçekleşeceği bir zaman vardır · وَسَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bilirsiniz
وَإِذَا رَأَيۡتَ ٱلَّذِينَ يَخُوضُونَ فِيٓ ءَايَٰتِنَا فَأَعۡرِضۡ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيۡرِهِۦۚ وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ ٱلشَّيۡطَٰنُ فَلَا تَقۡعُدۡ بَعۡدَ ٱلذِّكۡرَىٰ مَعَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿68﴾
veiẕâ raeyte-lleẕîne yeḫûḍûne fî âyâtinâ fea`riḍ `anhüm ḥattâ yeḫûḍû fî ḥadîŝin gayrih. veimmâ yünsiyenneke-şşeyṭânü felâ taḳ`ud ba`de-ẕẕikrâ me`a-lḳavmi-żżâlimîn.
68. Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma!
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · رَأَيْتَ gördüğün · ٱلَّذِينَ (münasebetsizliğe) dalanları · يَخُوضُونَ · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimiz · فَأَعْرِضْ yüz çevir · عَنْهُمْ onlardan · حَتَّىٰ kadar · يَخُوضُوا۟ onlar geçinceye · فِى bir söze · حَدِيثٍ · غَيْرِهِۦ ۚ başka · وَإِمَّا eğer · يُنسِيَنَّكَ sana (bunu) unutturursa · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · فَلَا oturma · تَقْعُدْ · بَعْدَ sonra · ٱلذِّكْرَىٰ hatırladıktan · مَعَ beraber · ٱلْقَوْمِ topluluğuyla · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimler
وَمَا عَلَى ٱلَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنۡ حِسَابِهِم مِّن شَيۡءࣲ وَلَٰكِن ذِكۡرَىٰ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ﴿69﴾
vemâ `ale-lleẕîne yetteḳûne min ḥisâbihim min şey'iv velâkin ẕikrâ le`allehüm yetteḳûn.
69. Takvâ sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir.
Kelime meali
وَمَا ve yoktur · عَلَى üzerine · ٱلَّذِينَ kimseler · يَتَّقُونَ korunanlar · مِنْ onların hesabından · حِسَابِهِم · مِّن bir · شَىْءٍۢ şey (sorumluluk) · وَلَـٰكِن ama · ذِكْرَىٰ bir hatırlatmak lazımdır · لَعَلَّهُمْ belki · يَتَّقُونَ korunurlar diye
وَذَرِ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ دِينَهُمۡ لَعِبࣰ ا وَلَهۡوࣰ ا وَغَرَّتۡهُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَاۚ وَذَكِّرۡ بِهِۦٓ أَن تُبۡسَلَ نَفۡسُۢ بِمَا كَسَبَتۡ لَيۡسَ لَهَا مِن دُونِ ٱللَّهِ وَلِيࣱّ وَلَا شَفِيعࣱ وَإِن تَعۡدِلۡ كُلَّ عَدۡلࣲ لَّا يُؤۡخَذۡ مِنۡهَآۗ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ أُبۡسِلُواْ بِمَا كَسَبُواْۖ لَهُمۡ شَرَابࣱ مِّنۡ حَمِيمࣲ وَعَذَابٌ أَلِيمُۢ بِمَا كَانُواْ يَكۡفُرُونَ ﴿70﴾
veẕeri-lleẕîne-tteḫaẕû dînehüm le`ibev velehvev vegarrathümü-lḥayâtü-ddünyâ veẕekkir bihî en tübsele nefsüm bimâ kesebet. leyse lehâ min dûni-llâhi veliyyüv velâ şefî`. vein ta`dil külle `adlil lâ yü'ḫaẕ minhâ. ülâike-lleẕîne übsilû bimâ kesebû. lehüm şerâbüm min ḥamîmiv ve`aẕâbün elîmüm bimâ kânû yekfürûn.
70. Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felâket yaşamaması için Kur’an ile nasihat et. O kimse için, Allah’tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi! O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felâkete sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.
Kelime meali
وَذَرِ ve bırak · ٱلَّذِينَ kimseleri · ٱتَّخَذُوا۟ yerine koyan(ları) · دِينَهُمْ dinlerini · لَعِبًۭا oyun · وَلَهْوًۭا ve eğlence · وَغَرَّتْهُمُ ve aldattığı kimseleri · ٱلْحَيَوٰةُ hayatının · ٱلدُّنْيَا ۚ dünya · وَذَكِّرْ ve öğüt ver · بِهِۦٓ o (Kur'an) ile · أَن diye · تُبْسَلَ helake gider · نَفْسٌۢ bir kişi · بِمَا dolayı · كَسَبَتْ kazandığından · لَيْسَ olmaz · لَهَا onun · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · وَلِىٌّۭ ne bir dostu · وَلَا ne de · شَفِيعٌۭ bir yardımcısı · وَإِن ve eğer · تَعْدِلْ verse · كُلَّ her türlü · عَدْلٍۢ fidyeyi · لَّا kabul edilmez · يُؤْخَذْ · مِنْهَآ ۗ ondan · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · أُبْسِلُوا۟ helake uğrayan(lardır) · بِمَا dolayı · كَسَبُوا۟ ۖ kazandıklarından · لَهُمْ onlar için vardır · شَرَابٌۭ bir içki · مِّنْ kaynar sudan · حَمِيمٍۢ · وَعَذَابٌ ve bir azab · أَلِيمٌۢ acıklı · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ olduklarından · يَكْفُرُونَ inkar ediyor
قُلۡ أَنَدۡعُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَىٰٓ أَعۡقَابِنَا بَعۡدَ إِذۡ هَدَىٰنَا ٱللَّهُ كَٱلَّذِي ٱسۡتَهۡوَتۡهُ ٱلشَّيَٰطِينُ فِي ٱلۡأَرۡضِ حَيۡرَانَ لَهُۥٓ أَصۡحَٰبࣱ يَدۡعُونَهُۥٓ إِلَى ٱلۡهُدَى ٱئۡتِنَاۗ قُلۡ إِنَّ هُدَى ٱللَّهِ هُوَ ٱلۡهُدَىٰۖ وَأُمِرۡنَا لِنُسۡلِمَ لِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿71﴾
ḳul ened`û min dûni-llâhi mâ lâ yenfe`unâ velâ yeḍurrunâ venüraddü `alâ a`ḳâbinâ ba`de iẕ hedâne-llâhü kelleẕi-stehvethü-şşeyâṭînü fi-l'arḍi ḥayrân. lehû aṣḥâbüy yed`ûnehû ile-lhüde-'tinâ. ḳul inne hüde-llâhi hüve-lhüdâ. veümirnâ linüslime lirabbi-l`âlemîn.
71. De ki: “Allah’ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra gerisin geri (küfre) dönelim de, arkadaşları “Bizim tarafa gel” diye çağırırken, şeytanların kendisini nefsî arzularına uymaya davet edip açık arazide şaşkın bıraktığı kimse gibi mi olalım? De ki: “Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir.”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَنَدْعُوا۟ mi yalvaralım? · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مَا şeylere · لَا bize yarar vermeyen · يَنفَعُنَا · وَلَا ve zarar vermeyen · يَضُرُّنَا · وَنُرَدُّ ve döndürülüp · عَلَىٰٓ üzerinde · أَعْقَابِنَا ökçelerimiz · بَعْدَ sonra · إِذْ bizi doğru yola ilettikten · هَدَىٰنَا · ٱللَّهُ Allah · كَٱلَّذِى gibi mi? · ٱسْتَهْوَتْهُ ayartarak · ٱلشَّيَـٰطِينُ şeytanların · فِى çölde bıraktıkları · ٱلْأَرْضِ · حَيْرَانَ şaşkın bir halde · لَهُۥٓ kimse · أَصْحَـٰبٌۭ arkadaşlarının ise · يَدْعُونَهُۥٓ çağırdıkları · إِلَى doğru yola · ٱلْهُدَى · ٱئْتِنَا ۗ Bize gel! diye · قُلْ de ki · إِنَّ muhakkak · هُدَى yol gösterme · ٱللَّهِ Allah'ın · هُوَ ancak · ٱلْهُدَىٰ ۖ yol göstermesidir · وَأُمِرْنَا ve bize emredilmiştir · لِنُسْلِمَ teslim olmamız · لِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
وَأَنۡ أَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَٱتَّقُوهُۚ وَهُوَ ٱلَّذِيٓ إِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ﴿72﴾
veen eḳîmu-ṣṣalâte vetteḳûh. vehüve-lleẕî ileyhi tuḥşerûn.
72. “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’tan korkun” diye de (emrolundu). O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah’tır.
Kelime meali
وَأَنْ ve ayrıca · أَقِيمُوا۟ kılın · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَٱتَّقُوهُ ۚ ve O'ndan korkun · وَهُوَ O'dur · ٱلَّذِىٓ o kimse ki · إِلَيْهِ huzuruna · تُحْشَرُونَ varıp toplanacağınız
وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّۖ وَيَوۡمَ يَقُولُ كُن فَيَكُونُۚ قَوۡلُهُ ٱلۡحَقُّۚ وَلَهُ ٱلۡمُلۡكُ يَوۡمَ يُنفَخُ فِي ٱلصُّورِۚ عَٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡخَبِيرُ ﴿73﴾
vehüve-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa bilḥaḳḳ. veyevme yeḳûlü kün feyekûn. ḳavlühü-lḥaḳḳ. velehü-lmülkü yevme yünfeḫu fi-ṣṣûr. `âlimü-lgaybi veşşehâdeh. vehüve-lḥakîmü-lḫabîr.
73. O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. “Ol!” dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de hükümranlık O’nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.
Kelime meali
وَهُوَ O'dur · ٱلَّذِى o ki · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · بِٱلْحَقِّ ۖ hak (ve hikmet) ile · وَيَوْمَ ve gün · يَقُولُ dediği · كُن Ol! · فَيَكُونُ ۚ oluverir · قَوْلُهُ sözü · ٱلْحَقُّ ۚ haktır · وَلَهُ O'nundur · ٱلْمُلْكُ mülk · يَوْمَ gün · يُنفَخُ üfleneceği · فِى Sur'a · ٱلصُّورِ ۚ · عَـٰلِمُ bilendir · ٱلْغَيْبِ gizliyi · وَٱلشَّهَـٰدَةِ ۚ ve açığı · وَهُوَ O · ٱلْحَكِيمُ hükümdardır · ٱلْخَبِيرُ herşeyi haber alandır
۞وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِيمُ لِأَبِيهِ ءَازَرَ أَتَتَّخِذُ أَصۡنَامًا ءَالِهَةً إِنِّيٓ أَرَىٰكَ وَقَوۡمَكَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ ﴿74﴾
veiẕ ḳâle ibrâhîmü liebîhi âzera etetteḫiẕü aṣnâmen âliheten. innî erâke veḳavmeke fî ḍalâlim mübîn.
74. İbrâhim, babası Âzer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.
Kelime meali
۞ وَإِذْ hani · قَالَ demişti ki · إِبْرَٰهِيمُ İbrahim · لِأَبِيهِ babası · ءَازَرَ Azer'e · أَتَتَّخِذُ mi ediniyorsun? · أَصْنَامًا putları · ءَالِهَةً ۖ tanrılar · إِنِّىٓ doğrusu ben · أَرَىٰكَ seni görüyorum · وَقَوْمَكَ ve kavmini · فِى içinde · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍۢ açık
وَكَذَٰلِكَ نُرِيٓ إِبۡرَٰهِيمَ مَلَكُوتَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَلِيَكُونَ مِنَ ٱلۡمُوقِنِينَ ﴿75﴾
vekeẕâlike nürî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel'arḍi veliyekûne mine-lmûḳinîn.
75. Böylece biz İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu görüp kavrama imkânı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · نُرِىٓ biz gösteriyorduk · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'e · مَلَكُوتَ melekutunu · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَلِيَكُونَ olsun diye · مِنَ inananlardan · ٱلْمُوقِنِينَ
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيۡهِ ٱلَّيۡلُ رَءَا كَوۡكَبࣰ اۖ قَالَ هَٰذَا رَبِّيۖ فَلَمَّآ أَفَلَ قَالَ لَآ أُحِبُّ ٱلۡأٓفِلِينَ ﴿76﴾
felemmâ cenne `aleyhi-lleylü raâ kevkebâ. ḳâle hâẕâ rabbî. felemmâ efele ḳâle lâ üḥibbü-l'âfilîn.
76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “Batanları sevmem” dedi.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَنَّ basınca · عَلَيْهِ üzerine · ٱلَّيْلُ gece · رَءَا (İbrahim) gördü · كَوْكَبًۭا ۖ bir yıldız · قَالَ dedi · هَـٰذَا budur · رَبِّى ۖ Rabbim · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَفَلَ (yıldız) batınca · قَالَ dedi · لَآ sevmem · أُحِبُّ · ٱلْـَٔافِلِينَ batanları
فَلَمَّا رَءَا ٱلۡقَمَرَ بَازِغࣰ ا قَالَ هَٰذَا رَبِّيۖ فَلَمَّآ أَفَلَ قَالَ لَئِن لَّمۡ يَهۡدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلضَّآلِّينَ ﴿77﴾
felemmâ rae-lḳamera bâzigan ḳâle hâẕâ rabbî. felemmâ efele ḳâle leil lem yehdinî rabbî leekûnenne mine-lḳavmi-ḍḍâllîn.
77. Ayı doğarken görünce, “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum” dedi.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَا gördüğünde · ٱلْقَمَرَ Ay'ı · بَازِغًۭا doğarken · قَالَ dedi · هَـٰذَا budur · رَبِّى ۖ Rabbim · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَفَلَ (o da) batınca · قَالَ dedi · لَئِن eğer · لَّمْ bana doğru yolu göstermeseydi · يَهْدِنِى · رَبِّى Rabbim · لَأَكُونَنَّ elbette olurdum · مِنَ topluluktan · ٱلْقَوْمِ · ٱلضَّآلِّينَ sapıtan
فَلَمَّا رَءَا ٱلشَّمۡسَ بَازِغَةࣰ قَالَ هَٰذَا رَبِّي هَٰذَآ أَكۡبَرُۖ فَلَمَّآ أَفَلَتۡ قَالَ يَٰقَوۡمِ إِنِّي بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تُشۡرِكُونَ ﴿78﴾
felemmâ rae-şşemse bâzigaten ḳâle hâẕâ rabbî hâẕâ ekber. felemmâ efelet ḳâle yâ ḳavmi innî berîüm mimmâ tüşrikûn.
78. Güneşi doğarken görünce, “Rabbim budur; zira bu daha büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben, sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · رَءَا görünce · ٱلشَّمْسَ güneşi · بَازِغَةًۭ doğarken · قَالَ dedi · هَـٰذَا budur · رَبِّى Rabbim · هَـٰذَآ bu · أَكْبَرُ ۖ daha büyük · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَفَلَتْ (O da) batınca · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · إِنِّى elbette ben · بَرِىٓءٌۭ uzağım · مِّمَّا şeylerden · تُشْرِكُونَ sizin ortak koştuğunuz
إِنِّي وَجَّهۡتُ وَجۡهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ حَنِيفࣰ اۖ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿79﴾
innî veccehtü vechiye lilleẕî feṭara-ssemâvâti vel'arḍa ḥanîfev vemâ ene mine-lmüşrikîn.
79. “Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”
Kelime meali
إِنِّى şüphesiz ben · وَجَّهْتُ çevirdim · وَجْهِىَ yüzümü · لِلَّذِى yoktan var edene · فَطَرَ · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · حَنِيفًۭا ۖ tamamen · وَمَآ ve artık değilim · أَنَا۠ ben · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
وَحَآجَّهُۥ قَوۡمُهُۥۚ قَالَ أَتُحَٰٓجُّوٓنِّي فِي ٱللَّهِ وَقَدۡ هَدَىٰنِۚ وَلَآ أَخَافُ مَا تُشۡرِكُونَ بِهِۦٓ إِلَّآ أَن يَشَآءَ رَبِّي شَيۡـࣰٔ اۚ وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيۡءٍ عِلۡمًاۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ﴿80﴾
veḥâccehû ḳavmüh. ḳâle etüḥâccûnnî fi-llâhi veḳad hedân. velâ eḫâfü mâ tüşrikûne bihî illâ ey yeşâe rabbî şey'â. vesi`a rabbî külle şey'in `ilmâ. efelâ teteẕekkerûn.
80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?
Kelime meali
وَحَآجَّهُۥ ve onunla tartışmaya girişti · قَوْمُهُۥ ۚ kavmi · قَالَ dedi ki · أَتُحَـٰٓجُّوٓنِّى benimle tartışıyor musunuz? · فِى hakkında · ٱللَّهِ Allah · وَقَدْ muhakkak · هَدَىٰنِ ۚ beni doğru yola iletmiş iken · وَلَآ ben korkmam · أَخَافُ · مَا şeylerden · تُشْرِكُونَ sizin ortak koştuğunuz · بِهِۦٓ O'na · إِلَّآ ancak · أَن dilediği olur · يَشَآءَ · رَبِّى Rabbimin · شَيْـًۭٔا ۗ şeyler · وَسِعَ kuşatmıştır · رَبِّى Rabbim · كُلَّ he · شَىْءٍ şeyi · عِلْمًا ۗ bilgice · أَفَلَا hala öğüt almıyor musunuz? · تَتَذَكَّرُونَ
وَكَيۡفَ أَخَافُ مَآ أَشۡرَكۡتُمۡ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمۡ أَشۡرَكۡتُم بِٱللَّهِ مَا لَمۡ يُنَزِّلۡ بِهِۦ عَلَيۡكُمۡ سُلۡطَٰنࣰ اۚ فَأَيُّ ٱلۡفَرِيقَيۡنِ أَحَقُّ بِٱلۡأَمۡنِۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿81﴾
vekeyfe eḫâfü mâ eşraktüm velâ teḫâfûne enneküm eşraktüm billâhi mâ lem yünezzil bihî `aleyküm sülṭânâ. feeyyü-lferîḳayni eḥaḳḳu bil'emn. in küntüm ta`lemûn.
81. Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?”
Kelime meali
وَكَيْفَ ve nasıl · أَخَافُ ben korkarım · مَآ şeylerden · أَشْرَكْتُمْ sizin ortak koştuğunuz · وَلَا korkmuyorsunuz da · تَخَافُونَ · أَنَّكُمْ siz · أَشْرَكْتُم ortak koşmaktan · بِٱللَّهِ Allah'ın · مَا şeyleri · لَمْ indirmediği · يُنَزِّلْ · بِهِۦ hakkında · عَلَيْكُمْ size · سُلْطَـٰنًۭا ۚ hiçbir delil · فَأَىُّ şimdi hangisi · ٱلْفَرِيقَيْنِ iki topluluktan · أَحَقُّ daha layıktır · بِٱلْأَمْنِ ۖ güvende olmağa · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · تَعْلَمُونَ biliyor
ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَلَمۡ يَلۡبِسُوٓاْ إِيمَٰنَهُم بِظُلۡمٍ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمُ ٱلۡأَمۡنُ وَهُم مُّهۡتَدُونَ ﴿82﴾
elleẕîne âmenû velem yelbisû îmânehüm biżulmin ülâike lehümü-l'emnü vehüm mühtedûn.
82. İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَلَمْ ve · يَلْبِسُوٓا۟ bulamayanlar · إِيمَـٰنَهُم imanlarını · بِظُلْمٍ bir haksızlıkla · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُمُ onlarındır · ٱلْأَمْنُ güven · وَهُم ve onlardır · مُّهْتَدُونَ doğru yolu bulanlar da
وَتِلۡكَ حُجَّتُنَآ ءَاتَيۡنَٰهَآ إِبۡرَٰهِيمَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦۚ نَرۡفَعُ دَرَجَٰتࣲ مَّن نَّشَآءُۗ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمࣱ ﴿83﴾
vetilke ḥuccetünâ âteynâhâ ibrâhîme `alâ ḳavmih. nerfe`u deracâtim men neşâ'. inne rabbeke ḥakîmün `alîm.
83. İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim’e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
وَتِلْكَ işte bunlar · حُجَّتُنَآ hüccetlerimizdir · ءَاتَيْنَـٰهَآ verdiğimiz · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'e · عَلَىٰ karşı · قَوْمِهِۦ ۚ kavmine · نَرْفَعُ yükseltiriz · دَرَجَـٰتٍۢ derecelerle · مَّن kimseyi · نَّشَآءُ ۗ dilediğimiz · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir · عَلِيمٌۭ bilendir
وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ إِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَۚ كُلًّا هَدَيۡنَاۚ وَنُوحًا هَدَيۡنَا مِن قَبۡلُۖ وَمِن ذُرِّيَّتِهِۦ دَاوُۥدَ وَسُلَيۡمَٰنَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَىٰ وَهَٰرُونَۚ وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿84﴾
vevehebnâ lehû isḥâḳa veya`ḳûb. küllen hedeynâ. venûḥan hedeynâ min ḳablü vemin ẕürriyyetihî dâvûde vesüleymâne veeyyûbe veyûsüfe vemûsâ vehârûn. vekeẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
84. Biz ona İshak ve Ya‘kūb’u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nûh’u ve onun soyundan Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.
Kelime meali
وَوَهَبْنَا ve biz hediye ettik · لَهُۥٓ ona · إِسْحَـٰقَ İshak'ı · وَيَعْقُوبَ ۚ ve Ya'kub'u da · كُلًّا hepsine de · هَدَيْنَا ۚ doğru yolu gösterdik · وَنُوحًا Nuh'a · هَدَيْنَا yol göstermiştik · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · وَمِن ve · ذُرِّيَّتِهِۦ onun soyundan · دَاوُۥدَ Davud'a · وَسُلَيْمَـٰنَ ve Süleyman'a · وَأَيُّوبَ ve Eyyub'a · وَيُوسُفَ ve Yusuf'a · وَمُوسَىٰ ve Musa'ya · وَهَـٰرُونَ ۚ ve Harun'a · وَكَذَٰلِكَ ve böylece · نَجْزِى biz ödüllendiririz · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananları
وَزَكَرِيَّا وَيَحۡيَىٰ وَعِيسَىٰ وَإِلۡيَاسَۖ كُلࣱّ مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿85﴾
vezekeriyyâ veyaḥyâ ve`îsâ veilyâs. küllüm mine-ṣṣâliḥîn.
85. Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve İlyâs’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.
Kelime meali
وَزَكَرِيَّا ve Zekeriyya'ya · وَيَحْيَىٰ ve Yahya'ya · وَعِيسَىٰ ve Îsa · وَإِلْيَاسَ ۖ ve İlyas'a · كُلٌّۭ hepsi · مِّنَ salihlerden (idi) · ٱلصَّـٰلِحِينَ
وَإِسۡمَٰعِيلَ وَٱلۡيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطࣰ اۚ وَكُلࣰّ ا فَضَّلۡنَا عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿86﴾
veismâ`île velyese`a veyûnüse velûṭâ. veküllen feḍḍalnâ `ale-l`âlemîn.
86. İsmâil, Elyesa‘, Yûnus ve Lût’u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
Kelime meali
وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il'e · وَٱلْيَسَعَ ve el-Yesa'a · وَيُونُسَ ve Yunus'a · وَلُوطًۭا ۚ ve Lut'a da · وَكُلًّۭا hepsini · فَضَّلْنَا üstün kıldık · عَلَى üzerine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler
وَمِنۡ ءَابَآئِهِمۡ وَذُرِّيَّٰتِهِمۡ وَإِخۡوَٰنِهِمۡۖ وَٱجۡتَبَيۡنَٰهُمۡ وَهَدَيۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ﴿87﴾
vemin âbâihim veẕürriyyâtihim veiḫvânihim. vectebeynâhüm vehedeynâhüm ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.
87. Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını, evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik.
Kelime meali
وَمِنْ ve · ءَابَآئِهِمْ babalarından · وَذُرِّيَّـٰتِهِمْ ve çocuklarından · وَإِخْوَٰنِهِمْ ۖ ve kardeşlerinden · وَٱجْتَبَيْنَـٰهُمْ onları seçtik · وَهَدَيْنَـٰهُمْ ve onları ilettik · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
ذَٰلِكَ هُدَى ٱللَّهِ يَهۡدِي بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۚ وَلَوۡ أَشۡرَكُواْ لَحَبِطَ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿88﴾
ẕâlike hüde-llâhi yehdî bihî mey yeşâü min `ibâdih. velev eşrakû leḥabiṭa `anhüm mâ kânû ya`melûn.
88. İşte bu, Allah’ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Eğer onlar Allah’a ortak koşsalardı yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi.
Kelime meali
ذَٰلِكَ İşte bu · هُدَى hidayetidir · ٱللَّهِ Allah'ın · يَهْدِى doğru yola iletir · بِهِۦ bununla · مَن dilediğini · يَشَآءُ · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ ۚ · وَلَوْ eğer · أَشْرَكُوا۟ ortak koşsalardı · لَحَبِطَ boşa giderdi · عَنْهُم onlar · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yaptıkları
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحُكۡمَ وَٱلنُّبُوَّةَۚ فَإِن يَكۡفُرۡ بِهَا هَٰٓؤُلَآءِ فَقَدۡ وَكَّلۡنَا بِهَا قَوۡمࣰ ا لَّيۡسُواْ بِهَا بِكَٰفِرِينَ ﴿89﴾
ülâike-lleẕîne âteynâhümü-lkitâbe velḥukme vennübüvveh. feiy yekfür bihâ hâülâi feḳad vekkelnâ bihâ ḳavmel leysû bihâ bikâfirîn.
89. Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse muhakkak ki yerlerine, bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ İşte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · ءَاتَيْنَـٰهُمُ verdiğimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · وَٱلْحُكْمَ ve hüküm · وَٱلنُّبُوَّةَ ۚ ve peygamberlik · فَإِن eğer · يَكْفُرْ inkar ederse · بِهَا bunları · هَـٰٓؤُلَآءِ şimdi şunlar · فَقَدْ mukakkak · وَكَّلْنَا biz vekil bırakmışızdır · بِهَا bunlara · قَوْمًۭا bir toplumu · لَّيْسُوا۟ bunları etmeyecek · بِهَا inkar · بِكَـٰفِرِينَ
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ هَدَى ٱللَّهُۖ فَبِهُدَىٰهُمُ ٱقۡتَدِهۡۗ قُل لَّآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ أَجۡرًاۖ إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرَىٰ لِلۡعَٰلَمِينَ ﴿90﴾
ülâike-lleẕîne hede-llâhü febihüdâhümu-ḳtedih. ḳul lâ es'elüküm `aleyhi ecrâ. in hüve illâ ẕikrâ lil`âlemîn.
90. İşte o peygamberler, Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Şu halde onların rehberliğine uy. De ki: “Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum; bilinsin ki bu, bütün insanlığa bir öğütten ibarettir.”
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ İşte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · هَدَى hidayet ettikleridir · ٱللَّهُ ۖ Allah'ın · فَبِهُدَىٰهُمُ onların yoluna · ٱقْتَدِهْ ۗ uy · قُل de ki · لَّآ sizden istemiyorum · أَسْـَٔلُكُمْ · عَلَيْهِ ona karşılık · أَجْرًا ۖ bir ücret · إِنْ değildir · هُوَ O · إِلَّا ancak · ذِكْرَىٰ bir öğüttür · لِلْعَـٰلَمِينَ alemlere
وَمَا قَدَرُواْ ٱللَّهَ حَقَّ قَدۡرِهِۦٓ إِذۡ قَالُواْ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ عَلَىٰ بَشَرࣲ مِّن شَيۡءࣲۗ قُلۡ مَنۡ أَنزَلَ ٱلۡكِتَٰبَ ٱلَّذِي جَآءَ بِهِۦ مُوسَىٰ نُورࣰ ا وَهُدࣰ ى لِّلنَّاسِۖ تَجۡعَلُونَهُۥ قَرَاطِيسَ تُبۡدُونَهَا وَتُخۡفُونَ كَثِيرࣰ اۖ وَعُلِّمۡتُم مَّا لَمۡ تَعۡلَمُوٓاْ أَنتُمۡ وَلَآ ءَابَآؤُكُمۡۖ قُلِ ٱللَّهُۖ ثُمَّ ذَرۡهُمۡ فِي خَوۡضِهِمۡ يَلۡعَبُونَ ﴿91﴾
vemâ ḳaderü-llâhe ḥaḳḳa ḳadrihî iẕ ḳâlû mâ enzele-llâhü `alâ beşerim min şey'. ḳul men enzele-lkitâbe-lleẕî câe bihî mûsâ nûrav vehüdel linnâsi tec`alûnehû ḳarâṭîse tübdûnehâ vetuḫfûne keŝîrâ. ve`ullimtüm mâ lem ta`lemû entüm velâ âbâüküm. ḳuli-llâhü ŝümme ẕerhüm fî ḫavḍihim yel`abûn.
91. Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Nitekim “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” dediler. De ki: “Öyleyse Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?” Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler (Kur’an’da) size öğretilmiştir. (Resulüm!) Sen “Allah” de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oyalanadursunlar!
Kelime meali
وَمَا tanıyamadılar · قَدَرُوا۟ · ٱللَّهَ Allah'ı · حَقَّ hakkıyla · قَدْرِهِۦٓ O'nun kadrini · إِذْ zira · قَالُوا۟ dediler · مَآ indirmedi · أَنزَلَ · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerine · بَشَرٍۢ insan · مِّن bir şey · شَىْءٍۢ ۗ · قُلْ de ki · مَنْ kim · أَنزَلَ indirdi · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · ٱلَّذِى o ki · جَآءَ getirdi · بِهِۦ onu · مُوسَىٰ Musa · نُورًۭا nur olarak · وَهُدًۭى ve yol gösterici olarak · لِّلنَّاسِ ۖ insanlara · تَجْعَلُونَهُۥ siz onu haline getirip · قَرَاطِيسَ parça parça kağıtlar · تُبْدُونَهَا gösteriyorsunuz · وَتُخْفُونَ ve gizliyorsunuz · كَثِيرًۭا ۖ çoğunu da · وَعُلِّمْتُم ve size öğretildiği · مَّا şeylerin · لَمْ bilmediği · تَعْلَمُوٓا۟ · أَنتُمْ ne sizin · وَلَآ ne de babalarınızın · ءَابَآؤُكُمْ ۖ · قُلِ de ki · ٱللَّهُ ۖ Alah · ثُمَّ sonra · ذَرْهُمْ bırak onları · فِى daldıkları bataklıkta · خَوْضِهِمْ · يَلْعَبُونَ oynayadursunlar
وَهَٰذَا كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ مُبَارَكࣱ مُّصَدِّقُ ٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ ٱلۡقُرَىٰ وَمَنۡ حَوۡلَهَاۚ وَٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۖ وَهُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ﴿92﴾
vehâẕâ kitâbün enzelnâhü mübâraküm müṣaddiḳu-lleẕî beyne yedeyhi velitünẕira ümme-lḳurâ vemen ḥavlehâ. velleẕîne yü'minûne bil'âḫirati yü'minûne bihî vehüm `alâ ṣalâtihim yüḥâfiżûn.
92. Bu (Kur’an), Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz, kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını kılmaya hakkıyla devam ederler.
Kelime meali
وَهَـٰذَا bu da · كِتَـٰبٌ bir Kitaptır · أَنزَلْنَـٰهُ indirdiğimiz · مُبَارَكٌۭ mubarek · مُّصَدِّقُ doğrulayıcı · ٱلَّذِى arasındakini · بَيْنَ · يَدَيْهِ elleri · وَلِتُنذِرَ ve uyarman için · أُمَّ anası · ٱلْقُرَىٰ şehirlerin · وَمَنْ kimseleri · حَوْلَهَا ۚ çevresindeki · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · يُؤْمِنُونَ inananU(lar) · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · يُؤْمِنُونَ inanırlar; · بِهِۦ ۖ buna · وَهُمْ ve onlar · عَلَىٰ namazlarına · صَلَاتِهِمْ · يُحَافِظُونَ devam ederler
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ قَالَ أُوحِيَ إِلَيَّ وَلَمۡ يُوحَ إِلَيۡهِ شَيۡءࣱ وَمَن قَالَ سَأُنزِلُ مِثۡلَ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُۗ وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذِ ٱلظَّٰلِمُونَ فِي غَمَرَٰتِ ٱلۡمَوۡتِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ بَاسِطُوٓاْ أَيۡدِيهِمۡ أَخۡرِجُوٓاْ أَنفُسَكُمُۖ ٱلۡيَوۡمَ تُجۡزَوۡنَ عَذَابَ ٱلۡهُونِ بِمَا كُنتُمۡ تَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ غَيۡرَ ٱلۡحَقِّ وَكُنتُمۡ عَنۡ ءَايَٰتِهِۦ تَسۡتَكۡبِرُونَ ﴿93﴾
vemen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕiben ev ḳâle ûḥiye ileyye velem yûḥa ileyhi şey'üv vemen ḳâle seünzilü miŝle mâ enzele-llâh. velev terâ iẕi-żżâlimûne fî gamerâti-lmevti velmelâiketü bâsiṭû eydîhim. aḫricû enfüseküm. elyevme tüczevne `aẕâbe-lhûni bimâ küntüm teḳûlûne `ale-llâhi gayra-lḥaḳḳi veküntüm `an âyâtihî testekbirûn.
93. Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahiy geldi” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim” diyenlerden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen!
Kelime meali
وَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ kimseden · ٱفْتَرَىٰ uyduran · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا yalan · أَوْ ya da · قَالَ diyenden · أُوحِىَ vahyolundu · إِلَىَّ bana · وَلَمْ vahyedilmemiş iken · يُوحَ · إِلَيْهِ kendisine · شَىْءٌۭ bir şey · وَمَن ve kimseden · قَالَ diyen · سَأُنزِلُ ben de indireceğim · مِثْلَ gibi · مَآ şey · أَنزَلَ indirdiği · ٱللَّهُ ۗ Allah'ın · وَلَوْ eğer · تَرَىٰٓ bir görsen · إِذِ zalimleri · ٱلظَّـٰلِمُونَ · فِى içinde · غَمَرَٰتِ dalgaları · ٱلْمَوْتِ ölüm · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ ve melekler · بَاسِطُوٓا۟ uzatmış · أَيْدِيهِمْ ellerini · أَخْرِجُوٓا۟ haydi çıkarın · أَنفُسَكُمُ ۖ canlarınızı · ٱلْيَوْمَ bugün · تُجْزَوْنَ cezalandırılacaksınız · عَذَابَ azabıyla · ٱلْهُونِ alçaklık · بِمَا dolayı · كُنتُمْ olmanızdan · تَقُولُونَ söylüyor · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · غَيْرَ olmayanı · ٱلْحَقِّ gerçek · وَكُنتُمْ ve · عَنْ O'nun ayetlerine karşı · ءَايَـٰتِهِۦ · تَسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslamanızdan
وَلَقَدۡ جِئۡتُمُونَا فُرَٰدَىٰ كَمَا خَلَقۡنَٰكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةࣲ وَتَرَكۡتُم مَّا خَوَّلۡنَٰكُمۡ وَرَآءَ ظُهُورِكُمۡۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمۡ شُفَعَآءَكُمُ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُمۡ أَنَّهُمۡ فِيكُمۡ شُرَكَٰٓؤُاْۚ لَقَد تَّقَطَّعَ بَيۡنَكُمۡ وَضَلَّ عَنكُم مَّا كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ ﴿94﴾
veleḳad ci'tümûnâ fürâdâ kemâ ḫalaḳnâküm evvele merrativ veteraktüm mâ ḫavvelnâküm verâe żuhûriküm. vemâ nerâ me`aküm şüfe`âekümü-lleẕîne za`amtüm ennehüm fîküm şürakâ'. leḳat teḳaṭṭa`a beyneküm veḍalle `anküm mâ küntüm tez`umûn.
94. Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Hakkınızda (yaratılışınızda) ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış, (tanrı) sandığınız şeyler sizi bırakıp gitmiştir.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · جِئْتُمُونَا yine bize geldiniz · فُرَٰدَىٰ tek olarak · كَمَا gibi · خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattığımız · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۢ kez · وَتَرَكْتُم ve bıraktınız · مَّا şeyleri · خَوَّلْنَـٰكُمْ sizi hayaline daldırdığımız · وَرَآءَ arkasında · ظُهُورِكُمْ ۖ sırtlarınız · وَمَا ve görmüyoruz · نَرَىٰ · مَعَكُمْ yanınızda · شُفَعَآءَكُمُ şefaatçilerinizi · ٱلَّذِينَ kimseleri · زَعَمْتُمْ sandığınız · أَنَّهُمْ onların · فِيكُمْ içinizden · شُرَكَـٰٓؤُا۟ ۚ ortak olduklarını · لَقَد andolsun · تَّقَطَّعَ (bağlar) kesilmiş · بَيْنَكُمْ aranızdaki · وَضَلَّ ve kaybolup gitmiştir · عَنكُم sizden · مَّا şeyler · كُنتُمْ sandığınız · تَزْعُمُونَ
۞إِنَّ ٱللَّهَ فَالِقُ ٱلۡحَبِّ وَٱلنَّوَىٰۖ يُخۡرِجُ ٱلۡحَيَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَمُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتِ مِنَ ٱلۡحَيِّۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُۖ فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ ﴿95﴾
inne-llâhe fâliḳu-lḥabbi vennevâ. yuḫricü-lḥayye mine-lmeyyiti vemuḫricü-lmeyyiti mine-lḥayy. ẕâlikümü-llâhü feennâ tü'fekûn.
95. Tohumu ve çekirdeği çatlatan şüphesiz Allah’tır; O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarmaktadır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz!
Kelime meali
۞ إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'tır · فَالِقُ yaran · ٱلْحَبِّ daneyi · وَٱلنَّوَىٰ ۖ ve çekirdeği · يُخْرِجُ çıkarır · ٱلْحَىَّ diriyi · مِنَ ölüden · ٱلْمَيِّتِ · وَمُخْرِجُ ve çıkarır · ٱلْمَيِّتِ ölüyü · مِنَ diriden · ٱلْحَىِّ ۚ · ذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ ۖ Allah · فَأَنَّىٰ o halde nasıl · تُؤْفَكُونَ çevriliyorsunuz
فَالِقُ ٱلۡإِصۡبَاحِ وَجَعَلَ ٱلَّيۡلَ سَكَنࣰ ا وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ حُسۡبَانࣰ اۚ ذَٰلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ ﴿96﴾
fâliḳu-l'iṣbâḥ. vece`ale-lleyle sekenev veşşemse velḳamera ḥusbânâ. ẕâlike taḳdîru-l`azîzi-l`alîm.
96. Sabahı aydınlatan O’dur. Ve O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, aziz ve alîm olan Allah’ın takdiridir.
Kelime meali
فَالِقُ karanlığı yarıp · ٱلْإِصْبَاحِ sabahı ortaya çıkarmış · وَجَعَلَ ve kılmıştır · ٱلَّيْلَ geceyi · سَكَنًۭا dinlenme zamanı · وَٱلشَّمْسَ ve güneşi · وَٱلْقَمَرَ ve ayı · حُسْبَانًۭا ۚ hesap (ölçüsü) yapmıştır · ذَٰلِكَ bu · تَقْدِيرُ takdiridir · ٱلْعَزِيزِ o üstün · ٱلْعَلِيمِ bilen(Allah)ın
وَهُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلنُّجُومَ لِتَهۡتَدُواْ بِهَا فِي ظُلُمَٰتِ ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِۗ قَدۡ فَصَّلۡنَا ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿97﴾
vehüve-lleẕî ce`ale lekümü-nnücûme litehtedû bihâ fî żulümâti-lberri velbaḥr. ḳad feṣṣalne-l'âyâti liḳavmiy ya`lemûn.
97. O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır. Gerçekten biz, anlayan bir topluluk için kanıtları birer birer açıkladık.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى kimse · جَعَلَ yaratan · لَكُمُ sizin için · ٱلنُّجُومَ yıldızları · لِتَهْتَدُوا۟ yol bulasınız diye · بِهَا onlarla · فِى karanlıklarında · ظُلُمَـٰتِ · ٱلْبَرِّ karanın · وَٱلْبَحْرِ ۗ ve denizin · قَدْ gerçekten · فَصَّلْنَا biz genişçe açıkladık · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْلَمُونَ bilen
وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَكُم مِّن نَّفۡسࣲ وَٰحِدَةࣲ فَمُسۡتَقَرࣱّ وَمُسۡتَوۡدَعࣱۗ قَدۡ فَصَّلۡنَا ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَفۡقَهُونَ ﴿98﴾
vehüve-lleẕî enşeeküm min nefsiv vâḥidetin femüsteḳarruv vemüstevda`. ḳad feṣṣalne-l'âyâti liḳavmiy yefḳahûn.
98. O, sizi bir tek nefisten yaratmıştır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Gerçekten biz, derinlemesine düşünen bir topluluk için kanıtları birer birer açıkladık.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِىٓ kimse · أَنشَأَكُم sizi inşa eden · مِّن nefisten · نَّفْسٍۢ · وَٰحِدَةٍۢ bir tek · فَمُسْتَقَرٌّۭ (sizin için) bir karar · وَمُسْتَوْدَعٌۭ ۗ ve emanet yeri vardır · قَدْ gerçekten · فَصَّلْنَا biz genişçe açıkladık · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَفْقَهُونَ anlayan
وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَخۡرَجۡنَا بِهِۦ نَبَاتَ كُلِّ شَيۡءࣲ فَأَخۡرَجۡنَا مِنۡهُ خَضِرࣰ ا نُّخۡرِجُ مِنۡهُ حَبࣰّ ا مُّتَرَاكِبࣰ ا وَمِنَ ٱلنَّخۡلِ مِن طَلۡعِهَا قِنۡوَانࣱ دَانِيَةࣱ وَجَنَّٰتࣲ مِّنۡ أَعۡنَابࣲ وَٱلزَّيۡتُونَ وَٱلرُّمَّانَ مُشۡتَبِهࣰ ا وَغَيۡرَ مُتَشَٰبِهٍۗ ٱنظُرُوٓاْ إِلَىٰ ثَمَرِهِۦٓ إِذَآ أَثۡمَرَ وَيَنۡعِهِۦٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكُمۡ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿99﴾
vehüve-lleẕî enzele mine-ssemâi mââ. feaḫracnâ bihî nebâte külli şey'in feaḫracnâ minhü ḫaḍiran nuḫricü minhü ḥabbem müterâkibâ. vemine-nnaḫli min ṭal`ihâ ḳinvânün dâniyetüv vecennâtim min a`nâbiv vezzeytûne verrummâne müştebihev vegayra müteşâbih.-nżurû ilâ ŝemerihî iẕâ eŝmera veyen`ih. inne fî ẕâliküm leâyâtil liḳavmiy yü'minûn.
99. Gökten su indiren O’dur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de, kendisinden üst üste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşil bitki, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik; birbirine benzeyeni var, benzemeyeni var. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir topluluk için ibretler vardır.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِىٓ kimse · أَنزَلَ indiren · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ suyu · فَأَخْرَجْنَا çıkardık · بِهِۦ onunla · نَبَاتَ bitkiyi · كُلِّ her · شَىْءٍۢ çeşit · فَأَخْرَجْنَا ve çıkardık · مِنْهُ o (bitki)den · خَضِرًۭا bir filiz · نُّخْرِجُ çıkarıyoruz · مِنْهُ ondan da · حَبًّۭا daneler · مُّتَرَاكِبًۭا birbiri üzerine binmiş · وَمِنَ hurmanın · ٱلنَّخْلِ · مِن tomurcuğundan · طَلْعِهَا · قِنْوَانٌۭ sarkan · دَانِيَةٌۭ salkımlar · وَجَنَّـٰتٍۢ ve bahçeleri · مِّنْ üzüm · أَعْنَابٍۢ · وَٱلزَّيْتُونَ ve zeytin · وَٱلرُّمَّانَ ve nar · مُشْتَبِهًۭا (kimi) birbirine benzer · وَغَيْرَ (kimi) benzemez · مُتَشَـٰبِهٍ ۗ · ٱنظُرُوٓا۟ bakın · إِلَىٰ meyvesine · ثَمَرِهِۦٓ · إِذَآ zaman · أَثْمَرَ meyve verirken · وَيَنْعِهِۦٓ ۚ ve olgunlaştığı · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكُمْ · لَـَٔايَـٰتٍۢ çok ibret vardır · لِّقَوْمٍۢ toplumu için · يُؤْمِنُونَ inananlar
وَجَعَلُواْ لِلَّهِ شُرَكَآءَ ٱلۡجِنَّ وَخَلَقَهُمۡۖ وَخَرَقُواْ لَهُۥ بَنِينَ وَبَنَٰتِۭ بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿100﴾
vece`alû lillâhi şürakâe-lcinne veḫaleḳahüm veḫaraḳû lehû benîne vebenâtim bigayri `ilm. sübḥânehû vete`âlâ `ammâ yeṣifûn.
100. Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.
Kelime meali
وَجَعَلُوا۟ ve yaptılar · لِلَّهِ Allah'a · شُرَكَآءَ ortak · ٱلْجِنَّ cinleri · وَخَلَقَهُمْ ۖ halbuki onları O yaratmıştır · وَخَرَقُوا۟ ve icadettiler · لَهُۥ O'na · بَنِينَ oğullar · وَبَنَـٰتٍۭ ve kızlar · بِغَيْرِ bilmeden · عِلْمٍۢ ۚ · سُبْحَـٰنَهُۥ O münezzehtir · وَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا onların nitelemelerinden · يَصِفُونَ
بَدِيعُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُۥ وَلَدࣱ وَلَمۡ تَكُن لَّهُۥ صَٰحِبَةࣱۖ وَخَلَقَ كُلَّ شَيۡءࣲۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ ﴿101﴾
bedî`u-ssemâvâti vel'arḍ. ennâ yekûnü lehû veledüv velem tekül lehû ṣâḥibeh. veḫaleḳa külle şey'. vehüve bikülli şey'in `alîm.
101. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur.
Kelime meali
بَدِيعُ yoktan var edendir · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yeri · أَنَّىٰ nasıl? · يَكُونُ olabilir · لَهُۥ O'nun · وَلَدٌۭ çocuğu · وَلَمْ yoktur · تَكُن · لَّهُۥ kendisinin · صَـٰحِبَةٌۭ ۖ bir eşi · وَخَلَقَ ve O yaratmıştır · كُلَّ her · شَىْءٍۢ ۖ şeyi · وَهُوَ ve O · بِكُلِّ her · شَىْءٍ şeyi · عَلِيمٌۭ bilendir
ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمۡۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ خَٰلِقُ كُلِّ شَيۡءࣲ فَٱعۡبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ وَكِيلࣱ ﴿102﴾
ẕâlikümü-llâhü rabbüküm. lâ ilâhe illâ hû. ḫâliḳu külli şey'in fa`büdûh. vehüve `alâ külli şey'iv vekîl.
102. İşte bu Allah sizin rabbinizdir. O’ndan başka tanrı yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin, O her şeye vekildir (Güvenilip dayanılacak tek varlık O’dur).
Kelime meali
ذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّكُمْ ۖ Rabbiniz · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · خَـٰلِقُ (O) yaratıcısıdır · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · فَٱعْبُدُوهُ ۚ O'na kulluk edin · وَهُوَ ve O · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · وَكِيلٌۭ vekildir
لَّا تُدۡرِكُهُ ٱلۡأَبۡصَٰرُ وَهُوَ يُدۡرِكُ ٱلۡأَبۡصَٰرَۖ وَهُوَ ٱللَّطِيفُ ٱلۡخَبِيرُ ﴿103﴾
lâ tüdrikühü-l'ebṣâr. vehüve yüdrikü-l'ebṣâr. vehüve-lleṭîfü-lḫabîr.
103. Gözler O’nu idrak edemez, hâlbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.
Kelime meali
لَّا O'nu görmez · تُدْرِكُهُ · ٱلْأَبْصَـٰرُ gözler · وَهُوَ ve O · يُدْرِكُ görür · ٱلْأَبْصَـٰرَ ۖ gözleri · وَهُوَ ve O · ٱللَّطِيفُ latiftir · ٱلْخَبِيرُ herşeyi haber alandır
قَدۡ جَآءَكُم بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمۡۖ فَمَنۡ أَبۡصَرَ فَلِنَفۡسِهِۦۖ وَمَنۡ عَمِيَ فَعَلَيۡهَاۚ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيۡكُم بِحَفِيظࣲ ﴿104﴾
ḳad câeküm beṣâiru mir rabbiküm. femen ebṣara felinefsih. vemen `amiye fe`aleyhâ. vemâ ene `aleyküm biḥafîż.
104. Doğrusu size rabbiniz tarafından basîretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de görmezse zararı kendinedir. (De ki:) “Ben üzerinize bekçi değilim.”
Kelime meali
قَدْ doğrusu · جَآءَكُم size geldi · بَصَآئِرُ basiretler · مِن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ ۖ · فَمَنْ artık kim · أَبْصَرَ görürse · فَلِنَفْسِهِۦ ۖ (yararı) kendisinedir · وَمَنْ ve kim de · عَمِىَ kör olursa · فَعَلَيْهَا ۚ (zararı) kendisinedir · وَمَآ ve değilim · أَنَا۠ ben · عَلَيْكُم sizin üzerinize · بِحَفِيظٍۢ bekçi
وَكَذَٰلِكَ نُصَرِّفُ ٱلۡأٓيَٰتِ وَلِيَقُولُواْ دَرَسۡتَ وَلِنُبَيِّنَهُۥ لِقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿105﴾
vekeẕâlike nüṣarrifü-l'âyâti veliyeḳûlû deraste velinübeyyinehû liḳavmiy ya`lemûn.
105. Böylece biz âyetleri, duruma göre farklı tarzlarda gönderiyoruz ki, “İyi öğrenmişsin” desinler ve biz, anlayan topluluk için Kur’an’ı iyice açıklamış olalım.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve işte böylece · نُصَرِّفُ döne döne açıklıyoruz · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · وَلِيَقُولُوا۟ desinler diye · دَرَسْتَ sen ders almışsın · وَلِنُبَيِّنَهُۥ ve onu iyice açıklayalım diye · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْلَمُونَ bilen
ٱتَّبِعۡ مَآ أُوحِيَ إِلَيۡكَ مِن رَّبِّكَۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ وَأَعۡرِضۡ عَنِ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿106﴾
ittebi` mâ ûḥiye ileyke mir rabbik. lâ ilâhe illâ hû. vea`riḍ `ani-lmüşrikîn.
106. Rabbinden sana vahyolunana uy. O’ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.
Kelime meali
ٱتَّبِعْ tabi ol · مَآ şeye · أُوحِىَ vahyolunan · إِلَيْكَ sana · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ ۖ · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · وَأَعْرِضْ ve yüz çevir · عَنِ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَآ أَشۡرَكُواْۗ وَمَا جَعَلۡنَٰكَ عَلَيۡهِمۡ حَفِيظࣰ اۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡهِم بِوَكِيلࣲ ﴿107﴾
velev şâe-llâhü mâ eşrakû. vemâ ce`alnâke `aleyhim ḥafîżâ. vemâ ente `aleyhim bivekîl.
107. Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · شَآءَ isteseydi · ٱللَّهُ Allah · مَآ ortak koşmazlardı · أَشْرَكُوا۟ ۗ · وَمَا biz seni yapmadık · جَعَلْنَـٰكَ · عَلَيْهِمْ onların üzerine · حَفِيظًۭا ۖ bekçi · وَمَآ ve değilsin · أَنتَ sen · عَلَيْهِم onlara · بِوَكِيلٍۢ vekil
وَلَا تَسُبُّواْ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ فَيَسُبُّواْ ٱللَّهَ عَدۡوَۢا بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۗ كَذَٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمۡ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِم مَّرۡجِعُهُمۡ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿108﴾
velâ tesübbü-lleẕîne yed`ûne min dûni-llâhi feyesübbü-llâhe `advem bigayri `ilm. keẕâlike zeyyennâ likülli ümmetin `amelehüm ŝümme ilâ rabbihim merci`uhüm feyünebbiühüm bimâ kânû ya`melûn.
108. Allah’tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini çekici gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.
Kelime meali
وَلَا sövmeyin ki · تَسُبُّوا۟ · ٱلَّذِينَ kimselere · يَدْعُونَ yalvardıkların · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · فَيَسُبُّوا۟ onlar da sövmesinler · ٱللَّهَ Allah'a · عَدْوًۢا taşkınlıkla · بِغَيْرِ bilmeyerek · عِلْمٍۢ ۗ · كَذَٰلِكَ böyle · زَيَّنَّا biz süslü gösterdik · لِكُلِّ her · أُمَّةٍ ümmete · عَمَلَهُمْ yaptıkları işi · ثُمَّ sonunda · إِلَىٰ Rablerinedir · رَبِّهِم · مَّرْجِعُهُمْ dönüşleri · فَيُنَبِّئُهُم O haber verecektir · بِمَا şeyleri · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapmış
وَأَقۡسَمُواْ بِٱللَّهِ جَهۡدَ أَيۡمَٰنِهِمۡ لَئِن جَآءَتۡهُمۡ ءَايَةࣱ لَّيُؤۡمِنُنَّ بِهَاۚ قُلۡ إِنَّمَا ٱلۡأٓيَٰتُ عِندَ ٱللَّهِۖ وَمَا يُشۡعِرُكُمۡ أَنَّهَآ إِذَا جَآءَتۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿109﴾
veaḳsemû billâhi cehde eymânihim lein câethüm âyetüh leyü'minünne bihâ. ḳul inneme-l'âyâtü `inde-llâhi vemâ yüş`iruküm ennehâ iẕâ câet lâ yü'minûn.
109. Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: “Mûcizeler ancak Allah’a aittir.” Ama mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?
Kelime meali
وَأَقْسَمُوا۟ ve yemin ettiler · بِٱللَّهِ Allah'a · جَهْدَ güçlü · أَيْمَـٰنِهِمْ yeminleriyle · لَئِن eğer · جَآءَتْهُمْ kendilerine gelirse · ءَايَةٌۭ bir mu'cize · لَّيُؤْمِنُنَّ mutlaka inanacaklarına · بِهَا ۚ ona · قُلْ de ki · إِنَّمَا ancak · ٱلْـَٔايَـٰتُ Mu'cizeler · عِندَ katındadır · ٱللَّهِ ۖ Allah · وَمَا değil misiniz? · يُشْعِرُكُمْ şuurunda · أَنَّهَآ o (mu'cize) · إِذَا ne zaman · جَآءَتْ gelmiş olsa · لَا onlar inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
وَنُقَلِّبُ أَفۡـِٔدَتَهُمۡ وَأَبۡصَٰرَهُمۡ كَمَا لَمۡ يُؤۡمِنُواْ بِهِۦٓ أَوَّلَ مَرَّةࣲ وَنَذَرُهُمۡ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿110﴾
venüḳallibü ef'idetehüm veebṣârahüm kemâ lem yü'minû bihî evvele merrativ veneẕeruhüm fî ṭugyânihim ya`mehûn.
110. O’na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mûcize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak taşkınlıkları içinde bırakırız.
Kelime meali
وَنُقَلِّبُ ve ters çeviririz · أَفْـِٔدَتَهُمْ gönüllerini · وَأَبْصَـٰرَهُمْ ve gözlerini · كَمَا gibi · لَمْ inanmadıkları · يُؤْمِنُوا۟ · بِهِۦٓ ona · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۢ defasında · وَنَذَرُهُمْ ve bırakırız onları · فِى içinde · طُغْيَـٰنِهِمْ azgınlıkları · يَعْمَهُونَ bocalayıp dururlar
۞وَلَوۡ أَنَّنَا نَزَّلۡنَآ إِلَيۡهِمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَحَشَرۡنَا عَلَيۡهِمۡ كُلَّ شَيۡءࣲ قُبُلࣰ ا مَّا كَانُواْ لِيُؤۡمِنُوٓاْ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ يَجۡهَلُونَ ﴿111﴾
velev ennenâ nezzelnâ ileyhimü-lmelâikete vekellemehümü-lmevtâ veḥaşernâ `aleyhim külle şey'in ḳubülem mâ kânû liyü'minû illâ ey yeşâe-llâhü velâkinne ekŝerahüm yechelûn.
111. Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.
Kelime meali
۞ وَلَوْ ve eğer · أَنَّنَا biz · نَزَّلْنَآ indirseydik · إِلَيْهِمُ onlara · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ melekleri · وَكَلَّمَهُمُ ve kendilerine konuşsaydı · ٱلْمَوْتَىٰ ölüler · وَحَشَرْنَا ve toplayıp getirseydik · عَلَيْهِمْ onlara · كُلَّ her · شَىْءٍۢ şeyi · قُبُلًۭا karşılarına · مَّا onlar yine de · كَانُوا۟ · لِيُؤْمِنُوٓا۟ inanmazlardı · إِلَّآ dışında · أَن dilemesi · يَشَآءَ · ٱللَّهُ Allah'ın · وَلَـٰكِنَّ ve fakat · أَكْثَرَهُمْ çokları · يَجْهَلُونَ cahillik ederler
وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوࣰّ ا شَيَٰطِينَ ٱلۡإِنسِ وَٱلۡجِنِّ يُوحِي بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضࣲ زُخۡرُفَ ٱلۡقَوۡلِ غُرُورࣰ اۚ وَلَوۡ شَآءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُۖ فَذَرۡهُمۡ وَمَا يَفۡتَرُونَ ﴿112﴾
vekeẕâlike ce`alnâ likülli nebiyyin `adüvven şeyâṭîne-l'insi velcinni yûḥî ba`ḍuhüm ilâ ba`ḍin zuḫrufe-lḳavli gurûrâ. velev şâe rabbüke mâ fe`alûhü feẕerhüm vemâ yefterûn.
112–113. Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak da âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı sözlere) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri kötülüğü bundan böyle de işlemeye devam etsinler.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · جَعَلْنَا biz yaptık · لِكُلِّ her · نَبِىٍّ peygambere · عَدُوًّۭا düşman · شَيَـٰطِينَ şeytanlarını · ٱلْإِنسِ insan · وَٱلْجِنِّ ve cin · يُوحِى fısıldarlar · بَعْضُهُمْ bir kısmı · إِلَىٰ diğerlerine · بَعْضٍۢ · زُخْرُفَ yaldızlı · ٱلْقَوْلِ sözler · غُرُورًۭا ۚ aldatmak için · وَلَوْ ve eğer · شَآءَ dileseydi · رَبُّكَ Rabbin · مَا onu yapamazlardı · فَعَلُوهُ ۖ · فَذَرْهُمْ artık onları baş başa bırak · وَمَا şeylerle · يَفْتَرُونَ uydurdukları
وَلِتَصۡغَىٰٓ إِلَيۡهِ أَفۡـِٔدَةُ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ وَلِيَرۡضَوۡهُ وَلِيَقۡتَرِفُواْ مَا هُم مُّقۡتَرِفُونَ ﴿113﴾
velitaṣgâ ileyhi ef'idetü-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati veliyerḍavhü veliyaḳterifû mâ hüm muḳterifûn.
Kelime meali
وَلِتَصْغَىٰٓ ve meyletsin · إِلَيْهِ ona · أَفْـِٔدَةُ kalbleri · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا inanmayan(ların) · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · وَلِيَرْضَوْهُ ve ondan hoşlansınlar · وَلِيَقْتَرِفُوا۟ ve işlemeğe devam etsinler · مَا onların · هُم · مُّقْتَرِفُونَ işledikleri suçları
أَفَغَيۡرَ ٱللَّهِ أَبۡتَغِي حَكَمࣰ ا وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ إِلَيۡكُمُ ٱلۡكِتَٰبَ مُفَصَّلࣰ اۚ وَٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَعۡلَمُونَ أَنَّهُۥ مُنَزَّلࣱ مِّن رَّبِّكَ بِٱلۡحَقِّۖ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُمۡتَرِينَ ﴿114﴾
efegayra-llâhi ebtegî ḥakemev vehüve-lleẕî enzele ileykümü-lkitâbe müfeṣṣalâ. velleẕîne âteynâhümü-lkitâbe ya`lemûne ennehû münezzelüm mir rabbike bilḥaḳḳi felâ tekûnenne mine-lmümterîn.
114. (De ki:) “Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size kitabı açıklanmış olarak indiren O’dur.” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur’an’ın gerçekten rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!
Kelime meali
أَفَغَيْرَ başka mı? · ٱللَّهِ Allah'tan · أَبْتَغِى arayayım · حَكَمًۭا bir hakem · وَهُوَ ve O · ٱلَّذِىٓ indirmiş iken · أَنزَلَ · إِلَيْكُمُ size · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · مُفَصَّلًۭا ۚ açıklanmış olarak · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَاتَيْنَـٰهُمُ kendilerine verdiğimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · يَعْلَمُونَ bilirler · أَنَّهُۥ ki O gerçekten · مُنَزَّلٌۭ indirilmiştir · مِّن tarafından · رَّبِّكَ Rabbin · بِٱلْحَقِّ ۖ hak olarak · فَلَا hiç olma · تَكُونَنَّ · مِنَ kuşkulananlardan · ٱلْمُمْتَرِينَ
وَتَمَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدۡقࣰ ا وَعَدۡلࣰ اۚ لَّا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿115﴾
vetemmet kelimetü rabbike ṣidḳav ve`adlâ. lâ mübeddile likelimâtih. vehüve-ssemî`u-l`alîm.
115. Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
وَتَمَّتْ ve tamamlanmıştır · كَلِمَتُ sözü · رَبِّكَ Rabbinin · صِدْقًۭا doğruluk · وَعَدْلًۭا ۚ ve adalet bakımından · لَّا yoktur · مُبَدِّلَ değiştirebilecek · لِكَلِمَـٰتِهِۦ ۚ O'nun sözlerini · وَهُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
وَإِن تُطِعۡ أَكۡثَرَ مَن فِي ٱلۡأَرۡضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَإِنۡ هُمۡ إِلَّا يَخۡرُصُونَ ﴿116﴾
vein tüṭi` ekŝera men fi-l'arḍi yüḍillûke `an sebîli-llâh. iy yettebi`ûne ille-żżanne vein hüm illâ yaḫruṣûn.
116. Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.
Kelime meali
وَإِن eğer · تُطِعْ uysan · أَكْثَرَ çoğuna · مَن kimselerin · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · يُضِلُّوكَ seni saptırırlar · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · إِن onlar uyuyorlar · يَتَّبِعُونَ · إِلَّا sadece · ٱلظَّنَّ zanna · وَإِنْ ve · هُمْ onlar · إِلَّا sadece · يَخْرُصُونَ saçmalıyorlar
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ مَن يَضِلُّ عَن سَبِيلِهِۦۖ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ﴿117﴾
inne rabbeke hüve a`lemü mey yeḍillü `an sebîlih. vehüve a`lemü bilmühtedîn.
117. Muhakkak ki senin rabbin, evet O, kendi yolundan sapanları da, doğru yolda gidenleri de iyi bilmektedir.
Kelime meali
إِنَّ elbette · رَبَّكَ Rabbin · هُوَ O · أَعْلَمُ çok iyi bilir · مَن kimseleri · يَضِلُّ sapan(lar)ı · عَن yolundan · سَبِيلِهِۦ ۖ · وَهُوَ ve O · أَعْلَمُ çok iyi bilir · بِٱلْمُهْتَدِينَ hidayete erenleri
فَكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ ٱسۡمُ ٱللَّهِ عَلَيۡهِ إِن كُنتُم بِـَٔايَٰتِهِۦ مُؤۡمِنِينَ ﴿118﴾
fekülû mimmâ ẕükira-smü-llâhi `aleyhi in küntüm biâyâtihî mü'minîn.
118. Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O’nun adı anılarak kesilenlerden yiyin.
Kelime meali
فَكُلُوا۟ o halde yeyiniz · مِمَّا (hayvan)lardan · ذُكِرَ anılan · ٱسْمُ adı · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْهِ üzerine · إِن eğer · كُنتُم siz · بِـَٔايَـٰتِهِۦ O'nun ayetlerine · مُؤْمِنِينَ inanıyorsanız
وَمَا لَكُمۡ أَلَّا تَأۡكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ ٱسۡمُ ٱللَّهِ عَلَيۡهِ وَقَدۡ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيۡكُمۡ إِلَّا مَا ٱضۡطُرِرۡتُمۡ إِلَيۡهِۗ وَإِنَّ كَثِيرࣰ ا لَّيُضِلُّونَ بِأَهۡوَآئِهِم بِغَيۡرِ عِلۡمٍۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُعۡتَدِينَ ﴿119﴾
vemâ leküm ellâ te'külû mimmâ ẕükira-smü-llâhi `aleyhi veḳad feṣṣale leküm mâ ḥarrame `aleyküm illâ me-ḍṭurirtüm ileyh. veinne keŝîral leyüḍillûne biehvâihim bigayri `ilm. inne rabbeke hüve a`lemü bilmü`tedîn.
119. Üzerine Allah’ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.
Kelime meali
وَمَا ne oluyor ki? · لَكُمْ size · أَلَّا yemiyorsunuz · تَأْكُلُوا۟ · مِمَّا olanlardan · ذُكِرَ anılmış · ٱسْمُ adı · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْهِ üzerine · وَقَدْ ve muhakkak · فَصَّلَ açıklamıştır · لَكُم size · مَّا şeyleri · حَرَّمَ haram kıldığı · عَلَيْكُمْ size · إِلَّا dışında · مَا şeyleri · ٱضْطُرِرْتُمْ mecbur kaldıklarınız · إِلَيْهِ ۗ onlara · وَإِنَّ ve doğrusu · كَثِيرًۭا birçokları · لَّيُضِلُّونَ şaşırtıyorlar · بِأَهْوَآئِهِم keyiflerine uyarak · بِغَيْرِ olmaksızın · عِلْمٍ ۗ bir bilgileri · إِنَّ muhakkak ki · رَبَّكَ Rabbin · هُوَ O · أَعْلَمُ çok iyi bilir · بِٱلْمُعْتَدِينَ sınırı aşanları
وَذَرُواْ ظَٰهِرَ ٱلۡإِثۡمِ وَبَاطِنَهُۥٓۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡسِبُونَ ٱلۡإِثۡمَ سَيُجۡزَوۡنَ بِمَا كَانُواْ يَقۡتَرِفُونَ ﴿120﴾
veẕerû żâhira-l'iŝmi vebâṭineh. inne-lleẕîne yeksibûne-l'iŝme seyüczevne bimâ kânû yaḳterifûn.
120. Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.
Kelime meali
وَذَرُوا۟ ve bırakın · ظَـٰهِرَ açığını · ٱلْإِثْمِ günahın · وَبَاطِنَهُۥٓ ۚ ve gizlisini · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يَكْسِبُونَ kazananlar · ٱلْإِثْمَ günah · سَيُجْزَوْنَ cezasını çekeceklerdir · بِمَا olduklarının · كَانُوا۟ · يَقْتَرِفُونَ yapmış
وَلَا تَأۡكُلُواْ مِمَّا لَمۡ يُذۡكَرِ ٱسۡمُ ٱللَّهِ عَلَيۡهِ وَإِنَّهُۥ لَفِسۡقࣱۗ وَإِنَّ ٱلشَّيَٰطِينَ لَيُوحُونَ إِلَىٰٓ أَوۡلِيَآئِهِمۡ لِيُجَٰدِلُوكُمۡۖ وَإِنۡ أَطَعۡتُمُوهُمۡ إِنَّكُمۡ لَمُشۡرِكُونَ ﴿121﴾
velâ te'külû mimmâ lem yüẕkeri-smü-llâhi `aleyhi veinnehû lefisḳ. veinne-şşeyâṭîne leyûḥûne ilâ evliyâihim liyücâdilûküm. vein eṭa`tümûhüm inneküm lemüşrikûn.
121. Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.
Kelime meali
وَلَا yemeyiniz · تَأْكُلُوا۟ · مِمَّا şeylerden · لَمْ anılmayanlardan · يُذْكَرِ · ٱسْمُ adı · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْهِ üzerine · وَإِنَّهُۥ çünkü o · لَفِسْقٌۭ ۗ yoldan çıkmadır · وَإِنَّ ve şüphesiz · ٱلشَّيَـٰطِينَ şeytanlar · لَيُوحُونَ fısıldarlar · إِلَىٰٓ dostlarına · أَوْلِيَآئِهِمْ · لِيُجَـٰدِلُوكُمْ ۖ sizinle mücadele etmelerini · وَإِنْ ve eğer · أَطَعْتُمُوهُمْ onlara uyarsanız · إِنَّكُمْ şüphesiz siz de · لَمُشْرِكُونَ müşriklerden (olursunuz)
أَوَمَن كَانَ مَيۡتࣰ ا فَأَحۡيَيۡنَٰهُ وَجَعَلۡنَا لَهُۥ نُورࣰ ا يَمۡشِي بِهِۦ فِي ٱلنَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُۥ فِي ٱلظُّلُمَٰتِ لَيۡسَ بِخَارِجࣲ مِّنۡهَاۚ كَذَٰلِكَ زُيِّنَ لِلۡكَٰفِرِينَ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿122﴾
evemen kâne meyten feaḥyeynâhü vece`alnâ lehû nûray yemşî bihî fi-nnâsi kemem meŝelühû fi-żżulümâti leyse biḫâricim minhâ. keẕâlike züyyine lilkâfirîne mâ kânû ya`melûn.
122. Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir.
Kelime meali
أَوَمَن kimse gibi midir? · كَانَ iken · مَيْتًۭا ölü · فَأَحْيَيْنَـٰهُ kendisini dirilttiğimiz · وَجَعَلْنَا ve verdiğimiz · لَهُۥ kendisine · نُورًۭا bir ışık · يَمْشِى yürüyebileceği · بِهِۦ onunla · فِى arasında · ٱلنَّاسِ insanlar · كَمَن kimsenin · مَّثَلُهُۥ benzeri · فِى içindeki · ٱلظُّلُمَـٰتِ karanlıklar · لَيْسَ olmayan · بِخَارِجٍۢ çıkışı · مِّنْهَا ۚ ondan · كَذَٰلِكَ işte öyle · زُيِّنَ süslü gösterilmiştir · لِلْكَـٰفِرِينَ kafirlere · مَا (işler) · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor
وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَا فِي كُلِّ قَرۡيَةٍ أَكَٰبِرَ مُجۡرِمِيهَا لِيَمۡكُرُواْ فِيهَاۖ وَمَا يَمۡكُرُونَ إِلَّا بِأَنفُسِهِمۡ وَمَا يَشۡعُرُونَ ﴿123﴾
vekeẕâlike ce`alnâ fî külli ḳaryetin ekâbira mücrimîhâ liyemkürû fîhâ. vemâ yemkürûne illâ bienfüsihim vemâ yeş`urûn.
123. Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir. Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · جَعَلْنَا yaptık · فِى her · كُلِّ · قَرْيَةٍ kentin · أَكَـٰبِرَ büyüklerini · مُجْرِمِيهَا (oranın) suçluları · لِيَمْكُرُوا۟ tuzak kursunlar diye · فِيهَا ۖ orada · وَمَا (oysa) · يَمْكُرُونَ onlar tuzak kurmazlar · إِلَّا başkasına · بِأَنفُسِهِمْ kendilerinden · وَمَا ama farkında değillerdir · يَشْعُرُونَ
وَإِذَا جَآءَتۡهُمۡ ءَايَةࣱ قَالُواْ لَن نُّؤۡمِنَ حَتَّىٰ نُؤۡتَىٰ مِثۡلَ مَآ أُوتِيَ رُسُلُ ٱللَّهِۘ ٱللَّهُ أَعۡلَمُ حَيۡثُ يَجۡعَلُ رِسَالَتَهُۥۗ سَيُصِيبُ ٱلَّذِينَ أَجۡرَمُواْ صَغَارٌ عِندَ ٱللَّهِ وَعَذَابࣱ شَدِيدُۢ بِمَا كَانُواْ يَمۡكُرُونَ ﴿124﴾
veiẕâ câethüm âyetün ḳâlû len nü'mine ḥattâ nü'tâ miŝle mâ ûtiye rusülü-llâh. allâhü a`lemü ḥayŝü yec`alü risâleteh. seyüṣîbü-lleẕîne ecramû ṣagârun `inde-llâhi ve`aẕâbün şedîdüm bimâ kânû yemkürûn.
124. Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), “Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız” dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenler, yapıp durdukları hileler sebebiyle, Allah tarafından bir aşağılanmaya ve çetin bir azaba uğratılacaklardır.
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · جَآءَتْهُمْ onlara geldiği · ءَايَةٌۭ bir ayet · قَالُوا۟ dediler · لَن kat'iyyen inanmayız · نُّؤْمِنَ · حَتَّىٰ kadar · نُؤْتَىٰ bize verilinceye · مِثْلَ aynısı · مَآ verilenin · أُوتِىَ · رُسُلُ elçilerine · ٱللَّهِ ۘ Allah'ın · ٱللَّهُ Allah · أَعْلَمُ daha iyi bilir · حَيْثُ yeri · يَجْعَلُ koyacağı · رِسَالَتَهُۥ ۗ mesajını · سَيُصِيبُ erişecektir · ٱلَّذِينَ kimselere · أَجْرَمُوا۟ suç işleyen(lere) · صَغَارٌ bir aşağılık · عِندَ katında · ٱللَّهِ Allah · وَعَذَابٌۭ ve bir azab · شَدِيدٌۢ çetin · بِمَا karşı · كَانُوا۟ (yaptıkları) · يَمْكُرُونَ hilelerine
فَمَن يُرِدِ ٱللَّهُ أَن يَهۡدِيَهُۥ يَشۡرَحۡ صَدۡرَهُۥ لِلۡإِسۡلَٰمِۖ وَمَن يُرِدۡ أَن يُضِلَّهُۥ يَجۡعَلۡ صَدۡرَهُۥ ضَيِّقًا حَرَجࣰ ا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي ٱلسَّمَآءِۚ كَذَٰلِكَ يَجۡعَلُ ٱللَّهُ ٱلرِّجۡسَ عَلَى ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿125﴾
femey yüridi-llâhü ey yehdiyehû yeşraḥ ṣadrahû lil'islâm. vemey yürid ey yüḍillehû yec`al ṣadrahû ḍayyiḳan ḥaracen keennemâ yeṣṣa``adü fi-ssemâ'. keẕâlike yec`alü-llâhü-rricse `ale-lleẕîne lâ yü'minûn.
125. Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır.
Kelime meali
فَمَن kimi · يُرِدِ isterse · ٱللَّهُ Allah · أَن doğru yola iletmek · يَهْدِيَهُۥ · يَشْرَحْ açar · صَدْرَهُۥ onun göğsünü · لِلْإِسْلَـٰمِ ۖ İslam'a · وَمَن kimi de · يُرِدْ isterse · أَن saptırmak · يُضِلَّهُۥ · يَجْعَلْ yapar · صَدْرَهُۥ onun göğsünü · ضَيِّقًا daralmış · حَرَجًۭا tıkanık · كَأَنَّمَا gibi · يَصَّعَّدُ yükseliyor · فِى göğe · ٱلسَّمَآءِ ۚ · كَذَٰلِكَ işte böyle · يَجْعَلُ çökertir · ٱللَّهُ Allah · ٱلرِّجْسَ pislik (sıkıntı) · عَلَى üstüne · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا inanmayan(ların) · يُؤْمِنُونَ
وَهَٰذَا صِرَٰطُ رَبِّكَ مُسۡتَقِيمࣰ اۗ قَدۡ فَصَّلۡنَا ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَذَّكَّرُونَ ﴿126﴾
vehâẕâ ṣirâṭu rabbike müsteḳîmâ. ḳad feṣṣalne-l'âyâti liḳavmiy yeẕẕekkerûn.
126. Bu (din), rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık.
Kelime meali
وَهَـٰذَا işte budur · صِرَٰطُ yolu · رَبِّكَ Rabbinin · مُسْتَقِيمًۭا ۗ doğru · قَدْ muhakkak · فَصَّلْنَا biz geniş geniş açıkladık. · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ kavimler için · يَذَّكَّرُونَ öğüt alan
۞لَهُمۡ دَارُ ٱلسَّلَٰمِ عِندَ رَبِّهِمۡۖ وَهُوَ وَلِيُّهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿127﴾
lehüm dâru-sselâmi `inde rabbihim vehüve veliyyühüm bimâ kânû ya`melûn.
127. Rableri katında onlara esenlik yurdu vardır. Ve yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur.
Kelime meali
۞ لَهُمْ onlarındır · دَارُ yurdu · ٱلسَّلَـٰمِ esenlik · عِندَ katında · رَبِّهِمْ ۖ Rableri · وَهُوَ ve O · وَلِيُّهُم onların dostudur · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ olduklarından · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعࣰ ا يَٰمَعۡشَرَ ٱلۡجِنِّ قَدِ ٱسۡتَكۡثَرۡتُم مِّنَ ٱلۡإِنسِۖ وَقَالَ أَوۡلِيَآؤُهُم مِّنَ ٱلۡإِنسِ رَبَّنَا ٱسۡتَمۡتَعَ بَعۡضُنَا بِبَعۡضࣲ وَبَلَغۡنَآ أَجَلَنَا ٱلَّذِيٓ أَجَّلۡتَ لَنَاۚ قَالَ ٱلنَّارُ مَثۡوَىٰكُمۡ خَٰلِدِينَ فِيهَآ إِلَّا مَا شَآءَ ٱللَّهُۚ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمࣱ ﴿128﴾
veyevme yaḥşüruhüm cemî`â. yâ ma`şera-lcinni ḳadi-stekŝertüm mine-l'ins. veḳâle evliyâühüm mine-l'insi rabbene-stemte`a ba`ḍunâ biba`ḍiv vebelagnâ ecelene-lleẕî eccelte lenâ. ḳâle-nnâru meŝvâküm ḫâlidîne fîhâ illâ mâ şâe-llâh. inne rabbeke ḥakîmün `alîm.
128. Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, “Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız” (der). Onların insanlar arasındaki dostları ise, “Ey rabbimiz! Biz birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık” derler. Allah buyurur ki: “Allah’ın dilediği hariç olmak üzere, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.” Şüphesiz rabbin hikmet ve ilim sahibidir.
Kelime meali
وَيَوْمَ ve gün · يَحْشُرُهُمْ bir araya toplayacağı · جَمِيعًۭا hepsini · يَـٰمَعْشَرَ Ey topluluğu · ٱلْجِنِّ cinler · قَدِ muhakkak · ٱسْتَكْثَرْتُم siz çok uğraştınız · مِّنَ insanlarla · ٱلْإِنسِ ۖ · وَقَالَ derler ki · أَوْلِيَآؤُهُم onların dostları · مِّنَ insanlardan · ٱلْإِنسِ · رَبَّنَا Rabbimiz · ٱسْتَمْتَعَ yararlandık · بَعْضُنَا kimimiz · بِبَعْضٍۢ kimimizden · وَبَلَغْنَآ ve ulaştık · أَجَلَنَا sonuna · ٱلَّذِىٓ ki · أَجَّلْتَ verdiğin sürenin · لَنَا ۚ bize · قَالَ (Allah da) buyurur ki · ٱلنَّارُ ateştir · مَثْوَىٰكُمْ durağınız · خَـٰلِدِينَ ebedi kalacaksınız · فِيهَآ orada · إِلَّا hariç · مَا dilemesi · شَآءَ · ٱللَّهُ ۗ Allah'ın · إِنَّ şüphesiz; · رَبَّكَ Rabbin · حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir · عَلِيمٌۭ bilendir
وَكَذَٰلِكَ نُوَلِّي بَعۡضَ ٱلظَّٰلِمِينَ بَعۡضَۢا بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ﴿129﴾
vekeẕâlike nüvellî ba`ḍa-żżâlimîne ba`ḍam bimâ kânû yeksibûn.
129. İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına dost yaparız.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ işte böyle · نُوَلِّى peşine takarız · بَعْضَ bir kısmını · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin · بَعْضًۢا diğerlerinin · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ olduklarından · يَكْسِبُونَ kazanıyor(lar)
يَٰمَعۡشَرَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ رُسُلࣱ مِّنكُمۡ يَقُصُّونَ عَلَيۡكُمۡ ءَايَٰتِي وَيُنذِرُونَكُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَٰذَاۚ قَالُواْ شَهِدۡنَا عَلَىٰٓ أَنفُسِنَاۖ وَغَرَّتۡهُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَشَهِدُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ كَٰفِرِينَ ﴿130﴾
yâ ma`şera-lcinni vel'insi elem ye'tiküm rusülüm minküm yeḳuṣṣûne `aleyküm âyâtî veyünẕirûneküm liḳâe yevmiküm hâẕâ. ḳâlû şehidnâ `alâ enfüsinâ vegarrathümü-lḥayâtü-ddünyâ veşehidû `alâ enfüsihim ennehüm kânû kâfirîn.
130. Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz” derler; dünya hayatı onları aldatmış oldu ve (âhirette) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.
Kelime meali
يَـٰمَعْشَرَ Ey topluluğu · ٱلْجِنِّ cin · وَٱلْإِنسِ ve insan · أَلَمْ gelmedi mi? · يَأْتِكُمْ · رُسُلٌۭ elçiler · مِّنكُمْ içinizden · يَقُصُّونَ anlatan · عَلَيْكُمْ size · ءَايَـٰتِى ayetlerimi · وَيُنذِرُونَكُمْ ve sizi uyaran · لِقَآءَ karşılaşacağınıza dair · يَوْمِكُمْ gününüzle · هَـٰذَا ۚ bu · قَالُوا۟ dediler · شَهِدْنَا şahidiz · عَلَىٰٓ aleyhine · أَنفُسِنَا ۖ nefsimiz · وَغَرَّتْهُمُ onları aldattı · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَا dünya · وَشَهِدُوا۟ ve şahidlik ettiler · عَلَىٰٓ karşı · أَنفُسِهِمْ nefislerine · أَنَّهُمْ şüphesiz · كَانُوا۟ olduklarına · كَـٰفِرِينَ kafir
ذَٰلِكَ أَن لَّمۡ يَكُن رَّبُّكَ مُهۡلِكَ ٱلۡقُرَىٰ بِظُلۡمࣲ وَأَهۡلُهَا غَٰفِلُونَ ﴿131﴾
ẕâlike el lem yekür rabbüke mühlike-lḳurâ biżulmiv veehlühâ gâfilûn.
131. Bu da demektir ki, halkı habersizken, rabbin haksızlıkla ülkeleri helâk etmemektedir.
Kelime meali
ذَٰلِكَ bu böyledir · أَن çünkü · لَّمْ değildir · يَكُن · رَّبُّكَ Rabbin · مُهْلِكَ helak edici · ٱلْقُرَىٰ ülkeleri · بِظُلْمٍۢ zulüm ile · وَأَهْلُهَا halkı · غَـٰفِلُونَ habersiz iken
وَلِكُلࣲّ دَرَجَٰتࣱ مِّمَّا عَمِلُواْۚ وَمَا رَبُّكَ بِغَٰفِلٍ عَمَّا يَعۡمَلُونَ ﴿132﴾
veliküllin deracâtüm mimmâ `amilû. vemâ rabbüke bigâfilin `ammâ ya`melûn.
132. Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.
Kelime meali
وَلِكُلٍّۢ her birinin · دَرَجَـٰتٌۭ dereceleri vardır · مِّمَّا yaptıkları işlere göre · عَمِلُوا۟ ۚ · وَمَا değildir · رَبُّكَ Rabbin · بِغَـٰفِلٍ habersiz · عَمَّا onların yaptıklarından · يَعْمَلُونَ
وَرَبُّكَ ٱلۡغَنِيُّ ذُو ٱلرَّحۡمَةِۚ إِن يَشَأۡ يُذۡهِبۡكُمۡ وَيَسۡتَخۡلِفۡ مِنۢ بَعۡدِكُم مَّا يَشَآءُ كَمَآ أَنشَأَكُم مِّن ذُرِّيَّةِ قَوۡمٍ ءَاخَرِينَ ﴿133﴾
verabbüke-lganiyyü ẕü-rraḥmeh. iy yeşe' yüẕhibküm veyestaḫlif mim ba`diküm mâ yeşâü kemâ enşeeküm min ẕürriyyeti ḳavmin âḫarîn.
133. Rabbinin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, rahmet sahibidir; tıpkı sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi, eğer isterse sizi ortadan kaldırır ve arkanızdan yerinize dilediği bir kavmi getirir.
Kelime meali
وَرَبُّكَ ve Rabbin · ٱلْغَنِىُّ zengindir · ذُو sahibidir · ٱلرَّحْمَةِ ۚ rahmet · إِن eğer · يَشَأْ dilerse · يُذْهِبْكُمْ sizi uzaklaştırır · وَيَسْتَخْلِفْ ve yerinize getirir · مِنۢ sizden sonra · بَعْدِكُم · مَّا dilediğini · يَشَآءُ · كَمَآ gibi · أَنشَأَكُم sizi yarattığı · مِّن soyundan · ذُرِّيَّةِ · قَوْمٍ bir topluluğun · ءَاخَرِينَ başka
إِنَّ مَا تُوعَدُونَ لَأٓتࣲۖ وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ ﴿134﴾
inne mâ tû`adûne leâtiv vemâ entüm bimü`cizîn.
134. Size bildirilen mutlaka gelecektir; bunu önleyemezsiniz.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak · مَا size söylenen uyarı · تُوعَدُونَ · لَـَٔاتٍۢ ۖ gelecektir · وَمَآ ve değil(siniz) · أَنتُم siz · بِمُعْجِزِينَ onu engelleyecek
قُلۡ يَٰقَوۡمِ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمۡ إِنِّي عَامِلࣱۖ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ مَن تَكُونُ لَهُۥ عَٰقِبَةُ ٱلدَّارِۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿135﴾
ḳul yâ ḳavmi-`melû `alâ mekânetiküm innî `âmil. fesevfe ta`lemûne men tekûnü lehû `âḳibetü-ddâr. innehû lâ yüfliḥu-żżâlimûn.
135. De ki: “Ey kavmim! Elinizden gelen ne varsa yapın! Ben de yapacağım! İleride göreceksiniz, güzel akıbet kimin olacak. Şu muhakkak ki zalimler iflâh olmaz.”
Kelime meali
قُلْ de ki · يَـٰقَوْمِ Ey kavmim · ٱعْمَلُوا۟ yapacağınızı yapın · عَلَىٰ imkanınıza göre · مَكَانَتِكُمْ · إِنِّى şüphesiz ben de · عَامِلٌۭ ۖ yapıyorum · فَسَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz · مَن kimin · تَكُونُ olacağını · لَهُۥ sonunun · عَـٰقِبَةُ · ٱلدَّارِ ۗ bu yurdun · إِنَّهُۥ şüphesiz · لَا iflah olmazlar · يُفْلِحُ · ٱلظَّـٰلِمُونَ Zalimler
وَجَعَلُواْ لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ ٱلۡحَرۡثِ وَٱلۡأَنۡعَٰمِ نَصِيبࣰ ا فَقَالُواْ هَٰذَا لِلَّهِ بِزَعۡمِهِمۡ وَهَٰذَا لِشُرَكَآئِنَاۖ فَمَا كَانَ لِشُرَكَآئِهِمۡ فَلَا يَصِلُ إِلَى ٱللَّهِۖ وَمَا كَانَ لِلَّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَىٰ شُرَكَآئِهِمۡۗ سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ ﴿136﴾
vece`alû lillâhi mimmâ ẕerae mine-lḥarŝi vel'en`âmi neṣîben feḳâlû hâẕâ lillâhi biza`mihim vehâẕâ lişürakâinâ. femâ kâne lişürakâihim felâ yeṣilü ile-llâh. vemâ kâne lillâhi fehüve yeṣilü ilâ şürakâihim. sâe mâ yaḥkümûn.
136. Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah’a pay ayırıp zanlarınca, “Bu Allah’a, bu da ortaklarımıza (putlara)” dediler. Ortakları için ayrılan Allah’a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!
Kelime meali
وَجَعَلُوا۟ ve kıldılar · لِلَّهِ Allah'ın · مِمَّا şeylerden · ذَرَأَ yarattığı · مِنَ ekin(ler)den · ٱلْحَرْثِ · وَٱلْأَنْعَـٰمِ ve hayvanlar(dan) · نَصِيبًۭا bir pay · فَقَالُوا۟ dediler ki · هَـٰذَا bu · لِلَّهِ Allah'ındır · بِزَعْمِهِمْ zanlarınca · وَهَـٰذَا bu da · لِشُرَكَآئِنَا ۖ ortaklarımızındır · فَمَا (halbuki) · كَانَ olan · لِشُرَكَآئِهِمْ ortaklarına ait · فَلَا ulaşmaz · يَصِلُ · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۖ · وَمَا olan (ise) · كَانَ · لِلَّهِ Allah'a ait · فَهُوَ o · يَصِلُ ulaşır · إِلَىٰ ortaklarına · شُرَكَآئِهِمْ ۗ · سَآءَ ne kötü · مَا hüküm veriyorlar · يَحْكُمُونَ
وَكَذَٰلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرࣲ مِّنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ قَتۡلَ أَوۡلَٰدِهِمۡ شُرَكَآؤُهُمۡ لِيُرۡدُوهُمۡ وَلِيَلۡبِسُواْ عَلَيۡهِمۡ دِينَهُمۡۖ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا فَعَلُوهُۖ فَذَرۡهُمۡ وَمَا يَفۡتَرُونَ ﴿137﴾
vekeẕâlike zeyyene likeŝîrim mine-lmüşrikîne ḳatle evlâdihim şürakâühüm liyürdûhüm veliyelbisû `aleyhim dînehüm. velev şâe-llâhü mâ fe`alûhü feẕerhüm vemâ yefterûn.
137. Bunun gibi, ortakları, müşriklerden bir çoğuna çocuklarını öldürmeyi iyi bir şey gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak!
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve yine · زَيَّنَ süslü gösterdiler · لِكَثِيرٍۢ çoğuna · مِّنَ müşriklerden · ٱلْمُشْرِكِينَ · قَتْلَ öldürmeyi · أَوْلَـٰدِهِمْ evladlarını · شُرَكَآؤُهُمْ ortakları · لِيُرْدُوهُمْ onları mahvetsinler diye · وَلِيَلْبِسُوا۟ ve karıştırsınlar diye · عَلَيْهِمْ kendi · دِينَهُمْ ۖ dinlerini · وَلَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · مَا bunu yapamazlardı · فَعَلُوهُ ۖ · فَذَرْهُمْ öyleyse onları baş başa bırak · وَمَا şeylerle · يَفْتَرُونَ uydurdukları
وَقَالُواْ هَٰذِهِۦٓ أَنۡعَٰمࣱ وَحَرۡثٌ حِجۡرࣱ لَّا يَطۡعَمُهَآ إِلَّا مَن نَّشَآءُ بِزَعۡمِهِمۡ وَأَنۡعَٰمٌ حُرِّمَتۡ ظُهُورُهَا وَأَنۡعَٰمࣱ لَّا يَذۡكُرُونَ ٱسۡمَ ٱللَّهِ عَلَيۡهَا ٱفۡتِرَآءً عَلَيۡهِۚ سَيَجۡزِيهِم بِمَا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿138﴾
veḳâlû hâẕihî en`âmüv veḥarŝün ḥicr. lâ yaṭ`amühâ illâ men neşâü biza`mihim veen`âmün ḥurrimet żuhûruhâ veen`âmül lâ yeẕkürûne-sme-llâhi `aleyhe-ftirâen `aleyh. seyeczîhim bimâ kânû yefterûn.
138. Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır.” Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun ismini anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ dediler ki · هَـٰذِهِۦٓ bunlar · أَنْعَـٰمٌۭ hayvanlardır · وَحَرْثٌ ve ekinlerdir · حِجْرٌۭ dokunulmaz · لَّا yiyemez · يَطْعَمُهَآ · إِلَّا başkası · مَن kimseden · نَّشَآءُ bizim dilediğimiz · بِزَعْمِهِمْ zanlarınca · وَأَنْعَـٰمٌ ve hayvanlar · حُرِّمَتْ yasaklanmış · ظُهُورُهَا sırtı(na binilmesi) · وَأَنْعَـٰمٌۭ ve hayvanlar · لَّا anılmayan · يَذْكُرُونَ · ٱسْمَ adı · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْهَا üzerlerine · ٱفْتِرَآءً iftira ederek · عَلَيْهِ ۚ O'na (Allah'a) · سَيَجْزِيهِم onları cezalandıracaktır · بِمَا nedeniyle · كَانُوا۟ iftira etmeleri · يَفْتَرُونَ
وَقَالُواْ مَا فِي بُطُونِ هَٰذِهِ ٱلۡأَنۡعَٰمِ خَالِصَةࣱ لِّذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِنَاۖ وَإِن يَكُن مَّيۡتَةࣰ فَهُمۡ فِيهِ شُرَكَآءُۚ سَيَجۡزِيهِمۡ وَصۡفَهُمۡۚ إِنَّهُۥ حَكِيمٌ عَلِيمࣱ ﴿139﴾
veḳâlû mâ fî büṭûni hâẕihi-l'en`âmi ḫâliṣatül liẕükûrinâ vemüḥarramün `alâ ezvâcinâ. veiy yeküm meyteten fehüm fîhi şürakâ'. seyeczîhim vaṣfehüm. innehû ḥakîmün `alîm.
139. Dediler ki: “Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eşlerimize ise yasaklanmıştır.” Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın-erkek) hepsi ona ortaktır. Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler ki · مَا olanlar · فِى karınlarında · بُطُونِ · هَـٰذِهِ bu · ٱلْأَنْعَـٰمِ hayvanların · خَالِصَةٌۭ yalnız · لِّذُكُورِنَا erkeklerimize aittir · وَمُحَرَّمٌ ve haramdır · عَلَىٰٓ üzerine · أَزْوَٰجِنَا ۖ kadınlarımız · وَإِن ve eğer · يَكُن olursa · مَّيْتَةًۭ ölü · فَهُمْ o zaman hepsi · فِيهِ onda · شُرَكَآءُ ۚ ortaktır · سَيَجْزِيهِمْ cezalarını verecektir · وَصْفَهُمْ ۚ bu nitelendirmelerinin · إِنَّهُۥ çünkü O · حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir · عَلِيمٌۭ bilendir
قَدۡ خَسِرَ ٱلَّذِينَ قَتَلُوٓاْ أَوۡلَٰدَهُمۡ سَفَهَۢا بِغَيۡرِ عِلۡمࣲ وَحَرَّمُواْ مَا رَزَقَهُمُ ٱللَّهُ ٱفۡتِرَآءً عَلَى ٱللَّهِۚ قَدۡ ضَلُّواْ وَمَا كَانُواْ مُهۡتَدِينَ ﴿140﴾
ḳad ḫasira-lleẕîne ḳatelû evlâdehüm sefehem bigayri `ilmiv veḥarramû mâ razeḳahümü-llâhü-ftirâen `ale-llâh. ḳad ḍallû vemâ kânû mühtedîn.
140. Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah adına yalan söyleyerek (kadınlara) yasaklayanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır; bunlar yoldan sapmışlardır, doğruyu bulacak durumda değillerdir.
Kelime meali
قَدْ muhakkak · خَسِرَ ziyana uğrarlar · ٱلَّذِينَ kimseler · قَتَلُوٓا۟ öldüren(ler) · أَوْلَـٰدَهُمْ çocuklarını · سَفَهًۢا beyinsizce · بِغَيْرِ bilgisizlik yüzünden · عِلْمٍۢ · وَحَرَّمُوا۟ ve haram kılanlar · مَا kendilerine verdiği rızkı · رَزَقَهُمُ · ٱللَّهُ Allah'ın · ٱفْتِرَآءً iftira ederek · عَلَى karşı · ٱللَّهِ ۚ Allah'a · قَدْ muhakkak · ضَلُّوا۟ sapmışlardır · وَمَا ve değillerdir · كَانُوا۟ onlar · مُهْتَدِينَ yola gelici
۞وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَ جَنَّٰتࣲ مَّعۡرُوشَٰتࣲ وَغَيۡرَ مَعۡرُوشَٰتࣲ وَٱلنَّخۡلَ وَٱلزَّرۡعَ مُخۡتَلِفًا أُكُلُهُۥ وَٱلزَّيۡتُونَ وَٱلرُّمَّانَ مُتَشَٰبِهࣰ ا وَغَيۡرَ مُتَشَٰبِهࣲۚ كُلُواْ مِن ثَمَرِهِۦٓ إِذَآ أَثۡمَرَ وَءَاتُواْ حَقَّهُۥ يَوۡمَ حَصَادِهِۦۖ وَلَا تُسۡرِفُوٓاْۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ﴿141﴾
vehüve-lleẕî enşee cennâtim ma`rûşâtiv vegayra ma`rûşâtiv vennaḫle vezzer`a muḫtelifen ükülühû vezzeytûne verrummâne müteşâbihev vegayra müteşâbih. külû min ŝemerihî iẕâ eŝmera veâtû ḥaḳḳahû yevme ḥaṣâdihi. velâ tüsrifû. innehû lâ yüḥibbü-lmüsrifîn.
141. Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O’dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.
Kelime meali
۞ وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِىٓ ki · أَنشَأَ yaratan · جَنَّـٰتٍۢ bahçeleri · مَّعْرُوشَـٰتٍۢ çardaklı · وَغَيْرَ ve · مَعْرُوشَـٰتٍۢ çardaksız · وَٱلنَّخْلَ hurma(ları) · وَٱلزَّرْعَ ve ekin(ler)i · مُخْتَلِفًا çeşit çeşit · أُكُلُهُۥ ürünleri · وَٱلزَّيْتُونَ ve zeytinleri · وَٱلرُّمَّانَ ve narları · مُتَشَـٰبِهًۭا birbirine benzer · وَغَيْرَ ve benzemez · مُتَشَـٰبِهٍۢ ۚ · كُلُوا۟ yeyin · مِن meyvasından · ثَمَرِهِۦٓ · إِذَآ zaman · أَثْمَرَ meyva verdiği · وَءَاتُوا۟ ve verin · حَقَّهُۥ hakkını (sadakasını) · يَوْمَ günü · حَصَادِهِۦ ۖ hasat · وَلَا ve asla · تُسْرِفُوٓا۟ ۚ israf etmeyin · إِنَّهُۥ çünkü O · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُسْرِفِينَ israf edenleri
وَمِنَ ٱلۡأَنۡعَٰمِ حَمُولَةࣰ وَفَرۡشࣰ اۚ كُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ وَلَا تَتَّبِعُواْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيۡطَٰنِۚ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ ﴿142﴾
vemine-l'en`âmi ḥamûletev veferşâ. külû mimmâ razeḳakümü-llâhü velâ tettebi`û ḫuṭuvâti-şşeyṭân. innehû leküm `adüvvüm mübîn.
142. Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.
Kelime meali
وَمِنَ hayvanlardan · ٱلْأَنْعَـٰمِ · حَمُولَةًۭ (kimi) yük taşır · وَفَرْشًۭا ۚ (kiminin) tüyünden sergi yapılır · كُلُوا۟ yeyin · مِمَّا size verdiği rızıktan · رَزَقَكُمُ · ٱللَّهُ Allah'ın · وَلَا izlemeyin · تَتَّبِعُوا۟ · خُطُوَٰتِ adımlarını · ٱلشَّيْطَـٰنِ ۚ şeytanın · إِنَّهُۥ zira o · لَكُمْ sizin için · عَدُوٌّۭ bir düşmandır · مُّبِينٌۭ apaçık
ثَمَٰنِيَةَ أَزۡوَٰجࣲۖ مِّنَ ٱلضَّأۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَمِنَ ٱلۡمَعۡزِ ٱثۡنَيۡنِۗ قُلۡ ءَآلذَّكَرَيۡنِ حَرَّمَ أَمِ ٱلۡأُنثَيَيۡنِ أَمَّا ٱشۡتَمَلَتۡ عَلَيۡهِ أَرۡحَامُ ٱلۡأُنثَيَيۡنِۖ نَبِّـُٔونِي بِعِلۡمٍ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿143﴾
ŝemâniyete ezvâc. mine-ḍḍa'ni-ŝneyni vemine-lma`zi-ŝneyn. ḳul âẕẕekerayni ḥarrame emi-l'ünŝeyeyni emme-ştemelet `aleyhi erḥâmü-l'ünŝeyeyn. nebbiûnî bi`ilmin in küntüm ṣâdiḳîn.
143. Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş ... De ki: “O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı? Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin.”
Kelime meali
ثَمَـٰنِيَةَ sekiz · أَزْوَٰجٍۢ ۖ çift · مِّنَ koyundan · ٱلضَّأْنِ · ٱثْنَيْنِ iki · وَمِنَ ve -den · ٱلْمَعْزِ · ٱثْنَيْنِ ۗ iki · قُلْ de ki · ءَآلذَّكَرَيْنِ iki erkeği mi? · حَرَّمَ haram etti · أَمِ yoksa · ٱلْأُنثَيَيْنِ iki dişiyi (mi?) · أَمَّا yoksa · ٱشْتَمَلَتْ bulunan(yavru)ları mı · عَلَيْهِ rahimlerinde · أَرْحَامُ · ٱلْأُنثَيَيْنِ ۖ iki dişinin · نَبِّـُٔونِى bana haber verin · بِعِلْمٍ bilgi ile · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru
وَمِنَ ٱلۡإِبِلِ ٱثۡنَيۡنِ وَمِنَ ٱلۡبَقَرِ ٱثۡنَيۡنِۗ قُلۡ ءَآلذَّكَرَيۡنِ حَرَّمَ أَمِ ٱلۡأُنثَيَيۡنِ أَمَّا ٱشۡتَمَلَتۡ عَلَيۡهِ أَرۡحَامُ ٱلۡأُنثَيَيۡنِۖ أَمۡ كُنتُمۡ شُهَدَآءَ إِذۡ وَصَّىٰكُمُ ٱللَّهُ بِهَٰذَاۚ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا لِّيُضِلَّ ٱلنَّاسَ بِغَيۡرِ عِلۡمٍۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿144﴾
vemine-l'ibili-ŝneyni vemine-lbeḳari-ŝneyn. ḳul âẕẕekerayni ḥarrame emi-l'ünŝeyeyni emme-ştemelet `aleyhi erḥâmü-l'ünŝeyeyn. em küntüm şühedâe iẕ veṣṣâkümü-llâhü bihâẕâ. femen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕibel liyüḍille-nnâse bigayri `ilm. inne-llâhe lâ yehdi-lḳavme-żżâlimîn.
144. Ve deveden iki, sığırdan iki ... De ki: “O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah’ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz?” Bilgisizce insanları saptırmak için Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi kimdir! Allah o zalimler topluluğunu asla doğru yola iletmez.
Kelime meali
وَمِنَ ve · ٱلْإِبِلِ deveden · ٱثْنَيْنِ iki · وَمِنَ ve -dan · ٱلْبَقَرِ · ٱثْنَيْنِ ۗ iki · قُلْ de ki · ءَآلذَّكَرَيْنِ iki erkeği mi? · حَرَّمَ haram etti · أَمِ yoksa · ٱلْأُنثَيَيْنِ iki dişiyi (mi?) · أَمَّا yoksa · ٱشْتَمَلَتْ bulunan(yavru)ları mı · عَلَيْهِ Rahimlerinde · أَرْحَامُ · ٱلْأُنثَيَيْنِ ۖ iki dişinin · أَمْ yoksa · كُنتُمْ oldunuz · شُهَدَآءَ şahidler (mi?) · إِذْ zaman · وَصَّىٰكُمُ size vasiyyet ettiği · ٱللَّهُ Allah'ın · بِهَـٰذَا ۚ böyle · فَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ uydurandan · ٱفْتَرَىٰ · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًۭا bir yalan · لِّيُضِلَّ saptırmak için · ٱلنَّاسَ insanları · بِغَيْرِ olmaksızın · عِلْمٍ ۗ bilgisi · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِى · ٱلْقَوْمَ topluluğu · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim
قُل لَّآ أَجِدُ فِي مَآ أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَىٰ طَاعِمࣲ يَطۡعَمُهُۥٓ إِلَّآ أَن يَكُونَ مَيۡتَةً أَوۡ دَمࣰ ا مَّسۡفُوحًا أَوۡ لَحۡمَ خِنزِيرࣲ فَإِنَّهُۥ رِجۡسٌ أَوۡ فِسۡقًا أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ بِهِۦۚ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغࣲ وَلَا عَادࣲ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿145﴾
ḳul lâ ecidü fî mâ ûḥiye ileyye müḥarramen `alâ ṭâ`imiy yaṭ`amühû illâ ey yekûne meyteten ev demem mesfûḥan ev laḥme ḫinzîrin feinnehû ricsün ev fisḳan ühille ligayri-llâhi bih. femeni-ḍṭurra gayra bâgiv velâ `âdin feinne rabbeke gafûrur raḥîm.
145. De ki: “Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça (yiyebilir). Çünkü rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّآ bulamıyorum · أَجِدُ · فِى şeyde · مَآ · أُوحِىَ vahyolunan · إِلَىَّ bana · مُحَرَّمًا bir haramlık · عَلَىٰ üzerine · طَاعِمٍۢ yemek · يَطْعَمُهُۥٓ yiyen kimse · إِلَّآ ancak hariçtir · أَن olması · يَكُونَ · مَيْتَةً leş · أَوْ yahut · دَمًۭا kan · مَّسْفُوحًا akıtılmış · أَوْ yahut · لَحْمَ eti · خِنزِيرٍۢ domuz · فَإِنَّهُۥ pistir-ki şüphesiz · رِجْسٌ pistir · أَوْ ya da · فِسْقًا bir fısk · أُهِلَّ boğazlanmış · لِغَيْرِ başkası adına · ٱللَّهِ Allah'tan · بِهِۦ ۚ onun · فَمَنِ ama kim · ٱضْطُرَّ çaresiz kalırsa (yiyebilir) · غَيْرَ saldırmaksızın · بَاغٍۢ · وَلَا ve · عَادٍۢ sınırı aşmaksızın · فَإِنَّ çünkü · رَبَّكَ Rabbin · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمۡنَا كُلَّ ذِي ظُفُرࣲۖ وَمِنَ ٱلۡبَقَرِ وَٱلۡغَنَمِ حَرَّمۡنَا عَلَيۡهِمۡ شُحُومَهُمَآ إِلَّا مَا حَمَلَتۡ ظُهُورُهُمَآ أَوِ ٱلۡحَوَايَآ أَوۡ مَا ٱخۡتَلَطَ بِعَظۡمࣲۚ ذَٰلِكَ جَزَيۡنَٰهُم بِبَغۡيِهِمۡۖ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ ﴿146﴾
ve`ale-lleẕîne hâdû ḥarramnâ külle ẕî żufür. vemine-lbeḳari velganemi ḥarramnâ `aleyhim şüḥûmehümâ illâ mâ ḥamelet żuhûruhümâ evi-lḥavâyâ ev me-ḫteleṭa bi`ażm. ẕâlike cezeynâhüm bibagyihim. veinnâ leṣâdiḳûn.
146. Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık. Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru sözlüyüz.
Kelime meali
وَعَلَى ve · ٱلَّذِينَ şunlara ki · هَادُوا۟ yahudilere · حَرَّمْنَا haram ettik · كُلَّ bütün · ذِى olanları · ظُفُرٍۢ ۖ tırnaklı(ları) · وَمِنَ sığırın · ٱلْبَقَرِ · وَٱلْغَنَمِ ve koyunun · حَرَّمْنَا haram kıldık · عَلَيْهِمْ onlara · شُحُومَهُمَآ yağlarını · إِلَّا hariç · مَا taşıdıkları · حَمَلَتْ · ظُهُورُهُمَآ sırtlarının · أَوِ yahut · ٱلْحَوَايَآ bağırsaklarının · أَوْ ya da · مَا karışanlar · ٱخْتَلَطَ · بِعَظْمٍۢ ۚ kemiğe · ذَٰلِكَ böylece · جَزَيْنَـٰهُم onları cezalandırdık · بِبَغْيِهِمْ ۖ aşırılıkları yüzünden · وَإِنَّا biz elbette · لَصَـٰدِقُونَ doğru söyleyenleriz
فَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل رَّبُّكُمۡ ذُو رَحۡمَةࣲ وَٰسِعَةࣲ وَلَا يُرَدُّ بَأۡسُهُۥ عَنِ ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿147﴾
fein keẕẕebûke feḳur rabbüküm ẕû raḥmetiv vâsi`ah. velâ yüraddü be'sühû `ani-lḳavmi-lmücrimîn.
147. Eğer seni yalanlarlarsa de ki: “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir; bununla birlikte O’nun suçlu topluluğa vereceği ceza da geri çevrilemez.”
Kelime meali
فَإِن eğer · كَذَّبُوكَ seni yalanladılarsa · فَقُل de ki · رَّبُّكُمْ Rabbiniz · ذُو sahibidir · رَحْمَةٍۢ rahmet · وَٰسِعَةٍۢ bol · وَلَا (fakat) · يُرَدُّ geri çevrilmez · بَأْسُهُۥ O'nun azabı · عَنِ toplumdan · ٱلْقَوْمِ · ٱلْمُجْرِمِينَ suçlu
سَيَقُولُ ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ لَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَآ أَشۡرَكۡنَا وَلَآ ءَابَآؤُنَا وَلَا حَرَّمۡنَا مِن شَيۡءࣲۚ كَذَٰلِكَ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ حَتَّىٰ ذَاقُواْ بَأۡسَنَاۗ قُلۡ هَلۡ عِندَكُم مِّنۡ عِلۡمࣲ فَتُخۡرِجُوهُ لَنَآۖ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَإِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا تَخۡرُصُونَ ﴿148﴾
seyeḳûlü-lleẕîne eşrakû lev şâe-llâhü mâ eşraknâ velâ âbâünâ velâ ḥarramnâ min şey'. keẕâlike keẕẕebe-lleẕîne min ḳablihim ḥattâ ẕâḳû be'senâ. ḳul hel `indeküm min `ilmin fetuḫricûhü lenâ. in tettebi`ûne ille-żżanne vein entüm illâ taḫruṣûn.
148. Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık.” Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz.”
Kelime meali
سَيَقُولُ diyecekler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · أَشْرَكُوا۟ ortak koşan(lar) · لَوْ şayet · شَآءَ isteseydi · ٱللَّهُ Allah · مَآ biz ortak koşmazdık · أَشْرَكْنَا · وَلَآ babalarımız da · ءَابَآؤُنَا · وَلَا haram yapmazdık · حَرَّمْنَا · مِن hiçbir · شَىْءٍۢ ۚ şeyi · كَذَٰلِكَ öyle (demişlerdi) · كَذَّبَ yalanlayanlar · ٱلَّذِينَ onlardan önce · مِن · قَبْلِهِمْ · حَتَّىٰ nihayet · ذَاقُوا۟ tadmışlardı · بَأْسَنَا ۗ azabımızı · قُلْ de ki · هَلْ var mı? · عِندَكُم yanınızda · مِّنْ hiç · عِلْمٍۢ bir bilgi · فَتُخْرِجُوهُ çıka(rıp gösterece)ğiniz · لَنَآ ۖ bize · إِن siz uyuyorsunuz · تَتَّبِعُونَ · إِلَّا sadece · ٱلظَّنَّ zanna · وَإِنْ ve eğer · أَنتُمْ siz · إِلَّا sadece · تَخْرُصُونَ saçmalıyorsunuz
قُلۡ فَلِلَّهِ ٱلۡحُجَّةُ ٱلۡبَٰلِغَةُۖ فَلَوۡ شَآءَ لَهَدَىٰكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿149﴾
ḳul felillâhi-lḥuccetü-lbâligah. felev şâe lehedâküm ecme`în.
149. De ki: “Kesin delil ancak Allah’ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.”
Kelime meali
قُلْ de ki · فَلِلَّهِ Allah'ındır · ٱلْحُجَّةُ delil · ٱلْبَـٰلِغَةُ ۖ üstün olan · فَلَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · لَهَدَىٰكُمْ elbette doğru yola iletirdi · أَجْمَعِينَ hepinizi
قُلۡ هَلُمَّ شُهَدَآءَكُمُ ٱلَّذِينَ يَشۡهَدُونَ أَنَّ ٱللَّهَ حَرَّمَ هَٰذَاۖ فَإِن شَهِدُواْ فَلَا تَشۡهَدۡ مَعَهُمۡۚ وَلَا تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ وَهُم بِرَبِّهِمۡ يَعۡدِلُونَ ﴿150﴾
ḳul helümme şühedâekümü-lleẕîne yeşhedûne enne-llâhe ḥarrame hâẕâ. fein şehidû felâ teşhed me`ahüm. velâ tettebi` ehvâe-lleẕîne keẕẕebû biâyâtinâ velleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati vehüm birabbihim ya`dilûn.
150. De ki: “Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin.” Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme; âyetlerimizi yalan sayanların ve âhiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar rablerine başkalarını eş tutuyorlar.
Kelime meali
قُلْ de ki · هَلُمَّ haydi getirin · شُهَدَآءَكُمُ tanrılarınızı · ٱلَّذِينَ o ki · يَشْهَدُونَ şahidlik edecek · أَنَّ Allah'ın · ٱللَّهَ · حَرَّمَ yasakladığına · هَـٰذَا ۖ bunu · فَإِن eğer · شَهِدُوا۟ şahidlik ederlerse · فَلَا sen şahidlik etme · تَشْهَدْ · مَعَهُمْ ۚ onlarla beraber · وَلَا ve · تَتَّبِعْ uyma · أَهْوَآءَ keyiflerine · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(ların) · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَٱلَّذِينَ ve kimselerin · لَا ve inanmayanların · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · وَهُم ve onlar · بِرَبِّهِمْ Rablerine · يَعْدِلُونَ eş tutmaktadırlar
۞قُلۡ تَعَالَوۡاْ أَتۡلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمۡ عَلَيۡكُمۡۖ أَلَّا تُشۡرِكُواْ بِهِۦ شَيۡـࣰٔ اۖ وَبِٱلۡوَٰلِدَيۡنِ إِحۡسَٰنࣰ اۖ وَلَا تَقۡتُلُوٓاْ أَوۡلَٰدَكُم مِّنۡ إِمۡلَٰقࣲ نَّحۡنُ نَرۡزُقُكُمۡ وَإِيَّاهُمۡۖ وَلَا تَقۡرَبُواْ ٱلۡفَوَٰحِشَ مَا ظَهَرَ مِنۡهَا وَمَا بَطَنَۖ وَلَا تَقۡتُلُواْ ٱلنَّفۡسَ ٱلَّتِي حَرَّمَ ٱللَّهُ إِلَّا بِٱلۡحَقِّۚ ذَٰلِكُمۡ وَصَّىٰكُم بِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿151﴾
ḳul te`âlev etlü mâ ḥarrame rabbüküm `aleyküm ellâ tüşrikû bihî şey'â. vebilvâlideyni iḥsânâ. velâ taḳtülû evlâdeküm min imlâḳ. naḥnü nerzüḳuküm veiyyâhüm. velâ taḳrabü-lfevâḥişe mâ żahera minhâ vemâ beṭan. velâ taḳtülü-nnefse-lletî ḥarrame-llâhü illâ bilḥaḳḳ. ẕâliküm veṣṣâküm bihî le`alleküm ta`ḳilûn.
151. De ki: Gelin, rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya iyilik edin. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; biz, sizin de onların da rızkını veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın yasakladığı cana kıymayın. İşte bunları Allah size emretti; umulur ki düşünüp anlarsınız.
Kelime meali
۞ قُلْ de ki · تَعَالَوْا۟ gelin · أَتْلُ okuyayım · مَا şeyleri · حَرَّمَ haram kıldığı · رَبُّكُمْ Rabbinizin · عَلَيْكُمْ ۖ size · أَلَّا asla · تُشْرِكُوا۟ ortak koşmayın · بِهِۦ O'na · شَيْـًۭٔا ۖ hiçbir şeyi · وَبِٱلْوَٰلِدَيْنِ ve ana babaya · إِحْسَـٰنًۭا ۖ iyilik edin · وَلَا ve · تَقْتُلُوٓا۟ öldürmeyin · أَوْلَـٰدَكُم çocuklarınızı · مِّنْ fakirlik korkusuyla · إِمْلَـٰقٍۢ ۖ · نَّحْنُ biz · نَرْزُقُكُمْ sizi besliyoruz · وَإِيَّاهُمْ ۖ onları · وَلَا yaklaşmayın · تَقْرَبُوا۟ · ٱلْفَوَٰحِشَ fuhuşlara · مَا ne · ظَهَرَ açığına · مِنْهَا onun · وَمَا ve nede · بَطَنَ ۖ kapalısına · وَلَا ve kıymayın · تَقْتُلُوا۟ · ٱلنَّفْسَ cana · ٱلَّتِى yasakladığı · حَرَّمَ · ٱللَّهُ Allah'ın · إِلَّا olmadan · بِٱلْحَقِّ ۚ hak ile · ذَٰلِكُمْ işte · وَصَّىٰكُم size tavsiye etti · بِهِۦ bunları · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَعْقِلُونَ düşünürsünüz
وَلَا تَقۡرَبُواْ مَالَ ٱلۡيَتِيمِ إِلَّا بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ أَشُدَّهُۥۚ وَأَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَٱلۡمِيزَانَ بِٱلۡقِسۡطِۖ لَا نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَاۖ وَإِذَا قُلۡتُمۡ فَٱعۡدِلُواْ وَلَوۡ كَانَ ذَا قُرۡبَىٰۖ وَبِعَهۡدِ ٱللَّهِ أَوۡفُواْۚ ذَٰلِكُمۡ وَصَّىٰكُم بِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ﴿152﴾
velâ taḳrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye aḥsenü ḥattâ yeblüga eşüddeh. veevfü-lkeyle velmîzâne bilḳisṭ. lâ nükellifü nefsen illâ vus`ahâ veiẕâ ḳultüm fa`dilû velev kâne ẕâ ḳurbâ. vebi`ahdi-llâhi evfû. ẕâliküm veṣṣâküm bihî le`alleküm teẕekkerûn.
152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin. Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız hakkında bile olsa, adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti.
Kelime meali
وَلَا yaklaşmayın · تَقْرَبُوا۟ · مَالَ malına · ٱلْيَتِيمِ yetimin · إِلَّا müstesna · بِٱلَّتِى (olması) · هِىَ onun · أَحْسَنُ en güzel biçimde · حَتَّىٰ kadar · يَبْلُغَ erişinceye · أَشُدَّهُۥ ۖ erginlik çağına · وَأَوْفُوا۟ ve tam yapın · ٱلْكَيْلَ ölçü · وَٱلْمِيزَانَ ve tartıyı · بِٱلْقِسْطِ ۖ adaletle · لَا biz teklif etmeyiz · نُكَلِّفُ · نَفْسًا kişiye · إِلَّا dışındakini · وُسْعَهَا ۖ gücünün yettiğinden · وَإِذَا ve zaman · قُلْتُمْ söylediğiniz · فَٱعْدِلُوا۟ adalet yapın · وَلَوْ eğer · كَانَ olsa da · ذَا akrabanız · قُرْبَىٰ ۖ · وَبِعَهْدِ ve tutun · ٱللَّهِ Allah'a · أَوْفُوا۟ ۚ verdiğiniz sözü · ذَٰلِكُمْ işte · وَصَّىٰكُم size tavsiye etti. · بِهِۦ bunları · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَذَكَّرُونَ öğüt alırsınız
وَأَنَّ هَٰذَا صِرَٰطِي مُسۡتَقِيمࣰ ا فَٱتَّبِعُوهُۖ وَلَا تَتَّبِعُواْ ٱلسُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمۡ عَن سَبِيلِهِۦۚ ذَٰلِكُمۡ وَصَّىٰكُم بِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿153﴾
veenne hâẕâ ṣirâṭî müsteḳîmen fettebi`ûh. velâ tettebi`ü-ssübüle feteferraḳa biküm `an sebîlih. ẕâliküm veṣṣâküm bihî le`alleküm tetteḳûn.
153. Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti.
Kelime meali
وَأَنَّ ve işte · هَـٰذَا budur · صِرَٰطِى benim yolum · مُسْتَقِيمًۭا dosdoğru · فَٱتَّبِعُوهُ ۖ ona uyun · وَلَا uymayın · تَتَّبِعُوا۟ · ٱلسُّبُلَ yollara · فَتَفَرَّقَ ayırmasın · بِكُمْ sizi · عَن O'nun yolundan · سَبِيلِهِۦ ۚ · ذَٰلِكُمْ böylece · وَصَّىٰكُم size tavsiye etti · بِهِۦ kendisiyle · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَتَّقُونَ korunursunuz
ثُمَّ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ تَمَامًا عَلَى ٱلَّذِيٓ أَحۡسَنَ وَتَفۡصِيلࣰ ا لِّكُلِّ شَيۡءࣲ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ لَّعَلَّهُم بِلِقَآءِ رَبِّهِمۡ يُؤۡمِنُونَ ﴿154﴾
ŝümme âteynâ mûse-lkitâbe temâmen `ale-lleẕî aḥsene vetefṣîlel likülli şey'iv vehüdev veraḥmetel le`allehüm biliḳâi rabbihim yü'minûn.
154. Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak ve her şeyi açıklamak için, bir hidayet ve rahmet olmak üzere Mûsâ’ya kitabı indirdik ki rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · ءَاتَيْنَا verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · تَمَامًا (ni'metimizi) tamamlamak için · عَلَى üzerine · ٱلَّذِىٓ kimselere · أَحْسَنَ iyilik eden(lere) · وَتَفْصِيلًۭا ve açıklamak (için) · لِّكُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyi · وَهُدًۭى ve yola iletici · وَرَحْمَةًۭ ve rahmet olarak · لَّعَلَّهُم umulur ki · بِلِقَآءِ kavuşacaklarına · رَبِّهِمْ Rablerine · يُؤْمِنُونَ inanırlar
وَهَٰذَا كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ مُبَارَكࣱ فَٱتَّبِعُوهُ وَٱتَّقُواْ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ﴿155﴾
vehâẕâ kitâbün enzelnâhü mübârakün fettebi`ûhü vetteḳû le`alleküm türḥamûn.
155. Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin.
Kelime meali
وَهَـٰذَا işte bu (Kur'an) da · كِتَـٰبٌ Kitaptır · أَنزَلْنَـٰهُ indirdiğimiz · مُبَارَكٌۭ mübarek · فَٱتَّبِعُوهُ O'na uyun · وَٱتَّقُوا۟ ve korunun · لَعَلَّكُمْ umulur ki siz · تُرْحَمُونَ merhamet olunursunuz
أَن تَقُولُوٓاْ إِنَّمَآ أُنزِلَ ٱلۡكِتَٰبُ عَلَىٰ طَآئِفَتَيۡنِ مِن قَبۡلِنَا وَإِن كُنَّا عَن دِرَاسَتِهِمۡ لَغَٰفِلِينَ ﴿156﴾
en teḳûlû innemâ ünzile-lkitâbü `alâ ṭâifeteyni min ḳablinâ. vein künnâ `an dirâsetihim legâfilîn.
156. “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz” demeyesiniz;
Kelime meali
أَن demeyesiniz · تَقُولُوٓا۟ · إِنَّمَآ yalnız · أُنزِلَ indirildi · ٱلْكِتَـٰبُ Kitap · عَلَىٰ üzerine · طَآئِفَتَيْنِ iki topluluk · مِن bizden önceki · قَبْلِنَا · وَإِن biz ise idik · كُنَّا · عَن onların okumasından · دِرَاسَتِهِمْ · لَغَـٰفِلِينَ habersiz
أَوۡ تَقُولُواْ لَوۡ أَنَّآ أُنزِلَ عَلَيۡنَا ٱلۡكِتَٰبُ لَكُنَّآ أَهۡدَىٰ مِنۡهُمۡۚ فَقَدۡ جَآءَكُم بَيِّنَةࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣱۚ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَصَدَفَ عَنۡهَاۗ سَنَجۡزِي ٱلَّذِينَ يَصۡدِفُونَ عَنۡ ءَايَٰتِنَا سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يَصۡدِفُونَ ﴿157﴾
ev teḳûlû lev ennâ ünzile `aleyne-lkitâbü lekünnâ ehdâ minhüm. feḳad câeküm beyyinetüm mir rabbiküm vehüdev veraḥmeh. femen ażlemü mimmen keẕẕebe biâyâti-llâhi veṣadefe `anhâ. seneczi-lleẕîne yaṣdifûne `an âyâtinâ sûe-l`aẕâbi bimâ kânû yaṣdifûn.
157. Yahut “Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik” demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın âyetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.
Kelime meali
أَوْ yahut · تَقُولُوا۟ demeyesiniz · لَوْ eğer · أَنَّآ şüphesiz ki · أُنزِلَ indirilseydi · عَلَيْنَا bize · ٱلْكِتَـٰبُ Kitap · لَكُنَّآ biz olurduk · أَهْدَىٰ daha doğru yolda · مِنْهُمْ ۚ onlardan · فَقَدْ işte · جَآءَكُم size de geldi · بَيِّنَةٌۭ açık delil · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · وَهُدًۭى ve hidayet · وَرَحْمَةٌۭ ۚ ve rahmet · فَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّن kimseden · كَذَّبَ yalanlayıp · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · وَصَدَفَ ve yüz çeviren · عَنْهَا ۗ onlardan · سَنَجْزِى cezalandıracağız · ٱلَّذِينَ kimseleri · يَصْدِفُونَ yüz çevirenleri · عَنْ ayetlerimizden · ءَايَـٰتِنَا · سُوٓءَ en kötüsüyle · ٱلْعَذَابِ azabın · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ yüz çevirmelerinden · يَصْدِفُونَ
هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّآ أَن تَأۡتِيَهُمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ أَوۡ يَأۡتِيَ رَبُّكَ أَوۡ يَأۡتِيَ بَعۡضُ ءَايَٰتِ رَبِّكَۗ يَوۡمَ يَأۡتِي بَعۡضُ ءَايَٰتِ رَبِّكَ لَا يَنفَعُ نَفۡسًا إِيمَٰنُهَا لَمۡ تَكُنۡ ءَامَنَتۡ مِن قَبۡلُ أَوۡ كَسَبَتۡ فِيٓ إِيمَٰنِهَا خَيۡرࣰ اۗ قُلِ ٱنتَظِرُوٓاْ إِنَّا مُنتَظِرُونَ ﴿158﴾
hel yenżurûne illâ en te'tiyehümü-lmelâiketü ev ye'tiye rabbüke ev ye'tiye ba`ḍu âyâti rabbik. yevme ye'tî ba`ḍu âyâti rabbike lâ yenfe`u nefsen îmânühâ lem tekün âmenet min ḳablü ev kesebet fî îmânihâ ḫayrâ. ḳuli-nteżirû innâ münteżirûn.
158. “(İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya rabbinin gelmesini ya da rabbinden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı kendisine iyilik kazandırmamış kimseye, rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz.”
Kelime meali
هَلْ mı? · يَنظُرُونَ bekliyorlar · إِلَّآ ille · أَن gelmesini · تَأْتِيَهُمُ · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ meleklerin · أَوْ yahut · يَأْتِىَ gelmesini · رَبُّكَ Rabbinin · أَوْ ya da · يَأْتِىَ gelmesini · بَعْضُ bazı · ءَايَـٰتِ ayetlerinin · رَبِّكَ ۗ Rabbinin · يَوْمَ gün · يَأْتِى geldiği · بَعْضُ bazı · ءَايَـٰتِ ayetleri · رَبِّكَ Rabbinin · لَا fayda sağlamaz · يَنفَعُ · نَفْسًا kimseye · إِيمَـٰنُهَا inanması · لَمْ hiç · تَكُنْ etmemiş · ءَامَنَتْ iman · مِن daha önce · قَبْلُ · أَوْ ya da · كَسَبَتْ kazanmamış olan · فِىٓ imanında · إِيمَـٰنِهَا · خَيْرًۭا ۗ bir hayır · قُلِ de ki · ٱنتَظِرُوٓا۟ bekleyin · إِنَّا biz de · مُنتَظِرُونَ beklemekteyiz
إِنَّ ٱلَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمۡ وَكَانُواْ شِيَعࣰ ا لَّسۡتَ مِنۡهُمۡ فِي شَيۡءٍۚ إِنَّمَآ أَمۡرُهُمۡ إِلَى ٱللَّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَفۡعَلُونَ ﴿159﴾
inne-lleẕîne ferraḳû dînehüm vekânû şiye`al leste minhüm fî şey'. innemâ emruhüm ile-llâhi ŝümme yünebbiühüm bimâ kânû yef`alûn.
159. Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.
Kelime meali
إِنَّ gerçekten · ٱلَّذِينَ kimseler · فَرَّقُوا۟ parça parça eden · دِينَهُمْ dinlerini; · وَكَانُوا۟ ve olanlar (var ya) · شِيَعًۭا grup grup · لَّسْتَ senin yoktur · مِنْهُمْ onlarla · فِى hiçbir (ilişkin) · شَىْءٍ ۚ · إِنَّمَآ ancak · أَمْرُهُمْ onların işi · إِلَى Allah'a (kalmış)tır · ٱللَّهِ · ثُمَّ sonra · يُنَبِّئُهُم onlara haber verecektir · بِمَا şeyleri · كَانُوا۟ oldukları · يَفْعَلُونَ yapıyorlar
مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُۥ عَشۡرُ أَمۡثَالِهَاۖ وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَلَا يُجۡزَىٰٓ إِلَّا مِثۡلَهَا وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿160﴾
men câe bilḥaseneti felehû `aşru emŝâlihâ. vemen câe bisseyyieti felâ yüczâ illâ miŝlehâ vehüm lâ yużlemûn.
160. Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
Kelime meali
مَن kim · جَآءَ gelirse · بِٱلْحَسَنَةِ bir iyilikle · فَلَهُۥ ona vardır · عَشْرُ on (katı) · أَمْثَالِهَا ۖ o(getirdiği)nin · وَمَن ve kim · جَآءَ gelirse · بِٱلسَّيِّئَةِ bir kötülükle · فَلَا cezalandırılmaz · يُجْزَىٰٓ · إِلَّا dışında · مِثْلَهَا onun dengi · وَهُمْ ve onlar · لَا haksızlığa uğratılmazlar · يُظْلَمُونَ
قُلۡ إِنَّنِي هَدَىٰنِي رَبِّيٓ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ دِينࣰ ا قِيَمࣰ ا مِّلَّةَ إِبۡرَٰهِيمَ حَنِيفࣰ اۚ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿161﴾
ḳul innenî hedânî rabbî ilâ ṣirâṭim müsteḳîm. dînen ḳiyemem millete ibrâhîme ḥanîfâ. vemâ kâne mine-lmüşrikîn.
161. De ki: “Şüphesiz rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah’ı bir bilen İbrâhim’in dinine iletti.” O, ortak koşanlardan değildi.
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّنِى muhakkak beni · هَدَىٰنِى beni iletti · رَبِّىٓ Rabbim · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ dosdoğru · دِينًۭا dine · قِيَمًۭا dosdoğru · مِّلَّةَ dinine · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'in · حَنِيفًۭا ۚ hanif · وَمَا O değildi · كَانَ · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
قُلۡ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحۡيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿162﴾
ḳul inne ṣalâtî venüsükî vemaḥyâye vememâtî lillâhi rabbi-l`âlemîn.
162. De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · صَلَاتِى benim namazım · وَنُسُكِى ve ibadetim · وَمَحْيَاىَ ve hayatım · وَمَمَاتِى ve ölümüm · لِلَّهِ Allah içindir · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
لَا شَرِيكَ لَهُۥۖ وَبِذَٰلِكَ أُمِرۡتُ وَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿163﴾
lâ şerîke leh. vebiẕâlike ümirtü veenâ evvelü-lmüslimîn.
163. O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben (hak dine) teslim olanların ilkiyim.”
Kelime meali
لَا yoktur · شَرِيكَ ortağı · لَهُۥ ۖ O'nun · وَبِذَٰلِكَ ve böyle · أُمِرْتُ bana emrolundu · وَأَنَا۠ ve ben · أَوَّلُ ilkiyim · ٱلْمُسْلِمِينَ müslümanların
قُلۡ أَغَيۡرَ ٱللَّهِ أَبۡغِي رَبࣰّ ا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيۡءࣲۚ وَلَا تَكۡسِبُ كُلُّ نَفۡسٍ إِلَّا عَلَيۡهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةࣱ وِزۡرَ أُخۡرَىٰۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُم مَّرۡجِعُكُمۡ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ ﴿164﴾
ḳul egayra-llâhi ebgî rabbev vehüve rabbü külli şey'. velâ teksibü küllü nefsin illâ `aleyhâ. velâ teziru vâziratüv vizra uḫrâ. ŝümme ilâ rabbiküm merci`uküm feyünebbiüküm bimâ küntüm fîhi taḫtelifûn.
164. De ki: “Allah her şeyin rabbi iken ben O’ndan başka bir rab mi arayacağım?” Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz rabbinizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
Kelime meali
قُلْ de ki · أَغَيْرَ başka mı? · ٱللَّهِ Allah'tan · أَبْغِى arayayım · رَبًّۭا Rab · وَهُوَ (halbuki) O · رَبُّ Rabbi iken · كُلِّ her · شَىْءٍۢ ۚ şeyin · وَلَا kazanmaz · تَكْسِبُ · كُلُّ hiç · نَفْسٍ kimse · إِلَّا başkasını · عَلَيْهَا ۚ kendisine ait olandan · وَلَا ve · تَزِرُ taşımaz · وَازِرَةٌۭ taşıyan (hiç kimse) · وِزْرَ yükünü · أُخْرَىٰ ۚ bir başkasının · ثُمَّ sonra · إِلَىٰ Rabbinizedir · رَبِّكُم · مَّرْجِعُكُمْ dönüşünüz · فَيُنَبِّئُكُم size haber verecektir · بِمَا şeyleri · كُنتُمْ olduğunuz · فِيهِ onda · تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düşüyor
وَهُوَ ٱلَّذِي جَعَلَكُمۡ خَلَٰٓئِفَ ٱلۡأَرۡضِ وَرَفَعَ بَعۡضَكُمۡ فَوۡقَ بَعۡضࣲ دَرَجَٰتࣲ لِّيَبۡلُوَكُمۡ فِي مَآ ءَاتَىٰكُمۡۗ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ ٱلۡعِقَابِ وَإِنَّهُۥ لَغَفُورࣱ رَّحِيمُۢ ﴿165﴾
vehüve-lleẕî ce`aleküm ḫalâife-l'arḍi verafe`a ba`ḍaküm fevḳa ba`ḍin deracâtil liyeblüveküm fî mâ âtâküm. inne rabbeke serî`u-l`iḳâb. veinnehû legafûrur raḥîm.
165. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz rabbinin cezası çok çabuktur; yine O’nun bağışlaması ve rahmeti boldur.
Kelime meali
وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى sizi yapan · جَعَلَكُمْ · خَلَـٰٓئِفَ halifeleri · ٱلْأَرْضِ yeryüzünün · وَرَفَعَ ve üstün kılan · بَعْضَكُمْ kiminizi · فَوْقَ üzerine · بَعْضٍۢ kiminiz · دَرَجَـٰتٍۢ derecelerle · لِّيَبْلُوَكُمْ sizi denemek için · فِى şeylerde · مَآ · ءَاتَىٰكُمْ ۗ size verdiği · إِنَّ doğrusu · رَبَّكَ Rabbin · سَرِيعُ çabuk olandır · ٱلْعِقَابِ cezası · وَإِنَّهُۥ ve O · لَغَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۢ esirgeyendir