Bakara Suresi
Bakara suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓ ﴿1﴾
elif-lâm-mîm.
1. Elif-lâm-mîm.
Kelime meali
الٓمٓ Elif Lâm Mîm
ذَٰلِكَ ٱلۡكِتَٰبُ لَا رَيۡبَۛ فِيهِۛ هُدࣰ ى لِّلۡمُتَّقِينَ ﴿2﴾
ẕâlike-lkitâbü lâ raybe fîh. hüdel lilmütteḳîn.
2. İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir.
Kelime meali
ذَٰلِكَ işte o · ٱلْكِتَـٰبُ Kitap · لَا yoktur · رَيْبَ ۛ hiç şüphe · فِيهِ ۛ kendisinde · هُدًۭى yol göstericidir · لِّلْمُتَّقِينَ müttakiler için
ٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡغَيۡبِ وَيُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَمِمَّا رَزَقۡنَٰهُمۡ يُنفِقُونَ ﴿3﴾
elleẕîne yü'minûne bilgaybi veyüḳîmûne-ṣṣalâte vemimmâ razaḳnâhüm yünfiḳûn.
3. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar;
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يُؤْمِنُونَ inanırlar · بِٱلْغَيْبِ gaybde(gizlide) · وَيُقِيمُونَ ve kılarlar · ٱلصَّلَوٰةَ namazlarını · وَمِمَّا ve şeyden · رَزَقْنَـٰهُمْ kendilerini rızıklandırdığımız · يُنفِقُونَ infak ederler
وَٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيۡكَ وَمَآ أُنزِلَ مِن قَبۡلِكَ وَبِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ ﴿4﴾
velleẕîne yü'minûne bimâ ünzile ileyke vemâ ünzile min ḳablik. vebil'âḫirati hüm yûḳinûn.
4. Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ ve onlar ki · يُؤْمِنُونَ iman ederler · بِمَآ şeye · أُنزِلَ indirilen · إِلَيْكَ sana · وَمَآ ve şeye · أُنزِلَ indirilen · مِن senden önce · قَبْلِكَ · وَبِٱلْـَٔاخِرَةِ ve ahirete de · هُمْ onlar · يُوقِنُونَ kesinlikle inanırlar
أُوْلَٰٓئِكَ عَلَىٰ هُدࣰ ى مِّن رَّبِّهِمۡۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ﴿5﴾
ülâike `alâ hüdem mir rabbihim veülâike hümü-lmüfliḥûn.
5. Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · عَلَىٰ üzeredirler · هُدًۭى bir hidayet · مِّن Rablerinden · رَّبِّهِمْ ۖ · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte · هُمُ onlardır · ٱلْمُفْلِحُونَ umduklarına erenler
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡهِمۡ ءَأَنذَرۡتَهُمۡ أَمۡ لَمۡ تُنذِرۡهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿6﴾
inne-lleẕîne keferû sevâün `aleyhim eenẕertehüm em lem tünẕirhüm lâ yü'minûn.
6. İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler.
Kelime meali
إِنَّ elbette · ٱلَّذِينَ ki · كَفَرُوا۟ inkar edenler · سَوَآءٌ eşittir · عَلَيْهِمْ onlara · ءَأَنذَرْتَهُمْ onları uyarman · أَمْ yada · لَمْ uyarmasan da · تُنذِرْهُمْ · لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
خَتَمَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ وَعَلَىٰ سَمۡعِهِمۡۖ وَعَلَىٰٓ أَبۡصَٰرِهِمۡ غِشَٰوَةࣱۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمࣱ ﴿7﴾
ḫateme-llâhü `alâ ḳulûbihim ve`alâ sem`ihim. ve`alâ ebṣârihim gişâveh. velehüm `aẕâbün `ażîm.
7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.
Kelime meali
خَتَمَ mühürlemiştir · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِهِمْ kalblerinin · وَعَلَىٰ ve üzerini · سَمْعِهِمْ ۖ kulaklarının · وَعَلَىٰٓ ve üzerine · أَبْصَـٰرِهِمْ gözlerinin · غِشَـٰوَةٌۭ ۖ perde inmiştir · وَلَهُمْ Onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · عَظِيمٌۭ büyük
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَمَا هُم بِمُؤۡمِنِينَ ﴿8﴾
vemine-nnâsi mey yeḳûlü âmennâ billâhi vebilyevmi-l'âḫiri vemâ hüm bimü'minîn.
8. İnsanlardan bazıları da vardır ki inanmadıkları halde “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler.
Kelime meali
وَمِنَ ve · ٱلنَّاسِ insanlardan · مَن öyleleri de · يَقُولُ derler · ءَامَنَّا inandık · بِٱللَّهِ Allaha · وَبِٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ahiret · وَمَا olmadıkları halde · هُم onlar · بِمُؤْمِنِينَ inanıyor
يُخَٰدِعُونَ ٱللَّهَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَمَا يَخۡدَعُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمۡ وَمَا يَشۡعُرُونَ ﴿9﴾
yüḫâdi`ûne-llâhe velleẕîne âmenû. vemâ yaḫde`ûne illâ enfüsehüm vemâ yeş`urûn.
9. Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; hâlbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar.
Kelime meali
يُخَـٰدِعُونَ aldatmağa çalışırlar · ٱللَّهَ Allah'ı · وَٱلَّذِينَ ve kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan · وَمَا aldatamazlar · يَخْدَعُونَ · إِلَّآ başkasını · أَنفُسَهُمْ kendilerinden · وَمَا değiller · يَشْعُرُونَ farkında
فِي قُلُوبِهِم مَّرَضࣱ فَزَادَهُمُ ٱللَّهُ مَرَضࣰ اۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمُۢ بِمَا كَانُواْ يَكۡذِبُونَ ﴿10﴾
fî ḳulûbihim meraḍun fezâdehümü-llâhü meraḍâ. velehüm `aẕâbün elîmüm bimâ kânû yekẕibûn.
10. Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır. Yalan söylemeleri yüzünden, kendilerine acı veren bir azap da vardır.
Kelime meali
فِى onların kablerinde · قُلُوبِهِم · مَّرَضٌۭ hastalık vardır · فَزَادَهُمُ artırmıştır · ٱللَّهُ Allah · مَرَضًۭا ۖ hastalıklarını · وَلَهُمْ onlara vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۢ acı · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ olduklarından · يَكْذِبُونَ yalancı
وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَا تُفۡسِدُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ قَالُوٓاْ إِنَّمَا نَحۡنُ مُصۡلِحُونَ ﴿11﴾
veiẕâ ḳîle lehüm lâ tüfsidû fi-l'arḍi ḳâlû innemâ naḥnü muṣliḥûn.
11. Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · قِيلَ denildiği · لَهُمْ onlara · لَا yapmayın · تُفْسِدُوا۟ bozgunculuk · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · قَالُوٓا۟ derler · إِنَّمَا sadece · نَحْنُ biz · مُصْلِحُونَ düzelticileriz
أَلَآ إِنَّهُمۡ هُمُ ٱلۡمُفۡسِدُونَ وَلَٰكِن لَّا يَشۡعُرُونَ ﴿12﴾
elâ innehüm hümü-lmüfsidûne velâkil lâ yeş`urûn.
12. Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar.
Kelime meali
أَلَآ İyi bilin ki · إِنَّهُمْ muhakkak · هُمُ onlar · ٱلْمُفْسِدُونَ bozgunculardır · وَلَـٰكِن fakat · لَّا değildir · يَشْعُرُونَ anlayanlardan
وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ ءَامِنُواْ كَمَآ ءَامَنَ ٱلنَّاسُ قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ كَمَآ ءَامَنَ ٱلسُّفَهَآءُۗ أَلَآ إِنَّهُمۡ هُمُ ٱلسُّفَهَآءُ وَلَٰكِن لَّا يَعۡلَمُونَ ﴿13﴾
veiẕâ ḳîle lehüm âminû kemâ âmene-nnâsü ḳâlû enü'minü kemâ âmene-ssüfehâ'. elâ innehüm hümü-ssüfehâü velâkil lâ ya`lemûn.
13. Onlara “Diğer insanlar gibi siz de iman edin” denildiğinde, “Akılsızların inandıkları gibi biz de inanalım mı?” derler. Biline ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · قِيلَ denildiği · لَهُمْ onlara · ءَامِنُوا۟ iman edin · كَمَآ gibi · ءَامَنَ inandıkları · ٱلنَّاسُ insanların · قَالُوٓا۟ derler · أَنُؤْمِنُ inanır mıyız? · كَمَآ gibi · ءَامَنَ inandığı · ٱلسُّفَهَآءُ ۗ beyinsizlerin · أَلَآ iyi bilin ki · إِنَّهُمْ doğrusu onlardır · هُمُ onlar · ٱلسُّفَهَآءُ asıl beyinsizler · وَلَـٰكِن fakat · لَّا değildir · يَعْلَمُونَ bilenlerden
وَإِذَا لَقُواْ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلَوۡاْ إِلَىٰ شَيَٰطِينِهِمۡ قَالُوٓاْ إِنَّا مَعَكُمۡ إِنَّمَا نَحۡنُ مُسۡتَهۡزِءُونَ ﴿14﴾
veiẕâ leḳu-lleẕîne âmenû ḳâlû âmennâ. veiẕâ ḫalev ilâ şeyâṭînihim ḳâlû innâ me`aküm innemâ naḥnü müstehziûn.
14. İman edenlerle karşılaşınca “inandık” derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz” derler.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · لَقُوا۟ rastladıkları · ٱلَّذِينَ kimselere · ءَامَنُوا۟ inanan · قَالُوٓا۟ derler · ءَامَنَّا inandık · وَإِذَا ve zaman · خَلَوْا۟ yalnız kaldıkları · إِلَىٰ ile · شَيَـٰطِينِهِمْ şeytanları · قَالُوٓا۟ derler · إِنَّا şüphesiz biz · مَعَكُمْ sizinle beraberiz · إِنَّمَا elbette sadece · نَحْنُ biz · مُسْتَهْزِءُونَ (onlarla) alay ediyoruz
ٱللَّهُ يَسۡتَهۡزِئُ بِهِمۡ وَيَمُدُّهُمۡ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿15﴾
allâhü yestehziü bihim veyemüddühüm fî ṭugyânihim ya`mehûn.
15. Asıl onlarla alay eden ve azıp saparak dolaşmalarına izin veren Allah’tır.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah · يَسْتَهْزِئُ alay eder · بِهِمْ kendileriyle · وَيَمُدُّهُمْ ve onları bırakır · فِى içinde · طُغْيَـٰنِهِمْ taşkınları · يَعْمَهُونَ bocalayıp dururlar
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلضَّلَٰلَةَ بِٱلۡهُدَىٰ فَمَا رَبِحَت تِّجَٰرَتُهُمۡ وَمَا كَانُواْ مُهۡتَدِينَ ﴿16﴾
ülâike-lleẕîne-şteravu-ḍḍalâlete bilhüdâ. femâ rabiḥat ticâratühüm vemâ kânû mühtedîn.
16. Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ satın aldılar · ٱشْتَرَوُا۟ · ٱلضَّلَـٰلَةَ sapıklığı · بِٱلْهُدَىٰ hidayet karşılığında · فَمَا etmedi · رَبِحَت kâr · تِّجَـٰرَتُهُمْ ticaretleri · وَمَا ve değildir · كَانُوا۟ olanlardan · مُهْتَدِينَ doğru yolu bulan
مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ ٱلَّذِي ٱسۡتَوۡقَدَ نَارࣰ ا فَلَمَّآ أَضَآءَتۡ مَا حَوۡلَهُۥ ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمۡ وَتَرَكَهُمۡ فِي ظُلُمَٰتࣲ لَّا يُبۡصِرُونَ ﴿17﴾
meŝelühüm kemeŝeli-lleẕi-stevḳade nârâ. felemmâ eḍâet mâ ḥavlehû ẕehebe-llâhü binûrihim veterakehüm fî żulümâtil lâ yübṣirûn.
17. Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir.
Kelime meali
مَثَلُهُمْ Onların durumu · كَمَثَلِ durumu gibidir · ٱلَّذِى kişinin · ٱسْتَوْقَدَ yakan · نَارًۭا ateş · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَضَآءَتْ aydınlatır · مَا çevresini · حَوْلَهُۥ · ذَهَبَ giderdi · ٱللَّهُ Allah · بِنُورِهِمْ onların nurunu · وَتَرَكَهُمْ ve onları bıraktı · فِى içinde · ظُلُمَـٰتٍۢ karanlıklar · لَّا değildir · يُبْصِرُونَ görenlerden
صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمۡيࣱ فَهُمۡ لَا يَرۡجِعُونَ ﴿18﴾
ṣummüm bükmün `umyün fehüm lâ yerci`ûn.
18. Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler.
Kelime meali
صُمٌّۢ sağırdırlar · بُكْمٌ dilsizdirler · عُمْىٌۭ kördürler · فَهُمْ onlar · لَا değildir · يَرْجِعُونَ dönecek
أَوۡ كَصَيِّبࣲ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَٰتࣱ وَرَعۡدࣱ وَبَرۡقࣱ يَجۡعَلُونَ أَصَٰبِعَهُمۡ فِيٓ ءَاذَانِهِم مِّنَ ٱلصَّوَٰعِقِ حَذَرَ ٱلۡمَوۡتِۚ وَٱللَّهُ مُحِيطُۢ بِٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿19﴾
ev keṣayyibim mine-ssemâi fîhi żulümâtüv vera`düv veberḳ. yec`alûne eṣâbi`ahüm fî âẕânihim mine-ṣṣavâ`iḳi ḥaẕera-lmevt. vellâhü müḥîṭum bilkâfirîn.
19. Yahut onlar, karanlıklar içinde gökten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidirler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Hâlbuki Allah inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.
Kelime meali
أَوْ ya da (onlar) · كَصَيِّبٍۢ boşanan yağmur gibi · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · فِيهِ içinde · ظُلُمَـٰتٌۭ karanlıklar · وَرَعْدٌۭ ve gök gürlemesi · وَبَرْقٌۭ ve şimşek (ler) · يَجْعَلُونَ tıkarlar · أَصَـٰبِعَهُمْ parmaklarını · فِىٓ içine · ءَاذَانِهِم kulakları · مِّنَ yıldırım seslerinden · ٱلصَّوَٰعِقِ · حَذَرَ korkusuyla · ٱلْمَوْتِ ۚ ölüm · وَٱللَّهُ oysa Allah · مُحِيطٌۢ tamamen kuşatmıştır · بِٱلْكَـٰفِرِينَ inkarcıları
يَكَادُ ٱلۡبَرۡقُ يَخۡطَفُ أَبۡصَٰرَهُمۡۖ كُلَّمَآ أَضَآءَ لَهُم مَّشَوۡاْ فِيهِ وَإِذَآ أَظۡلَمَ عَلَيۡهِمۡ قَامُواْۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمۡعِهِمۡ وَأَبۡصَٰرِهِمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ﴿20﴾
yekâdü-lberḳu yaḫṭafü ebṣârahüm. küllemâ eḍâe lehüm meşev fîhi veiẕâ ażleme `aleyhim ḳâmû. velev şâe-llâhü leẕehebe bisem`ihim veebṣârihim. inne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.
20. Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onların çevresini aydınlatınca orada yürürler, karartınca da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kādirdir.
Kelime meali
يَكَادُ neredeyse · ٱلْبَرْقُ şimşek · يَخْطَفُ kapıverecek · أَبْصَـٰرَهُمْ ۖ gözlerini · كُلَّمَآ zaman · أَضَآءَ aydınlattığı · لَهُم onları · مَّشَوْا۟ yürürler · فِيهِ o(nun ışığı)nda · وَإِذَآ zaman · أَظْلَمَ karanlık çöktüğü · عَلَيْهِمْ üzerlerine · قَامُوا۟ ۚ dikilip kalırlar · وَلَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · لَذَهَبَ elbette götürürdü · بِسَمْعِهِمْ işitmelerini · وَأَبْصَـٰرِهِمْ ۚ ve görmelerini · إِنَّ Şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'ın · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌۭ gücü yeter
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱعۡبُدُواْ رَبَّكُمُ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿21﴾
yâ eyyühe-nnâsu-`büdû rabbekümü-lleẕî ḫaleḳaküm velleẕîne min ḳabliküm le`alleküm tetteḳûn.
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki takvâya eresiniz.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey! · ٱلنَّاسُ insanlar · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · رَبَّكُمُ Rabbinize · ٱلَّذِى o ki; · خَلَقَكُمْ sizi yarattı · وَٱلَّذِينَ ve o ki; · مِن sizden öncekileri · قَبْلِكُمْ · لَعَلَّكُمْ belki · تَتَّقُونَ korunursunuz
ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ فِرَٰشࣰ ا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءࣰ وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَخۡرَجَ بِهِۦ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ رِزۡقࣰ ا لَّكُمۡۖ فَلَا تَجۡعَلُواْ لِلَّهِ أَندَادࣰ ا وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿22﴾
elleẕî ce`ale lekümü-l'arḍa firâşev vessemâe binaâ. veenzele mine-ssemâi mâen feaḫrace bihî mine-ŝŝemerâti rizḳal leküm. felâ tec`alû lillâhi endâdev veentüm ta`lemûn.
22. Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın.
Kelime meali
ٱلَّذِى O (Rabb) ki · جَعَلَ kıldı · لَكُمُ sizin için · ٱلْأَرْضَ yeri · فِرَٰشًۭا döşek · وَٱلسَّمَآءَ ve göğü · بِنَآءًۭ bina · وَأَنزَلَ ve indirdi · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ su · فَأَخْرَجَ çıkardı · بِهِۦ onunla · مِنَ çeşitli ürünlerden · ٱلثَّمَرَٰتِ · رِزْقًۭا rızık olarak · لَّكُمْ ۖ sizin için · فَلَا öyleyse · تَجْعَلُوا۟ koşmayın · لِلَّهِ Allah'a · أَندَادًۭا eşler (denk) · وَأَنتُمْ ve siz de · تَعْلَمُونَ bile bile
وَإِن كُنتُمۡ فِي رَيۡبࣲ مِّمَّا نَزَّلۡنَا عَلَىٰ عَبۡدِنَا فَأۡتُواْ بِسُورَةࣲ مِّن مِّثۡلِهِۦ وَٱدۡعُواْ شُهَدَآءَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿23﴾
vein küntüm fî raybim mimmâ nezzelnâ `alâ `abdinâ fe'tû bisûratim mim miŝlih. ved`û şühedâeküm min dûni-llâhi in küntüm ṣâdiḳîn.
23. Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!
Kelime meali
وَإِن eğer · كُنتُمْ iseniz · فِى içinde · رَيْبٍۢ şüphe · مِّمَّا sana indirdiğimizden · نَزَّلْنَا · عَلَىٰ kulumuz (Muhammed)e · عَبْدِنَا · فَأْتُوا۟ haydi getirin · بِسُورَةٍۢ bir sure · مِّن onun gibi · مِّثْلِهِۦ · وَٱدْعُوا۟ ve çağırın · شُهَدَآءَكُم şahitlerinizi · مِّن başkadan · دُونِ · ٱللَّهِ Allah · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru
فَإِن لَّمۡ تَفۡعَلُواْ وَلَن تَفۡعَلُواْ فَٱتَّقُواْ ٱلنَّارَ ٱلَّتِي وَقُودُهَا ٱلنَّاسُ وَٱلۡحِجَارَةُۖ أُعِدَّتۡ لِلۡكَٰفِرِينَ ﴿24﴾
feil lem tef`alû velen tef`alû fetteḳu-nnâra-lletî veḳûdühe-nnâsü velḥicârah. ü`iddet lilkâfirîn.
24. Bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının; o, inkârcılar için hazırlanmıştır.
Kelime meali
فَإِن yok eğer · لَّمْ yapmadınızsa · تَفْعَلُوا۟ · وَلَن ki asla · تَفْعَلُوا۟ yapamayacaksınız · فَٱتَّقُوا۟ o halde sakının · ٱلنَّارَ ateşten · ٱلَّتِى ki · وَقُودُهَا onun yakıtı · ٱلنَّاسُ insanlar · وَٱلْحِجَارَةُ ۖ ve taşlardır · أُعِدَّتْ hazırlanmış · لِلْكَـٰفِرِينَ inkarcılar için
وَبَشِّرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمۡ جَنَّٰتࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنۡهَا مِن ثَمَرَةࣲ رِّزۡقࣰ ا قَالُواْ هَٰذَا ٱلَّذِي رُزِقۡنَا مِن قَبۡلُۖ وَأُتُواْ بِهِۦ مُتَشَٰبِهࣰ اۖ وَلَهُمۡ فِيهَآ أَزۡوَٰجࣱ مُّطَهَّرَةࣱۖ وَهُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿25﴾
vebeşşiri-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti enne lehüm cennâtin tecrî min taḥtihe-l'enhâr. küllemâ ruziḳû minhâ min ŝemeratir rizḳan ḳâlû hâẕe-lleẕî ruziḳnâ min ḳablü veütû bihî müteşâbihâ. velehüm fîhâ ezvâcüm müṭahherâtüv vehüm fîhâ ḫâlidûn.
25. İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.
Kelime meali
وَبَشِّرِ ve müjdele · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan · وَعَمِلُوا۟ ve işleyen · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ salih işler · أَنَّ muhakkak · لَهُمْ onlar için vardır · جَنَّـٰتٍۢ cennetler · تَجْرِى akan · مِن altlarından · تَحْتِهَا · ٱلْأَنْهَـٰرُ ۖ ırmaklar · كُلَّمَا her · رُزِقُوا۟ rızıklandırıldıklarında · مِنْهَا onlardaki · مِن meyveden · ثَمَرَةٍۢ · رِّزْقًۭا ۙ rızk olarak · قَالُوا۟ derler · هَـٰذَا Bu · ٱلَّذِى şeydir · رُزِقْنَا rızıklandığımız · مِن daha önceden · قَبْلُ ۖ · وَأُتُوا۟ verilmiştir · بِهِۦ onlara · مُتَشَـٰبِهًۭا ۖ ona benzer · وَلَهُمْ Onlar için vardır · فِيهَآ orada · أَزْوَٰجٌۭ eşler · مُّطَهَّرَةٌۭ ۖ tertemiz · وَهُمْ ve onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır
۞إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَسۡتَحۡيِۦٓ أَن يَضۡرِبَ مَثَلࣰ ا مَّا بَعُوضَةࣰ فَمَا فَوۡقَهَاۚ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ فَيَعۡلَمُونَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّهِمۡۖ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلࣰ اۘ يُضِلُّ بِهِۦ كَثِيرࣰ ا وَيَهۡدِي بِهِۦ كَثِيرࣰ اۚ وَمَا يُضِلُّ بِهِۦٓ إِلَّا ٱلۡفَٰسِقِينَ ﴿26﴾
inne-llâhe lâ yestaḥyî ey yaḍribe meŝelem mâ be`ûḍaten femâ fevḳahâ. feemme-lleẕîne âmenû feya`lemûne ennehü-lḥaḳḳu mir rabbihim. veemme-lleẕîne keferû feyeḳûlûne mâẕâ erâde-llâhü bihâẕâ meŝelâ. yüḍillü bihî keŝîrav veyehdî bihî keŝîrâ. vemâ yüḍillü bihî ille-lfâsiḳîn.
26. Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.
Kelime meali
۞ إِنَّ muhakkak · ٱللَّهَ Allah · لَا değildir · يَسْتَحْىِۦٓ çekinecek · أَن misal vermekten · يَضْرِبَ · مَثَلًۭا bir örneği · مَّا gibi · بَعُوضَةًۭ bir sivrisineği · فَمَا hatta olanı · فَوْقَهَا ۚ onun da üstünde · فَأَمَّا gerçekten · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan · فَيَعْلَمُونَ bilirler · أَنَّهُ kesinlikle o · ٱلْحَقُّ haktır (gerçektir) · مِن Rablerinden · رَّبِّهِمْ ۖ · وَأَمَّا ve ise · ٱلَّذِينَ edenler · كَفَرُوا۟ inkar · فَيَقُولُونَ derler ki · مَاذَآ neyi · أَرَادَ istedi (kasdetti) · ٱللَّهُ Allah · بِهَـٰذَا bu · مَثَلًۭا ۘ misalle · يُضِلُّ saptırır · بِهِۦ onunla · كَثِيرًۭا bir çoğunu · وَيَهْدِى ve yine yola getirir · بِهِۦ onunla · كَثِيرًۭا ۚ bir çoğunu · وَمَا saptırmaz · يُضِلُّ · بِهِۦٓ onunla · إِلَّا başkasını · ٱلْفَـٰسِقِينَ fasıklardan
ٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهۡدَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ مِيثَٰقِهِۦ وَيَقۡطَعُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿27﴾
elleẕîne yenḳuḍûne `ahde-llâhi mim ba`di mîŝâḳih. veyaḳṭa`ûne mâ emera-llâhü bihî ey yûṣale veyüfsidûne fi-l'arḍ. ülâike hümü-lḫâsirûn.
27. Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah’a verdikleri sözden dönerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يَنقُضُونَ bozarlar · عَهْدَ (verdikleri) sözü · ٱللَّهِ Allah'a · مِنۢ sonradan · بَعْدِ · مِيثَـٰقِهِۦ söz verip bağlandıktan · وَيَقْطَعُونَ ve keserler · مَآ şeyi · أَمَرَ emrettiği · ٱللَّهُ Allah'ın · بِهِۦٓ kendisiyle · أَن birleştirmesini · يُوصَلَ · وَيُفْسِدُونَ ve bozgunculuk yaparlar · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ ۚ · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayanlar
كَيۡفَ تَكۡفُرُونَ بِٱللَّهِ وَكُنتُمۡ أَمۡوَٰتࣰ ا فَأَحۡيَٰكُمۡۖ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿28﴾
keyfe tekfürûne billâhi veküntüm emvâten feaḥyâküm. ŝümme yümîtüküm ŝümme yuḥyîküm ŝümme ileyhi türce`ûn.
28. Sizler cansız iken size O hayat verdiği halde Allah’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O’na götürüleceksiniz.
Kelime meali
كَيْفَ nasıl · تَكْفُرُونَ inkar edersiniz · بِٱللَّهِ Allah'a · وَكُنتُمْ siz iken · أَمْوَٰتًۭا ölüler · فَأَحْيَـٰكُمْ ۖ O sizi diriltti · ثُمَّ sonra · يُمِيتُكُمْ öldürecek · ثُمَّ sonra · يُحْيِيكُمْ diriltecek · ثُمَّ sonra · إِلَيْهِ O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz
هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعࣰ ا ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ فَسَوَّىٰهُنَّ سَبۡعَ سَمَٰوَٰتࣲۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ ﴿29﴾
hüve-lleẕî ḫaleḳa leküm mâ fi-l'arḍi cemî`an ŝümme-stevâ ile-ssemâi fesevvâhünne seb`a semâvât. vehüve bikülli şey'in `alîm.
29. Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O’dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.
Kelime meali
هُوَ O · ٱلَّذِى ki · خَلَقَ yarattı · لَكُم sizin için · مَّا ne · فِى varsa · ٱلْأَرْضِ yeryüzünde · جَمِيعًۭا hepsini · ثُمَّ sonra · ٱسْتَوَىٰٓ yöneldi · إِلَى göke · ٱلسَّمَآءِ · فَسَوَّىٰهُنَّ onları düzenledi · سَبْعَ yedi · سَمَـٰوَٰتٍۢ ۚ gök (olarak) · وَهُوَ ve O · بِكُلِّ her · شَىْءٍ şeyi · عَلِيمٌۭ bilir
وَإِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّي جَاعِلࣱ فِي ٱلۡأَرۡضِ خَلِيفَةࣰۖ قَالُوٓاْ أَتَجۡعَلُ فِيهَا مَن يُفۡسِدُ فِيهَا وَيَسۡفِكُ ٱلدِّمَآءَ وَنَحۡنُ نُسَبِّحُ بِحَمۡدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۖ قَالَ إِنِّيٓ أَعۡلَمُ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿30﴾
veiẕ ḳâle rabbüke lilmelâiketi innî câ`ilün fi-l'arḍi ḫalîfeh. ḳâlû etec`alü fîhâ mey yüfsidü fîhâ veyesfikü-ddimâ'. venaḥnü nüsebbiḥu biḥamdike venüḳaddisü lek. ḳâle innî a`lemü mâ lâ ta`lemûn.
30. Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.
Kelime meali
وَإِذْ bir zamanlar · قَالَ dedi ki · رَبُّكَ Rabbin · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · إِنِّى şüphesiz ben · جَاعِلٌۭ yaratacağım · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · خَلِيفَةًۭ ۖ bir halife · قَالُوٓا۟ dediler (melekler) · أَتَجْعَلُ mi yaratacaksın? · فِيهَا orada · مَن kimse · يُفْسِدُ bozgunculuk yapan · فِيهَا orada · وَيَسْفِكُ döken · ٱلدِّمَآءَ kan · وَنَحْنُ oysa biz · نُسَبِّحُ tesbih ediyor · بِحَمْدِكَ seni överek · وَنُقَدِّسُ ve takdis ediyoruz · لَكَ ۖ seni · قَالَ dedi · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَعْلَمُ bilirim · مَا şeyleri · لَا değilsiniz · تَعْلَمُونَ siz biliyor
وَعَلَّمَ ءَادَمَ ٱلۡأَسۡمَآءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمۡ عَلَى ٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ فَقَالَ أَنۢبِـُٔونِي بِأَسۡمَآءِ هَٰٓؤُلَآءِ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿31﴾
ve`alleme âdeme-l'esmâe küllehâ ŝümme `araḍahüm `ale-lmelâiketi feḳâle embiûnî biesmâi hâülâi in küntüm ṣâdiḳîn.
31. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip “Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin” dedi.
Kelime meali
وَعَلَّمَ ve öğretti · ءَادَمَ Adem'e · ٱلْأَسْمَآءَ isimleri · كُلَّهَا bütün · ثُمَّ sonra · عَرَضَهُمْ onları sunup · عَلَى meleklere · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ · فَقَالَ ve dedi · أَنۢبِـُٔونِى bana söyleyin · بِأَسْمَآءِ isimlerini · هَـٰٓؤُلَآءِ onların · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru kimseler
قَالُواْ سُبۡحَٰنَكَ لَا عِلۡمَ لَنَآ إِلَّا مَا عَلَّمۡتَنَآۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿32﴾
ḳâlû sübḥâneke lâ `ilme lenâ illâ mâ `allemtenâ. inneke ente-l`alîmü-lḥakîm.
32. “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · سُبْحَـٰنَكَ Seni tesbih ederiz · لَا yoktur · عِلْمَ bilgimiz · لَنَآ bizim · إِلَّا başka · مَا şeyden · عَلَّمْتَنَآ ۖ bize öğrettiğin · إِنَّكَ şüphesiz sen · أَنتَ sen · ٱلْعَلِيمُ bilensin · ٱلْحَكِيمُ hakim olansın
قَالَ يَٰٓـَٔادَمُ أَنۢبِئۡهُم بِأَسۡمَآئِهِمۡۖ فَلَمَّآ أَنۢبَأَهُم بِأَسۡمَآئِهِمۡ قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ إِنِّيٓ أَعۡلَمُ غَيۡبَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَأَعۡلَمُ مَا تُبۡدُونَ وَمَا كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ ﴿33﴾
ḳâle yâ âdemü embi'hüm biesmâihim. felemmâ embeehüm biesmâihim ḳâle elem eḳul leküm innî a`lemü gaybe-ssemâvâti vel'arḍi vea`lemü mâ tübdûne vemâ küntüm tektümûn.
33. “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de “Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi!” buyurdu.
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi ki · يَـٰٓـَٔادَمُ ey Adem · أَنۢبِئْهُم bunlara haber ver · بِأَسْمَآئِهِمْ ۖ onların isimlerini · فَلَمَّآ ne zaman ki · أَنۢبَأَهُم bunlara haber verince · بِأَسْمَآئِهِمْ onların isimlerini · قَالَ (Allah) dedi ki · أَلَمْ değil miydim? · أَقُل size demiş · لَّكُمْ size · إِنِّىٓ şüphesiz ben · أَعْلَمُ bilirim · غَيْبَ gayblarını · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَأَعْلَمُ ve bilirim · مَا şeyleri · تُبْدُونَ sizin açıkladıklarınız · وَمَا ve şeyleri · كُنتُمْ olduğunuz · تَكْتُمُونَ gizlemekte
وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ أَبَىٰ وَٱسۡتَكۡبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿34﴾
veiẕ ḳulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdeme fesecedû illâ iblîs. ebâ vestekbera vekâne mine-lkâfirîn.
34. Meleklere, “Âdem’e secde edin” dediğimizde İblîs dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.
Kelime meali
وَإِذْ hani · قُلْنَا demiştik · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ Meleklere · ٱسْجُدُوا۟ secde edin · لِـَٔادَمَ Adem'e · فَسَجَدُوٓا۟ hemen secde ettiler · إِلَّآ hariç · إِبْلِيسَ İblis · أَبَىٰ kaçındı · وَٱسْتَكْبَرَ ve kibirlendi · وَكَانَ ve oldu · مِنَ inkarcılardan · ٱلْكَـٰفِرِينَ
وَقُلۡنَا يَٰٓـَٔادَمُ ٱسۡكُنۡ أَنتَ وَزَوۡجُكَ ٱلۡجَنَّةَ وَكُلَا مِنۡهَا رَغَدًا حَيۡثُ شِئۡتُمَا وَلَا تَقۡرَبَا هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿35﴾
veḳulnâ yâ âdemü-skün ente vezevcüke-lcennete vekülâ minhâ ragaden ḥayŝü şi'tümâ. velâ taḳrabâ hâẕihi-şşecerate fetekûnâ mine-żżâlimîn.
35. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” dedik.
Kelime meali
وَقُلْنَا ve dedik ki · يَـٰٓـَٔادَمُ ey Adem · ٱسْكُنْ oturun · أَنتَ sen · وَزَوْجُكَ ve eşin · ٱلْجَنَّةَ cennette · وَكُلَا ve yeyin · مِنْهَا ondan · رَغَدًا bol bol · حَيْثُ yerde · شِئْتُمَا dilediğiniz · وَلَا yaklaşmayın · تَقْرَبَا · هَـٰذِهِ şu · ٱلشَّجَرَةَ ağaca · فَتَكُونَا olursunuz · مِنَ zalimlerden · ٱلظَّـٰلِمِينَ
فَأَزَلَّهُمَا ٱلشَّيۡطَٰنُ عَنۡهَا فَأَخۡرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِۖ وَقُلۡنَا ٱهۡبِطُواْ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوࣱّۖ وَلَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُسۡتَقَرࣱّ وَمَتَٰعٌ إِلَىٰ حِينࣲ ﴿36﴾
feezellehüme-şşeyṭânü `anhâ feaḫracehümâ mimmâ kânâ fîh. veḳulne-hbiṭû ba`ḍuküm liba`ḍin `adüvv. veleküm fi-l'arḍi müsteḳarruv vemetâ`un ilâ ḥîn.
36. Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de “Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır” dedik.
Kelime meali
فَأَزَلَّهُمَا onlar(ın ayağın)ı kaydırdı · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · عَنْهَا oradan · فَأَخْرَجَهُمَا çıkardı · مِمَّا yerden · كَانَا bulundukları · فِيهِ ۖ içinde · وَقُلْنَا ve dedik ki · ٱهْبِطُوا۟ inin · بَعْضُكُمْ kiminiz · لِبَعْضٍ kiminize · عَدُوٌّۭ ۖ düşman olarak · وَلَكُمْ sizin için vardır · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُسْتَقَرٌّۭ kalmak · وَمَتَـٰعٌ ve nimet · إِلَىٰ bir süre · حِينٍۢ
فَتَلَقَّىٰٓ ءَادَمُ مِن رَّبِّهِۦ كَلِمَٰتࣲ فَتَابَ عَلَيۡهِۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ﴿37﴾
feteleḳḳâ âdemü mir rabbihî kelimâtin fetâbe `aleyh. innehû hüve-ttevvâbü-rraḥîm.
37. Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.
Kelime meali
فَتَلَقَّىٰٓ derken aldı · ءَادَمُ Adem · مِن Rabbinden · رَّبِّهِۦ · كَلِمَـٰتٍۢ kelimeler · فَتَابَ tevbesini kabul etti · عَلَيْهِ ۚ onun · إِنَّهُۥ şüphesiz · هُوَ O · ٱلتَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edendir · ٱلرَّحِيمُ çok esirgeyendir
قُلۡنَا ٱهۡبِطُواْ مِنۡهَا جَمِيعࣰ اۖ فَإِمَّا يَأۡتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدࣰ ى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿38﴾
ḳulne-hbiṭû minhâ cemî`â. feimmâ ye'tiyenneküm minnî hüden femen tebi`a hüdâye felâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
38. Onlara şöyle dedik: “Oradan hepiniz inin! Benden size muhakkak bir rehber gelecektir.” Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.
Kelime meali
قُلْنَا dedik · ٱهْبِطُوا۟ inin · مِنْهَا oradan · جَمِيعًۭا ۖ hepiniz · فَإِمَّا zaman · يَأْتِيَنَّكُم size geldiği · مِّنِّى benden · هُدًۭى bir hidayet · فَمَن kimler · تَبِعَ uyarsa · هُدَاىَ benim hidayetime · فَلَا artık yoktur · خَوْفٌ bir korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve olmazlar · هُمْ onlar · يَحْزَنُونَ üzülenlerden
وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَآ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿39﴾
velleẕîne keferû vekeẕẕebû biâyâtinâ ülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
39. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalan sayanlara gelince onlar cehennemliklerdir ve orada devamlı kalıcıdırlar.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ ve kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden · وَكَذَّبُوا۟ ve yalanlayan · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimizi · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır
يَٰبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِيَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَوۡفُواْ بِعَهۡدِيٓ أُوفِ بِعَهۡدِكُمۡ وَإِيَّٰيَ فَٱرۡهَبُونِ ﴿40﴾
yâ benî isrâîle-ẕkürû ni`metiye-lletî en`amtü `aleyküm veevfû bi`ahdî ûfi bi`ahdiküm veiyyâye ferhebûn.
40. Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vaad ettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ ey oğulları · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱذْكُرُوا۟ hatırlayın · نِعْمَتِىَ ni'metleri · ٱلَّتِىٓ o ki; · أَنْعَمْتُ ni'metlendirdim · عَلَيْكُمْ sizleri · وَأَوْفُوا۟ ve tutun · بِعَهْدِىٓ bana verdiğiniz sözü · أُوفِ ben de tutayım · بِعَهْدِكُمْ size verdiğim sözü · وَإِيَّـٰىَ ve sadece benden · فَٱرْهَبُونِ korkun
وَءَامِنُواْ بِمَآ أَنزَلۡتُ مُصَدِّقࣰ ا لِّمَا مَعَكُمۡ وَلَا تَكُونُوٓاْ أَوَّلَ كَافِرِۭ بِهِۦۖ وَلَا تَشۡتَرُواْ بِـَٔايَٰتِي ثَمَنࣰ ا قَلِيلࣰ ا وَإِيَّٰيَ فَٱتَّقُونِ ﴿41﴾
veâminû bimâ enzeltü müṣaddiḳal limâ me`aküm velâ tekûnû evvele kâfirim bih. velâ teşterû biâyâtî ŝemenen ḳalîlâ. veiyyâye fetteḳûn.
41. Elinizdekini (Tevrat) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an) iman edin; sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılığa satmayın. Yalnız benden korkun.
Kelime meali
وَءَامِنُوا۟ ve inanın · بِمَآ şeye · أَنزَلْتُ indirdiğim · مُصَدِّقًۭا doğrulayıcı olarak · لِّمَا bulunanı · مَعَكُمْ sizin yanınızda · وَلَا ve olmayın · تَكُونُوٓا۟ · أَوَّلَ ilk · كَافِرٍۭ inkar eden · بِهِۦ ۖ onu · وَلَا ve satmayın · تَشْتَرُوا۟ · بِـَٔايَـٰتِى benim ayetlerimi · ثَمَنًۭا bedele · قَلِيلًۭا azıcık · وَإِيَّـٰىَ ve benden · فَٱتَّقُونِ sakının
وَلَا تَلۡبِسُواْ ٱلۡحَقَّ بِٱلۡبَٰطِلِ وَتَكۡتُمُواْ ٱلۡحَقَّ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿42﴾
velâ telbisü-lḥaḳḳa bilbâṭili vetektümü-lḥaḳḳa veentüm ta`lemûn.
42. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
Kelime meali
وَلَا ve katıştırmayın · تَلْبِسُوا۟ · ٱلْحَقَّ gerçeği · بِٱلْبَـٰطِلِ batılla · وَتَكْتُمُوا۟ ve gizlemeyin · ٱلْحَقَّ hakkı · وَأَنتُمْ siz · تَعْلَمُونَ bildiğiniz halde
وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ وَٱرۡكَعُواْ مَعَ ٱلرَّٰكِعِينَ ﴿43﴾
veeḳîmu-ṣṣalâte veâtü-zzekâte verke`û me`a-rrâki`în.
43. Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
Kelime meali
وَأَقِيمُوا۟ ve kılın · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَءَاتُوا۟ ve verin · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · وَٱرْكَعُوا۟ ve ruku edin · مَعَ beraber · ٱلرَّٰكِعِينَ rüku edenlerle
۞أَتَأۡمُرُونَ ٱلنَّاسَ بِٱلۡبِرِّ وَتَنسَوۡنَ أَنفُسَكُمۡ وَأَنتُمۡ تَتۡلُونَ ٱلۡكِتَٰبَۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿44﴾
ete'mürûne-nnâse bilbirri vetensevne enfüseküm veentüm tetlûne-lkitâb. efelâ ta`ḳilûn.
44. Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Kelime meali
۞ أَتَأْمُرُونَ emir mi ediyorsunuz · ٱلنَّاسَ insanlara · بِٱلْبِرِّ iyiliği · وَتَنسَوْنَ unutuyorsunuz da · أَنفُسَكُمْ kendinizi · وَأَنتُمْ ve siz · تَتْلُونَ okuduğunuz halde · ٱلْكِتَـٰبَ ۚ Kitabı · أَفَلَا hâlâ · تَعْقِلُونَ aklınızı kullanmıyor musunuz?
وَٱسۡتَعِينُواْ بِٱلصَّبۡرِ وَٱلصَّلَوٰةِۚ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى ٱلۡخَٰشِعِينَ ﴿45﴾
veste`înû biṣṣabri veṣṣalâh. veinnehâ lekebîratün illâ `ale-lḫâşi`în.
45. Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.
Kelime meali
وَٱسْتَعِينُوا۟ yardım dileyin · بِٱلصَّبْرِ sabırla · وَٱلصَّلَوٰةِ ۚ ve namazla · وَإِنَّهَا şüphesiz bu · لَكَبِيرَةٌ ağır gelir · إِلَّا başkasına · عَلَى saygı gösterenlerden · ٱلْخَـٰشِعِينَ
ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَٰقُواْ رَبِّهِمۡ وَأَنَّهُمۡ إِلَيۡهِ رَٰجِعُونَ ﴿46﴾
elleẕîne yeżunnûne ennehüm mülâḳû rabbihim veennehüm ileyhi râci`ûn.
46. Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen kimselerdir.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يَظُنُّونَ bilirler · أَنَّهُم şüphesiz onlar · مُّلَـٰقُوا۟ kavuşacaklardır · رَبِّهِمْ Rablerine · وَأَنَّهُمْ ve gerçekten onlar · إِلَيْهِ O'na · رَٰجِعُونَ döneceklerdir
يَٰبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِيَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَنِّي فَضَّلۡتُكُمۡ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿47﴾
yâ benî isrâîle-ẕkürû ni`metiye-lletî en`amtü `aleyküm veennî feḍḍaltüküm `ale-l`âlemîn.
47. Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ ey oğulları · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱذْكُرُوا۟ hatırlayın · نِعْمَتِىَ ni'metimi · ٱلَّتِىٓ ki · أَنْعَمْتُ ni'metlendirdim · عَلَيْكُمْ sizi · وَأَنِّى ve şüphesiz · فَضَّلْتُكُمْ sizi üstün kıldım · عَلَى üzerine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler
وَٱتَّقُواْ يَوۡمࣰ ا لَّا تَجۡزِي نَفۡسٌ عَن نَّفۡسࣲ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا يُقۡبَلُ مِنۡهَا شَفَٰعَةࣱ وَلَا يُؤۡخَذُ مِنۡهَا عَدۡلࣱ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ﴿48﴾
vetteḳû yevmel lâ teczî nefsün `an nefsin şey'ev velâ yuḳbelü minhâ şefâ`atüv velâ yü'ḫaẕü minhâ `adlüv velâ hüm yünṣarûn.
48. Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, hiçbir kimsenin yerine başkası kabul edilmez; onlara asla yardım da yapılmaz.
Kelime meali
وَٱتَّقُوا۟ ve sakının · يَوْمًۭا günden · لَّا cezalandırılmaz · تَجْزِى · نَفْسٌ hiç kimse · عَن kimseden(günahından) · نَّفْسٍۢ · شَيْـًۭٔا bir şey · وَلَا kabul edilmez · يُقْبَلُ · مِنْهَا kimseden · شَفَـٰعَةٌۭ şefaat da · وَلَا ve alınmaz · يُؤْخَذُ · مِنْهَا ondan · عَدْلٌۭ fidye de · وَلَا ve yapılamaz · هُمْ onlara · يُنصَرُونَ hiçbir yardım
وَإِذۡ نَجَّيۡنَٰكُم مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَسُومُونَكُمۡ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبۡنَآءَكُمۡ وَيَسۡتَحۡيُونَ نِسَآءَكُمۡۚ وَفِي ذَٰلِكُم بَلَآءࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ عَظِيمࣱ ﴿49﴾
veiẕ necceynâküm min âli fir`avne yesûmûneküm sûe-l`aẕâbi yüẕebbiḥûne ebnâeküm veyestaḥyûne nisâeküm. vefî ẕâliküm belâüm mir rabbiküm `ażîm.
49. Hatırlayın ki sizi Firavun’un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en kötüsünü revâ görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Kelime meali
وَإِذْ hani · نَجَّيْنَـٰكُم sizi kurtarmıştık · مِّنْ ailesinden · ءَالِ · فِرْعَوْنَ Fir'avn · يَسُومُونَكُمْ onlar size reva görüyor · سُوٓءَ en kötüsünü · ٱلْعَذَابِ azabın · يُذَبِّحُونَ boğazlayıp · أَبْنَآءَكُمْ oğullarınızı · وَيَسْتَحْيُونَ sağ bırakıyorlardı · نِسَآءَكُمْ ۚ kadınlarınızı · وَفِى ve vardı · ذَٰلِكُم bunda sizin için · بَلَآءٌۭ bir imtihan · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · عَظِيمٌۭ büyük
وَإِذۡ فَرَقۡنَا بِكُمُ ٱلۡبَحۡرَ فَأَنجَيۡنَٰكُمۡ وَأَغۡرَقۡنَآ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ وَأَنتُمۡ تَنظُرُونَ ﴿50﴾
veiẕ feraḳnâ bikümü-lbaḥra feenceynâküm veagraḳnâ âle fir`avne veentüm tenżurûn.
50. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun’un adamlarını da gözünüzün önünde denizde boğduk.
Kelime meali
وَإِذْ hani · فَرَقْنَا yarmıştık; · بِكُمُ sizin için · ٱلْبَحْرَ denizi · فَأَنجَيْنَـٰكُمْ sizi kurtarmış · وَأَغْرَقْنَآ ve boğmuştuk · ءَالَ ailesini · فِرْعَوْنَ Fir'avn · وَأَنتُمْ ve siz de · تَنظُرُونَ görüyordunuz
وَإِذۡ وَٰعَدۡنَا مُوسَىٰٓ أَرۡبَعِينَ لَيۡلَةࣰ ثُمَّ ٱتَّخَذۡتُمُ ٱلۡعِجۡلَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَنتُمۡ ظَٰلِمُونَ ﴿51﴾
veiẕ vâ`adnâ mûsâ erbe`îne leyleten ŝümme-tteḫaẕtümü-l`icle mim ba`dihî veentüm żâlimûn.
51. Mûsâ’ya kırk gece için söz vermiştik. Mûsâ gittikten sonra siz, haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Kelime meali
وَإِذْ hani · وَٰعَدْنَا sözleşmiştik · مُوسَىٰٓ Musa ile · أَرْبَعِينَ kırk · لَيْلَةًۭ gece için · ثُمَّ sonra · ٱتَّخَذْتُمُ siz (tanrı) edinmiştiniz · ٱلْعِجْلَ buzağıyı · مِنۢ onun ardından · بَعْدِهِۦ · وَأَنتُمْ ve siz · ظَـٰلِمُونَ zalimlerdiniz
ثُمَّ عَفَوۡنَا عَنكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿52﴾
ŝümme `afevnâ `anküm mim ba`di ẕâlike le`alleküm teşkürûn.
52. Bundan sonra da (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · عَفَوْنَا affetmiştik · عَنكُم sizi · مِّنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ bunun · لَعَلَّكُمْ belki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz (diye)
وَإِذۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡفُرۡقَانَ لَعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ﴿53﴾
veiẕ âteynâ mûse-lkitâbe velfürḳâne le`alleküm tehtedûn.
53. Doğru yolu bulasınız diye Mûsâ’ya kitabı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri vermiştik.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · ءَاتَيْنَا vermiştik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · وَٱلْفُرْقَانَ ve furkan · لَعَلَّكُمْ belki · تَهْتَدُونَ hidayete erersiniz (diye)
وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ يَٰقَوۡمِ إِنَّكُمۡ ظَلَمۡتُمۡ أَنفُسَكُم بِٱتِّخَاذِكُمُ ٱلۡعِجۡلَ فَتُوبُوٓاْ إِلَىٰ بَارِئِكُمۡ فَٱقۡتُلُوٓاْ أَنفُسَكُمۡ ذَٰلِكُمۡ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ عِندَ بَارِئِكُمۡ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ﴿54﴾
veiẕ ḳâle mûsâ liḳavmihî yâ ḳavmi inneküm żalemtüm enfüseküm bittiḫâẕikümü-l`icle fetûbû ilâ bâriiküm faḳtülû enfüseküm. ẕâliküm ḫayrul leküm `inde bâriiküm. fetâbe `aleyküm. innehû hüve-ttevvâbü-rraḥîm.
54. Mûsâ kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O’dur”.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · قَالَ demişti ki · مُوسَىٰ Musa · لِقَوْمِهِۦ kavmine · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · إِنَّكُمْ şüphesiz sizler · ظَلَمْتُمْ zulmettiniz · أَنفُسَكُم kendinize · بِٱتِّخَاذِكُمُ (tanrı) edinmekle · ٱلْعِجْلَ buzağıyı · فَتُوبُوٓا۟ gelin tevbe edin de · إِلَىٰ yaratıcınıza · بَارِئِكُمْ · فَٱقْتُلُوٓا۟ ve öldürün · أَنفُسَكُمْ nefislerinizi · ذَٰلِكُمْ bu · خَيْرٌۭ daha iyidir · لَّكُمْ sizin için · عِندَ katında · بَارِئِكُمْ yaratıcınız · فَتَابَ tevbenizi kabul buyurmuş olur · عَلَيْكُمْ ۚ sizin · إِنَّهُۥ şüphesiz · هُوَ O · ٱلتَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edendir · ٱلرَّحِيمُ merhametlidir
وَإِذۡ قُلۡتُمۡ يَٰمُوسَىٰ لَن نُّؤۡمِنَ لَكَ حَتَّىٰ نَرَى ٱللَّهَ جَهۡرَةࣰ فَأَخَذَتۡكُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَأَنتُمۡ تَنظُرُونَ ﴿55﴾
veiẕ ḳultüm yâ mûsâ len nü'mine leke ḥattâ nera-llâhe cehraten feeḫaẕetkümu-ṣṣâ`iḳatü veentüm tenżurûn.
55. Bir zamanlar, “Ey Mûsâ! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demiştiniz de bakıp dururken hemen sizi yıldırım çarpmıştı.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · قُلْتُمْ demiştiniz · يَـٰمُوسَىٰ ey Musa · لَن inanmayız · نُّؤْمِنَ · لَكَ sana · حَتَّىٰ kadar · نَرَى görünceye · ٱللَّهَ Allah'ı · جَهْرَةًۭ açıkça · فَأَخَذَتْكُمُ derhal sizi yakalamıştı · ٱلصَّـٰعِقَةُ yıldırım gürültüsü · وَأَنتُمْ siz de · تَنظُرُونَ bunu görüyordunuz
ثُمَّ بَعَثۡنَٰكُم مِّنۢ بَعۡدِ مَوۡتِكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿56﴾
ŝümme be`aŝnâküm mim ba`di mevtiküm le`alleküm teşkürûn.
56. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · بَعَثْنَـٰكُم sizi tekrar diriltmiştik · مِّنۢ ardından · بَعْدِ · مَوْتِكُمْ ölümünüzün · لَعَلَّكُمْ belki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz (diye)
وَظَلَّلۡنَا عَلَيۡكُمُ ٱلۡغَمَامَ وَأَنزَلۡنَا عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰۖ كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡۚ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿57﴾
veżallelnâ `aleykümü-lgamâme veenzelnâ `aleykümü-lmenne vesselvâ. külû min ṭayyibâti mâ razaḳnâküm. vemâ żalemûnâ velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.
57. Ve sizi bulutlarla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik; “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin” (dedik). Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı.
Kelime meali
وَظَلَّلْنَا ve gölgelendirdik · عَلَيْكُمُ üstünüze · ٱلْغَمَامَ bulutu · وَأَنزَلْنَا ve indirdik · عَلَيْكُمُ size · ٱلْمَنَّ kudret helvası · وَٱلسَّلْوَىٰ ۖ ve bıldırcın · كُلُوا۟ yeyin · مِن güzelliklerden · طَيِّبَـٰتِ · مَا şeyleri · رَزَقْنَـٰكُمْ ۖ rızık olarak verdiğimiz · وَمَا ve değildi · ظَلَمُونَا bize zulmediyor · وَلَـٰكِن ama · كَانُوٓا۟ idiler · أَنفُسَهُمْ kendilerine · يَظْلِمُونَ zulmetmekteler
وَإِذۡ قُلۡنَا ٱدۡخُلُواْ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةَ فَكُلُواْ مِنۡهَا حَيۡثُ شِئۡتُمۡ رَغَدࣰ ا وَٱدۡخُلُواْ ٱلۡبَابَ سُجَّدࣰ ا وَقُولُواْ حِطَّةࣱ نَّغۡفِرۡ لَكُمۡ خَطَٰيَٰكُمۡۚ وَسَنَزِيدُ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿58﴾
veiẕ ḳulne-dḫulû hâẕihi-lḳaryete fekülû minhâ ḥayŝü şi'tüm ragadev vedḫulü-lbâbe süccedev veḳûlû ḥiṭṭatün nagfir leküm ḫaṭâyâküm. vesenezîdü-lmuḥsinîn.
58. Demiştik ki: “Şu şehre girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yiyip için, kapıdan eğilerek girin ve af dileyin ki hatalarınızı bağışlayalım. Biz iyi davrananlara fazlasıyla vereceğiz.”
Kelime meali
وَإِذْ hani · قُلْنَا demiştik ki · ٱدْخُلُوا۟ girin · هَـٰذِهِ şu · ٱلْقَرْيَةَ kente · فَكُلُوا۟ yeyin · مِنْهَا oradan · حَيْثُ yerde · شِئْتُمْ dilediğiniz · رَغَدًۭا bol bol · وَٱدْخُلُوا۟ girin · ٱلْبَابَ kapıdan · سُجَّدًۭا secde ederek · وَقُولُوا۟ ve deyin · حِطَّةٌۭ hitta (ya Rabbi bizi affet) · نَّغْفِرْ biz de bağışlayalım · لَكُمْ sizin · خَطَـٰيَـٰكُمْ ۚ hatalarınızı · وَسَنَزِيدُ ve daha fazlasını vereceğiz · ٱلْمُحْسِنِينَ güzel davrananlara
فَبَدَّلَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ قَوۡلًا غَيۡرَ ٱلَّذِي قِيلَ لَهُمۡ فَأَنزَلۡنَا عَلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ رِجۡزࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ ﴿59﴾
febeddele-lleẕîne żalemû ḳavlen gayra-lleẕî ḳîle lehüm feenzelnâ `ale-lleẕîne żalemû riczem mine-ssemâi bimâ kânû yefsüḳûn.
59. Fakat zalimler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Kelime meali
فَبَدَّلَ fakat değiştirdiler · ٱلَّذِينَ onlar ki · ظَلَمُوا۟ zalimler · قَوْلًا bir sözle · غَيْرَ başka · ٱلَّذِى söylenenden · قِيلَ · لَهُمْ kendilerine · فَأَنزَلْنَا biz de indirdik · عَلَى üzerine · ٱلَّذِينَ zulmedenlerin · ظَلَمُوا۟ · رِجْزًۭا bir azab · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ yaptıkları · يَفْسُقُونَ kötülüklerden
۞وَإِذِ ٱسۡتَسۡقَىٰ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ فَقُلۡنَا ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡحَجَرَۖ فَٱنفَجَرَتۡ مِنۡهُ ٱثۡنَتَا عَشۡرَةَ عَيۡنࣰ اۖ قَدۡ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسࣲ مَّشۡرَبَهُمۡۖ كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ مِن رِّزۡقِ ٱللَّهِ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ﴿60﴾
veiẕi-stesḳâ mûsâ liḳavmihî feḳulne-ḍrib bi`aṣâke-lḥacer. fenfecerat minhü-ŝnetâ `aşrate `aynâ. ḳad `alime küllü ünâsim meşrabehüm. külû veşrabû mir rizḳi-llâhi velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.
60. Bir zamanlar Mûsâ kavmi için su istemiş, biz de ona, “Asânı taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı. Her topluluk kendi içeceği yeri bildi. “Allah’ın rızkından yiyin için; yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın” (dedik).
Kelime meali
۞ وَإِذِ hani · ٱسْتَسْقَىٰ su istemişti · مُوسَىٰ Musa · لِقَوْمِهِۦ kavmi için · فَقُلْنَا demiştik · ٱضْرِب vur · بِّعَصَاكَ asanla · ٱلْحَجَرَ ۖ taşa · فَٱنفَجَرَتْ fışkırmıştı · مِنْهُ ondan · ٱثْنَتَا on iki · عَشْرَةَ · عَيْنًۭا ۖ göze (pınar) · قَدْ elbette · عَلِمَ bilmişti · كُلُّ bütün · أُنَاسٍۢ insanlar · مَّشْرَبَهُمْ ۖ kendi içecekleri yeri · كُلُوا۟ yeyin · وَٱشْرَبُوا۟ ve için · مِن rızkından · رِّزْقِ · ٱللَّهِ Allah'ın · وَلَا ve (başkalarına) saldırmayın · تَعْثَوْا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُفْسِدِينَ bozgunculuk yaparak
وَإِذۡ قُلۡتُمۡ يَٰمُوسَىٰ لَن نَّصۡبِرَ عَلَىٰ طَعَامࣲ وَٰحِدࣲ فَٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُخۡرِجۡ لَنَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلۡأَرۡضُ مِنۢ بَقۡلِهَا وَقِثَّآئِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۖ قَالَ أَتَسۡتَبۡدِلُونَ ٱلَّذِي هُوَ أَدۡنَىٰ بِٱلَّذِي هُوَ خَيۡرٌۚ ٱهۡبِطُواْ مِصۡرࣰ ا فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلۡتُمۡۗ وَضُرِبَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلذِّلَّةُ وَٱلۡمَسۡكَنَةُ وَبَآءُو بِغَضَبࣲ مِّنَ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ كَانُواْ يَكۡفُرُونَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَيَقۡتُلُونَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّۚ ذَٰلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّكَانُواْ يَعۡتَدُونَ ﴿61﴾
veiẕ ḳultüm yâ mûsâ len naṣbira `alâ ṭa`âmiv vâḥidin fed`u lenâ rabbeke yuḫric lenâ mimmâ tümbitü-l'arḍu mim baḳlihâ veḳiŝŝâihâ vefûmihâ ve`adesihâ vebeṣalihâ. ḳâle etestebdilûne-lleẕî hüve ednâ billeẕî hüve ḫayr. ihbiṭû miṣran feinne leküm mâ seeltüm. veḍuribet `aleyhimü-ẕẕilletü velmeskenetü vebâû bigaḍabim mine-llâh. ẕâlike biennehüm kânû yekfürûne biâyâti-llâhi veyaḳtülûne-nnebiyyîne bigayri-lḥaḳḳ. ẕâlike bimâ `aṣav vekânû ya`tedûn.
61. Hani siz, “Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için rabbine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin” demiştiniz. Mûsâ ise, “İyiyi kötü ile değişmek mi istiyorsunuz? Şehre inin; istedikleriniz orada var” dedi. Zillete, fakru zarûrete mahkûm oldular; Allah’ın gazabına uğradılar. Bu durum, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinin, bütün bunlar da isyan etmeleri ve haddi aşmalarının sonucuydu.
Kelime meali
وَإِذْ hani · قُلْتُمْ siz demiştiniz ki · يَـٰمُوسَىٰ ey Musa · لَن asla · نَّصْبِرَ biz dayanamayız · عَلَىٰ yemeğe · طَعَامٍۢ · وَٰحِدٍۢ bir · فَٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · يُخْرِجْ çıkarsın · لَنَا bize · مِمَّا şeylerden · تُنۢبِتُ bitirdiği · ٱلْأَرْضُ yerin · مِنۢ sebzesinden · بَقْلِهَا · وَقِثَّآئِهَا ve acurundan · وَفُومِهَا ve sarımsağından · وَعَدَسِهَا ve mercimeğinden · وَبَصَلِهَا ۖ ve soğanından · قَالَ dedi ki · أَتَسْتَبْدِلُونَ değiştirmek mi istiyorsunuz? · ٱلَّذِى olanı · هُوَ o · أَدْنَىٰ daha aşağı · بِٱلَّذِى olanla · هُوَ o · خَيْرٌ ۚ iyi · ٱهْبِطُوا۟ inin · مِصْرًۭا bir şehre · فَإِنَّ şüphesiz · لَكُم sizin için vardır · مَّا şeyler · سَأَلْتُمْ ۗ istediğiniz · وَضُرِبَتْ ve vuruldu · عَلَيْهِمُ üzerlerine · ٱلذِّلَّةُ alçaklık · وَٱلْمَسْكَنَةُ ve yoksulluk (damgası) · وَبَآءُو ve uğradılar · بِغَضَبٍۢ bir gazaba · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ ۗ · ذَٰلِكَ işte bu · بِأَنَّهُمْ şüphesiz öyle · كَانُوا۟ oldu · يَكْفُرُونَ (çünkü) inkar ediyorlar · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · وَيَقْتُلُونَ ve öldürüyorlardı · ٱلنَّبِيِّـۧنَ peygamberleri · بِغَيْرِ etmediği halde · ٱلْحَقِّ ۗ hak · ذَٰلِكَ işte bu · بِمَا sebebiyledir · عَصَوا۟ isyan etmeleri · وَّكَانُوا۟ ve oldukları · يَعْتَدُونَ sınırı aşmış
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلنَّصَٰرَىٰ وَٱلصَّٰبِـِٔينَ مَنۡ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿62﴾
inne-lleẕîne âmenû velleẕîne hâdû venneṣârâ veṣṣâbi'îne men âmene billâhi velyevmi-l'âḫiri ve`amile ṣâliḥan felehüm ecruhüm `inde rabbihim. velâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
62. Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ inananlar · ءَامَنُوا۟ · وَٱلَّذِينَ ve yahudiler · هَادُوا۟ · وَٱلنَّصَـٰرَىٰ ve hıristiyanlar · وَٱلصَّـٰبِـِٔينَ ve sabiiler · مَنْ kim · ءَامَنَ inanırsa · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ahiret · وَعَمِلَ ve yaparsa · صَـٰلِحًۭا iyi işler · فَلَهُمْ onlar için vardır · أَجْرُهُمْ mükafatları · عِندَ katında · رَبِّهِمْ rablerinin · وَلَا ve yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve yoktur · هُمْ onlara · يَحْزَنُونَ hüzün
وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَكُمۡ وَرَفَعۡنَا فَوۡقَكُمُ ٱلطُّورَ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَٰكُم بِقُوَّةࣲ وَٱذۡكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿63﴾
veiẕ eḫaẕnâ mîŝâḳaküm verafa`nâ fevḳakümu-ṭṭûr. ḫuẕû mâ âteynâküm biḳuvvetiv veẕkürû mâ fîhi le`alleküm tetteḳûn.
63. Hatırlayın ki, sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık. “Size verdiğimizi sıkı tutun, onda bulunanları daima hatırlayın; umulur ki korunursunuz” (demiştik).
Kelime meali
وَإِذْ hani · أَخَذْنَا almıştık · مِيثَـٰقَكُمْ sizin sözünüzü · وَرَفَعْنَا ve kaldırmıştık · فَوْقَكُمُ üzerinize · ٱلطُّورَ dağı · خُذُوا۟ tutun · مَآ şeyi · ءَاتَيْنَـٰكُم size verdiğimiz · بِقُوَّةٍۢ kuvvetle · وَٱذْكُرُوا۟ ve hatırlayın · مَا şeyi · فِيهِ içinde olan · لَعَلَّكُمْ belki de siz · تَتَّقُونَ korunursunuz
ثُمَّ تَوَلَّيۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَۖ فَلَوۡلَا فَضۡلُ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُۥ لَكُنتُم مِّنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿64﴾
ŝümme tevelleytüm mim ba`di ẕâlik. felevlâ faḍlü-llâhi `aleyküm veraḥmetühû leküntüm mine-lḫâsirîn.
64. Bundan sonra yine döndünüz. Eğer Allah’ın keremi ve rahmeti üzerinizde olmasaydı muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · تَوَلَّيْتُم dönmüştünüz · مِّنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ ۖ bunun · فَلَوْلَا eğer olmasaydı · فَضْلُ iyiliği · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْكُمْ size · وَرَحْمَتُهُۥ ve merhameti · لَكُنتُم elbette olurdunuz · مِّنَ ziyana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
وَلَقَدۡ عَلِمۡتُمُ ٱلَّذِينَ ٱعۡتَدَوۡاْ مِنكُمۡ فِي ٱلسَّبۡتِ فَقُلۡنَا لَهُمۡ كُونُواْ قِرَدَةً خَٰسِـِٔينَ ﴿65﴾
veleḳad `alimtümü-lleẕîne-`tedev minküm fi-ssebti feḳulnâ lehüm kûnû ḳiradeten ḫâsiîn.
65. İçinizden cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” demiştik.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve elbette · عَلِمْتُمُ bilmişsinizdir · ٱلَّذِينَ haddi aşanları · ٱعْتَدَوْا۟ · مِنكُمْ içinizden · فِى cumartesi gününde · ٱلسَّبْتِ · فَقُلْنَا işte dedik ki · لَهُمْ onlara · كُونُوا۟ olun · قِرَدَةً maymunlar · خَـٰسِـِٔينَ aşağılık
فَجَعَلۡنَٰهَا نَكَٰلࣰ ا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهَا وَمَا خَلۡفَهَا وَمَوۡعِظَةࣰ لِّلۡمُتَّقِينَ ﴿66﴾
fece`alnâhâ nekâlel limâ beyne yedeyhâ vemâ ḫalfehâ vemev`iżatel lilmütteḳîn.
66. Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık.
Kelime meali
فَجَعَلْنَـٰهَا ve bunu yaptık · نَكَـٰلًۭا ibretlik bir ceza · لِّمَا şey için · بَيْنَ arasındaki (önündeki) · يَدَيْهَا onların iki eli · وَمَا ve şey (için) · خَلْفَهَا ardından gelen · وَمَوْعِظَةًۭ ve bir öğüt · لِّلْمُتَّقِينَ müttakiler için
وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦٓ إِنَّ ٱللَّهَ يَأۡمُرُكُمۡ أَن تَذۡبَحُواْ بَقَرَةࣰۖ قَالُوٓاْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُوࣰ اۖ قَالَ أَعُوذُ بِٱللَّهِ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡجَٰهِلِينَ ﴿67﴾
veiẕ ḳâle mûsâ liḳavmihî inne-llâhe ye'müruküm en teẕbeḥû beḳarah. ḳâlû etetteḫiẕünâ hüzüvâ. ḳâle e`ûẕü billâhi en ekûne mine-lcâhilîn.
67. Bir zaman Mûsâ kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor” demiş; onlar da “Bizimle alay mı ediyorsun!” demişlerdi. Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” dedi.
Kelime meali
وَإِذْ hani · قَالَ demişti · مُوسَىٰ Musa · لِقَوْمِهِۦٓ kavmine · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَأْمُرُكُمْ size emrediyor · أَن kesmenizi · تَذْبَحُوا۟ · بَقَرَةًۭ ۖ bir inek · قَالُوٓا۟ dediler · أَتَتَّخِذُنَا bizimle ediyor musun? · هُزُوًۭا ۖ alay · قَالَ dedi · أَعُوذُ sığınırım · بِٱللَّهِ Allah'a · أَنْ olmaktan · أَكُونَ · مِنَ cahillerden · ٱلْجَـٰهِلِينَ
قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَۚ قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةࣱ لَّا فَارِضࣱ وَلَا بِكۡرٌ عَوَانُۢ بَيۡنَ ذَٰلِكَۖ فَٱفۡعَلُواْ مَا تُؤۡمَرُونَ ﴿68﴾
ḳâlü-d`u lenâ rabbeke yübeyyil lenâ mâ hî. ḳâle innehû yeḳûlü innehâ beḳaratül lâ fâriḍuv velâ bikr. `avânüm beyne ẕâlik. fef`alû mâ tü'merûn.
68. “Bizim adımıza rabbine dua et de onun nasıl olduğunu bize açıklasın” dediler. Mûsâ dedi ki: “Allah şöyle buyuruyor: ‘O, yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek olacak.’ Haydi, size emredileni yapın.”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · ٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · يُبَيِّن açıklasın · لَّنَا bize · مَا ne olduğunu · هِىَ ۚ onun · قَالَ dedi ki · إِنَّهُۥ şüphesiz O · يَقُولُ diyor ki · إِنَّهَا gerçekten o · بَقَرَةٌۭ bir inektir · لَّا olmayan · فَارِضٌۭ yaşlı · وَلَا ve olmayan · بِكْرٌ körpe · عَوَانٌۢ orta yaşlı · بَيْنَ arasında · ذَٰلِكَ ۖ bunun · فَٱفْعَلُوا۟ haydi yapın · مَا şeyi · تُؤْمَرُونَ size emredilen
قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوۡنُهَاۚ قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةࣱ صَفۡرَآءُ فَاقِعࣱ لَّوۡنُهَا تَسُرُّ ٱلنَّٰظِرِينَ ﴿69﴾
ḳâlü-d`u lenâ rabbeke yübeyyil lenâ mâ levnühâ. ḳâle innehû yeḳûlü innehâ beḳaratün ṣafrâü fâḳi`ul levnühâ tesürru-nnâżirîn.
69. “Bizim için rabbine dua et de renginin nasıl olacağını bize açıklasın” dediler. Mûsâ, “O buyuruyor ki: Rengi parlak sarı, bakanların içini açan bir inek olacak” dedi.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · ٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · يُبَيِّن açıklasın · لَّنَا bize · مَا nedir · لَوْنُهَا ۚ onun rengi · قَالَ dedi ki · إِنَّهُۥ şüphesiz O · يَقُولُ diyor · إِنَّهَا gerçekten o · بَقَرَةٌۭ bir inektir · صَفْرَآءُ sarı renginde · فَاقِعٌۭ parlak · لَّوْنُهَا onun rengi · تَسُرُّ sevinç verir · ٱلنَّـٰظِرِينَ bakanlara
قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ إِنَّ ٱلۡبَقَرَ تَشَٰبَهَ عَلَيۡنَا وَإِنَّآ إِن شَآءَ ٱللَّهُ لَمُهۡتَدُونَ ﴿70﴾
ḳâlü-d`u lenâ rabbeke yübeyyil lenâ mâ hiye inne-lbeḳara teşâbehe `aleynâ. veinnâ in şâe-llâhü lemühtedûn.
70. Yine, “Bizim için rabbine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz” dediler.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · ٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · يُبَيِّن açıklasın · لَّنَا bize · مَا nasıl bir şey olduğunu · هِىَ onun · إِنَّ zira · ٱلْبَقَرَ o inek · تَشَـٰبَهَ benzer geldi · عَلَيْنَا bize · وَإِنَّآ ama mutlaka biz · إِن eğer · شَآءَ dilerse · ٱللَّهُ Allah · لَمُهْتَدُونَ hidayeti buluruz
قَالَ إِنَّهُۥ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةࣱ لَّا ذَلُولࣱ تُثِيرُ ٱلۡأَرۡضَ وَلَا تَسۡقِي ٱلۡحَرۡثَ مُسَلَّمَةࣱ لَّا شِيَةَ فِيهَاۚ قَالُواْ ٱلۡـَٰٔنَ جِئۡتَ بِٱلۡحَقِّۚ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُواْ يَفۡعَلُونَ ﴿71﴾
ḳâle innehû yeḳûlü innehâ beḳaratül lâ ẕelûlün tüŝîru-l'arḍa velâ tesḳi-lḥarŝ. müsellemetül lâ şiyete fîhâ. ḳâlü-l'âne ci'te bilḥaḳḳ. feẕebeḥûhâ vemâ kâdû yef`alûn.
71. Mûsâ, “Rabbim şöyle buyuruyor, dedi: O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin sulamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan bir inektir.” “İşte şimdi doğrusunu anlattın” dediler ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu) yapmayacaklardı.
Kelime meali
قَالَ dedi ki · إِنَّهُۥ şüphesiz O · يَقُولُ şöyle diyor · إِنَّهَا gerçekten o · بَقَرَةٌۭ bir inektir · لَّا olmayan · ذَلُولٌۭ boyundurluk altında · تُثِيرُ sürmek için · ٱلْأَرْضَ yeri · وَلَا ve sulamaz · تَسْقِى · ٱلْحَرْثَ ekin · مُسَلَّمَةٌۭ kusursuz · لَّا yoktur · شِيَةَ hiçbir alacası · فِيهَا ۚ onda · قَالُوا۟ dediler · ٱلْـَٔـٰنَ işte şimdi · جِئْتَ getirdin · بِٱلْحَقِّ ۚ doğruyu · فَذَبَحُوهَا ve boğazladılar onu · وَمَا az daha · كَادُوا۟ · يَفْعَلُونَ yapmayacaklardı
وَإِذۡ قَتَلۡتُمۡ نَفۡسࣰ ا فَٱدَّٰرَٰٔتُمۡ فِيهَاۖ وَٱللَّهُ مُخۡرِجࣱ مَّا كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ ﴿72﴾
veiẕ ḳateltüm nefsen feddâra'tüm fîhâ. vellâhü muḫricüm mâ küntüm tektümûn.
72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Hâlbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı.
Kelime meali
وَإِذْ hani · قَتَلْتُمْ siz öldürmüştünüz · نَفْسًۭا bir adam · فَٱدَّٰرَْٰٔتُمْ birbirinizle atışmıştınız · فِيهَا ۖ onun hakkında · وَٱللَّهُ oysa Allah · مُخْرِجٌۭ ortaya çıkarıcıdır · مَّا şeyi · كُنتُمْ olduğunuz · تَكْتُمُونَ gizlemiş
فَقُلۡنَا ٱضۡرِبُوهُ بِبَعۡضِهَاۚ كَذَٰلِكَ يُحۡيِ ٱللَّهُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَيُرِيكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿73﴾
feḳulne-ḍribûhü biba`ḍihâ. keẕâlike yuḥyi-llâhü-lmevtâ veyürîküm âyâtihî le`alleküm ta`ḳilûn.
73. Sonra “(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun” dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini gösterir.
Kelime meali
فَقُلْنَا dedik ki · ٱضْرِبُوهُ vurun ona (öldürülene) · بِبَعْضِهَا ۚ (ineğin) bir parçasıyla · كَذَٰلِكَ işte böylece · يُحْىِ diriltir · ٱللَّهُ Allah · ٱلْمَوْتَىٰ ölüleri · وَيُرِيكُمْ ve size gösterir · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَعْقِلُونَ düşünürsünüz
ثُمَّ قَسَتۡ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَٱلۡحِجَارَةِ أَوۡ أَشَدُّ قَسۡوَةࣰۚ وَإِنَّ مِنَ ٱلۡحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنۡهُ ٱلۡأَنۡهَٰرُۚ وَإِنَّ مِنۡهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخۡرُجُ مِنۡهُ ٱلۡمَآءُۚ وَإِنَّ مِنۡهَا لَمَا يَهۡبِطُ مِنۡ خَشۡيَةِ ٱللَّهِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿74﴾
ŝümme ḳaset ḳulûbüküm mim ba`di ẕâlike fehiye kelḥicârati ev eşeddü ḳasveh. veinne mine-lḥicârati lemâ yetefecceru minhü-l'enhâr. veinne minhâ lemâ yeşşeḳḳaḳu feyaḫrucü minhü-lmâ'. veinne minhâ lemâ yehbiṭu min ḫaşyeti-llâh. veme-llâhü bigâfilin `ammâ ta`melûn.
74. Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır. Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
Kelime meali
ثُمَّ sonra yine · قَسَتْ katılaştı · قُلُوبُكُم kalbleriniz · مِّنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ bunun · فَهِىَ şimdi onlar · كَٱلْحِجَارَةِ taş gibi · أَوْ hatta · أَشَدُّ daha da · قَسْوَةًۭ ۚ katıdır · وَإِنَّ çünkü · مِنَ öyle taş · ٱلْحِجَارَةِ · لَمَا var ki · يَتَفَجَّرُ fışkırır · مِنْهُ içinden · ٱلْأَنْهَـٰرُ ۚ ırmaklar · وَإِنَّ ve şüphesiz · مِنْهَا öylesi de · لَمَا var ki · يَشَّقَّقُ çatlayıverir de · فَيَخْرُجُ çıkar · مِنْهُ ondan · ٱلْمَآءُ ۚ su · وَإِنَّ ve şüphesiz · مِنْهَا ondan · لَمَا öylesi de var ki · يَهْبِطُ aşağı yuvarlanır · مِنْ korkusundan · خَشْيَةِ · ٱللَّهِ ۗ Allah · وَمَا ve değildir · ٱللَّهُ Allah · بِغَـٰفِلٍ gafil · عَمَّا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ
۞أَفَتَطۡمَعُونَ أَن يُؤۡمِنُواْ لَكُمۡ وَقَدۡ كَانَ فَرِيقࣱ مِّنۡهُمۡ يَسۡمَعُونَ كَلَٰمَ ٱللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُۥ مِنۢ بَعۡدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ ﴿75﴾
efetaṭme`ûne ey yü'minû leküm veḳad kâne ferîḳum minhüm yesme`ûne kelâme-llâhi ŝümme yüḥarrifûnehû mim ba`di mâ `aḳalûhü vehüm ya`lemûn.
75. Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice anlamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.
Kelime meali
۞ أَفَتَطْمَعُونَ umuyor musunuz? · أَن ki · يُؤْمِنُوا۟ inanacaklar · لَكُمْ size · وَقَدْ oysa · كَانَ vardı ki · فَرِيقٌۭ bir grup · مِّنْهُمْ bunlardan · يَسْمَعُونَ işitirlerdi de · كَلَـٰمَ sözünü · ٱللَّهِ Allah'ın · ثُمَّ sonra · يُحَرِّفُونَهُۥ onu değiştirirlerdi · مِنۢ ardından · بَعْدِ · مَا düşünüp akıl erdirdikten · عَقَلُوهُ · وَهُمْ ve onlar · يَعْلَمُونَ bildikleri halde
وَإِذَا لَقُواْ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلَا بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضࣲ قَالُوٓاْ أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ ٱللَّهُ عَلَيۡكُمۡ لِيُحَآجُّوكُم بِهِۦ عِندَ رَبِّكُمۡۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿76﴾
veiẕâ leḳu-lleẕîne âmenû ḳâlû âmennâ. veiẕâ ḫalâ ba`ḍuhüm ilâ ba`ḍin ḳâlû etüḥaddiŝûnehüm bimâ feteḥa-llâhü `aleyküm liyüḥâccûküm bihî `inde rabbiküm. efelâ ta`ḳilûn.
76. Onlar inananlarla karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, “Allah’ın size açtıklarını (Tevrat’taki bilgileri) rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!” derler.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · لَقُوا۟ rastladıkları · ٱلَّذِينَ kimselerle · ءَامَنُوا۟ inanan · قَالُوٓا۟ derler · ءَامَنَّا inandık · وَإِذَا zaman · خَلَا yalnız kaldıkları · بَعْضُهُمْ onların bazısı · إِلَىٰ bazısına · بَعْضٍۢ · قَالُوٓا۟ derler · أَتُحَدِّثُونَهُم onlara haber mi veriyorsunuz · بِمَا şeyleri · فَتَحَ açtığı · ٱللَّهُ Allah'ın · عَلَيْكُمْ size · لِيُحَآجُّوكُم sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar · بِهِۦ onu · عِندَ katında · رَبِّكُمْ ۚ Rabbiniz · أَفَلَا Aklınızı kullanmıyor musunuz? · تَعْقِلُونَ
أَوَلَا يَعۡلَمُونَ أَنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ ﴿77﴾
evelâ ya`lemûne enne-llâhe ya`lemü mâ yüsirrûne vemâ yü`linûn.
77. Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir!
Kelime meali
أَوَلَا bilmiyorlar mı ki? · يَعْلَمُونَ · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · يُسِرُّونَ onların gizledikleri · وَمَا ve şeyleri · يُعْلِنُونَ açığa vurdukları
وَمِنۡهُمۡ أُمِّيُّونَ لَا يَعۡلَمُونَ ٱلۡكِتَٰبَ إِلَّآ أَمَانِيَّ وَإِنۡ هُمۡ إِلَّا يَظُنُّونَ ﴿78﴾
veminhüm ümmiyyûne lâ ya`lemûne-lkitâbe illâ emâniyye vein hüm illâ yeżunnûn.
78. İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki kitabı bilmezler; bütün bildikleri kuruntulardan ibarettir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunurlar.
Kelime meali
وَمِنْهُمْ onların içinde vardır · أُمِّيُّونَ ümmiler · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · إِلَّآ dışında · أَمَانِىَّ kuruntuları · وَإِنْ onlar · هُمْ · إِلَّا sadece · يَظُنُّونَ zannediyorlar
فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ يَكۡتُبُونَ ٱلۡكِتَٰبَ بِأَيۡدِيهِمۡ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنۡ عِندِ ٱللَّهِ لِيَشۡتَرُواْ بِهِۦ ثَمَنࣰ ا قَلِيلࣰ اۖ فَوَيۡلࣱ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتۡ أَيۡدِيهِمۡ وَوَيۡلࣱ لَّهُم مِّمَّا يَكۡسِبُونَ ﴿79﴾
feveylül lilleẕîne yektübûne-lkitâbe bieydîhim ŝümme yeḳûlûne hâẕâ min `indi-llâhi liyeşterû bihî ŝemenen ḳalîlâ. feveylül lehüm mimmâ ketebet eydîhim veveylül lehüm mimmâ yeksibûn.
79. Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların!
Kelime meali
فَوَيْلٌۭ vay haline · لِّلَّذِينَ o kimselerin ki · يَكْتُبُونَ yazıyorlar · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · بِأَيْدِيهِمْ elleriyle · ثُمَّ sonra · يَقُولُونَ diyorlar · هَـٰذَا bu · مِنْ katındandır · عِندِ · ٱللَّهِ Allah · لِيَشْتَرُوا۟ satmak için · بِهِۦ onu · ثَمَنًۭا paraya · قَلِيلًۭا ۖ azıcık · فَوَيْلٌۭ vay haline · لَّهُم onların · مِّمَّا ötürü · كَتَبَتْ yazdığından · أَيْدِيهِمْ ellerinin · وَوَيْلٌۭ vay haline · لَّهُم onların · مِّمَّا ötürü · يَكْسِبُونَ kazandıklarından
وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا ٱلنَّارُ إِلَّآ أَيَّامࣰ ا مَّعۡدُودَةࣰۚ قُلۡ أَتَّخَذۡتُمۡ عِندَ ٱللَّهِ عَهۡدࣰ ا فَلَن يُخۡلِفَ ٱللَّهُ عَهۡدَهُۥٓۖ أَمۡ تَقُولُونَ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿80﴾
veḳâlû len temessene-nnâru illâ eyyâmem ma`dûdeh. ḳul etteḫaẕtüm `inde-llâhi `ahden feley yuḫlife-llâhü `ahdehû em teḳûlûne `ale-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
80. “Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak” dediler. De ki: “(Bu hususta) Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Kelime meali
وَقَالُوا۟ Bir de dediler ki · لَن asla · تَمَسَّنَا bize dokunmayacaktır · ٱلنَّارُ ateş · إِلَّآ dışında · أَيَّامًۭا gün · مَّعْدُودَةًۭ ۚ sayılı birkaç · قُلْ De ki · أَتَّخَذْتُمْ aldınız mı? · عِندَ katında · ٱللَّهِ Allah · عَهْدًۭا bir söz (bu hususta) · فَلَن öyleyse · يُخْلِفَ dönmez · ٱللَّهُ Allah · عَهْدَهُۥٓ ۖ sözünden · أَمْ yoksa · تَقُولُونَ söylüyorsunuz · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · مَا bir şey · لَا bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
بَلَىٰۚ مَن كَسَبَ سَيِّئَةࣰ وَأَحَٰطَتۡ بِهِۦ خَطِيٓـَٔتُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿81﴾
belâ men kesebe seyyietev veeḥâṭat bihî ḫaṭîetühû feülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
81. Hayır! Kim bir kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte bu kimseler cehennemliktirler; onlar orada ebedî olarak kalırlar.
Kelime meali
بَلَىٰ evet · مَن kim · كَسَبَ kazanır · سَيِّئَةًۭ bir günah · وَأَحَـٰطَتْ ve kuşatmış olursa · بِهِۦ kendisini · خَطِيٓـَٔتُهُۥ suçu · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿82﴾
velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti ülâike aṣḥâbü-lcenneh. hüm fîhâ ḫâlidûn.
82. İman edip hayırlı işler yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ yararlı işler · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar da · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلْجَنَّةِ ۖ cennet · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ لَا تَعۡبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ وَبِٱلۡوَٰلِدَيۡنِ إِحۡسَانࣰ ا وَذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسۡنࣰ ا وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ ثُمَّ تَوَلَّيۡتُمۡ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّنكُمۡ وَأَنتُم مُّعۡرِضُونَ ﴿83﴾
veiẕ eḫaẕnâ mîŝâḳa benî isrâîle lâ ta`büdûne ille-llâhe vebilvâlideyni iḥsânev veẕi-lḳurbâ velyetâmâ velmesâkîni veḳûlû linnâsi ḥusnev veeḳîmu-ṣṣalâte veâtü-zzekâh. ŝümme tevelleytüm illâ ḳalîlem minküm veentüm mü`riḍûn.
83. Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · أَخَذْنَا biz almıştık · مِيثَـٰقَ bir söz · بَنِىٓ oğullarından · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · لَا kulluk etmeyeceksiniz · تَعْبُدُونَ · إِلَّا başkasına · ٱللَّهَ Allah'tan · وَبِٱلْوَٰلِدَيْنِ ve anaya-babaya · إِحْسَانًۭا iyilik edeceksiniz · وَذِى ve · ٱلْقُرْبَىٰ yakınlara · وَٱلْيَتَـٰمَىٰ ve yetimlere · وَٱلْمَسَـٰكِينِ ve yoksullara · وَقُولُوا۟ ve söyleyin · لِلنَّاسِ insanlara · حُسْنًۭا güzel söz · وَأَقِيمُوا۟ ve kılın · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَءَاتُوا۟ ve verin · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · ثُمَّ sonra · تَوَلَّيْتُمْ döndünüz · إِلَّا hariç · قَلِيلًۭا pek azınız · مِّنكُمْ sizden olan · وَأَنتُم ve siz · مُّعْرِضُونَ yüz çeviriyorsunuz
وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَكُمۡ لَا تَسۡفِكُونَ دِمَآءَكُمۡ وَلَا تُخۡرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَٰرِكُمۡ ثُمَّ أَقۡرَرۡتُمۡ وَأَنتُمۡ تَشۡهَدُونَ ﴿84﴾
veiẕ eḫaẕnâ mîŝâḳaküm lâ tesfikûne dimâeküm velâ tuḫricûne enfüseküm min diyâriküm ŝümme aḳrartüm veentüm teşhedûn.
84. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullene geldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz.
Kelime meali
وَإِذْ hani · أَخَذْنَا almıştık · مِيثَـٰقَكُمْ sizden kesin söz · لَا dökmeyeceksiniz · تَسْفِكُونَ · دِمَآءَكُمْ birbirinizin kanını · وَلَا çıkarmayacaksınız · تُخْرِجُونَ · أَنفُسَكُم birbirinizi · مِّن yurtlarınızdan · دِيَـٰرِكُمْ · ثُمَّ sonra · أَقْرَرْتُمْ kabul etmiştiniz · وَأَنتُمْ ve siz · تَشْهَدُونَ şahidsiniz
ثُمَّ أَنتُمۡ هَٰٓؤُلَآءِ تَقۡتُلُونَ أَنفُسَكُمۡ وَتُخۡرِجُونَ فَرِيقࣰ ا مِّنكُم مِّن دِيَٰرِهِمۡ تَظَٰهَرُونَ عَلَيۡهِم بِٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡعُدۡوَٰنِ وَإِن يَأۡتُوكُمۡ أُسَٰرَىٰ تُفَٰدُوهُمۡ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيۡكُمۡ إِخۡرَاجُهُمۡۚ أَفَتُؤۡمِنُونَ بِبَعۡضِ ٱلۡكِتَٰبِ وَتَكۡفُرُونَ بِبَعۡضࣲۚ فَمَا جَزَآءُ مَن يَفۡعَلُ ذَٰلِكَ مِنكُمۡ إِلَّا خِزۡيࣱ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰٓ أَشَدِّ ٱلۡعَذَابِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿85﴾
ŝümme entüm hâülâi taḳtülûne enfüseküm vetuḫricûne ferîḳam minküm min diyârihim. teżâherûne `aleyhim bil'iŝmi vel`udvân. veiy ye'tûküm üsârâ tüfâdûhüm vehüve müḥarramün `aleyküm iḫrâcühüm. efetü'minûne biba`ḍi-lkitâbi vetekfürûne biba`ḍ. femâ cezâü mey yef`alü ẕâlike minküm illâ ḫizyün fi-lḥayâti-ddünyâ. veyevme-lḳiyâmeti yüraddûne ilâ eşeddi-l`aẕâb. veme-llâhü bigâfilin `ammâ ta`melûn.
85. Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyor, onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.
Kelime meali
ثُمَّ Ama · أَنتُمْ siz · هَـٰٓؤُلَآءِ öldürüyorsunuz · تَقْتُلُونَ · أَنفُسَكُمْ birbirinizi · وَتُخْرِجُونَ ve çıkarıyorsunuz · فَرِيقًۭا bir grubu · مِّنكُم sizden · مِّن yurtlarından · دِيَـٰرِهِمْ · تَظَـٰهَرُونَ birleşiyorsunuz · عَلَيْهِم onlara karşı · بِٱلْإِثْمِ günah · وَٱلْعُدْوَٰنِ ve düşmanlıkla · وَإِن ve eğer · يَأْتُوكُمْ size geldiklerinde · أُسَـٰرَىٰ esir olarak · تُفَـٰدُوهُمْ fidyelerini veriyorsunuz · وَهُوَ ve o · مُحَرَّمٌ yasaklanmış iken · عَلَيْكُمْ size · إِخْرَاجُهُمْ ۚ onları çıkarmak · أَفَتُؤْمِنُونَ yoksa siz inanıyorsunuz da · بِبَعْضِ bir kısmına · ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın · وَتَكْفُرُونَ inkar mı ediyorsunuz · بِبَعْضٍۢ ۚ bir kısmını · فَمَا nedir? · جَزَآءُ cezası · مَن kimsenin · يَفْعَلُ yapan · ذَٰلِكَ bunu · مِنكُمْ sizden · إِلَّا başka · خِزْىٌۭ rezil olmaktan · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · وَيَوْمَ ve gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · يُرَدُّونَ onlar itilirler · إِلَىٰٓ en şiddetlisine · أَشَدِّ · ٱلْعَذَابِ ۗ azabın · وَمَا değildir · ٱللَّهُ Allah · بِغَـٰفِلٍ gafil · عَمَّا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا بِٱلۡأٓخِرَةِۖ فَلَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ﴿86﴾
ülâike-lleẕîne-şteravu-lḥayâte-ddünyâ bil'âḫirati. felâ yüḫaffefü `anhümü-l`aẕâbü velâ hüm yünṣarûn.
86. İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · ٱشْتَرَوُا۟ satın alan · ٱلْحَيَوٰةَ hayatını · ٱلدُّنْيَا dünya · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ ahireti verip · فَلَا hiç hafifletilmez · يُخَفَّفُ · عَنْهُمُ onlardan · ٱلْعَذَابُ azab · وَلَا ve hiç · هُمْ onlara · يُنصَرُونَ yardım edilmez
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ وَقَفَّيۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ بِٱلرُّسُلِۖ وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَأَيَّدۡنَٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِۗ أَفَكُلَّمَا جَآءَكُمۡ رَسُولُۢ بِمَا لَا تَهۡوَىٰٓ أَنفُسُكُمُ ٱسۡتَكۡبَرۡتُمۡ فَفَرِيقࣰ ا كَذَّبۡتُمۡ وَفَرِيقࣰ ا تَقۡتُلُونَ ﴿87﴾
veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe veḳaffeynâ mim ba`dihî birrusüli veâteynâ `îse-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhü birûḥi-lḳudüs. efeküllemâ câeküm rasûlüm bimâ lâ tehvâ enfüsükümü-stekbertüm. feferîḳan keẕẕebtüm veferîḳan taḳtülûn.
87. Andolsun biz Mûsâ’ya kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem Oğlu Îsâ’ya da açık kanıtlar verdik ve onu Rûhulkudüs ile destekledik. Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklendiniz, kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz, doğru değil mi?
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · وَقَفَّيْنَا birbiri ardınca gönderdik · مِنۢ arkasından · بَعْدِهِۦ · بِٱلرُّسُلِ ۖ peygamberler · وَءَاتَيْنَا ve verdik · عِيسَى Îsa'ya · ٱبْنَ oğlu · مَرْيَمَ Meryem · ٱلْبَيِّنَـٰتِ açık deliller · وَأَيَّدْنَـٰهُ ve onu destekledik · بِرُوحِ Ruh ile (Ruh'ül-Kudüs) · ٱلْقُدُسِ ۗ Kudüs (Ruh'ül-Kudüs) · أَفَكُلَّمَا öyle mi? · جَآءَكُمْ size gelse · رَسُولٌۢ bir peygamber · بِمَا şey ile · لَا istemediği · تَهْوَىٰٓ · أَنفُسُكُمُ canınızın; · ٱسْتَكْبَرْتُمْ büyüklük taslayarak · فَفَرِيقًۭا kimini · كَذَّبْتُمْ yalanlayacak · وَفَرِيقًۭا kimini de · تَقْتُلُونَ öldüreceksiniz
وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلۡفُۢۚ بَل لَّعَنَهُمُ ٱللَّهُ بِكُفۡرِهِمۡ فَقَلِيلࣰ ا مَّا يُؤۡمِنُونَ ﴿88﴾
veḳâlû ḳulûbünâ gulf. bel le`anehümü-llâhü biküfrihim feḳalîlem mâ yü'minûn.
88. Yahudiler “Kalplerimiz perdelidir!” dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · قُلُوبُنَا kalblerimiz · غُلْفٌۢ ۚ perdelidir · بَل bilakis · لَّعَنَهُمُ onları la'netlemiştir · ٱللَّهُ Allah · بِكُفْرِهِمْ inkarlarından dolayı · فَقَلِيلًۭا artık çok az · مَّا inanırlar · يُؤْمِنُونَ
وَلَمَّا جَآءَهُمۡ كِتَٰبࣱ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِ مُصَدِّقࣱ لِّمَا مَعَهُمۡ وَكَانُواْ مِن قَبۡلُ يَسۡتَفۡتِحُونَ عَلَى ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَآءَهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِۦۚ فَلَعۡنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿89﴾
velemmâ câehüm kitâbüm min `indi-llâhi müṣaddiḳul limâ me`ahüm vekânû min ḳablü yesteftiḥûne `ale-lleẕîne keferû. felemmâ câehüm mâ `arafû keferû bih. fela`netü-llâhi `ale-lkâfirîn.
89. Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur’an) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti böyle inkârcılaradır.
Kelime meali
وَلَمَّا Ne zaman ki · جَآءَهُمْ onlara geldi · كِتَـٰبٌۭ bir Kitap (Kur'an) · مِّنْ katından · عِندِ · ٱللَّهِ Allah · مُصَدِّقٌۭ doğrulayıcı · لِّمَا şeyi · مَعَهُمْ yanlarında bulunan (Tevrat)ı · وَكَانُوا۟ ve idiler · مِن daha önce · قَبْلُ · يَسْتَفْتِحُونَ yardım istedikleri · عَلَى karşı · ٱلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar eden · فَلَمَّا ne zaman · جَآءَهُم kendilerine gelince · مَّا şey · عَرَفُوا۟ o bildikleri (Kur'an) · كَفَرُوا۟ inkar ettiler · بِهِۦ ۚ onu · فَلَعْنَةُ artık la'neti · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَى üzerine olsun! · ٱلْكَـٰفِرِينَ inkarcıların
بِئۡسَمَا ٱشۡتَرَوۡاْ بِهِۦٓ أَنفُسَهُمۡ أَن يَكۡفُرُواْ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بَغۡيًا أَن يُنَزِّلَ ٱللَّهُ مِن فَضۡلِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۖ فَبَآءُو بِغَضَبٍ عَلَىٰ غَضَبࣲۚ وَلِلۡكَٰفِرِينَ عَذَابࣱ مُّهِينࣱ ﴿90﴾
bi'seme-şterav bihî enfüsehüm ey yekfürû bimâ enzele-llâhü bagyen ey yünezzile-llâhü min faḍlihî `alâ mey yeşâü min `ibâdih. febâû bigaḍabin `alâ gaḍab. velilkâfirîne `aẕâbüm mühîn.
90. Allah’ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü! Böylece onlar gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
Kelime meali
بِئْسَمَا ne kötüdür · ٱشْتَرَوْا۟ sattıkları şey · بِهِۦٓ onunla · أَنفُسَهُمْ kendilerini · أَن için · يَكْفُرُوا۟ inkar etmek · بِمَآ şeyi · أَنزَلَ indirdiği · ٱللَّهُ Allah'ın · بَغْيًا çekemeyerek · أَن (vahiy) indirmesini · يُنَزِّلَ · ٱللَّهُ Allah'ın · مِن lutfundan · فَضْلِهِۦ · عَلَىٰ üzerine · مَن kimsenin · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ ۖ · فَبَآءُو uğradılar · بِغَضَبٍ gazab · عَلَىٰ üstüne · غَضَبٍۢ ۚ gazaba · وَلِلْكَـٰفِرِينَ ve inkar edenler için · عَذَابٌۭ bir azab vardır · مُّهِينٌۭ alçaltıcı
وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ ءَامِنُواْ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ قَالُواْ نُؤۡمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيۡنَا وَيَكۡفُرُونَ بِمَا وَرَآءَهُۥ وَهُوَ ٱلۡحَقُّ مُصَدِّقࣰ ا لِّمَا مَعَهُمۡۗ قُلۡ فَلِمَ تَقۡتُلُونَ أَنۢبِيَآءَ ٱللَّهِ مِن قَبۡلُ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿91﴾
veiẕâ ḳîle lehüm âminû bimâ enzele-llâhü ḳâlû nü'minü bimâ ünzile `aleynâ veyekfürûne bimâ verâehû vehüve-lḥaḳḳu müṣaddiḳal limâ me`ahüm. ḳul felime taḳtülûne embiyâe-llâhi min ḳablü in küntüm mü'minîn.
91. Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine iman edin” denilince, “Biz sadece bize indirilene inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur’an, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Resulüm!) Onlara de ki: “Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?”
Kelime meali
وَإِذَا zaman · قِيلَ denildiği · لَهُمْ onlara · ءَامِنُوا۟ inanın · بِمَآ şeye · أَنزَلَ indirdiği · ٱللَّهُ Allah'ın · قَالُوا۟ derler · نُؤْمِنُ inanırız · بِمَآ şeye · أُنزِلَ indirilen · عَلَيْنَا bize · وَيَكْفُرُونَ ve inkar ederler · بِمَا şeyi · وَرَآءَهُۥ ondan sonra gelen · وَهُوَ halbuki o · ٱلْحَقُّ haktır · مُصَدِّقًۭا doğrulayan · لِّمَا şeyi · مَعَهُمْ ۗ yanlarında bulunan · قُلْ de ki · فَلِمَ neden? · تَقْتُلُونَ öldürüyordunuz · أَنۢبِيَآءَ peygamberlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · مِن daha önce · قَبْلُ · إِن gerçekten · كُنتُم idiyseniz · مُّؤْمِنِينَ inanıyor
۞وَلَقَدۡ جَآءَكُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ ثُمَّ ٱتَّخَذۡتُمُ ٱلۡعِجۡلَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَنتُمۡ ظَٰلِمُونَ ﴿92﴾
veleḳad câeküm mûsâ bilbeyyinâti ŝümme-tteḫaẕtümü-l`icle mim ba`dihî veentüm żâlimûn.
92. Andolsun Mûsâ size apaçık mûcizeler getirmişti. Sonra onun ardından haksızlıkla (altın) buzağıyı put edindiniz.
Kelime meali
۞ وَلَقَدْ Andolsun · جَآءَكُم size gelmişti · مُّوسَىٰ Musa · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ apaçık delillerle · ثُمَّ sonra · ٱتَّخَذْتُمُ (ilah) edinmiştiniz · ٱلْعِجْلَ buzağıyı · مِنۢ ardından · بَعْدِهِۦ · وَأَنتُمْ ve siz · ظَـٰلِمُونَ zalimler olarak
وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَٰقَكُمۡ وَرَفَعۡنَا فَوۡقَكُمُ ٱلطُّورَ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَٰكُم بِقُوَّةࣲ وَٱسۡمَعُواْۖ قَالُواْ سَمِعۡنَا وَعَصَيۡنَا وَأُشۡرِبُواْ فِي قُلُوبِهِمُ ٱلۡعِجۡلَ بِكُفۡرِهِمۡۚ قُلۡ بِئۡسَمَا يَأۡمُرُكُم بِهِۦٓ إِيمَٰنُكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿93﴾
veiẕ eḫaẕnâ mîŝâḳaküm verafa`nâ fevḳakümu-ṭṭûr. ḫuẕû mâ âteynâküm biḳuvvetiv vesme`û. ḳâlû semi`nâ ve`aṣaynâ veüşribû fî ḳulûbihimü-l`icle biküfrihim. ḳul bi'semâ ye'müruküm bihî îmânüküm in küntüm mü'minîn.
93. Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, dağı da üzerinize kaldırmıştık. “Size verdiklerimize sımsıkı sarılın, söylenenlere kulak verin” demiştik. Onlar, “İşittik ve isyan ettik!” dediler. İnkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle dopdoluydu. De ki: “Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!”
Kelime meali
وَإِذْ hani bir zaman · أَخَذْنَا almıştık · مِيثَـٰقَكُمْ kesin sözünüzü · وَرَفَعْنَا ve kaldırmıştık · فَوْقَكُمُ üzerinize · ٱلطُّورَ Tur(dağın)ı · خُذُوا۟ tutun · مَآ şeyi · ءَاتَيْنَـٰكُم size verdiğimiz · بِقُوَّةٍۢ kuvvetle · وَٱسْمَعُوا۟ ۖ dinleyin (demiştik) · قَالُوا۟ dediler · سَمِعْنَا dinledik · وَعَصَيْنَا ve isyan ettik · وَأُشْرِبُوا۟ ve içirildi · فِى kalblerine · قُلُوبِهِمُ · ٱلْعِجْلَ buzağı (sevgisi) · بِكُفْرِهِمْ ۚ inkarlarıyla · قُلْ de ki · بِئْسَمَا ne kötü şey · يَأْمُرُكُم size emrediyor · بِهِۦٓ onunla · إِيمَـٰنُكُمْ imanınız · إِن eğer · كُنتُم iseniz · مُّؤْمِنِينَ inanan kimseler
قُلۡ إِن كَانَتۡ لَكُمُ ٱلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ عِندَ ٱللَّهِ خَالِصَةࣰ مِّن دُونِ ٱلنَّاسِ فَتَمَنَّوُاْ ٱلۡمَوۡتَ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿94﴾
ḳul in kânet lekümü-ddâru-l'âḫiratü `inde-llâhi ḫâliṣatem min dûni-nnâsi fetemennevu-lmevte in küntüm ṣâdiḳîn.
94. Onlara, “Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!” de.
Kelime meali
قُلْ de ki · إِن eğer · كَانَتْ ise · لَكُمُ size ait · ٱلدَّارُ yurdu · ٱلْـَٔاخِرَةُ ahiret · عِندَ katında · ٱللَّهِ Allah · خَالِصَةًۭ gerçekten · مِّن (değil de) · دُونِ başkasının · ٱلنَّاسِ insanlardan · فَتَمَنَّوُا۟ haydi temenni edin · ٱلْمَوْتَ ölümü · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ sözünüzde doğru
وَلَن يَتَمَنَّوۡهُ أَبَدَۢا بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ﴿95﴾
veley yetemennevhü ebedem bimâ ḳaddemet eydîhim. vellâhü `alîmüm biżżâlimîn.
95. Kendi elleriyle yapıp ettikleri işler sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Kelime meali
وَلَن fakat (ölümü) istemezler · يَتَمَنَّوْهُ · أَبَدًۢا asla · بِمَا dolayı · قَدَّمَتْ yapıp sunduğu işlerden · أَيْدِيهِمْ ۗ ellerinin · وَٱللَّهُ Allah · عَلِيمٌۢ bilir · بِٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
وَلَتَجِدَنَّهُمۡ أَحۡرَصَ ٱلنَّاسِ عَلَىٰ حَيَوٰةࣲ وَمِنَ ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْۚ يَوَدُّ أَحَدُهُمۡ لَوۡ يُعَمَّرُ أَلۡفَ سَنَةࣲ وَمَا هُوَ بِمُزَحۡزِحِهِۦ مِنَ ٱلۡعَذَابِ أَن يُعَمَّرَۗ وَٱللَّهُ بَصِيرُۢ بِمَا يَعۡمَلُونَ ﴿96﴾
veletecidennehüm aḥraṣa-nnâsi `alâ ḥayâh. vemine-lleẕîne eşrakû yeveddü eḥadühüm lev yü`ammeru elfe seneh. vemâ hüve bimüzaḥziḥihî mine-l`aẕâbi ey yü`ammer. vellâhü beṣîrum bimâ ya`melûn.
96. Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun; müşriklerden de çok; her biri ister ki bin sene yaşasın. Oysa çok yaşatılması hiç kimseyi azaptan kurtaramaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.
Kelime meali
وَلَتَجِدَنَّهُمْ onları bulursun · أَحْرَصَ en düşkünü · ٱلنَّاسِ insanların · عَلَىٰ hayata · حَيَوٰةٍۢ · وَمِنَ kimselerden · ٱلَّذِينَ · أَشْرَكُوا۟ ۚ ortak koşan(lar) · يَوَدُّ ister · أَحَدُهُمْ her biri · لَوْ olsa · يُعَمَّرُ yaşatılmasını · أَلْفَ bin · سَنَةٍۢ yıl · وَمَا ve değildir · هُوَ o · بِمُزَحْزِحِهِۦ onu uzaklaştıracak · مِنَ azabdan · ٱلْعَذَابِ · أَن oysa · يُعَمَّرَ ۗ (o kadar) yaşaması · وَٱللَّهُ Allah · بَصِيرٌۢ görüyor · بِمَا şeyleri · يَعْمَلُونَ yaptıkları
قُلۡ مَن كَانَ عَدُوࣰّ ا لِّـجِبۡرِيلَ فَإِنَّهُۥ نَزَّلَهُۥ عَلَىٰ قَلۡبِكَ بِإِذۡنِ ٱللَّهِ مُصَدِّقࣰ ا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَهُدࣰ ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿97﴾
ḳul men kâne `adüvvel licibrîle feinnehû nezzelehû `alâ ḳalbike biiẕni-llâhi müṣaddiḳal limâ beyne yedeyhi vehüdev vebüşrâ lilmü'minîn.
97. Söyle (yahudilere): Cebrâil’e kim düşmansa bilsin ki, Allah’ın izniyle önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için bir hidayet rehberi ve müjdeci olarak Kur’an’ı senin kalbine indiren odur.
Kelime meali
قُلْ de ki · مَن kim · كَانَ ise (bilsin ki) · عَدُوًّۭا düşmandır · لِّجِبْرِيلَ Cebrail'e · فَإِنَّهُۥ şüphesiz o · نَزَّلَهُۥ onu indirmiştir · عَلَىٰ kalbine · قَلْبِكَ · بِإِذْنِ izniyle · ٱللَّهِ Allah'ın · مُصَدِّقًۭا doğrulayıcı olarak · لِّمَا kendinden öncekileri · بَيْنَ · يَدَيْهِ · وَهُدًۭى ve hidayet · وَبُشْرَىٰ ve müjdeci · لِلْمُؤْمِنِينَ inananlar için
مَن كَانَ عَدُوࣰّ ا لِّلَّهِ وَمَلَٰٓئِكَتِهِۦ وَرُسُلِهِۦ وَجِبۡرِيلَ وَمِيكَىٰلَ فَإِنَّ ٱللَّهَ عَدُوࣱّ لِّلۡكَٰفِرِينَ ﴿98﴾
men kâne `adüvvel lillâhi vemelâiketihî verusülihî vecibrîle vemîkâle feinne-llâhe `adüvvül lilkâfirîn.
98. Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman ise bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır.
Kelime meali
مَن kim · كَانَ ise · عَدُوًّۭا düşman · لِّلَّهِ Allah'a · وَمَلَـٰٓئِكَتِهِۦ ve meleklerine · وَرُسُلِهِۦ ve resullerine · وَجِبْرِيلَ ve Cebrail'e · وَمِيكَىٰلَ ve Mikail'e · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah da · عَدُوٌّۭ düşmanıdır · لِّلْكَـٰفِرِينَ inkar edenlerin
وَلَقَدۡ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ءَايَٰتِۭ بَيِّنَٰتࣲۖ وَمَا يَكۡفُرُ بِهَآ إِلَّا ٱلۡفَٰسِقُونَ ﴿99﴾
veleḳad enzelnâ ileyke âyâtim beyyinât. vemâ yekfüru bihâ ille-lfâsiḳûn.
99. Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar inkâr eder.
Kelime meali
وَلَقَدْ andolsun · أَنزَلْنَآ indirdik · إِلَيْكَ sana · ءَايَـٰتٍۭ ayetler · بَيِّنَـٰتٍۢ ۖ apaçık · وَمَا ve etmez · يَكْفُرُ inkar · بِهَآ onları · إِلَّا başkası · ٱلْفَـٰسِقُونَ fasıklardan
أَوَكُلَّمَا عَٰهَدُواْ عَهۡدࣰ ا نَّبَذَهُۥ فَرِيقࣱ مِّنۡهُمۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿100﴾
eveküllemâ `âhedû `ahden nebeẕehû ferîḳum minhüm. bel ekŝeruhüm lâ yü'minûn.
100. Ne zaman onlar bir söz verdilerse yine kendilerinden bir grup onu bozup bir kenara atmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.
Kelime meali
أَوَكُلَّمَا ne zaman · عَـٰهَدُوا۟ anlaştılarsa · عَهْدًۭا ahitle · نَّبَذَهُۥ onu bozdular · فَرِيقٌۭ bir grup · مِّنْهُم ۚ onlardan · بَلْ zaten · أَكْثَرُهُمْ çokları · لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
وَلَمَّا جَآءَهُمۡ رَسُولࣱ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِ مُصَدِّقࣱ لِّمَا مَعَهُمۡ نَبَذَ فَرِيقࣱ مِّنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ كِتَٰبَ ٱللَّهِ وَرَآءَ ظُهُورِهِمۡ كَأَنَّهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿101﴾
velemmâ câehüm rasûlüm min `indi-llâhi müṣaddiḳul limâ me`ahüm nebeẕe ferîḳum mine-lleẕîne ûtü-lkitâb. kitâbe-llâhi verâe żuhûrihim keennehüm lâ ya`lemûn.
101. Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı (Tevrat) tasdik edici bir elçi gelince Ehl-i kitabın bir kısmı, Allah’ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına atıp terk ettiler.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman · جَآءَهُمْ onlara geldiyse · رَسُولٌۭ bir elçi · مِّنْ katından · عِندِ · ٱللَّهِ Allah'ın · مُصَدِّقٌۭ doğrulayan · لِّمَا şeyleri · مَعَهُمْ yanlarındaki · نَبَذَ attılar · فَرِيقٌۭ bir gurup · مِّنَ kendilerine · ٱلَّذِينَ · أُوتُوا۟ verilenlerden · ٱلْكِتَـٰبَ kitap · كِتَـٰبَ kitabı · ٱللَّهِ Allah'ın · وَرَآءَ arkasına · ظُهُورِهِمْ sırtlarının · كَأَنَّهُمْ sanki gibi · لَا bilmiyorlarmış · يَعْلَمُونَ
وَٱتَّبَعُواْ مَا تَتۡلُواْ ٱلشَّيَٰطِينُ عَلَىٰ مُلۡكِ سُلَيۡمَٰنَۖ وَمَا كَفَرَ سُلَيۡمَٰنُ وَلَٰكِنَّ ٱلشَّيَٰطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ ٱلنَّاسَ ٱلسِّحۡرَ وَمَآ أُنزِلَ عَلَى ٱلۡمَلَكَيۡنِ بِبَابِلَ هَٰرُوتَ وَمَٰرُوتَۚ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنۡ أَحَدٍ حَتَّىٰ يَقُولَآ إِنَّمَا نَحۡنُ فِتۡنَةࣱ فَلَا تَكۡفُرۡۖ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنۡهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِۦ بَيۡنَ ٱلۡمَرۡءِ وَزَوۡجِهِۦۚ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِۦ مِنۡ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذۡنِ ٱللَّهِۚ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمۡ وَلَا يَنفَعُهُمۡۚ وَلَقَدۡ عَلِمُواْ لَمَنِ ٱشۡتَرَىٰهُ مَا لَهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ مِنۡ خَلَٰقࣲۚ وَلَبِئۡسَ مَا شَرَوۡاْ بِهِۦٓ أَنفُسَهُمۡۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿102﴾
vettebe`û mâ tetlü-şşeyâṭînü `alâ mülki süleymân. vemâ kefera süleymânü velâkinne-şşeyâṭîne keferû yü`allimûne-nnâse-ssiḥr. vemâ ünzile `ale-lmelekeyni bibâbile hârûte vemârût. vemâ yü`allimâni min eḥadin ḥattâ yeḳûlâ innemâ naḥnü fitnetün felâ tekfür. feyete`allemûne minhümâ mâ yüferriḳûne bihî beyne-lmer'i vezevcih. vemâ hüm biḍârrîne bihî min eḥadin illâ biiẕni-llâh. veyete`allemûne mâ yeḍurruhüm velâ yenfe`uhüm. veleḳad `alimû lemeni-şterâhü mâ lehû fi-l'âḫirati min ḫalâḳ. velebi'se mâ şerav bihî enfüsehüm. lev kânû ya`lemûn.
102. Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki bu iki melek, “Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!” demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah’ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Yine de kendilerine fayda sağlayanı değil zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!
Kelime meali
وَٱتَّبَعُوا۟ ve uydular · مَا şeye · تَتْلُوا۟ uydurduğu · ٱلشَّيَـٰطِينُ şeytanların · عَلَىٰ hakkında · مُلْكِ mülkü · سُلَيْمَـٰنَ ۖ Süleyman'ın · وَمَا küfre girmedi · كَفَرَ · سُلَيْمَـٰنُ Süleyman · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱلشَّيَـٰطِينَ şeytanlar · كَفَرُوا۟ küfre girdiler · يُعَلِّمُونَ öğreterek · ٱلنَّاسَ insanlara · ٱلسِّحْرَ sihri · وَمَآ ve şeyi · أُنزِلَ indirilen · عَلَى iki meleğe · ٱلْمَلَكَيْنِ · بِبَابِلَ Babil'de · هَـٰرُوتَ Harut · وَمَـٰرُوتَ ۚ ve Marut (isimli) · وَمَا onlar öğretmezlerdi · يُعَلِّمَانِ · مِنْ hiç kimseye · أَحَدٍ · حَتَّىٰ demedikçe · يَقُولَآ · إِنَّمَا şüphesiz · نَحْنُ biz · فِتْنَةٌۭ fitneyiz · فَلَا sakın küfre girmeyin · تَكْفُرْ ۖ · فَيَتَعَلَّمُونَ fakat öğreniyorlardı · مِنْهُمَا bunlardan · مَا şeyi · يُفَرِّقُونَ ayıran · بِهِۦ onunla · بَيْنَ arasını · ٱلْمَرْءِ eşi · وَزَوْجِهِۦ ۚ ve karısının · وَمَا ve değildir · هُم ama onlar · بِضَآرِّينَ zarar veriyor · بِهِۦ onunla · مِنْ hiç kimseye · أَحَدٍ · إِلَّا başka · بِإِذْنِ izninden · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · وَيَتَعَلَّمُونَ onlar öğreniyorlardı · مَا şeyi · يَضُرُّهُمْ zarar veren · وَلَا değil · يَنفَعُهُمْ ۚ yarar vereni · وَلَقَدْ andolsun · عَلِمُوا۟ gayet iyi biliyorlardı ki · لَمَنِ kimsenin · ٱشْتَرَىٰهُ onu satın alan · مَا yoktur · لَهُۥ onun · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · مِنْ bir nasibi · خَلَـٰقٍۢ ۚ · وَلَبِئْسَ ve ne kötüdür · مَا şey · شَرَوْا۟ sattıkları · بِهِۦٓ onunla · أَنفُسَهُمْ ۚ kendilerini · لَوْ keşke · كَانُوا۟ (bunu) bilselerdi! · يَعْلَمُونَ
وَلَوۡ أَنَّهُمۡ ءَامَنُواْ وَٱتَّقَوۡاْ لَمَثُوبَةࣱ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِ خَيۡرࣱۚ لَّوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿103﴾
velev ennehüm âmenû vetteḳav lemeŝûbetüm min `indi-llâhi ḫayr. lev kânû ya`lemûn.
103. Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı şüphesiz Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi!
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · أَنَّهُمْ şüphesiz onlar · ءَامَنُوا۟ iman etseler · وَٱتَّقَوْا۟ ve sakınmış olsalardı · لَمَثُوبَةٌۭ sevabı · مِّنْ katından · عِندِ · ٱللَّهِ Allah'ın · خَيْرٌۭ ۖ daha hayırlı (olurdu) · لَّوْ keşke · كَانُوا۟ idi · يَعْلَمُونَ bilseler
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا تَقُولُواْ رَٰعِنَا وَقُولُواْ ٱنظُرۡنَا وَٱسۡمَعُواْۗ وَلِلۡكَٰفِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿104﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû lâ teḳûlû râ`inâ veḳûlü-nẕürnâ vesme`û. velilkâfirîne `aẕâbün elîm.
104. Ey iman edenler! “Râinâ!” demeyin; “unzurnâ” deyin ve iyi dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · لَا demeyin · تَقُولُوا۟ · رَٰعِنَا Ra'ina (bizi gözet yahut: kaba söz) · وَقُولُوا۟ deyin · ٱنظُرْنَا unzurna (bize bak) · وَٱسْمَعُوا۟ ۗ ve dinleyin · وَلِلْكَـٰفِرِينَ ve kafirler için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acı
مَّا يَوَدُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنۡ أَهۡلِ ٱلۡكِتَٰبِ وَلَا ٱلۡمُشۡرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيۡكُم مِّنۡ خَيۡرࣲ مِّن رَّبِّكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَخۡتَصُّ بِرَحۡمَتِهِۦ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ ذُو ٱلۡفَضۡلِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿105﴾
mâ yeveddü-lleẕîne keferû min ehli-lkitâbi vele-lmüşrikîne ey yünezzele `aleyküm min ḫayrim mir rabbiküm. vellâhü yaḫteṣṣu biraḥmetihî mey yeşâ'. vellâhü ẕü-lfaḍli-l`ażîm.
105. Ehl-i kitap’tan kâfirler ve putperestler rabbinizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Kelime meali
مَّا arzu etmezler · يَوَدُّ · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · مِنْ ehlinden · أَهْلِ · ٱلْكِتَـٰبِ kitab · وَلَا ve müşriklerden · ٱلْمُشْرِكِينَ · أَن indirilmesini · يُنَزَّلَ · عَلَيْكُم size · مِّنْ hiçbir · خَيْرٍۢ hayır · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ ۗ · وَٱللَّهُ oysa Allah · يَخْتَصُّ tahsis eder · بِرَحْمَتِهِۦ rahmetini · مَن kimseye · يَشَآءُ ۚ dilediği · وَٱللَّهُ Allah · ذُو sahibidir · ٱلْفَضْلِ lutuf · ٱلْعَظِيمِ büyük
۞مَا نَنسَخۡ مِنۡ ءَايَةٍ أَوۡ نُنسِهَا نَأۡتِ بِخَيۡرࣲ مِّنۡهَآ أَوۡ مِثۡلِهَآۗ أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرٌ ﴿106﴾
mâ nensaḫ min âyetin ev nünsihâ ne'ti biḫayrim minhâ ev miŝlihâ. elem ta`lem enne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.
106. Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kādirdir.
Kelime meali
۞ مَا ne ki · نَنسَخْ biz neshedersek · مِنْ (bir parça) · ءَايَةٍ ayeti · أَوْ veya · نُنسِهَا onu unutturursak · نَأْتِ getiririz · بِخَيْرٍۢ daha iyisini · مِّنْهَآ ondan · أَوْ ya da · مِثْلِهَآ ۗ benzerini · أَلَمْ bilmez misin? · تَعْلَمْ · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'ın · عَلَىٰ her şeye · كُلِّ · شَىْءٍۢ · قَدِيرٌ gücü yeter
أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِن وَلِيࣲّ وَلَا نَصِيرٍ ﴿107﴾
elem ta`lem enne-llâhe lehû mülkü-ssemâvâti vel'arḍ. vemâ leküm min dûni-llâhi miv veliyyiv velâ neṣîr.
107. Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır.
Kelime meali
أَلَمْ bilmez misin? · تَعْلَمْ · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَهُۥ onundur · مُلْكُ mülkü · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerin · وَمَا ve yoktur · لَكُم size · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مِن hiçbir · وَلِىٍّۢ koruyucu · وَلَا ve (ne de) · نَصِيرٍ bir yardımcı
أَمۡ تُرِيدُونَ أَن تَسۡـَٔلُواْ رَسُولَكُمۡ كَمَا سُئِلَ مُوسَىٰ مِن قَبۡلُۗ وَمَن يَتَبَدَّلِ ٱلۡكُفۡرَ بِٱلۡإِيمَٰنِ فَقَدۡ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ ﴿108﴾
em türîdûne en tes'elû rasûleküm kemâ süile mûsâ min ḳabl. vemey yetebeddeli-lküfra bil'îmâni feḳad ḍalle sevâe-ssebîl.
108. Yoksa daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi siz de peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.
Kelime meali
أَمْ yoksa · تُرِيدُونَ arzu (mu) ediyorsunuz? · أَن istekte bulunmayı · تَسْـَٔلُوا۟ · رَسُولَكُمْ rasulunüzden · كَمَا gibi · سُئِلَ istedikleri · مُوسَىٰ Musa'dan · مِن daha önce · قَبْلُ ۗ · وَمَن ve kim · يَتَبَدَّلِ değiştirirse · ٱلْكُفْرَ inkarı · بِٱلْإِيمَـٰنِ imana · فَقَدْ şüphesiz (o) · ضَلَّ sapıtmıştır · سَوَآءَ dümdüz · ٱلسَّبِيلِ yolu
وَدَّ كَثِيرࣱ مِّنۡ أَهۡلِ ٱلۡكِتَٰبِ لَوۡ يَرُدُّونَكُم مِّنۢ بَعۡدِ إِيمَٰنِكُمۡ كُفَّارًا حَسَدࣰ ا مِّنۡ عِندِ أَنفُسِهِم مِّنۢ بَعۡدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ ٱلۡحَقُّۖ فَٱعۡفُواْ وَٱصۡفَحُواْ حَتَّىٰ يَأۡتِيَ ٱللَّهُ بِأَمۡرِهِۦٓۗ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ﴿109﴾
vedde keŝîrum min ehli-lkitâbi lev yeruddûneküm mim ba`di îmâniküm küffârâ. ḥasedem min `indi enfüsihim mim ba`di mâ tebeyyene lehümü-lḥaḳḳ. fa`fû vaṣfeḥû ḥattâ ye'tiye-llâhü biemrih. inne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.
109. Ehl-i kitap’tan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki haset duygusundan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah hükmünü ortaya koyuncaya kadar affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Kelime meali
وَدَّ isterler · كَثِيرٌۭ bir çoğu · مِّنْ ehlinden · أَهْلِ · ٱلْكِتَـٰبِ kitap · لَوْ şayet · يَرُدُّونَكُم sizi döndürmek · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · إِيمَـٰنِكُمْ imanınızdan · كُفَّارًا kafirler olarak · حَسَدًۭا hasetle · مِّنْ içlerindeki · عِندِ · أَنفُسِهِم · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · مَا apaçık belli olduktan · تَبَيَّنَ · لَهُمُ onlara · ٱلْحَقُّ ۖ gerçek · فَٱعْفُوا۟ affedin · وَٱصْفَحُوا۟ hoş görün · حَتَّىٰ kadar · يَأْتِىَ getirinceye · ٱللَّهُ Allah · بِأَمْرِهِۦٓ ۗ emrini · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَلَىٰ her · كُلِّ · شَىْءٍۢ şeye · قَدِيرٌۭ gücü yetendir
وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَۚ وَمَا تُقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُم مِّنۡ خَيۡرࣲ تَجِدُوهُ عِندَ ٱللَّهِۗ إِنَّ ٱللَّهَ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرࣱ ﴿110﴾
veeḳîmu-ṣṣalâte veâtü-zzekâh. vemâ tüḳaddimû lienfüsiküm min ḫayrin tecidûhü `inde-llâh. inne-llâhe bimâ ta`melûne beṣîr.
110. Namazı kılın, zekâtı verin. Önceden kendiniz için ne hayır yaparsanız onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı eksiksiz görür.
Kelime meali
وَأَقِيمُوا۟ ve kılın · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَءَاتُوا۟ ve verin · ٱلزَّكَوٰةَ ۚ zekatı · وَمَا ne ki · تُقَدِّمُوا۟ ne gönderirsiniz · لِأَنفُسِكُم kendiniz için · مِّنْ hayırdan · خَيْرٍۢ · تَجِدُوهُ bulursunuz · عِندَ katında · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · بَصِيرٌۭ görür
وَقَالُواْ لَن يَدۡخُلَ ٱلۡجَنَّةَ إِلَّا مَن كَانَ هُودًا أَوۡ نَصَٰرَىٰۗ تِلۡكَ أَمَانِيُّهُمۡۗ قُلۡ هَاتُواْ بُرۡهَٰنَكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿111﴾
veḳâlû ley yedḫule-lcennete illâ men kâne hûden ev neṣârâ. tilke emâniyyühüm. ḳul hâtû bürhâneküm in küntüm ṣâdiḳîn.
111. Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek” dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki: “Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı getirin!”
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · لَن asla giremez · يَدْخُلَ · ٱلْجَنَّةَ cennete · إِلَّا başkası · مَن kimseden · كَانَ olan · هُودًا Yahudi · أَوْ veyahut · نَصَـٰرَىٰ ۗ hıristiyan · تِلْكَ işte bu · أَمَانِيُّهُمْ ۗ onların kuruntusudur · قُلْ de ki · هَاتُوا۟ getirin · بُرْهَـٰنَكُمْ delilinizi · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru
بَلَىٰۚ مَنۡ أَسۡلَمَ وَجۡهَهُۥ لِلَّهِ وَهُوَ مُحۡسِنࣱ فَلَهُۥٓ أَجۡرُهُۥ عِندَ رَبِّهِۦ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿112﴾
belâ men esleme vechehû lillâhi vehüve muḥsinün felehû ecruhû `inde rabbih. velâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
112. Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.
Kelime meali
بَلَىٰ hayır · مَنْ kim · أَسْلَمَ teslim ederse · وَجْهَهُۥ yüzünü · لِلَّهِ Allah'a · وَهُوَ ve o · مُحْسِنٌۭ işini güzel yaparak · فَلَهُۥٓ onun · أَجْرُهُۥ mükafatı · عِندَ yanındadır · رَبِّهِۦ Rabbinin · وَلَا ve yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve yoktur · هُمْ onlara · يَحْزَنُونَ üzülmek
وَقَالَتِ ٱلۡيَهُودُ لَيۡسَتِ ٱلنَّصَٰرَىٰ عَلَىٰ شَيۡءࣲ وَقَالَتِ ٱلنَّصَٰرَىٰ لَيۡسَتِ ٱلۡيَهُودُ عَلَىٰ شَيۡءࣲ وَهُمۡ يَتۡلُونَ ٱلۡكِتَٰبَۗ كَذَٰلِكَ قَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ مِثۡلَ قَوۡلِهِمۡۚ فَٱللَّهُ يَحۡكُمُ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ﴿113﴾
veḳâleti-lyehûdü leyseti-nneṣârâ `alâ şey'. veḳâleti-nneṣârâ leyseti-lyehûdü `alâ şey'iv vehüm yetlûne-lkitâb. keẕâlike ḳâle-lleẕîne lâ ya`lemûne miŝle ḳavlihim. fellâhü yaḥkümü beynehüm yevme-lḳiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḫtelifûn.
113. Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde yahudiler, “Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor” dediler; hıristiyanlar da “Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor” dediler. Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler. Allah, ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
Kelime meali
وَقَالَتِ ve dediler ki · ٱلْيَهُودُ Yahudiler · لَيْسَتِ değiller · ٱلنَّصَـٰرَىٰ Hıristiyanlar · عَلَىٰ üzerinde · شَىْءٍۢ bir şey (temel) · وَقَالَتِ ve dediler ki · ٱلنَّصَـٰرَىٰ Hıristiyanlar da · لَيْسَتِ değildirler · ٱلْيَهُودُ Yahudiler · عَلَىٰ üzerinde · شَىْءٍۢ bir şey (temel) · وَهُمْ oysa onlar · يَتْلُونَ okuyorlar · ٱلْكِتَـٰبَ ۗ Kitabı · كَذَٰلِكَ böylece · قَالَ söylediler · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا bilmeyen(ler) · يَعْلَمُونَ · مِثْلَ benzerini · قَوْلِهِمْ ۚ onların sözlerinin · فَٱللَّهُ artık Allah · يَحْكُمُ hüküm verecektir · بَيْنَهُمْ aralarında · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · فِيمَا şey hakkında · كَانُوا۟ oldukları · فِيهِ onda · يَخْتَلِفُونَ ihtilaf halinde
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَٰجِدَ ٱللَّهِ أَن يُذۡكَرَ فِيهَا ٱسۡمُهُۥ وَسَعَىٰ فِي خَرَابِهَآۚ أُوْلَٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمۡ أَن يَدۡخُلُوهَآ إِلَّا خَآئِفِينَۚ لَهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا خِزۡيࣱ وَلَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمࣱ ﴿114﴾
vemen ażlemü mimmem mene`a mesâcide-llâhi ey yüẕkera fîhe-smühû vese`â fî ḫarâbihâ. ülâike mâ kâne lehüm ey yedḫulûhâ illâ ḫâifîn. lehüm fi-ddünyâ ḫizyüv velehüm fi-l'âḫirati `aẕâbün `ażîm.
114. Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.
Kelime meali
وَمَنْ ve kim olabilir · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّن kimseden · مَّنَعَ men eden · مَسَـٰجِدَ mescidlerinde · ٱللَّهِ Allah'ın · أَن anılmasına · يُذْكَرَ · فِيهَا içinde · ٱسْمُهُۥ isminin · وَسَعَىٰ ve çalışandan · فِى onların harabolmasına · خَرَابِهَآ ۚ · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · مَا yoktur · كَانَ olmaları · لَهُمْ onlar için · أَن girmeleri · يَدْخُلُوهَآ · إِلَّا dışında · خَآئِفِينَ ۚ korka korka · لَهُمْ onlar için vardır · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · خِزْىٌۭ rezillik · وَلَهُمْ ve vardır · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · عَذَابٌ azap · عَظِيمٌۭ büyük bir
وَلِلَّهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُۚ فَأَيۡنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجۡهُ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ وَٰسِعٌ عَلِيمࣱ ﴿115﴾
velillâhi-lmeşriḳu velmagribü feeynemâ tüvellû feŝemme vechü-llâh. inne-llâhe vâsi`un `alîm.
115. Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
وَلِلَّهِ ve Allah'ındır · ٱلْمَشْرِقُ doğu da · وَٱلْمَغْرِبُ ۚ batı da · فَأَيْنَمَا nereye · تُوَلُّوا۟ dönerseniz · فَثَمَّ oradadır · وَجْهُ yüzü (zatı) · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'(ın) · وَٰسِعٌ (rahmeti ve ni'meti) boldur · عَلِيمٌۭ (her şeyi) bilendir
وَقَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدࣰ اۗ سُبۡحَٰنَهُۥۖ بَل لَّهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ كُلࣱّ لَّهُۥ قَٰنِتُونَ ﴿116﴾
veḳâlü-tteḫaẕe-llâhü veleden sübḥâneh. bel lehû mâ fi-ssemâvâti vel'arḍ. küllül lehû ḳânitûn.
116. “Allah çocuk edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis, göklerde ve yerde ne varsa yalnız O’nundur. Hepsi de O’na boyun eğmişlerdir.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler ki · ٱتَّخَذَ edindi · ٱللَّهُ Allah · وَلَدًۭا ۗ çocuk · سُبْحَـٰنَهُۥ ۖ O yücedir · بَل bilakis · لَّهُۥ onundur · مَا ne varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerde · كُلٌّۭ hepsi · لَّهُۥ O'na · قَـٰنِتُونَ boyun eğmiştir
بَدِيعُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ وَإِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرࣰ ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ﴿117﴾
bedî`u-ssemâvâti vel'arḍ. veiẕâ ḳaḍâ emran feinnemâ yeḳûlü lehû kün feyekûn.
117. O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol!” der, hemen oluverir.
Kelime meali
بَدِيعُ (O) yaratıcısıdır · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin · وَإِذَا zaman · قَضَىٰٓ hükmettiği · أَمْرًۭا bir işe (şeye) · فَإِنَّمَا şüphesiz sadece · يَقُولُ der · لَهُۥ ona · كُن ol · فَيَكُونُ hemen oluverir
وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ لَوۡلَا يُكَلِّمُنَا ٱللَّهُ أَوۡ تَأۡتِينَآ ءَايَةࣱۗ كَذَٰلِكَ قَالَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّثۡلَ قَوۡلِهِمۡۘ تَشَٰبَهَتۡ قُلُوبُهُمۡۗ قَدۡ بَيَّنَّا ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يُوقِنُونَ ﴿118﴾
veḳâle-lleẕîne lâ ya`lemûne levlâ yükellimüne-llâhü ev te'tînâ âyeh. keẕâlike ḳâle-lleẕîne min ḳablihim miŝle ḳavlihim. teşâbehet ḳulûbühüm. ḳad beyyenne-l'âyâti liḳavmiy yûḳinûn.
118. Bilgiden yoksun olanlar, “Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mûcizeli işaret gelmeli değil miydi?” dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor! Biz, gerçeği kabul edenlere âyetleri açıkladık.
Kelime meali
وَقَالَ dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا bilmeyen(ler) · يَعْلَمُونَ · لَوْلَا değil miydi? · يُكَلِّمُنَا bizimle konuşmalı · ٱللَّهُ Allah · أَوْ ya da · تَأْتِينَآ bize gelmeli · ءَايَةٌۭ ۗ bir ayet (mu'cize) · كَذَٰلِكَ işte böyle · قَالَ söyle(mişler)di · ٱلَّذِينَ kimseler · مِن onlardan önceki(ler de) · قَبْلِهِم · مِّثْلَ benzerini · قَوْلِهِمْ ۘ onların dediklerinin · تَشَـٰبَهَتْ birbirine benzedi · قُلُوبُهُمْ ۗ kalbleri · قَدْ elbette · بَيَّنَّا iyice açıkladık · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لِقَوْمٍۢ kavimler için · يُوقِنُونَ bilmek isteyen
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَٰكَ بِٱلۡحَقِّ بَشِيرࣰ ا وَنَذِيرࣰ اۖ وَلَا تُسۡـَٔلُ عَنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡجَحِيمِ ﴿119﴾
innâ erselnâke bilḥaḳḳi beşîrav veneẕîrav velâ tüs'elü `an aṣḥâbi-lceḥîm.
119. Doğrusu (ey peygamber), biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yakıcı azaba mahkûm olanlardan sen sorumlu değilsin.
Kelime meali
إِنَّآ doğrusu biz · أَرْسَلْنَـٰكَ seni gönderdik · بِٱلْحَقِّ gerçekle · بَشِيرًۭا müjdeleyici · وَنَذِيرًۭا ۖ ve uyarıcı olarak · وَلَا değilsin · تُسْـَٔلُ sen sorumlu · عَنْ halkından · أَصْحَـٰبِ · ٱلْجَحِيمِ cehennem
وَلَن تَرۡضَىٰ عَنكَ ٱلۡيَهُودُ وَلَا ٱلنَّصَٰرَىٰ حَتَّىٰ تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمۡۗ قُلۡ إِنَّ هُدَى ٱللَّهِ هُوَ ٱلۡهُدَىٰۗ وَلَئِنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم بَعۡدَ ٱلَّذِي جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ مَا لَكَ مِنَ ٱللَّهِ مِن وَلِيࣲّ وَلَا نَصِيرٍ ﴿120﴾
velen terḍâ `anke-lyehûdü vele-nneṣârâ ḥattâ tettebi`a milletehüm. ḳul inne hüde-llâhi hüve-lhüdâ. veleini-tteba`te ehvâehüm ba`de-lleẕî câeke mine-l`ilmi mâ leke mine-llâhi miv veliyyiv velâ neṣîr.
120. Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.
Kelime meali
وَلَن ve olmazlar · تَرْضَىٰ razı · عَنكَ senden · ٱلْيَهُودُ (ne) yahudiler · وَلَا (ne de) · ٱلنَّصَـٰرَىٰ hıristiyanlar · حَتَّىٰ kadar · تَتَّبِعَ sen uyuncaya · مِلَّتَهُمْ ۗ onların milletine (dinine) · قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · هُدَى hidayeti · ٱللَّهِ Allah'ın · هُوَ odur · ٱلْهُدَىٰ ۗ asıl doğru yol · وَلَئِنِ eğer · ٱتَّبَعْتَ uyarsan · أَهْوَآءَهُم onların arzularına · بَعْدَ sonra · ٱلَّذِى sana gelen · جَآءَكَ · مِنَ ilimden · ٱلْعِلْمِ ۙ · مَا yoktur · لَكَ sana · مِنَ Allah'tan · ٱللَّهِ · مِن hiç · وَلِىٍّۢ bir dost · وَلَا ve hiç · نَصِيرٍ bir yardımcı
ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَتۡلُونَهُۥ حَقَّ تِلَاوَتِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۗ وَمَن يَكۡفُرۡ بِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿121﴾
elleẕîne âteynâhümü-lkitâbe yetlûnehû ḥaḳḳa tilâvetih. ülâike yü'minûne bih. vemey yekfür bihî feülâike hümü-lḫâsirûn.
121. Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · ءَاتَيْنَـٰهُمُ kendilerine verdiğimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · يَتْلُونَهُۥ onu okuyanlar · حَقَّ doğru bir · تِلَاوَتِهِۦٓ okuyuşla · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يُؤْمِنُونَ inananlardır · بِهِۦ ۗ ona · وَمَن ve kim · يَكْفُرْ inkar ederse · بِهِۦ onu · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayanlardır
يَٰبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِيَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَنِّي فَضَّلۡتُكُمۡ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿122﴾
yâ benî isrâîle-ẕkürû ni`metiye-lletî en`amtü `aleyküm veennî feḍḍaltüküm `ale-l`âlemîn.
122. Ey İsrâiloğulları! Geçmişte size verdiğim nimetimi ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.
Kelime meali
يَـٰبَنِىٓ Ey oğulları · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱذْكُرُوا۟ hatırlayın · نِعْمَتِىَ ni'meti · ٱلَّتِىٓ verdiğim · أَنْعَمْتُ · عَلَيْكُمْ size · وَأَنِّى gerçekten · فَضَّلْتُكُمْ sizi üstün kıldığımı · عَلَى üzerine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemler
وَٱتَّقُواْ يَوۡمࣰ ا لَّا تَجۡزِي نَفۡسٌ عَن نَّفۡسࣲ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا يُقۡبَلُ مِنۡهَا عَدۡلࣱ وَلَا تَنفَعُهَا شَفَٰعَةࣱ وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ﴿123﴾
vetteḳû yevmel lâ teczî nefsün `an nefsin şey'ev velâ yuḳbelü minhâ `adlüv velâ tenfe`uhâ şefâ`atüv velâ hüm yünṣarûn.
123. Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz.
Kelime meali
وَٱتَّقُوا۟ sakının · يَوْمًۭا şu günden (ki) · لَّا cezasını çekmez · تَجْزِى · نَفْسٌ kimse · عَن kimsenin · نَّفْسٍۢ · شَيْـًۭٔا bir şeyle · وَلَا ve kabul edilmez · يُقْبَلُ · مِنْهَا ondan · عَدْلٌۭ fidye · وَلَا ona fayda vermez · تَنفَعُهَا · شَفَـٰعَةٌۭ şefaat · وَلَا onlara · هُمْ · يُنصَرُونَ yardım da edilmez
۞وَإِذِ ٱبۡتَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ رَبُّهُۥ بِكَلِمَٰتࣲ فَأَتَمَّهُنَّۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامࣰ اۖ قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِيۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهۡدِي ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿124﴾
veiẕi-btelâ ibrâhîme rabbühû bikelimâtin feetemmehünn. ḳâle innî câ`ilüke linnâsi imâmâ. ḳâle vemin ẕürriyyetî. ḳâle lâ yenâlü `ahdi-żżâlimîn.
124. Vaktiyle rabbi İbrâhim’i bazı sözlerle sınayıp da İbrâhim onları eksiksiz yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuştu. İbrâhim, “soyumdan da” deyince rabbi, “Vaadim zalimleri kapsamaz” buyurdu.
Kelime meali
۞ وَإِذِ zaman · ٱبْتَلَىٰٓ imtihan ettiği; · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim'i · رَبُّهُۥ Rabbi · بِكَلِمَـٰتٍۢ kelimelerle · فَأَتَمَّهُنَّ ۖ o da onları tamamlamıştı · قَالَ (Allah) dedi ki · إِنِّى şüphesiz ben · جَاعِلُكَ seni yapacağım · لِلنَّاسِ insanlar için · إِمَامًۭا ۖ önder · قَالَ (İbrahim) dedi ki · وَمِن benim soyumdan da · ذُرِّيَّتِى ۖ · قَالَ buyurdu · لَا ulaşmaz · يَنَالُ · عَهْدِى ahdim · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlere
وَإِذۡ جَعَلۡنَا ٱلۡبَيۡتَ مَثَابَةࣰ لِّلنَّاسِ وَأَمۡنࣰ ا وَٱتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبۡرَٰهِـۧمَ مُصَلࣰّ ىۖ وَعَهِدۡنَآ إِلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيۡتِيَ لِلطَّآئِفِينَ وَٱلۡعَٰكِفِينَ وَٱلرُّكَّعِ ٱلسُّجُودِ ﴿125﴾
veiẕ ce`alne-lbeyte meŝâbetel linnâsi veemnâ. vetteḫiẕû mim meḳâmi ibrâhîme müṣallâ. ve`ahidnâ ilâ ibrâhîme veismâ`île en ṭahhirâ beytiye liṭṭâifîne vel`âkifîne verrukke`i-ssücûd.
125. O zaman biz o evi insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin. İbrâhim ve İsmâil’e de, “Tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun” diye talimat verdik.
Kelime meali
وَإِذْ hani · جَعَلْنَا biz kıldık · ٱلْبَيْتَ Beyt'i (Ka'be'yi) · مَثَابَةًۭ toplanma yeri · لِّلنَّاسِ insanlara · وَأَمْنًۭا ve güven yeri · وَٱتَّخِذُوا۟ siz de edinin · مِن makamından · مَّقَامِ · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim'in · مُصَلًّۭى ۖ bir namaz yeri · وَعَهِدْنَآ ve emretmiştik · إِلَىٰٓ İbrahim'e · إِبْرَٰهِـۧمَ · وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il'e · أَن temizlemesini · طَهِّرَا · بَيْتِىَ ev'imi · لِلطَّآئِفِينَ tavaf edenler için · وَٱلْعَـٰكِفِينَ ibadete kapananlar · وَٱلرُّكَّعِ ve rüku edenler · ٱلسُّجُودِ secde edenler
وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِـۧمُ رَبِّ ٱجۡعَلۡ هَٰذَا بَلَدًا ءَامِنࣰ ا وَٱرۡزُقۡ أَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ مَنۡ ءَامَنَ مِنۡهُم بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۚ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُۥ قَلِيلࣰ ا ثُمَّ أَضۡطَرُّهُۥٓ إِلَىٰ عَذَابِ ٱلنَّارِۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ ﴿126﴾
veiẕ ḳâle ibrâhîmü rabbi-c`al hâẕâ beleden âminev verzuḳ ehlehû mine-ŝŝemerâti men âmene minhüm billâhi velyevmi-l'âḫir. ḳâle vemen kefera feümetti`uhû ḳalîlen ŝümme aḍṭarruhû ilâ `aẕâbi-nnâr. vebi'se-lmeṣîr.
126. İbrâhim, “Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları da çeşitli ürünlerle rızıklandır” diye dua etmişti. Allah buyurdu ki: “İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim. O ne kötü bir sondur!”
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · قَالَ demişti ki · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · رَبِّ Rabbim · ٱجْعَلْ kıl · هَـٰذَا bu · بَلَدًا şehri · ءَامِنًۭا güvenli · وَٱرْزُقْ ve rızıklandır · أَهْلَهُۥ halkını · مِنَ ürünlerle · ٱلثَّمَرَٰتِ · مَنْ kimseleri · ءَامَنَ inanan · مِنْهُم onlardan · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ۖ ahiret · قَالَ (Rabbi) buyurdu ki · وَمَن kimseyi · كَفَرَ inkar eden · فَأُمَتِّعُهُۥ onu geçindiririm · قَلِيلًۭا az bir (süre) · ثُمَّ sonra · أَضْطَرُّهُۥٓ onu mahkum ederim · إِلَىٰ azabına · عَذَابِ · ٱلنَّارِ ۖ cehennem · وَبِئْسَ ve ne kötü · ٱلْمَصِيرُ dönüş yeridir
وَإِذۡ يَرۡفَعُ إِبۡرَٰهِـۧمُ ٱلۡقَوَاعِدَ مِنَ ٱلۡبَيۡتِ وَإِسۡمَٰعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلۡ مِنَّآۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿127﴾
veiẕ yerfe`u ibrâhîmü-lḳavâ`ide mine-lbeyti veismâ`îl. rabbenâ teḳabbel minnâ. inneke ente-ssemî`u-l`alîm.
127. İbrâhim İsmâil’le birlikte o evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu: “Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Kelime meali
وَإِذْ ve hani · يَرْفَعُ yükseltiyordu · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · ٱلْقَوَاعِدَ temellerini · مِنَ Ev'in · ٱلْبَيْتِ · وَإِسْمَـٰعِيلُ İsma'il'(le beraber) · رَبَّنَا Rabbi'imiz · تَقَبَّلْ kabul buyur · مِنَّآ ۖ bizden · إِنَّكَ kuşkusuz sen · أَنتَ (yalnız) sen · ٱلسَّمِيعُ işitensin · ٱلْعَلِيمُ bilensin
رَبَّنَا وَٱجۡعَلۡنَا مُسۡلِمَيۡنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَآ أُمَّةࣰ مُّسۡلِمَةࣰ لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبۡ عَلَيۡنَآۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ﴿128﴾
rabbenâ vec`alnâ müslimeyni leke vemin ẕürriyyetinâ ümmetem müslimetel lek. veerinâ menâsikenâ vetüb `aleynâ. inneke ente-ttevvâbü-rraḥîm.
128. Ey rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz tövbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.
Kelime meali
رَبَّنَا Rabbimiz · وَٱجْعَلْنَا bizi yap · مُسْلِمَيْنِ teslim olanlardan · لَكَ sana · وَمِن neslimizden de · ذُرِّيَّتِنَآ · أُمَّةًۭ bir ümmet (çıkar) · مُّسْلِمَةًۭ teslim olan · لَّكَ sana · وَأَرِنَا ve bize göster · مَنَاسِكَنَا ibadet yollarımızı · وَتُبْ ve tevbemizi kabul et · عَلَيْنَآ ۖ bizden · إِنَّكَ şüphesiz sen · أَنتَ (ancak) sensin · ٱلتَّوَّابُ tevbeleri kabul eden · ٱلرَّحِيمُ çok merhametli olan
رَبَّنَا وَٱبۡعَثۡ فِيهِمۡ رَسُولࣰ ا مِّنۡهُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَيُزَكِّيهِمۡۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿129﴾
rabbenâ veb`aŝ fîhim rasûlem minhüm yetlû `aleyhim âyâtike veyü`allimühümü-lkitâbe velḥikmete veyüzekkîhim. inneke ente-l`azîzü-lḥakîm.
129. Soyumuzdan, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir elçi çıkar rabbimiz! Çünkü yalnız sensin kudret ve hikmet sahibi.”
Kelime meali
رَبَّنَا Rabbimiz · وَٱبْعَثْ gönder · فِيهِمْ onlara · رَسُولًۭا bir elçi · مِّنْهُمْ kendi içlerinden · يَتْلُوا۟ okuyacak · عَلَيْهِمْ kendilerine · ءَايَـٰتِكَ senin ayetlerini · وَيُعَلِّمُهُمُ ve onlara öğretecek · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · وَٱلْحِكْمَةَ ve hikmeti · وَيُزَكِّيهِمْ ۚ ve onları temizleyecek · إِنَّكَ şüphesiz sensin · أَنتَ yalnız sen · ٱلْعَزِيزُ Aziz olan · ٱلْحَكِيمُ Hakim olan
وَمَن يَرۡغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبۡرَٰهِـۧمَ إِلَّا مَن سَفِهَ نَفۡسَهُۥۚ وَلَقَدِ ٱصۡطَفَيۡنَٰهُ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَإِنَّهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿130﴾
vemey yergabü `am milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh. veleḳadi-ṣṭafeynâhü fi-ddünyâ. veinnehû fi-l'âḫirati lemine-ṣṣâliḥîn.
130. Kendine cahilce kötülük edenden başka kim İbrâhim’in getirdiği dini reddeder? Oysa biz, gerçekten onu dünyada seçkin kıldık; şüphesiz ki o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.
Kelime meali
وَمَن ve kim ki · يَرْغَبُ yüz çevirir · عَن milletinden (dininden) · مِّلَّةِ · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim'in · إِلَّا başka · مَن kimseen · سَفِهَ sefih kılan · نَفْسَهُۥ ۚ nefsini · وَلَقَدِ Andolsun ki · ٱصْطَفَيْنَـٰهُ biz onu seçmiştik · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا ۖ · وَإِنَّهُۥ ve şüphesiz o · فِى ahirette de · ٱلْـَٔاخِرَةِ · لَمِنَ salihlerdendir · ٱلصَّـٰلِحِينَ
إِذۡ قَالَ لَهُۥ رَبُّهُۥٓ أَسۡلِمۡۖ قَالَ أَسۡلَمۡتُ لِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿131﴾
iẕ ḳâle lehû rabbühû eslim ḳâle eslemtü lirabbi-l`âlemîn.
131. Çünkü rabbi ona, “Bana teslim ol” buyurmuş; o da, “Âlemlerin rabbine teslim oldum” demişti.
Kelime meali
إِذْ hani · قَالَ demişti · لَهُۥ ona · رَبُّهُۥٓ Rabbi · أَسْلِمْ ۖ İslam ol (teslim ol) · قَالَ dedi · أَسْلَمْتُ teslim oldum · لِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
وَوَصَّىٰ بِهَآ إِبۡرَٰهِـۧمُ بَنِيهِ وَيَعۡقُوبُ يَٰبَنِيَّ إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰ لَكُمُ ٱلدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسۡلِمُونَ ﴿132﴾
veveṣṣâ bihâ ibrâhîmü benîhi veya`ḳûb. yâ benîye inne-llâhe-ṣṭafâ lekümü-ddîne felâ temûtünne illâ veentüm müslimûn.
132. İbrâhim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Ya‘kūb da. “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O’na teslim olmuş müminler olarak can verin!” (dediler).
Kelime meali
وَوَصَّىٰ ve vasiyyet etti · بِهَآ bunu · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · بَنِيهِ kendi oğullarına · وَيَعْقُوبُ ve Ya'kub da · يَـٰبَنِىَّ Ey oğullarım · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · ٱصْطَفَىٰ seçti · لَكُمُ sizin için · ٱلدِّينَ bu dini · فَلَا öyleyse ölmeyin · تَمُوتُنَّ · إِلَّا başka (bir şekilde) · وَأَنتُم sizler · مُّسْلِمُونَ müslümanlar olmaktan
أَمۡ كُنتُمۡ شُهَدَآءَ إِذۡ حَضَرَ يَعۡقُوبَ ٱلۡمَوۡتُ إِذۡ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعۡبُدُونَ مِنۢ بَعۡدِيۖ قَالُواْ نَعۡبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ ءَابَآئِكَ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ إِلَٰهࣰ ا وَٰحِدࣰ ا وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ﴿133﴾
em küntüm şühedâe iẕ ḥaḍara ya`ḳûbe-lmevtü iẕ ḳâle libenîhi mâ ta`büdûne mim ba`dî. ḳâlû na`büdü ilâheke veilâhe âbâike ibrâhîme veismâ`île veisḥâḳa ilâhev vâḥidâ. venaḥnü lehû müslimûn.
133. Yoksa Ya‘kūb son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya‘kūb oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” demiş; onlar da “Senin, ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhı olan tek Tanrı’ya kulluk edeceğiz; biz sadece O’na teslim olduk” demişlerdi.
Kelime meali
أَمْ yoksa · كُنتُمْ siz · شُهَدَآءَ şahit miydiniz · إِذْ zaman · حَضَرَ geldiği · يَعْقُوبَ Ya'kub'a · ٱلْمَوْتُ ölüm hali · إِذْ o zaman · قَالَ (Ya'kub) dedi ki · لِبَنِيهِ oğullarına · مَا neye · تَعْبُدُونَ kulluk edeceksiniz · مِنۢ benden sonra · بَعْدِى · قَالُوا۟ dediler ki · نَعْبُدُ kulluk edeceğiz · إِلَـٰهَكَ senin tanrına · وَإِلَـٰهَ ve tanrısına · ءَابَآئِكَ ataların · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim · وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il · وَإِسْحَـٰقَ ve İshak'ın · إِلَـٰهًۭا Tanrı'sına · وَٰحِدًۭا tek · وَنَحْنُ ve biz · لَهُۥ O'na · مُسْلِمُونَ teslim olanlarız
تِلۡكَ أُمَّةࣱ قَدۡ خَلَتۡۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡۖ وَلَا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿134﴾
tilke ümmetün ḳad ḫalet. lehâ mâ kesebet veleküm mâ kesebtüm. velâ tüs'elûne `ammâ kânû ya`melûn.
134. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Kelime meali
تِلْكَ onlar · أُمَّةٌۭ bir ümmetti · قَدْ elbette · خَلَتْ ۖ gelip geçti · لَهَا kendilerine · مَا şeyler · كَسَبَتْ onların kazandıkları · وَلَكُم size aittir · مَّا şeyler · كَسَبْتُمْ ۖ sizin kazandıklarınız · وَلَا siz sorulmazsınız · تُسْـَٔلُونَ · عَمَّا şeyden · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ onların yapıyor
وَقَالُواْ كُونُواْ هُودًا أَوۡ نَصَٰرَىٰ تَهۡتَدُواْۗ قُلۡ بَلۡ مِلَّةَ إِبۡرَٰهِـۧمَ حَنِيفࣰ اۖ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿135﴾
veḳâlû kûnû hûden ev neṣârâ tehtedû. ḳul bel millete ibrâhîme ḥanîfâ. vemâ kâne mine-lmüşrikîn.
135. Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Sen de şöyle de: “Hayır! Biz, Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.”
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · كُونُوا۟ olun ki · هُودًا Yahudi · أَوْ veya · نَصَـٰرَىٰ hıristiyan · تَهْتَدُوا۟ ۗ doğru yolu bulasınız · قُلْ de ki · بَلْ bilakis (uyarız) · مِلَّةَ milletine (dinine) · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim'in · حَنِيفًۭا ۖ hanif · وَمَا O değildi · كَانَ · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ
قُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَمَآ أُنزِلَ إِلَىٰٓ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلۡأَسۡبَاطِ وَمَآ أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَآ أُوتِيَ ٱلنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمۡ لَا نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدࣲ مِّنۡهُمۡ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ ﴿136﴾
ḳûlû âmennâ billâhi vemâ ünzile ileynâ vemâ ünzile ilâ ibrâhîme veismâ`île veisḥâḳa veya`ḳûbe vel'esbâṭi vemâ ûtiye mûsâ ve`îsâ vemâ ûtiye-nnebiyyûne mir rabbihim. lâ nüferriḳu beyne eḥadim minhüm. venaḥnü lehû müslimûn.
136. “Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O’na teslim olmuşuzdur” deyin.
Kelime meali
قُولُوٓا۟ deyin · ءَامَنَّا inandık · بِٱللَّهِ Allah'a · وَمَآ ve şeye · أُنزِلَ indirilen · إِلَيْنَا bize · وَمَآ ve şeye · أُنزِلَ indirilen · إِلَىٰٓ İbrahim'e · إِبْرَٰهِـۧمَ · وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il'e · وَإِسْحَـٰقَ ve İshak'a · وَيَعْقُوبَ ve Ya'kub'a · وَٱلْأَسْبَاطِ ve torunlarına · وَمَآ ve şeye · أُوتِىَ verilen · مُوسَىٰ Musa'ya · وَعِيسَىٰ ve Îsa'ya · وَمَآ ve şeye · أُوتِىَ verilen · ٱلنَّبِيُّونَ peygamberlere · مِن Rablerinden · رَّبِّهِمْ · لَا ayırım yapmayız · نُفَرِّقُ · بَيْنَ arasında · أَحَدٍۢ hiçbiri · مِّنْهُمْ onların · وَنَحْنُ ve biz · لَهُۥ O'na · مُسْلِمُونَ teslim olanlarız
فَإِنۡ ءَامَنُواْ بِمِثۡلِ مَآ ءَامَنتُم بِهِۦ فَقَدِ ٱهۡتَدَواْۖ وَّإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا هُمۡ فِي شِقَاقࣲۖ فَسَيَكۡفِيكَهُمُ ٱللَّهُۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿137﴾
fein âmenû bimiŝli mâ âmentüm bihî feḳadi-htedev. vein tevellev feinnemâ hüm fî şiḳâḳ. feseyekfîkehümü-llâh. vehüve-ssemî`u-l`alîm.
137. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa kesinlikle doğru yolu bulmuş olurlar; fakat eğer yüz çevirirlerse bilesin ki bir ayrılıkçılığın içindedirler. O takdirde artık onlara karşı Allah sana yeter; O, işitendir, bilendir.
Kelime meali
فَإِنْ eğer · ءَامَنُوا۟ iman ederlerse · بِمِثْلِ gibi · مَآ sizin iman ettiğiniz · ءَامَنتُم · بِهِۦ ona · فَقَدِ elbette · ٱهْتَدَوا۟ ۖ doğru yolu bulmuş olurlar · وَّإِن eğer · تَوَلَّوْا۟ dönerlerse · فَإِنَّمَا mutlaka · هُمْ onlar · فِى içine · شِقَاقٍۢ ۖ anlaşmazlık (düşerler) · فَسَيَكْفِيكَهُمُ onlara karşı sana yeter · ٱللَّهُ ۚ Allah · وَهُوَ ve O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
صِبۡغَةَ ٱللَّهِ وَمَنۡ أَحۡسَنُ مِنَ ٱللَّهِ صِبۡغَةࣰۖ وَنَحۡنُ لَهُۥ عَٰبِدُونَ ﴿138﴾
ṣibgate-llâh. vemen aḥsenü mine-llâhi ṣibgah. venaḥnü lehû `âbidûn.
138. “Allah’ın boyasıyla boyandık. Boyaca O’ndan daha güzel olan kim vardır? Biz yalnız O’na kulluk ederiz” (deyin).
Kelime meali
صِبْغَةَ boyası (ile boyan) · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · وَمَنْ ve kimdir · أَحْسَنُ daha güzeli · مِنَ Allah'tan · ٱللَّهِ · صِبْغَةًۭ ۖ boyası · وَنَحْنُ ve biz ancak · لَهُۥ O'na · عَـٰبِدُونَ kulluk ederiz
قُلۡ أَتُحَآجُّونَنَا فِي ٱللَّهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمۡ وَلَنَآ أَعۡمَٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَٰلُكُمۡ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُخۡلِصُونَ ﴿139﴾
ḳul etüḥâccûnenâ fi-llâhi vehüve rabbünâ verabbüküm. velenâ a`mâlünâ veleküm a`mâlüküm. venaḥnü lehû muḫliṣûn.
139. De ki: “Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde O’nun hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmışızdır.
Kelime meali
قُلْ söyle (onlara) · أَتُحَآجُّونَنَا bizimle tartışıyor musunuz? · فِى hakkında · ٱللَّهِ Allah · وَهُوَ O iken · رَبُّنَا bizim de Rabbimiz · وَرَبُّكُمْ sizin de Rabbiniz · وَلَنَآ bizimdir · أَعْمَـٰلُنَا bizim yaptıklarımız · وَلَكُمْ sizindir · أَعْمَـٰلُكُمْ sizin yaptıklarınız · وَنَحْنُ ve biz · لَهُۥ O'na · مُخْلِصُونَ gönülden bağlananlarız
أَمۡ تَقُولُونَ إِنَّ إِبۡرَٰهِـۧمَ وَإِسۡمَٰعِيلَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلۡأَسۡبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوۡ نَصَٰرَىٰۗ قُلۡ ءَأَنتُمۡ أَعۡلَمُ أَمِ ٱللَّهُۗ وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَٰدَةً عِندَهُۥ مِنَ ٱللَّهِۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿140﴾
em teḳûlûne inne ibrâhîme veismâ`île veisḥâḳa veya`ḳûbe vel'esbâṭa kânû hûden ev neṣârâ. ḳul eentüm a`lemü emi-llâh. vemen ażlemü mimmen keteme şehâdeten `indehû mine-llâh. veme-llâhü bigâfilin `ammâ ta`melûn.
140. Yoksa siz İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunların yahudi yahut hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah katından gelmiş olup kendinde bulunan bilgiyi gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Kelime meali
أَمْ yoksa · تَقُولُونَ söylüyor(mu)sunuz · إِنَّ şüphesiz · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim · وَإِسْمَـٰعِيلَ ve İsma'il · وَإِسْحَـٰقَ ve İshak · وَيَعْقُوبَ ve Ya'kub · وَٱلْأَسْبَاطَ ve torunlarının · كَانُوا۟ olduklarını · هُودًا yahudi · أَوْ yahut · نَصَـٰرَىٰ ۗ hıristiyan · قُلْ de ki · ءَأَنتُمْ siz mi · أَعْلَمُ daha iyi bilirsiniz · أَمِ yoksa · ٱللَّهُ ۗ Allah (mı) · وَمَنْ ve kimdir · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّن kimseden · كَتَمَ gizleyen · شَهَـٰدَةً şahitliği · عِندَهُۥ yanında bulunan · مِنَ tarafından · ٱللَّهِ ۗ Allah · وَمَا ve değildir · ٱللَّهُ Allah · بِغَـٰفِلٍ gafil · عَمَّا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ
تِلۡكَ أُمَّةࣱ قَدۡ خَلَتۡۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡۖ وَلَا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿141﴾
tilke ümmetün ḳad ḫalet. lehâ mâ kesebet veleküm mâ kesebtüm. velâ tüs'elûne `ammâ kânû ya`melûn.
141. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Kelime meali
تِلْكَ İşte onlar · أُمَّةٌۭ bir ümmetti · قَدْ ki · خَلَتْ ۖ gelip geçti · لَهَا onlarındır · مَا şeyler · كَسَبَتْ kazandıkları · وَلَكُم ve sizindir · مَّا şeyler · كَسَبْتُمْ ۖ sizin kazandıklarınız · وَلَا sorulmazsınız · تُسْـَٔلُونَ · عَمَّا şeylerden · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ onların yapıyor
۞سَيَقُولُ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَ ٱلنَّاسِ مَا وَلَّىٰهُمۡ عَن قِبۡلَتِهِمُ ٱلَّتِي كَانُواْ عَلَيۡهَاۚ قُل لِّلَّهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُۚ يَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ ﴿142﴾
seyeḳûlü-ssüfehâü mine-nnâsi mâ vellâhüm `an ḳibletihimü-lletî kânû `aleyhâ. ḳul lillâhi-lmeşriḳu velmagrib. yehdî mey yeşâü ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.
142. İnsanlardan bir kısım sefihler, “Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir?” diyeceklerdir. De ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.”
Kelime meali
۞ سَيَقُولُ diyecekler ki · ٱلسُّفَهَآءُ bazı beyinsizler · مِنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · مَا nedir · وَلَّىٰهُمْ onları çeviren · عَن kıblelerinden · قِبْلَتِهِمُ · ٱلَّتِى o ki · كَانُوا۟ bulunurlar · عَلَيْهَا ۚ üzerinde · قُل de ki · لِّلَّهِ Allah'ındır · ٱلْمَشْرِقُ doğu · وَٱلْمَغْرِبُ ۚ ve batı · يَهْدِى O iletir · مَن kimseyi · يَشَآءُ dilediğini (dileyeni) · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru
وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَٰكُمۡ أُمَّةࣰ وَسَطࣰ ا لِّتَكُونُواْ شُهَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ وَيَكُونَ ٱلرَّسُولُ عَلَيۡكُمۡ شَهِيدࣰ اۗ وَمَا جَعَلۡنَا ٱلۡقِبۡلَةَ ٱلَّتِي كُنتَ عَلَيۡهَآ إِلَّا لِنَعۡلَمَ مَن يَتَّبِعُ ٱلرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَىٰ عَقِبَيۡهِۚ وَإِن كَانَتۡ لَكَبِيرَةً إِلَّا عَلَى ٱلَّذِينَ هَدَى ٱللَّهُۗ وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمَٰنَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِٱلنَّاسِ لَرَءُوفࣱ رَّحِيمࣱ ﴿143﴾
vekeẕâlike ce`alnâküm ümmetev veseṭal litekûnû şühedâe `ale-nnâsi veyekûne-rrasûlü `aleyküm şehîdâ. vemâ ce`alne-lḳiblete-lletî künte `aleyhâ illâ lina`leme mey yettebi`u-rrasûle mimmey yenḳalibü `alâ `aḳibeyh. vein kânet lekebîraten illâ `ale-lleẕîne hede-llâh. vemâ kâne-llâhü liyüḍî`a îmâneküm. inne-llâhe binnâsi leraûfür raḥîm.
143. İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · جَعَلْنَـٰكُمْ sizi kıldık · أُمَّةًۭ bir ümmet · وَسَطًۭا vasat · لِّتَكُونُوا۟ olmanız için · شُهَدَآءَ şahit · عَلَى insanlara · ٱلنَّاسِ · وَيَكُونَ ve olması için · ٱلرَّسُولُ rasulün (de) · عَلَيْكُمْ size · شَهِيدًۭا ۗ şahit · وَمَا ve yap(ma)dık · جَعَلْنَا · ٱلْقِبْلَةَ bir kıble · ٱلَّتِى olduğunuzu · كُنتَ · عَلَيْهَآ üzerinde · إِلَّا sadece (yaptık) · لِنَعْلَمَ bilmek için · مَن kimseyi · يَتَّبِعُ uyan · ٱلرَّسُولَ Elçi'ye · مِمَّن kimseden · يَنقَلِبُ geriye dönen · عَلَىٰ üzerinde · عَقِبَيْهِ ۚ ökçesi · وَإِن ve elbette · كَانَتْ ağır gelir · لَكَبِيرَةً · إِلَّا başkasına · عَلَى kimseye · ٱلَّذِينَ · هَدَى yol gösterdiği · ٱللَّهُ ۗ Allah'ın · وَمَا değildir · كَانَ Allah · ٱللَّهُ · لِيُضِيعَ zayi edecek · إِيمَـٰنَكُمْ ۚ sizin imanınızı · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِٱلنَّاسِ insanlara · لَرَءُوفٌۭ şefkatlidir · رَّحِيمٌۭ merhametlidir
قَدۡ نَرَىٰ تَقَلُّبَ وَجۡهِكَ فِي ٱلسَّمَآءِۖ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبۡلَةࣰ تَرۡضَىٰهَاۚ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ شَطۡرَهُۥۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ لَيَعۡلَمُونَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّهِمۡۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا يَعۡمَلُونَ ﴿144﴾
ḳad nerâ teḳallübe vechike fi-ssemâ'. felenüvelliyenneke ḳibleten terḍâhâ. fevelli vecheke şaṭra-lmescidi-lḥarâm. veḥayŝü mâ küntüm fevellû vucûheküm şaṭrah. veinne-lleẕîne ûtü-lkitâbe leya`lemûne ennehü-lḥaḳḳu mir rabbihim. veme-llâhü bigâfilin `ammâ ya`melûn.
144. Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler bunun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Kelime meali
قَدْ elbette · نَرَىٰ görüyoruz · تَقَلُّبَ çevrilip durduğunu · وَجْهِكَ yüzünün · فِى doğru · ٱلسَّمَآءِ ۖ göğe · فَلَنُوَلِّيَنَّكَ elbette seni döndüreceğiz · قِبْلَةًۭ bir kıbleye · تَرْضَىٰهَا ۚ hoşlanacağın · فَوَلِّ (Bundan böyle) çevir · وَجْهَكَ yüzünü · شَطْرَ tarafına · ٱلْمَسْجِدِ Mescid-i · ٱلْحَرَامِ ۚ Haram'a · وَحَيْثُ ve nerede · مَا olursanız · كُنتُمْ · فَوَلُّوا۟ çevirin · وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi · شَطْرَهُۥ ۗ o yöne · وَإِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · أُوتُوا۟ verilen · ٱلْكِتَـٰبَ kitap · لَيَعْلَمُونَ elbette bilirler · أَنَّهُ bunun · ٱلْحَقُّ bir gerçek olduğunu · مِن Rablerinden · رَّبِّهِمْ ۗ · وَمَا değildir · ٱللَّهُ Allah · بِغَـٰفِلٍ habersiz · عَمَّا onların yaptıklarından · يَعْمَلُونَ
وَلَئِنۡ أَتَيۡتَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ بِكُلِّ ءَايَةࣲ مَّا تَبِعُواْ قِبۡلَتَكَۚ وَمَآ أَنتَ بِتَابِعࣲ قِبۡلَتَهُمۡۚ وَمَا بَعۡضُهُم بِتَابِعࣲ قِبۡلَةَ بَعۡضࣲۚ وَلَئِنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ إِنَّكَ إِذࣰ ا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿145﴾
velein eteyte-lleẕîne ûtü-lkitâbe bikülli âyetim mâ tebi`û ḳibletek. vemâ ente bitâbi`in ḳibletehüm. vemâ ba`ḍuhüm bitâbi`in ḳiblete ba`ḍ. veleini-tteba`te ehvâehüm mim ba`di mâ câeke mine-l`ilmi inneke iẕel lemine-żżâlimîn.
145. Ehl-i kitaba her türlü mûcizeyi getirsen onlar yine de senin kıblene asla dönmezler. Sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen kesin bilgiden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.
Kelime meali
وَلَئِنْ ve eğer · أَتَيْتَ sen getirsen · ٱلَّذِينَ kimselere · أُوتُوا۟ verilen · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · بِكُلِّ her türlü · ءَايَةٍۢ ayeti · مَّا değildir · تَبِعُوا۟ uyacak · قِبْلَتَكَ ۚ senin kıblene · وَمَآ ve değilsin · أَنتَ sen (de) · بِتَابِعٍۢ uyacak · قِبْلَتَهُمْ ۚ onların kıblesine · وَمَا ve değildir · بَعْضُهُم onların bazısı · بِتَابِعٍۢ uymazlar · قِبْلَةَ kıblesine · بَعْضٍۢ ۚ diğerlerinin · وَلَئِنِ ve eğer · ٱتَّبَعْتَ uyarsan · أَهْوَآءَهُم onların keyiflerine · مِّنۢ sonraden · بَعْدِ · مَا şey(den) · جَآءَكَ sana gelen · مِنَ ilimden · ٱلْعِلْمِ ۙ · إِنَّكَ şüphesiz sen · إِذًۭا o takdirde · لَّمِنَ zalimlerden (olursun) · ٱلظَّـٰلِمِينَ
ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يَعۡرِفُونَهُۥ كَمَا يَعۡرِفُونَ أَبۡنَآءَهُمۡۖ وَإِنَّ فَرِيقࣰ ا مِّنۡهُمۡ لَيَكۡتُمُونَ ٱلۡحَقَّ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ ﴿146﴾
elleẕîne âteynâhümü-lkitâbe ya`rifûnehû kemâ ya`rifûne ebnâehüm. veinne ferîḳam minhüm leyektümûne-lḥaḳḳa vehüm ya`lemûn.
146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyorlar.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · ءَاتَيْنَـٰهُمُ kendilerine verdiğimiz · ٱلْكِتَـٰبَ Kitap · يَعْرِفُونَهُۥ onu tanırlar · كَمَا gibi · يَعْرِفُونَ tanıdıkları · أَبْنَآءَهُمْ ۖ oğullarını · وَإِنَّ ve (yine) elbette · فَرِيقًۭا bir grup · مِّنْهُمْ onlardan · لَيَكْتُمُونَ gizlerler · ٱلْحَقَّ gerçeği · وَهُمْ onlar · يَعْلَمُونَ bildikleri (halde)
ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُمۡتَرِينَ ﴿147﴾
elḥaḳḳu mir rabbike felâ tekûnenne mine-lmümterîn.
147. Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma!
Kelime meali
ٱلْحَقُّ Gerçek · مِن Rabbindendir · رَّبِّكَ ۖ · فَلَا artık olma · تَكُونَنَّ · مِنَ kuşkulananlardan · ٱلْمُمْتَرِينَ
وَلِكُلࣲّ وِجۡهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَاۖ فَٱسۡتَبِقُواْ ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ أَيۡنَ مَا تَكُونُواْ يَأۡتِ بِكُمُ ٱللَّهُ جَمِيعًاۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ﴿148﴾
velikülliv vichetün hüve müvellîhâ festebiḳu-lḫayrât. eyne mâ tekûnû ye'ti bikümü-llâhü cemî`â. inne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.
148. Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Kelime meali
وَلِكُلٍّۢ her (ümmetin) vardır · وِجْهَةٌ bir yönü · هُوَ o(nun) · مُوَلِّيهَا ۖ yöneldiği · فَٱسْتَبِقُوا۟ O halde koşun · ٱلْخَيْرَٰتِ ۚ hayır işlerine · أَيْنَ nerede · مَا olsanız · تَكُونُوا۟ · يَأْتِ getirir · بِكُمُ sizi · ٱللَّهُ Allah · جَمِيعًا ۚ bir araya · إِنَّ kuşkusuz · ٱللَّهَ Allah · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌۭ kadirdir
وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۖ وَإِنَّهُۥ لَلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿149﴾
vemin ḥayŝü ḫaracte fevelli vecheke şaṭra-lmescidi-lḥarâm. veinnehû lelḥaḳḳu mir rabbik. veme-llâhü bigâfilin `ammâ ta`melûn.
149. Her nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Kelime meali
وَمِنْ ve · حَيْثُ nereden · خَرَجْتَ çıkarsan (yola) · فَوَلِّ çevir · وَجْهَكَ yüzünü · شَطْرَ tarafına · ٱلْمَسْجِدِ Mescid-i · ٱلْحَرَامِ ۖ Haram · وَإِنَّهُۥ bu elbette · لَلْحَقُّ bir gerçektir · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ ۗ · وَمَا ve değildir · ٱللَّهُ Allah · بِغَـٰفِلٍ habersiz · عَمَّا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ
وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ شَطۡرَهُۥ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيۡكُمۡ حُجَّةٌ إِلَّا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡ فَلَا تَخۡشَوۡهُمۡ وَٱخۡشَوۡنِي وَلِأُتِمَّ نِعۡمَتِي عَلَيۡكُمۡ وَلَعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ﴿150﴾
vemin ḥayŝü ḫaracte fevelli vecheke şaṭra-lmescidi-lḥarâm. veḥayŝü mâ küntüm fevellû vucûheküm şaṭrahû liellâ yekûne linnâsi `aleyküm ḥucceh. ille-lleẕîne żalemû minhüm felâ taḫşevhüm vaḫşevnî veliütimme ni`metî `aleyküm vele`alleküm tehtedûn.
150. Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz
Kelime meali
وَمِنْ ve · حَيْثُ nereden · خَرَجْتَ çıkarsan (yola) · فَوَلِّ çevir · وَجْهَكَ yüzünü · شَطْرَ doğru · ٱلْمَسْجِدِ Mescid-i · ٱلْحَرَامِ ۚ Haram'a · وَحَيْثُ ve nerede · مَا olursanız · كُنتُمْ · فَوَلُّوا۟ çevirin · وُجُوهَكُمْ yüzünüzü · شَطْرَهُۥ o yana · لِئَلَّا diye · يَكُونَ olmasın · لِلنَّاسِ hiç kimsenin · عَلَيْكُمْ aleyhinizde · حُجَّةٌ bir delili · إِلَّا başkasının · ٱلَّذِينَ kimselerden · ظَلَمُوا۟ zalim olan · مِنْهُمْ onlardan · فَلَا onlardan çekinmeyin · تَخْشَوْهُمْ · وَٱخْشَوْنِى benden çekinin · وَلِأُتِمَّ ve tamamlayayım · نِعْمَتِى ni'metimi · عَلَيْكُمْ size · وَلَعَلَّكُمْ umulur ki · تَهْتَدُونَ hidayete erersiniz
كَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِيكُمۡ رَسُولࣰ ا مِّنكُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡكُمۡ ءَايَٰتِنَا وَيُزَكِّيكُمۡ وَيُعَلِّمُكُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ ﴿151﴾
kemâ erselnâ fîküm rasûlem minküm yetlû `aleyküm âyâtinâ veyüzekkîküm veyü`allimükümü-lkitâbe velḥikmete veyü`allimüküm mâ lem tekûnû ta`lemûn.
151. Nitekim aranızdan size bir peygamber gönderdik: O size âyetlerimizi okuyor, sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor; yine size daha önce bilmediklerinizi öğretiyor.
Kelime meali
كَمَآ gibi · أَرْسَلْنَا gönderdiğimiz · فِيكُمْ kendi içinizden · رَسُولًۭا bir Elçi · مِّنكُمْ sizden olan · يَتْلُوا۟ okuyan · عَلَيْكُمْ size · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَيُزَكِّيكُمْ ve sizi temizleyen · وَيُعَلِّمُكُمُ ve size öğreten · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · وَٱلْحِكْمَةَ ve hikmeti · وَيُعَلِّمُكُم ve size öğreten · مَّا şeyleri · لَمْ olduğunuz · تَكُونُوا۟ · تَعْلَمُونَ bilmiyor
فَٱذۡكُرُونِيٓ أَذۡكُرۡكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لِي وَلَا تَكۡفُرُونِ ﴿152﴾
feẕkürûnî eẕkürküm veşkürû lî velâ tekfürûn.
152. Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!
Kelime meali
فَٱذْكُرُونِىٓ Öyle ise beni anın · أَذْكُرْكُمْ ben de sizi anayım · وَٱشْكُرُوا۟ ve şükredin · لِى bana · وَلَا ve · تَكْفُرُونِ inkar etmeyin
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱسۡتَعِينُواْ بِٱلصَّبۡرِ وَٱلصَّلَوٰةِۚ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ ﴿153﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenü-ste`înû biṣṣabri veṣṣalâh. inne-llâhe me`a-ṣṣâbirîn.
153. Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan · ٱسْتَعِينُوا۟ (Allah'tan) yardım isteyin · بِٱلصَّبْرِ sabır ile · وَٱلصَّلَوٰةِ ۚ ve namazla · إِنَّ muhakkak ki · ٱللَّهَ Allah · مَعَ beraberdir · ٱلصَّـٰبِرِينَ sabredenlerle
وَلَا تَقُولُواْ لِمَن يُقۡتَلُ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ أَمۡوَٰتُۢۚ بَلۡ أَحۡيَآءࣱ وَلَٰكِن لَّا تَشۡعُرُونَ ﴿154﴾
velâ teḳûlû limey yuḳtelü fî sebîli-llâhi emvâh. bel aḥyâüv velâkil lâ teş`urûn.
154. Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.
Kelime meali
وَلَا demeyin · تَقُولُوا۟ · لِمَن kimselere · يُقْتَلُ öldürülen · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · أَمْوَٰتٌۢ ۚ ölüdürler · بَلْ bilakis · أَحْيَآءٌۭ onlar diridirler · وَلَـٰكِن ama · لَّا olmazsınız · تَشْعُرُونَ siz farkında
وَلَنَبۡلُوَنَّكُم بِشَيۡءࣲ مِّنَ ٱلۡخَوۡفِ وَٱلۡجُوعِ وَنَقۡصࣲ مِّنَ ٱلۡأَمۡوَٰلِ وَٱلۡأَنفُسِ وَٱلثَّمَرَٰتِۗ وَبَشِّرِ ٱلصَّٰبِرِينَ ﴿155﴾
veleneblüvenneküm bişey'im mine-lḫavfi velcû`i venaḳṣim mine-l'emvâli vel'enfüsi veŝŝemerât. vebeşşiri-ṣṣâbirîn.
155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!
Kelime meali
وَلَنَبْلُوَنَّكُم andolsun sizi imtihan edeceğiz · بِشَىْءٍۢ şeylerle · مِّنَ (gibi) · ٱلْخَوْفِ korku · وَٱلْجُوعِ ve açlık · وَنَقْصٍۢ ve noksanlığı · مِّنَ mallarınızın · ٱلْأَمْوَٰلِ · وَٱلْأَنفُسِ ve canlarınızın · وَٱلثَّمَرَٰتِ ۗ ve ürünlerinizin · وَبَشِّرِ ve müjdele · ٱلصَّـٰبِرِينَ sabredenleri
ٱلَّذِينَ إِذَآ أَصَٰبَتۡهُم مُّصِيبَةࣱ قَالُوٓاْ إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّآ إِلَيۡهِ رَٰجِعُونَ ﴿156﴾
elleẕîne iẕâ eṣâbethüm müṣîbetün ḳâlû innâ lillâhi veinnâ ileyhi râci`ûn.
156. Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · إِذَآ zaman · أَصَـٰبَتْهُم onlara eriştiği · مُّصِيبَةٌۭ bir bela · قَالُوٓا۟ derler · إِنَّا şüphesiz biz · لِلَّهِ Allah içiniz · وَإِنَّآ ve şüphesiz biz · إِلَيْهِ O'na · رَٰجِعُونَ döneceğiz
أُوْلَٰٓئِكَ عَلَيۡهِمۡ صَلَوَٰتࣱ مِّن رَّبِّهِمۡ وَرَحۡمَةࣱۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُهۡتَدُونَ ﴿157﴾
ülâike `aleyhim ṣalevâtüm mir rabbihim veraḥmetüv veülâike hümü-lmühtedûn.
157. İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ İşte · عَلَيْهِمْ hep onlar içindir · صَلَوَٰتٌۭ bağışlamalar · مِّن Rablerinden · رَّبِّهِمْ · وَرَحْمَةٌۭ ۖ ve rahmet · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte · هُمُ onlardır · ٱلْمُهْتَدُونَ doğru yolu bulanlar
۞إِنَّ ٱلصَّفَا وَٱلۡمَرۡوَةَ مِن شَعَآئِرِ ٱللَّهِۖ فَمَنۡ حَجَّ ٱلۡبَيۡتَ أَوِ ٱعۡتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَاۚ وَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرࣰ ا فَإِنَّ ٱللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ ﴿158﴾
inne-ṣṣafâ velmervete min şe`âiri-llâh. femen ḥacce-lbeyte evi-`temera felâ cünâḥa `aleyhi ey yeṭṭavvefe bihimâ. vemen teṭavve`a ḫayran feinne-llâhe şâkirun `alîm.
158. Safâ ile Merve Allah’ın nişânelerindendir; dolayısıyla hac veya umre yaparak Beytullah’ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatıyla karşılayan ve çok iyi bilendir.
Kelime meali
۞ إِنَّ şüphesiz · ٱلصَّفَا Safa · وَٱلْمَرْوَةَ ve Merve · مِن nişanlarındandır · شَعَآئِرِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · فَمَنْ kim · حَجَّ hacceder · ٱلْبَيْتَ Ev'i · أَوِ ya da · ٱعْتَمَرَ ömre yaparsa · فَلَا yoktur · جُنَاحَ hiçbir günah · عَلَيْهِ kendisine · أَن tavaf etmesinde · يَطَّوَّفَ · بِهِمَا ۚ onları · وَمَن ve kim · تَطَوَّعَ kendiliğinden yaparsa · خَيْرًۭا bir iyilik · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · شَاكِرٌ karşılığını verir · عَلِيمٌ (yaptığını) bilir
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلۡنَا مِنَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَٱلۡهُدَىٰ مِنۢ بَعۡدِ مَا بَيَّنَّٰهُ لِلنَّاسِ فِي ٱلۡكِتَٰبِ أُوْلَٰٓئِكَ يَلۡعَنُهُمُ ٱللَّهُ وَيَلۡعَنُهُمُ ٱللَّٰعِنُونَ ﴿159﴾
inne-lleẕîne yektümûne mâ enzelnâ mine-lbeyyinâti velhüdâ mim ba`di mâ beyyennâhü linnâsi fi-lkitâbi ülâike yel`anühümü-llâhü veyel`anühümü-llâ`inûn.
159. İndirdiğimiz açık delillerle hidayet bilgisini -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah lânet eder hem de lânet okuyanlar lânet eder.
Kelime meali
إِنَّ doğrusu · ٱلَّذِينَ kimseler · يَكْتُمُونَ gizleyen · مَآ şeyleri · أَنزَلْنَا indirdiğimiz · مِنَ açık delillerden · ٱلْبَيِّنَـٰتِ · وَٱلْهُدَىٰ ve hidayeti · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا biz açıkça belirttikten · بَيَّنَّـٰهُ · لِلنَّاسِ insanlara · فِى Kitapta · ٱلْكِتَـٰبِ ۙ · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlara · يَلْعَنُهُمُ la'net eder · ٱللَّهُ Allah · وَيَلْعَنُهُمُ ve la'net eder · ٱللَّـٰعِنُونَ bütün la'net edebilenler
إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُواْ وَأَصۡلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيۡهِمۡ وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ ﴿160﴾
ille-lleẕîne tâbû veaṣleḥû vebeyyenû feülâike etûbü `aleyhim. veene-ttevvâbü-rraḥîm.
160. Ancak tövbe edenler, kendilerini düzeltenler ve gerçeği açıkça ifade edenler bunun dışındadır. İşte bunların tövbesini kabul edeceğim. Doğrusu ben tövbeleri çokça kabul eden ve rahmeti bol olanım.
Kelime meali
إِلَّا ancak hariç · ٱلَّذِينَ (kimseler) · تَابُوا۟ tevbe edip · وَأَصْلَحُوا۟ uslananlar · وَبَيَّنُوا۟ ve (gerçeği) açıklayanlar · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · أَتُوبُ tevbelerini kabul ederim · عَلَيْهِمْ ۚ onların · وَأَنَا çünkü ben · ٱلتَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edenim · ٱلرَّحِيمُ çok esirgeyenim
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمۡ كُفَّارٌ أُوْلَٰٓئِكَ عَلَيۡهِمۡ لَعۡنَةُ ٱللَّهِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِينَ ﴿161﴾
inne-lleẕîne keferû vemâtû vehüm küffârun ülâike `aleyhim la`netü-llâhi velmelâiketi vennâsi ecme`în.
161. Gerçekleri inkâr eden ve inkârcılığa saplanmış olarak ölenlere gelince, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir!
Kelime meali
إِنَّ doğrusu · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar edip te · وَمَاتُوا۟ ölen · وَهُمْ ve onlar · كُفَّارٌ kafir olarak · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · عَلَيْهِمْ onların üstünedir · لَعْنَةُ la'neti · ٱللَّهِ Allah'ın · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ ve meleklerin · وَٱلنَّاسِ ve insanların · أَجْمَعِينَ tüm
خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلَا هُمۡ يُنظَرُونَ ﴿162﴾
ḫâlidîne fîhâ. lâ yüḫaffefü `anhümü-l`aẕâbü velâ hüm yünżarûn.
162. Onlar hep lânette kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve yüzlerine bakılmayacak!
Kelime meali
خَـٰلِدِينَ ebedi kalırlar · فِيهَا ۖ (la'net) içinde · لَا hafifletilmez · يُخَفَّفُ · عَنْهُمُ onlardan · ٱلْعَذَابُ azab; · وَلَا ve yoktur · هُمْ onlara · يُنظَرُونَ gözetme
وَإِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱۖ لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلرَّحۡمَٰنُ ٱلرَّحِيمُ ﴿163﴾
veilâhüküm ilâhüv vâḥid. lâ ilâhe illâ hüve-rraḥmânü-rraḥîm.
163. Mabudunuz tek ilâh olan Allah’tır; O’ndan başka ilâh yoktur; O rahmândır, rahîmdir.
Kelime meali
وَإِلَـٰهُكُمْ Tanrınız · إِلَـٰهٌۭ Tanrı'dır · وَٰحِدٌۭ ۖ bir tek · لَّآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ O'ndan · ٱلرَّحْمَـٰنُ Rahman'dır · ٱلرَّحِيمُ Rahim'dir
إِنَّ فِي خَلۡقِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱلۡفُلۡكِ ٱلَّتِي تَجۡرِي فِي ٱلۡبَحۡرِ بِمَا يَنفَعُ ٱلنَّاسَ وَمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن مَّآءࣲ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةࣲ وَتَصۡرِيفِ ٱلرِّيَٰحِ وَٱلسَّحَابِ ٱلۡمُسَخَّرِ بَيۡنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿164﴾
inne fî ḫalḳi-ssemâvâti vel'arḍi vaḫtilâfi-lleyli vennehâri velfülki-lletî tecrî fi-lbaḥri bimâ yenfe`u-nnâse vemâ enzele-llâhü mine-ssemâi mim mâin feaḥyâ bihi-l'arḍa ba`de mevtihâ vebeŝŝe fîhâ min külli dâbbeh. vetaṣrîfi-rriyâḥi vesseḥâbi-lmüseḫḫari beyne-ssemâi vel'arḍi leâyâtil liḳavmiy ya`ḳilûn.
164. Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · فِى yaratılışında · خَلْقِ · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَٱخْتِلَـٰفِ ve değişmesinde · ٱلَّيْلِ gece · وَٱلنَّهَارِ ve gündüzün · وَٱلْفُلْكِ ve gemilerde · ٱلَّتِى taşıyıp giden · تَجْرِى · فِى denizde · ٱلْبَحْرِ · بِمَا şeyleri · يَنفَعُ faydasına olan · ٱلنَّاسَ insanların · وَمَآ indirip · أَنزَلَ · ٱللَّهُ Allah'ın · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مِن su · مَّآءٍۢ · فَأَحْيَا dirilterek · بِهِ onunla · ٱلْأَرْضَ yeri · بَعْدَ sonra · مَوْتِهَا öldükten · وَبَثَّ yaymasında · فِيهَا orada · مِن her çeşitten · كُلِّ · دَآبَّةٍۢ canlıyı · وَتَصْرِيفِ ve evirip çevirmesinde · ٱلرِّيَـٰحِ rüzgarları · وَٱلسَّحَابِ ve bulutları · ٱلْمُسَخَّرِ emre hazır bekleyen · بَيْنَ arasında · ٱلسَّمَآءِ yer · وَٱلْأَرْضِ ve gök · لَـَٔايَـٰتٍۢ elbette deliller vardır · لِّقَوْمٍۢ bir topluluk için · يَعْقِلُونَ düşünen
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَندَادࣰ ا يُحِبُّونَهُمۡ كَحُبِّ ٱللَّهِۖ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَشَدُّ حُبࣰّ ا لِّلَّهِۗ وَلَوۡ يَرَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِذۡ يَرَوۡنَ ٱلۡعَذَابَ أَنَّ ٱلۡقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعࣰ ا وَأَنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعَذَابِ ﴿165﴾
vemine-nnâsi mey yetteḫiẕü min dûni-llâhi endâdey yüḥibbûnehüm keḥubbi-llâh. velleẕîne âmenû eşeddü ḥubbel lillâh. velev yera-lleẕîne żalemû iẕ yeravne-l`aẕâbe enne-lḳuvvete lillâhi cemî`av veenne-llâhe şedîdü-l`aẕâb.
165. İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka bazı varlıkları Allah’a denk tanrılar sayar da bunları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. Keşke zalimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!
Kelime meali
وَمِنَ İnsanlardan · ٱلنَّاسِ · مَن kimi · يَتَّخِذُ tutar · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · أَندَادًۭا eşler · يُحِبُّونَهُمْ onları severler · كَحُبِّ sever gibi · ٱللَّهِ ۖ Allah'ı · وَٱلَّذِينَ (kimseler) · ءَامَنُوٓا۟ inanan(lar) · أَشَدُّ en çok · حُبًّۭا severler · لِّلَّهِ ۗ Allah'ı · وَلَوْ keşke · يَرَى görselerdi · ٱلَّذِينَ (kimseler) · ظَلَمُوٓا۟ zulmedenler · إِذْ zaman · يَرَوْنَ gördükleri · ٱلْعَذَابَ azabı · أَنَّ gerçekten · ٱلْقُوَّةَ kuvvetin · لِلَّهِ Allah'a aittir · جَمِيعًۭا bütünüyle · وَأَنَّ ve gerçekten · ٱللَّهَ Allah'ın · شَدِيدُ şiddetlidir · ٱلْعَذَابِ azabı
إِذۡ تَبَرَّأَ ٱلَّذِينَ ٱتُّبِعُواْ مِنَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَ وَتَقَطَّعَتۡ بِهِمُ ٱلۡأَسۡبَابُ ﴿166﴾
iẕ teberrae-lleẕîne-ttübi`û mine-lleẕîne-ttebe`û veraevü-l`aẕâbe veteḳaṭṭa`at bihimü-l'esbâb.
166. İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur.
Kelime meali
إِذْ işte · تَبَرَّأَ uzak durdular · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱتُّبِعُوا۟ uyulan · مِنَ kimselerden · ٱلَّذِينَ · ٱتَّبَعُوا۟ uyan · وَرَأَوُا۟ gördüler · ٱلْعَذَابَ azabı · وَتَقَطَّعَتْ kesildi · بِهِمُ onların · ٱلْأَسْبَابُ bağları
وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ لَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةࣰ فَنَتَبَرَّأَ مِنۡهُمۡ كَمَا تَبَرَّءُواْ مِنَّاۗ كَذَٰلِكَ يُرِيهِمُ ٱللَّهُ أَعۡمَٰلَهُمۡ حَسَرَٰتٍ عَلَيۡهِمۡۖ وَمَا هُم بِخَٰرِجِينَ مِنَ ٱلنَّارِ ﴿167﴾
veḳâle-lleẕîne-ttebe`û lev enne lenâ kerraten feneteberrae minhüm kemâ teberraû minnâ. keẕâlike yürîhimü-llâhü a`mâlehüm ḥaserâtin `aleyhim. vemâ hüm biḫâricîne mine-nnâr.
167. İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir.
Kelime meali
وَقَالَ ve şöyle dediler · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱتَّبَعُوا۟ uyan · لَوْ keşke · أَنَّ bizim için (mümkün olsaydı) · لَنَا · كَرَّةًۭ bir dönüş (dünyaya) · فَنَتَبَرَّأَ uzak dursaydık · مِنْهُمْ onlardan · كَمَا gibi · تَبَرَّءُوا۟ uzak durdukları · مِنَّا ۗ bizden · كَذَٰلِكَ böylece · يُرِيهِمُ onlara gösterir · ٱللَّهُ Allah · أَعْمَـٰلَهُمْ bütün fiillerini · حَسَرَٰتٍ hasretler (pişmanlık kaynağı olarak) · عَلَيْهِمْ ۖ onlara · وَمَا ve değildir · هُم onlar · بِخَـٰرِجِينَ çıkacak · مِنَ ateşten · ٱلنَّارِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي ٱلۡأَرۡضِ حَلَٰلࣰ ا طَيِّبࣰ ا وَلَا تَتَّبِعُواْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيۡطَٰنِۚ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوࣱّ مُّبِينٌ ﴿168﴾
yâ eyyühe-nnâsü külû mimmâ fi-l'arḍi ḥalâlen ṭayyibâ. velâ tettebi`û ḫuṭuvâti-şşeyṭân. innehû leküm `adüvvüm mübîn.
168. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلنَّاسُ insanlar · كُلُوا۟ yeyin · مِمَّا şeylerden · فِى bulunan · ٱلْأَرْضِ yeryüzünde · حَلَـٰلًۭا helal · طَيِّبًۭا temiz · وَلَا ve izlemeyin · تَتَّبِعُوا۟ · خُطُوَٰتِ adımlarını · ٱلشَّيْطَـٰنِ ۚ şeytanın · إِنَّهُۥ çünkü o · لَكُمْ sizin · عَدُوٌّۭ düşmanınızdır · مُّبِينٌ apaçık
إِنَّمَا يَأۡمُرُكُم بِٱلسُّوٓءِ وَٱلۡفَحۡشَآءِ وَأَن تَقُولُواْ عَلَى ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿169﴾
innemâ ye'müruküm bissûi velfaḥşâi veen teḳûlû `ale-llâhi mâ lâ ta`lemûn.
169. O size ancak kötülüğü, çirkinliği, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi buyurur.
Kelime meali
إِنَّمَا daima · يَأْمُرُكُم O size emreder · بِٱلسُّوٓءِ kötülük · وَٱلْفَحْشَآءِ ve hayasızlığı · وَأَن ve söylemenizi · تَقُولُوا۟ · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · مَا şeyleri · لَا bilmediğiniz · تَعْلَمُونَ
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّبِعُواْ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ قَالُواْ بَلۡ نَتَّبِعُ مَآ أَلۡفَيۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَآۚ أَوَلَوۡ كَانَ ءَابَآؤُهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا يَهۡتَدُونَ ﴿170﴾
veiẕâ ḳîle lehümü-ttebi`û mâ enzele-llâhü ḳâlû bel nettebi`u mâ elfeynâ `aleyhi âbâenâ. evelev kâne âbâühüm lâ ya`ḳilûne şey'ev velâ yehtedûn.
170. Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!
Kelime meali
وَإِذَا zaman · قِيلَ dendiği · لَهُمُ onlara · ٱتَّبِعُوا۟ uyun · مَآ şeye · أَنزَلَ indirdiği · ٱللَّهُ Allah'ın · قَالُوا۟ derler · بَلْ hayır bilakis · نَتَّبِعُ uyarız · مَآ şeye (yola) · أَلْفَيْنَا biz bulduğumuz · عَلَيْهِ üzerinde · ءَابَآءَنَآ ۗ atalarımızı · أَوَلَوْ olsalarda mı? · كَانَ · ءَابَآؤُهُمْ onların ataları · لَا düşünmeyen · يَعْقِلُونَ · شَيْـًۭٔا bir şey · وَلَا ve doğru yolu bulamayan · يَهْتَدُونَ
وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ ٱلَّذِي يَنۡعِقُ بِمَا لَا يَسۡمَعُ إِلَّا دُعَآءࣰ وَنِدَآءࣰۚ صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمۡيࣱ فَهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ ﴿171﴾
vemeŝelü-lleẕîne keferû kemeŝeli-lleẕî yen`iḳu bimâ lâ yesme`u illâ dü`âev venidââ. ṣummüm bükmün `umyün fehüm lâ ya`ḳilûn.
171. İnkârcılara seslenenin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler.
Kelime meali
وَمَثَلُ durumu · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَفَرُوا۟ inkar eden · كَمَثَلِ haline benzer · ٱلَّذِى kimsenin · يَنْعِقُ haykıran · بِمَا şeylere(hayvanlara) · لَا bir şey işitmeyen · يَسْمَعُ · إِلَّا başka · دُعَآءًۭ çağırmadan · وَنِدَآءًۭ ۚ ve bağırtıdan · صُمٌّۢ sağırdırlar · بُكْمٌ dilsizdirler · عُمْىٌۭ kördürler · فَهُمْ onun için onlar · لَا düşünmezler · يَعْقِلُونَ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لِلَّهِ إِن كُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ ﴿172﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû külû min ṭayyibâti mâ razaḳnâküm veşkürû lillâhi in küntüm iyyâhü ta`büdûn.
172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin; eğer O’na kulluk ediyorsanız.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ inananlar · كُلُوا۟ yeyin · مِن iyilerinden · طَيِّبَـٰتِ · مَا ne ki · رَزَقْنَـٰكُمْ size rızık olarak verdik · وَٱشْكُرُوا۟ ve şükredin · لِلَّهِ Allah'a · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · إِيَّاهُ yalnızca ona · تَعْبُدُونَ (ona) tapıyor
إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ بِهِۦ لِغَيۡرِ ٱللَّهِۖ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغࣲ وَلَا عَادࣲ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمٌ ﴿173﴾
innemâ ḥarrame `aleykümü-lmeytete veddeme velaḥme-lḫinzîri vemâ ühille bihî ligayri-llâh. femeni-ḍṭurra gayra bâgiv velâ `âdin felâ iŝme `aleyh. inne-llâhe gafûrur raḥîm.
173. Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir.
Kelime meali
إِنَّمَا şüphesiz · حَرَّمَ haram kıldı · عَلَيْكُمُ size · ٱلْمَيْتَةَ leş · وَٱلدَّمَ ve kan · وَلَحْمَ ve etini · ٱلْخِنزِيرِ domuz · وَمَآ ve şeyleri · أُهِلَّ kesilen · بِهِۦ adına · لِغَيْرِ başkası · ٱللَّهِ ۖ Allah'tan · فَمَنِ ama kim · ٱضْطُرَّ mecbur kalırsa · غَيْرَ saldırmaksızın · بَاغٍۢ · وَلَا ve sınırı aşmaksızın · عَادٍۢ · فَلَآ yoktur · إِثْمَ günah · عَلَيْهِ ۚ ona · إِنَّ muhakkak ki · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ çok bağışlayandır · رَّحِيمٌ çok esirgeyendir
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَيَشۡتَرُونَ بِهِۦ ثَمَنࣰ ا قَلِيلًا أُوْلَٰٓئِكَ مَا يَأۡكُلُونَ فِي بُطُونِهِمۡ إِلَّا ٱلنَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ ٱللَّهُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمۡ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿174﴾
inne-lleẕîne yektümûne mâ enzele-llâhü mine-lkitâbi veyeşterûne bihî ŝemenen ḳalîlen ülâike mâ ye'külûne fî büṭûnihim ille-nnâra velâ yükellimühümü-llâhü yevme-lḳiyâmeti velâ yüzekkîhim. velehüm `aẕâbün elîm.
174. Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يَكْتُمُونَ gizleyen · مَآ bir şey · أَنزَلَ indirdiği · ٱللَّهُ Allah'ın · مِنَ Kitaptan · ٱلْكِتَـٰبِ · وَيَشْتَرُونَ ve satanlar · بِهِۦ onu · ثَمَنًۭا paraya · قَلِيلًا ۙ azıcık · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · مَا bir şey · يَأْكُلُونَ yemezler · فِى karınlarına · بُطُونِهِمْ · إِلَّا başka · ٱلنَّارَ ateşten · وَلَا onlara konuşmayacak · يُكَلِّمُهُمُ · ٱللَّهُ Allah · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ Kıyamet · وَلَا ve onları temizlemeyecektir · يُزَكِّيهِمْ · وَلَهُمْ ve onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌ acıklı
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلضَّلَٰلَةَ بِٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡعَذَابَ بِٱلۡمَغۡفِرَةِۚ فَمَآ أَصۡبَرَهُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ ﴿175﴾
ülâike-lleẕîne-şteravu-ḍḍalâlete bilhüdâ vel`aẕâbe bilmagfirah. femâ aṣberahüm `ale-nnâr.
175. Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · ٱشْتَرَوُا۟ satın alan · ٱلضَّلَـٰلَةَ sapıklığı · بِٱلْهُدَىٰ hidayet karşılığında · وَٱلْعَذَابَ ve azab · بِٱلْمَغْفِرَةِ ۚ mağfiret karşılığında · فَمَآ ne kadar · أَصْبَرَهُمْ cesaretlidirler · عَلَى karşı · ٱلنَّارِ ateşe
ذَٰلِكَ بِأَنَّ ٱللَّهَ نَزَّلَ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ ٱخۡتَلَفُواْ فِي ٱلۡكِتَٰبِ لَفِي شِقَاقِۭ بَعِيدࣲ ﴿176﴾
ẕâlike bienne-llâhe nezzele-lkitâbe bilḥaḳḳ. veinne-lleẕîne-ḫtelefû fi-lkitâbi lefî şiḳâḳum be`îd.
176. Bu azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olması ve kitap hakkında aykırı görüşlere sapanların derin bir ayrılıkçılık içine düşmüş bulunmalarıdır.
Kelime meali
ذَٰلِكَ işte böyle · بِأَنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah · نَزَّلَ indirmiştir · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · بِٱلْحَقِّ ۗ hak olarak · وَإِنَّ ve elbette · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱخْتَلَفُوا۟ ayrılığa düşen · فِى Kitapta · ٱلْكِتَـٰبِ · لَفِى içindedirler · شِقَاقٍۭ anlaşmazlık · بَعِيدٍۢ derin bir
۞لَّيۡسَ ٱلۡبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ قِبَلَ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَلَٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنۡ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ وَٱلۡكِتَٰبِ وَٱلنَّبِيِّـۧنَ وَءَاتَى ٱلۡمَالَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ ذَوِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ وَٱلسَّآئِلِينَ وَفِي ٱلرِّقَابِ وَأَقَامَ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَى ٱلزَّكَوٰةَ وَٱلۡمُوفُونَ بِعَهۡدِهِمۡ إِذَا عَٰهَدُواْۖ وَٱلصَّٰبِرِينَ فِي ٱلۡبَأۡسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَحِينَ ٱلۡبَأۡسِۗ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ صَدَقُواْۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُتَّقُونَ ﴿177﴾
leyse-lbirra en tüvellû vucûheküm ḳibele-lmeşriḳi velmagribi velâkinne-lbirra men âmene billâhi velyevmi-l'âḫiri velmelâiketi velkitâbi vennebiyyîn. veâte-lmâle `alâ ḥubbihî ẕevi-lḳurbâ velyetâmâ velmesâkîne vebne-ssebîli vessâilîne vefi-rriḳâb. veeḳâme-ṣṣalâte veâte-zzekâh. velmûfûne bi`ahdihim iẕâ `âhedû. veṣṣâbirîne fi-lbe'sâi veḍḍarrâi veḥîne-lbe's. ülâike-lleẕîne ṣadeḳû. veülâike hümü-lmütteḳûn.
177. Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.
Kelime meali
۞ لَّيْسَ değildir · ٱلْبِرَّ iyilik · أَن çevirmeniz · تُوَلُّوا۟ · وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi · قِبَلَ tarafına · ٱلْمَشْرِقِ doğu · وَٱلْمَغْرِبِ ve batı · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱلْبِرَّ iyilik · مَنْ kişinin · ءَامَنَ inanmasıdır · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ahiret · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ ve meleklere · وَٱلْكِتَـٰبِ ve Kitaba · وَٱلنَّبِيِّـۧنَ ve peygamberlere · وَءَاتَى ve vermesidir · ٱلْمَالَ malını · عَلَىٰ sevdiği · حُبِّهِۦ · ذَوِى yakınlara · ٱلْقُرْبَىٰ · وَٱلْيَتَـٰمَىٰ ve yetimlere · وَٱلْمَسَـٰكِينَ ve yoksullara · وَٱبْنَ ve · ٱلسَّبِيلِ yolda kalmışlara · وَٱلسَّآئِلِينَ ve dilencilere · وَفِى ve · ٱلرِّقَابِ kölelere · وَأَقَامَ ve kılmasıdır · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَءَاتَى ve vermesidir · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · وَٱلْمُوفُونَ yerine getirmeleridir · بِعَهْدِهِمْ andlaşmalarını · إِذَا zaman · عَـٰهَدُوا۟ ۖ andlaşma yaptıkları · وَٱلصَّـٰبِرِينَ ve sabrederler · فِى sıkıntıda · ٱلْبَأْسَآءِ · وَٱلضَّرَّآءِ ve hastalıkta · وَحِينَ ve zamanında · ٱلْبَأْسِ ۗ savaş · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · صَدَقُوا۟ ۖ doğru olan · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte onlar · هُمُ onlardır · ٱلْمُتَّقُونَ muttakiler
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِصَاصُ فِي ٱلۡقَتۡلَىۖ ٱلۡحُرُّ بِٱلۡحُرِّ وَٱلۡعَبۡدُ بِٱلۡعَبۡدِ وَٱلۡأُنثَىٰ بِٱلۡأُنثَىٰۚ فَمَنۡ عُفِيَ لَهُۥ مِنۡ أَخِيهِ شَيۡءࣱ فَٱتِّبَاعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَأَدَآءٌ إِلَيۡهِ بِإِحۡسَٰنࣲۗ ذَٰلِكَ تَخۡفِيفࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ وَرَحۡمَةࣱۗ فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ بَعۡدَ ذَٰلِكَ فَلَهُۥ عَذَابٌ أَلِيمࣱ ﴿178﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû kütibe `aleykümü-lḳiṣâṣu fi-lḳatlâ. elḥurru bilḥurri vel`abdü bil`abdi vel'ünŝâ bil'ünŝâ. femen `ufiye lehû min eḫîhi şey'ün fettibâ`um bilma`rûfi veedâün ileyhi biiḥsân. ẕâlike taḫfîfüm mir rabbiküm veraḥmetün. femeni-`tedâ ba`de ẕâlike felehû `aẕâbün elîm.
178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman edenler · كُتِبَ farz kılındı · عَلَيْكُمُ size · ٱلْقِصَاصُ kısas · فِى öldürmelerde · ٱلْقَتْلَى ۖ · ٱلْحُرُّ hür · بِٱلْحُرِّ hür ile · وَٱلْعَبْدُ köle · بِٱلْعَبْدِ köle ile · وَٱلْأُنثَىٰ kadın · بِٱلْأُنثَىٰ ۚ kadın ile · فَمَنْ kimse · عُفِىَ affedilen · لَهُۥ kendisi · مِنْ tarafından · أَخِيهِ kardeşi · شَىْءٌۭ bir şey · فَٱتِّبَاعٌۢ artık uymalıdır · بِٱلْمَعْرُوفِ örfe · وَأَدَآءٌ ve (diyeti) ödemelidir · إِلَيْهِ ona · بِإِحْسَـٰنٍۢ ۗ güzelce · ذَٰلِكَ bu · تَخْفِيفٌۭ bir hafifletme · مِّن tarafından · رَّبِّكُمْ Rabbiniz · وَرَحْمَةٌۭ ۗ ve rahmettir · فَمَنِ artk kim · ٱعْتَدَىٰ haddi aşarsa · بَعْدَ sonra · ذَٰلِكَ bundan · فَلَهُۥ onun için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acıklı
وَلَكُمۡ فِي ٱلۡقِصَاصِ حَيَوٰةࣱ يَٰٓأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿179﴾
veleküm fi-lḳiṣâṣi ḥayâtüy yâ ûli-l'elbâbi le`alleküm tetteḳûn.
179. Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız.
Kelime meali
وَلَكُمْ ve sizin için vardır · فِى kısasta · ٱلْقِصَاصِ · حَيَوٰةٌۭ hayat · يَـٰٓأُو۟لِى Ey sahipleri · ٱلْأَلْبَـٰبِ akıl · لَعَلَّكُمْ böylece · تَتَّقُونَ korunursunuz
كُتِبَ عَلَيۡكُمۡ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ ٱلۡمَوۡتُ إِن تَرَكَ خَيۡرًا ٱلۡوَصِيَّةُ لِلۡوَٰلِدَيۡنِ وَٱلۡأَقۡرَبِينَ بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿180﴾
kütibe `aleyküm iẕâ ḥaḍara eḥadekümü-lmevtü in terake ḫayran. elveṣiyyetü lilvâlideyni vel'aḳrabîne bilma`rûf. ḥaḳḳan `ale-lmütteḳîn.
180. Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı.
Kelime meali
كُتِبَ yazıldı (farz kılındı) · عَلَيْكُمْ size · إِذَا zaman · حَضَرَ geldiği · أَحَدَكُمُ birinize · ٱلْمَوْتُ ölüm · إِن eğer · تَرَكَ bırakacaksa · خَيْرًا bir hayır (mal) · ٱلْوَصِيَّةُ vasiyyet etmek · لِلْوَٰلِدَيْنِ anaya babaya · وَٱلْأَقْرَبِينَ ve yakınlara · بِٱلْمَعْرُوفِ ۖ uygun bir biçimde · حَقًّا bir haktır (borçtur) · عَلَى üzerine · ٱلْمُتَّقِينَ muttakiler
فَمَنۢ بَدَّلَهُۥ بَعۡدَ مَا سَمِعَهُۥ فَإِنَّمَآ إِثۡمُهُۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يُبَدِّلُونَهُۥٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمࣱ ﴿181﴾
femem beddelehû ba`de mâ semi`ahû feinnemâ iŝmühû `ale-lleẕîne yübeddilûneh. inne-llâhe semî`un `alîm.
181. Onu işittikten sonra kim değiştirirse günahı, yalnızca onu değiştirene ait olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Kelime meali
فَمَنۢ artık kim · بَدَّلَهُۥ (vasiyyeti) değiştirirse · بَعْدَ مَا sonra bir şey · سَمِعَهُۥ işittikten · فَإِنَّمَآ elbette · إِثْمُهُۥ günahı · عَلَى üzerinedir · ٱلَّذِينَ kimselerin · يُبَدِّلُونَهُۥٓ ۚ onu değiştiren · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌۭ bilendir
فَمَنۡ خَافَ مِن مُّوصࣲ جَنَفًا أَوۡ إِثۡمࣰ ا فَأَصۡلَحَ بَيۡنَهُمۡ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿182﴾
femen ḫâfe mim mûṣin cenefen ev iŝmen feaṣleḥa beynehüm felâ iŝme `aleyh. inne-llâhe gafûrur raḥîm.
182. Her kim, bir vasiyette bulunacak kimsenin hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da (ilgililerin) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Allah elbette bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.
Kelime meali
فَمَنْ her kim de · خَافَ korkar da · مِن vasiyyet edenden · مُّوصٍۢ · جَنَفًا hata(sından) · أَوْ veya · إِثْمًۭا günah(ından) · فَأَصْلَحَ ve düzeltirse · بَيْنَهُمْ aralarını · فَلَآ yoktur · إِثْمَ günah · عَلَيْهِ ۚ ona · إِنَّ elbette · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ ﴿183﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû kütibe `aleykümu-ṣṣiyâmü kemâ kütibe `ale-lleẕîne min ḳabliküm le`alleküm tetteḳûn.
183–184. Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı. İçinizden hasta veya yolcu olan, başka günlerden sayısınca tutar. Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir. Bir iyiliği mecbur olmadan yapan için bu (yaptığı) iyidir. Ama orucu tutmanız -bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden · كُتِبَ yazıldı · عَلَيْكُمُ sizin üzerinize de · ٱلصِّيَامُ oruç · كَمَا gibi · كُتِبَ yazıldığı · عَلَى üzerine · ٱلَّذِينَ kimseler · مِن sizden önceki(ler) · قَبْلِكُمْ · لَعَلَّكُمْ umulur ki siz · تَتَّقُونَ korunursunuz
أَيَّامࣰ ا مَّعۡدُودَٰتࣲۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرࣲ فَعِدَّةࣱ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَۚ وَعَلَى ٱلَّذِينَ يُطِيقُونَهُۥ فِدۡيَةࣱ طَعَامُ مِسۡكِينࣲۖ فَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرࣰ ا فَهُوَ خَيۡرࣱ لَّهُۥۚ وَأَن تَصُومُواْ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿184﴾
eyyâmem ma`dûdât. femen kâne minküm merîḍan ev `alâ seferin fe`iddetüm min eyyâmin üḫar. ve`ale-lleẕîne yüṭîḳûnehû fidyetün ṭa`âmü miskîn. femen teṭavve`a ḫayran fehüve ḫayrul leh. veen teṣûmû ḫayrul leküm in küntüm ta`lemûn.
Kelime meali
أَيَّامًۭا günlerdir · مَّعْدُودَٰتٍۢ ۚ sayılı · فَمَن kim · كَانَ olursa · مِنكُم sizden · مَّرِيضًا hasta · أَوْ veya · عَلَىٰ seferde · سَفَرٍۢ · فَعِدَّةٌۭ sayısınca tutar · مِّنْ günlerde · أَيَّامٍ · أُخَرَ ۚ başka · وَعَلَى ve (lazımdır) · ٱلَّذِينَ kimselerin · يُطِيقُونَهُۥ ona (güç) dayanan(lar) · فِدْيَةٌۭ fidye vermesi · طَعَامُ doyuracak · مِسْكِينٍۢ ۖ bir yoksulu · فَمَن artık kim · تَطَوَّعَ gönülden · خَيْرًۭا bir iyilik yaparsa · فَهُوَ o · خَيْرٌۭ hayırlıdır · لَّهُۥ ۚ kendisi için · وَأَن ve · تَصُومُوا۟ oruç tutmanız · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لَّكُمْ ۖ sizin için · إِن eğer · كُنتُمْ siz · تَعْلَمُونَ bilirseniz
شَهۡرُ رَمَضَانَ ٱلَّذِيٓ أُنزِلَ فِيهِ ٱلۡقُرۡءَانُ هُدࣰ ى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَٰتࣲ مِّنَ ٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡفُرۡقَانِۚ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ ٱلشَّهۡرَ فَلۡيَصُمۡهُۖ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرࣲ فَعِدَّةࣱ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَۗ يُرِيدُ ٱللَّهُ بِكُمُ ٱلۡيُسۡرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ ٱلۡعُسۡرَ وَلِتُكۡمِلُواْ ٱلۡعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمۡ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿185﴾
şehru rameḍane-lleẕî ünzile fîhi-lḳur'ânü hüdel linnâsi vebeyyinâtim mine-lhüdâ velfürḳân. femen şehide minkümü-şşehra felyeṣumh. vemen kâne merîḍan ev `alâ seferin fe`iddetüm min eyyâmin üḫar. yürîdü-llâhü bikümü-lyüsra velâ yürîdü bikümü-l`usr. velitükmilü-l`iddete velitükebbirü-llâhe `alâ mâ hedâküm vele`alleküm teşkürûn.
185. O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu göstermesinden ötürü Allah’ı tazimle anmanız için ve şükredesiniz diye (uygun hükümler gönderiyor).
Kelime meali
شَهْرُ ayı · رَمَضَانَ ramazan · ٱلَّذِىٓ ki · أُنزِلَ indirilmiştir · فِيهِ onda · ٱلْقُرْءَانُ Kur'an · هُدًۭى hidayet olarak · لِّلنَّاسِ insanlara · وَبَيِّنَـٰتٍۢ ve açıklayıcı · مِّنَ hidayeti · ٱلْهُدَىٰ · وَٱلْفُرْقَانِ ۚ doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi · فَمَن kim · شَهِدَ şahit olursa · مِنكُمُ içinizden · ٱلشَّهْرَ o aya · فَلْيَصُمْهُ ۖ oruç tutsun · وَمَن kim · كَانَ olur · مَرِيضًا hasta · أَوْ yahut · عَلَىٰ üzere olursa · سَفَرٍۢ sefer · فَعِدَّةٌۭ sayısınca tutsun · مِّنْ günlerde · أَيَّامٍ · أُخَرَ ۗ başka · يُرِيدُ ister · ٱللَّهُ Allah · بِكُمُ sizin için · ٱلْيُسْرَ kolaylık · وَلَا istemez · يُرِيدُ · بِكُمُ sizin için · ٱلْعُسْرَ güçlük · وَلِتُكْمِلُوا۟ ve tamamlamanızı (ister) · ٱلْعِدَّةَ sayıyı · وَلِتُكَبِّرُوا۟ ve yüceltmenizi (ister) · ٱللَّهَ Allah'ı · عَلَىٰ dolayı · مَا size doğru yolu gösterdiğinden · هَدَىٰكُمْ · وَلَعَلَّكُمْ ve umulur ki siz · تَشْكُرُونَ şükredersiniz
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِي وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُونَ ﴿186﴾
veiẕâ seeleke `ibâdî `annî feinnî ḳarîb. ücîbü da`vete-ddâ`i iẕâ de`âni felyestecîbû lî velyü'minû bî le`allehüm yerşüdûn.
186. Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.
Kelime meali
وَإِذَا ve ne zaman · سَأَلَكَ sana sorar(lar)sa · عِبَادِى kullarım · عَنِّى benden · فَإِنِّى şüphesiz ben · قَرِيبٌ ۖ (onlara) yakınım · أُجِيبُ karşılık veririm · دَعْوَةَ du'asına · ٱلدَّاعِ du'a edenin · إِذَا zaman · دَعَانِ ۖ bana du'a ettiği · فَلْيَسْتَجِيبُوا۟ O halde onlar da karşılık versinler · لِى bana · وَلْيُؤْمِنُوا۟ inansınlar ki · بِى bana · لَعَلَّهُمْ böylece onlar · يَرْشُدُونَ doğru yola erişirler
أُحِلَّ لَكُمۡ لَيۡلَةَ ٱلصِّيَامِ ٱلرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَآئِكُمۡۚ هُنَّ لِبَاسࣱ لَّكُمۡ وَأَنتُمۡ لِبَاسࣱ لَّهُنَّۗ عَلِمَ ٱللَّهُ أَنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَخۡتَانُونَ أَنفُسَكُمۡ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡ وَعَفَا عَنكُمۡۖ فَٱلۡـَٰٔنَ بَٰشِرُوهُنَّ وَٱبۡتَغُواْ مَا كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمۡۚ وَكُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ ٱلۡخَيۡطُ ٱلۡأَبۡيَضُ مِنَ ٱلۡخَيۡطِ ٱلۡأَسۡوَدِ مِنَ ٱلۡفَجۡرِۖ ثُمَّ أَتِمُّواْ ٱلصِّيَامَ إِلَى ٱلَّيۡلِۚ وَلَا تُبَٰشِرُوهُنَّ وَأَنتُمۡ عَٰكِفُونَ فِي ٱلۡمَسَٰجِدِۗ تِلۡكَ حُدُودُ ٱللَّهِ فَلَا تَقۡرَبُوهَاۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ﴿187﴾
üḥille leküm leylete-ṣṣiyâmi-rrafeŝü ilâ nisâiküm. hünne libâsül leküm veentüm libâsül lehünn. `alime-llâhü enneküm küntüm taḫtânûne enfüseküm fetâbe `aleyküm ve`afâ `anküm. fel'âne bâşirûhünne vebtegû mâ ketebe-llâhü leküm. vekülû veşrabû ḥattâ yetebeyyene lekümü-lḫayṭu-l'ebyeḍu mine-lḫayṭi-l'esvedi mine-lfecr. ŝümme etimmu-ṣṣiyâme ile-lleyl. velâ tübâşirûhünne veentüm `âkifûne fi-lmesâcid. tilke ḥudûdü-llâhi felâ taḳrabûhâ. keẕâlike yübeyyinü-llâhü âyâtihî linnâsi le`allehüm yetteḳûn.
187. Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinizi sıkıntıya sokmakta olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Fecrin beyaz ipi siyah ipinden sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar.
Kelime meali
أُحِلَّ helal kılındı · لَكُمْ size · لَيْلَةَ gecesi · ٱلصِّيَامِ oruç · ٱلرَّفَثُ yaklaşmak · إِلَىٰ kadınlarınıza · نِسَآئِكُمْ ۚ · هُنَّ onlar · لِبَاسٌۭ elbisenizdir · لَّكُمْ sizin · وَأَنتُمْ ve siz de · لِبَاسٌۭ elbisesisiniz · لَّهُنَّ ۗ onların · عَلِمَ bildi · ٱللَّهُ Allah · أَنَّكُمْ gerçekten siz · كُنتُمْ olduğunuzu · تَخْتَانُونَ yazık ediyorsunuz · أَنفُسَكُمْ kendinize · فَتَابَ tevbenizi kabul etti · عَلَيْكُمْ sizden · وَعَفَا ve affetti · عَنكُمْ ۖ sizi · فَٱلْـَٔـٰنَ artık şimdi · بَـٰشِرُوهُنَّ onlara yaklaşın · وَٱبْتَغُوا۟ ve arayın · مَا şeyleri · كَتَبَ yaz(ıp takdir etmiş ol)duğu · ٱللَّهُ Allah'ın · لَكُمْ ۚ sizin için · وَكُلُوا۟ ve yiyin · وَٱشْرَبُوا۟ ve için · حَتَّىٰ kadar · يَتَبَيَّنَ ayırdelinceye · لَكُمُ sizce · ٱلْخَيْطُ iplik · ٱلْأَبْيَضُ beyaz · مِنَ iplikten · ٱلْخَيْطِ · ٱلْأَسْوَدِ siyah · مِنَ şafağın · ٱلْفَجْرِ ۖ · ثُمَّ sonra · أَتِمُّوا۟ tamamlayın · ٱلصِّيَامَ orucu · إِلَى dek · ٱلَّيْلِ ۚ gece (oluncaya) · وَلَا (kadınlara) yaklaşmayın · تُبَـٰشِرُوهُنَّ · وَأَنتُمْ siz · عَـٰكِفُونَ ibadete çekilmiş iken · فِى mescidlerde · ٱلْمَسَـٰجِدِ ۗ · تِلْكَ bunlar · حُدُودُ sınırlarıdır · ٱللَّهِ Allah'ın · فَلَا bunlara yaklaşmayın · تَقْرَبُوهَا ۗ · كَذَٰلِكَ işte böyle · يُبَيِّنُ açıklar ki · ٱللَّهُ Allah · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · لِلنَّاسِ insanlara · لَعَلَّهُمْ umulur ki · يَتَّقُونَ korunup sakınırlar
وَلَا تَأۡكُلُوٓاْ أَمۡوَٰلَكُم بَيۡنَكُم بِٱلۡبَٰطِلِ وَتُدۡلُواْ بِهَآ إِلَى ٱلۡحُكَّامِ لِتَأۡكُلُواْ فَرِيقࣰ ا مِّنۡ أَمۡوَٰلِ ٱلنَّاسِ بِٱلۡإِثۡمِ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿188﴾
velâ te'külû emvâleküm beyneküm bilbâṭili vetüdlû bihâ ile-lḥukkâmi lite'külû ferîḳam min emvâli-nnâsi bil'iŝmi veentüm ta`lemûn.
188. Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile, günaha saparak, insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onun bir parçasını yetkililere aktarmayın.
Kelime meali
وَلَا yemeyin · تَأْكُلُوٓا۟ · أَمْوَٰلَكُم mallarınızı · بَيْنَكُم aranızda · بِٱلْبَـٰطِلِ batıl (sebepler) ile · وَتُدْلُوا۟ ve atmayın · بِهَآ onları · إِلَى hakimler(in önün)e · ٱلْحُكَّامِ · لِتَأْكُلُوا۟ yemeniz için · فَرِيقًۭا bir kısmını · مِّنْ mallarından · أَمْوَٰلِ · ٱلنَّاسِ insanların · بِٱلْإِثْمِ günah bir biçimde · وَأَنتُمْ ve siz · تَعْلَمُونَ bildiğiniz halde
۞يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡأَهِلَّةِۖ قُلۡ هِيَ مَوَٰقِيتُ لِلنَّاسِ وَٱلۡحَجِّۗ وَلَيۡسَ ٱلۡبِرُّ بِأَن تَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنِ ٱتَّقَىٰۗ وَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِنۡ أَبۡوَٰبِهَاۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ ﴿189﴾
yes'elûneke `ani-l'ehilleh. ḳul hiye mevâḳîtü linnâsi velḥacc. veleyse-lbirru bien te'tü-lbüyûte min żuhûrihâ velâkinne-lbirra meni-tteḳâ. ve'tü-lbüyûte min ebvâbihâ. vetteḳu-llâhe le`alleküm tüfliḥûn.
189. Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir; fakat erdemlilik kişinin Allah’a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından gelin; Allah’a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz.
Kelime meali
۞ يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · عَنِ hilallerden · ٱلْأَهِلَّةِ ۖ · قُلْ de ki · هِىَ onlar · مَوَٰقِيتُ vakit ölçüleridir · لِلنَّاسِ insanlar için · وَٱلْحَجِّ ۗ ve hac · وَلَيْسَ ve değildir · ٱلْبِرُّ iyilik · بِأَن girmek · تَأْتُوا۟ · ٱلْبُيُوتَ evlere · مِن arkalarından · ظُهُورِهَا · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱلْبِرَّ iyilik · مَنِ kişinin · ٱتَّقَىٰ ۗ takvasıdır · وَأْتُوا۟ ve girin · ٱلْبُيُوتَ evlere · مِنْ kapılarından · أَبْوَٰبِهَا ۚ · وَٱتَّقُوا۟ ve sakının · ٱللَّهَ Allah'tan · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تُفْلِحُونَ kurtuluşa erersiniz
وَقَٰتِلُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ ٱلَّذِينَ يُقَٰتِلُونَكُمۡ وَلَا تَعۡتَدُوٓاْۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُعۡتَدِينَ ﴿190﴾
veḳâtilû fî sebîli-llâhi-lleẕîne yüḳâtilûneküm velâ ta`tedû. inne-llâhe lâ yüḥibbü-lmü`tedîn.
190. Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez.
Kelime meali
وَقَـٰتِلُوا۟ ve savaşın · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · ٱلَّذِينَ kimselerle · يُقَـٰتِلُونَكُمْ sizinle savaşan(lar) · وَلَا aşırı gitmeyin · تَعْتَدُوٓا۟ ۚ · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُعْتَدِينَ aşırı gidenleri
وَٱقۡتُلُوهُمۡ حَيۡثُ ثَقِفۡتُمُوهُمۡ وَأَخۡرِجُوهُم مِّنۡ حَيۡثُ أَخۡرَجُوكُمۡۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَشَدُّ مِنَ ٱلۡقَتۡلِۚ وَلَا تُقَٰتِلُوهُمۡ عِندَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ حَتَّىٰ يُقَٰتِلُوكُمۡ فِيهِۖ فَإِن قَٰتَلُوكُمۡ فَٱقۡتُلُوهُمۡۗ كَذَٰلِكَ جَزَآءُ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿191﴾
vaḳtülûhüm ḥayŝü ŝeḳiftümûhüm veaḫricûhüm min ḥayŝü aḫracûküm velfitnetü eşeddü mine-lḳatl. velâ tüḳâtilûhüm `inde-lmescidi-lḥarâmi ḥattâ yüḳâtilûküm fîh. fein ḳâtelûküm faḳtülûhüm. keẕâlike cezâü-lkâfirîn.
191. Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!
Kelime meali
وَٱقْتُلُوهُمْ ve onları öldürün · حَيْثُ nerede · ثَقِفْتُمُوهُمْ yakalarsanız · وَأَخْرِجُوهُم ve onları çıkarın · مِّنْ yer(Mekke)den · حَيْثُ · أَخْرَجُوكُمْ ۚ sizi çıkardıkları · وَٱلْفِتْنَةُ ve fitne · أَشَدُّ daha kötüdür · مِنَ adam öldürmekten · ٱلْقَتْلِ ۚ · وَلَا onlarla savaşmayın · تُقَـٰتِلُوهُمْ · عِندَ yanında · ٱلْمَسْجِدِ Mescid-i · ٱلْحَرَامِ Haram · حَتَّىٰ kadar · يُقَـٰتِلُوكُمْ sizinle savaşıncaya · فِيهِ ۖ orada · فَإِن fakat eğer · قَـٰتَلُوكُمْ onlar sizinle savaşırlarsa · فَٱقْتُلُوهُمْ ۗ hemen onları öldürün · كَذَٰلِكَ böyledir · جَزَآءُ cezası · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirlerin
فَإِنِ ٱنتَهَوۡاْ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿192﴾
feini-ntehev feinne-llâhe gafûrur raḥîm.
192. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
Kelime meali
فَإِنِ eğer · ٱنتَهَوْا۟ (saldırılarına) son verirlerse · فَإِنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir
وَقَٰتِلُوهُمۡ حَتَّىٰ لَا تَكُونَ فِتۡنَةࣱ وَيَكُونَ ٱلدِّينُ لِلَّهِۖ فَإِنِ ٱنتَهَوۡاْ فَلَا عُدۡوَٰنَ إِلَّا عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿193﴾
veḳâtilûhüm ḥattâ lâ tekûne fitnetüv veyekûne-ddînü lillâh. feini-ntehev felâ `udvâne illâ `ale-żżâlimîn.
193. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.
Kelime meali
وَقَـٰتِلُوهُمْ onlarla savaşın · حَتَّىٰ kadar · لَا kalmayıncaya · تَكُونَ · فِتْنَةٌۭ fitne · وَيَكُونَ ve oluncaya (kadar) · ٱلدِّينُ din · لِلَّهِ ۖ Allah'ın · فَإِنِ eğer · ٱنتَهَوْا۟ (saldırılarına) son verirlerse · فَلَا artık olmaz · عُدْوَٰنَ düşmanlık · إِلَّا başkasına · عَلَى zalimlerden · ٱلظَّـٰلِمِينَ
ٱلشَّهۡرُ ٱلۡحَرَامُ بِٱلشَّهۡرِ ٱلۡحَرَامِ وَٱلۡحُرُمَٰتُ قِصَاصࣱۚ فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَٱعۡتَدُواْ عَلَيۡهِ بِمِثۡلِ مَا ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿194﴾
eşşehru-lḥarâmü bişşehri-lḥarâmi velḥurumâtü ḳiṣâṣ. femeni-`tedâ `aleyküm fa`tedû `aleyhi bimiŝli me-`tedâ `aleyküm. vetteḳu-llâhe va`lemû enne-llâhe me`a-lmütteḳîn.
194. Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah’ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır.
Kelime meali
ٱلشَّهْرُ ayı · ٱلْحَرَامُ haram · بِٱلشَّهْرِ aya karşılıktır · ٱلْحَرَامِ haram · وَٱلْحُرُمَـٰتُ ve hürmetler · قِصَاصٌۭ ۚ karşılıklıdır · فَمَنِ kim; · ٱعْتَدَىٰ saldırırsa · عَلَيْكُمْ size · فَٱعْتَدُوا۟ siz de saldırın · عَلَيْهِ ona · بِمِثْلِ gibi · مَا saldırdığı · ٱعْتَدَىٰ · عَلَيْكُمْ ۚ size · وَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ bilin ki · أَنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah · مَعَ beraberdir · ٱلْمُتَّقِينَ muttakilerle
وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا تُلۡقُواْ بِأَيۡدِيكُمۡ إِلَى ٱلتَّهۡلُكَةِ وَأَحۡسِنُوٓاْۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿195﴾
veenfiḳû fî sebîli-llâhi velâ tülḳû bieydîküm ile-ttehlükeh. veaḥsinû. inne-llâhe yüḥibbü-lmuḥsinîn.
195. Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.
Kelime meali
وَأَنفِقُوا۟ infak edin · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · وَلَا kendinizi atmayın · تُلْقُوا۟ · بِأَيْدِيكُمْ kendi ellerinizle · إِلَى tehlikeye · ٱلتَّهْلُكَةِ ۛ · وَأَحْسِنُوٓا۟ ۛ ve iyilik edin · إِنَّ doğrusu · ٱللَّهَ Allah · يُحِبُّ sever · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik edenleri
وَأَتِمُّواْ ٱلۡحَجَّ وَٱلۡعُمۡرَةَ لِلَّهِۚ فَإِنۡ أُحۡصِرۡتُمۡ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡيِۖ وَلَا تَحۡلِقُواْ رُءُوسَكُمۡ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ ٱلۡهَدۡيُ مَحِلَّهُۥۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ بِهِۦٓ أَذࣰ ى مِّن رَّأۡسِهِۦ فَفِدۡيَةࣱ مِّن صِيَامٍ أَوۡ صَدَقَةٍ أَوۡ نُسُكࣲۚ فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَمَن تَمَتَّعَ بِٱلۡعُمۡرَةِ إِلَى ٱلۡحَجِّ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡيِۚ فَمَن لَّمۡ يَجِدۡ فَصِيَامُ ثَلَٰثَةِ أَيَّامࣲ فِي ٱلۡحَجِّ وَسَبۡعَةٍ إِذَا رَجَعۡتُمۡۗ تِلۡكَ عَشَرَةࣱ كَامِلَةࣱۗ ذَٰلِكَ لِمَن لَّمۡ يَكُنۡ أَهۡلُهُۥ حَاضِرِي ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ﴿196﴾
veetimmü-lḥacce vel`umrate lillâh. fein uḥṣirtüm feme-steysera mine-lhedy. velâ taḥliḳû ruûseküm ḥattâ yeblüga-lhedyü meḥilleh. femen kâne minküm merîḍan ev bihî eẕem mir ra'sihî fefidyetüm min ṣiyâmin ev ṣadeḳatin ev nüsük. feiẕâ emintüm. femen temette`a bil`umrati ile-lḥacci feme-steysera mine-lhedy. femel lem yecid feṣiyâmü ŝelâŝeti eyyâmin fi-lḥacci veseb`atin iẕâ raca`tüm. tilke `aşeratün kâmileh. ẕâlike limel lem yekün ehlühû ḥâḍiri-lmescidi-lḥarâm. vetteḳu-llâhe va`lemû enne-llâhe şedîdü-l`iḳâb.
196. “Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin. Güvenlikte olduğunuzda hacdan önce umre yapan kişi, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin. Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün yani tam on gün oruç tutmalıdır. Bu, ailesi Mescid-i Harâm civarında oturmayanlar içindir. Allah’ın buyruğuna saygılı olun ve bilin ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.
Kelime meali
وَأَتِمُّوا۟ ve tamamlayın · ٱلْحَجَّ haccı · وَٱلْعُمْرَةَ ve ömreyi · لِلَّهِ ۚ Allah için · فَإِنْ eğer · أُحْصِرْتُمْ engellenmiş olursanız · فَمَا şeyi (kesin) · ٱسْتَيْسَرَ kolayınıza gelen · مِنَ kurbandan · ٱلْهَدْىِ ۖ · وَلَا tıraş etmeyin · تَحْلِقُوا۟ · رُءُوسَكُمْ başlarınızı · حَتَّىٰ kadar · يَبْلُغَ varıncaya · ٱلْهَدْىُ kurban · مَحِلَّهُۥ ۚ yerine · فَمَن kim (varsa) · كَانَ olan · مِنكُم içinizden · مَّرِيضًا hasta · أَوْ ya da · بِهِۦٓ bulunan · أَذًۭى bir rahatsızlığı · مِّن başından · رَّأْسِهِۦ · فَفِدْيَةٌۭ fidye (versin) · مِّن oruçtan · صِيَامٍ · أَوْ veya · صَدَقَةٍ sadakadan · أَوْ veya · نُسُكٍۢ ۚ kurbandan · فَإِذَآ zaman · أَمِنتُمْ güvene kavuştuğunuz · فَمَن kimse · تَمَتَّعَ faydalanmak isteyen · بِٱلْعُمْرَةِ ömre ile · إِلَى kadar · ٱلْحَجِّ hac (zamanın)a · فَمَا şeyi (kessin) · ٱسْتَيْسَرَ kolayına geleni · مِنَ kurbandan · ٱلْهَدْىِ ۚ · فَمَن kimse · لَّمْ (kurban) bulamayan · يَجِدْ · فَصِيَامُ oruç tutar · ثَلَـٰثَةِ üç · أَيَّامٍۢ gün · فِى hacda · ٱلْحَجِّ · وَسَبْعَةٍ ve yedi gün · إِذَا zaman · رَجَعْتُمْ ۗ döndüğünüz · تِلْكَ böylece · عَشَرَةٌۭ on (gündür) · كَامِلَةٌۭ ۗ tamamı · ذَٰلِكَ bu · لِمَن kimseler içindir · لَّمْ olmayanlar · يَكُنْ · أَهْلُهُۥ ailesi · حَاضِرِى hazır · ٱلْمَسْجِدِ Mescid-i · ٱلْحَرَامِ ۚ Haram'da · وَٱتَّقُوا۟ sakının · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah'ın · شَدِيدُ şiddetlidir · ٱلْعِقَابِ cezası
ٱلۡحَجُّ أَشۡهُرࣱ مَّعۡلُومَٰتࣱۚ فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ ٱلۡحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي ٱلۡحَجِّۗ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرࣲ يَعۡلَمۡهُ ٱللَّهُۗ وَتَزَوَّدُواْ فَإِنَّ خَيۡرَ ٱلزَّادِ ٱلتَّقۡوَىٰۖ وَٱتَّقُونِ يَٰٓأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ﴿197﴾
elḥaccü eşhürum ma`lûmâh. femen feraḍa fîhinne-lḥacce felâ rafeŝe velâ füsûḳa velâ cidâle fi-lḥacc. vemâ tef`alû min ḫayriy ya`lemhü-llâh. vetezevvedû feinne ḫayra-zzâdi-ttaḳvâ. vetteḳûni yâ ûli-l'elbâb.
197. Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır işleseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri!
Kelime meali
ٱلْحَجُّ Hac · أَشْهُرٌۭ aylardadır · مَّعْلُومَـٰتٌۭ ۚ bilinen · فَمَن kim · فَرَضَ farz ederse (kendisine) · فِيهِنَّ onda (o aylarda) · ٱلْحَجَّ haccı · فَلَا yoktur · رَفَثَ kadına yaklaşmak · وَلَا ve yoktur · فُسُوقَ günaha sapmak · وَلَا yoktur · جِدَالَ kavga etmek · فِى hacda · ٱلْحَجِّ ۗ · وَمَا ne varsa · تَفْعَلُوا۟ yaptığınız · مِنْ iyilikten · خَيْرٍۢ · يَعْلَمْهُ onu bilir · ٱللَّهُ ۗ Allah · وَتَزَوَّدُوا۟ ve yanınıza azık alın · فَإِنَّ şüphesiz · خَيْرَ en hayırlısı · ٱلزَّادِ azığın · ٱلتَّقْوَىٰ ۚ takvadır · وَٱتَّقُونِ ve benden sakının · يَـٰٓأُو۟لِى Ey sahipleri · ٱلْأَلْبَـٰبِ akıl
لَيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَن تَبۡتَغُواْ فَضۡلࣰ ا مِّن رَّبِّكُمۡۚ فَإِذَآ أَفَضۡتُم مِّنۡ عَرَفَٰتࣲ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ عِندَ ٱلۡمَشۡعَرِ ٱلۡحَرَامِۖ وَٱذۡكُرُوهُ كَمَا هَدَىٰكُمۡ وَإِن كُنتُم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمِنَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿198﴾
leyse `aleyküm cünâḥun en tebtegû faḍlem mir rabbiküm. feiẕâ efaḍtüm min `arafâtin feẕkürü-llâhe `inde-lmeş`ari-lḥarâm. veẕkürûhü kemâ hedâküm. vein küntüm min ḳablihî lemine-ḍḍâllîn.
198. Rabbinizden bir lütuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur. Arafat’tan dalga dalga indiğinizde Meş‘ar-i Haram’da Allah’ı zikredin; O’nu, size gösterdiği şekilde zikredin; kuşkusuz siz bundan önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.
Kelime meali
لَيْسَ yoktur · عَلَيْكُمْ sizin için · جُنَاحٌ bir günah · أَن aramanızda · تَبْتَغُوا۟ · فَضْلًۭا lutfunu · مِّن Rabbinizin · رَّبِّكُمْ ۚ · فَإِذَآ zaman · أَفَضْتُم ayrılıp akın ettiğiniz · مِّنْ Arafattan · عَرَفَـٰتٍۢ · فَٱذْكُرُوا۟ anın (hatırlayın) · ٱللَّهَ Allah'ı · عِندَ yanında · ٱلْمَشْعَرِ Meş'ar-i · ٱلْحَرَامِ ۖ Haram · وَٱذْكُرُوهُ O'nu anın · كَمَا gibi · هَدَىٰكُمْ sizi hidayet ettiği · وَإِن ve · كُنتُم siz idiniz · مِّن O'ndan önce · قَبْلِهِۦ · لَمِنَ sapıklardan · ٱلضَّآلِّينَ
ثُمَّ أَفِيضُواْ مِنۡ حَيۡثُ أَفَاضَ ٱلنَّاسُ وَٱسۡتَغۡفِرُواْ ٱللَّهَۚ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿199﴾
ŝümme efîḍû min ḥayŝü efâḍa-nnâsü vestagfirü-llâh. inne-llâhe gafûrur raḥîm.
199. Sonra insanların dalga dalga ilerlediği yerden siz de ilerleyin. Allah’tan bağışlanmanızı dileyin. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · أَفِيضُوا۟ siz de akın edin · مِنْ yerden · حَيْثُ · أَفَاضَ akın ettiği · ٱلنَّاسُ insanların · وَٱسْتَغْفِرُوا۟ ve mağfiret dileyin · ٱللَّهَ ۚ Allah'tan · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ Gafurdur · رَّحِيمٌۭ Rahimdir
فَإِذَا قَضَيۡتُم مَّنَٰسِكَكُمۡ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ كَذِكۡرِكُمۡ ءَابَآءَكُمۡ أَوۡ أَشَدَّ ذِكۡرࣰ اۗ فَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِي ٱلدُّنۡيَا وَمَا لَهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ مِنۡ خَلَٰقࣲ ﴿200﴾
feiẕâ ḳaḍaytüm menâsikeküm feẕkürü-llâhe keẕikriküm âbâeküm ev eşedde ẕikrâ. femine-nnâsi mey yeḳûlü rabbenâ âtinâ fi-ddünyâ vemâ lehû fi-l'âḫirati min ḫalâḳ.
200. Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah’ı anın. Ama insanlardan öyleleri vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver” diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur.
Kelime meali
فَإِذَا zaman · قَضَيْتُم bitirince · مَّنَـٰسِكَكُمْ ibadetlerinizi · فَٱذْكُرُوا۟ anın · ٱللَّهَ Allah'ı · كَذِكْرِكُمْ andığınız gibi · ءَابَآءَكُمْ atalarınızı · أَوْ veya · أَشَدَّ daha kuvvetli · ذِكْرًۭا ۗ bir anışla · فَمِنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · مَن kimi · يَقُولُ der ki · رَبَّنَآ Rabbimiz · ءَاتِنَا bize ver · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · وَمَا ve yoktur · لَهُۥ onun · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · مِنْ hiçbir · خَلَـٰقٍۢ nasibi
وَمِنۡهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِي ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةࣰ وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِ حَسَنَةࣰ وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ ﴿201﴾
veminhüm mey yeḳûlü rabbenâ âtinâ fi-ddünyâ ḥasenetev vefi-l'âḫirati ḥasenetev veḳinâ `aẕâbe-nnâr.
201. İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru” derler.
Kelime meali
وَمِنْهُم ve onlardan · مَّن kimi de · يَقُولُ derki · رَبَّنَآ Rabbimiz · ءَاتِنَا bize ver · فِى dünyada da · ٱلدُّنْيَا · حَسَنَةًۭ güzellik · وَفِى ahirette de · ٱلْـَٔاخِرَةِ · حَسَنَةًۭ güzellik · وَقِنَا ve bizi koru · عَذَابَ azabından · ٱلنَّارِ ateş
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ نَصِيبࣱ مِّمَّا كَسَبُواْۚ وَٱللَّهُ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ﴿202﴾
ülâike lehüm neṣîbüm mimmâ kesebû. vellâhü serî`u-lḥisâb.
202. İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür!
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُمْ onlara vardır · نَصِيبٌۭ bir pay · مِّمَّا kazandıklarından · كَسَبُوا۟ ۚ · وَٱللَّهُ Allah · سَرِيعُ çabuk görendir · ٱلْحِسَابِ hesabı
۞وَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ فِيٓ أَيَّامࣲ مَّعۡدُودَٰتࣲۚ فَمَن تَعَجَّلَ فِي يَوۡمَيۡنِ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِ وَمَن تَأَخَّرَ فَلَآ إِثۡمَ عَلَيۡهِۖ لِمَنِ ٱتَّقَىٰۗ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّكُمۡ إِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ﴿203﴾
veẕkürü-llâhe fî eyyâmim ma`dûdât. femen te`accele fî yevmeyni felâ iŝme `aleyh. vemen teeḫḫara felâ iŝme `aleyhi limeni-tteḳâ. vetteḳu-llâhe va`lemû enneküm ileyhi tuḥşerûn.
203. Belirlenmiş günlerde Allah’ı zikredin. Allah’a saygılı olan için iki günde (dönmekte) acele edene günah yoktur; daha uzun kalana da günah yoktur. Allah’a saygılı olun. Bilin ki sizler O’nun huzurunda toplanacaksınız!
Kelime meali
۞ وَٱذْكُرُوا۟ ve anın · ٱللَّهَ Allah'ı · فِىٓ günlerde · أَيَّامٍۢ · مَّعْدُودَٰتٍۢ ۚ sayılı · فَمَن kim · تَعَجَّلَ acele ederse · فِى iki gün içinde · يَوْمَيْنِ · فَلَآ yoktur · إِثْمَ günah · عَلَيْهِ ona · وَمَن ve kim · تَأَخَّرَ geri kalırsa · فَلَآ yoktur · إِثْمَ günah · عَلَيْهِ ۚ ona da · لِمَنِ kimse için · ٱتَّقَىٰ ۗ sakınan · وَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّكُمْ şüphesiz siz · إِلَيْهِ O'nun huzuruna · تُحْشَرُونَ toplanacaksınız
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُعۡجِبُكَ قَوۡلُهُۥ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَيُشۡهِدُ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا فِي قَلۡبِهِۦ وَهُوَ أَلَدُّ ٱلۡخِصَامِ ﴿204﴾
vemine-nnâsi mey yü`cibüke ḳavlühû fi-lḥayâti-ddünyâ veyüşhidü-llâhe `alâ mâ fî ḳalbihî vehüve eleddü-lḫiṣâm.
204. İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar.
Kelime meali
وَمِنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · مَن kiminin · يُعْجِبُكَ senin hoşuna gider · قَوْلُهُۥ sözü · فِى dair · ٱلْحَيَوٰةِ hayatına · ٱلدُّنْيَا dünya · وَيُشْهِدُ ve şahid tutar · ٱللَّهَ Allah'ı · عَلَىٰ olana · مَا · فِى kalbinde · قَلْبِهِۦ · وَهُوَ oysa o · أَلَدُّ en azılısıdır · ٱلْخِصَامِ hasımların
وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِي ٱلۡأَرۡضِ لِيُفۡسِدَ فِيهَا وَيُهۡلِكَ ٱلۡحَرۡثَ وَٱلنَّسۡلَۚ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلۡفَسَادَ ﴿205﴾
veiẕâ tevellâ se`â fi-l'arḍi liyüfside fîhâ veyühlike-lḥarŝe vennesl. vellâhü lâ yüḥibbü-lfesâd.
205. Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · تَوَلَّىٰ döndüğü · سَعَىٰ çalışır · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · لِيُفْسِدَ bozgunculuğa · فِيهَا orada · وَيُهْلِكَ ve yok etmeğe · ٱلْحَرْثَ ekin · وَٱلنَّسْلَ ۗ ve nesli · وَٱللَّهُ Allah · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْفَسَادَ bozgunculuğu
وَإِذَا قِيلَ لَهُ ٱتَّقِ ٱللَّهَ أَخَذَتۡهُ ٱلۡعِزَّةُ بِٱلۡإِثۡمِۚ فَحَسۡبُهُۥ جَهَنَّمُۖ وَلَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ ﴿206﴾
veiẕâ ḳîle lehü-tteḳi-llâhe eḫaẕethü-l`izzetü bil'iŝmi feḥasbühû cehennem. velebi'se-lmihâd.
206. Ona, “Allah’tan kork!” dense gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter! Orası ne kötü bir yataktır!
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · قِيلَ dendiği · لَهُ ona · ٱتَّقِ kork · ٱللَّهَ Allah'tan · أَخَذَتْهُ kendisini sürükler · ٱلْعِزَّةُ gururu · بِٱلْإِثْمِ ۚ günaha · فَحَسْبُهُۥ artık ona yeter · جَهَنَّمُ ۚ cehennem · وَلَبِئْسَ ve ne kötü · ٱلْمِهَادُ bir yataktır o
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَشۡرِي نَفۡسَهُ ٱبۡتِغَآءَ مَرۡضَاتِ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ رَءُوفُۢ بِٱلۡعِبَادِ ﴿207﴾
vemine-nnâsi mey yeşrî nefsehü-btigâe merḍâti-llâh. vellâhü raûfüm bil`ibâd.
207. İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.
Kelime meali
وَمِنَ insanlardan · ٱلنَّاسِ · مَن öylesi var ki · يَشْرِى satar · نَفْسَهُ kendisini · ٱبْتِغَآءَ aramak için · مَرْضَاتِ rızasını · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · وَٱللَّهُ Allah da · رَءُوفٌۢ çok şefkatlidir · بِٱلْعِبَادِ kullar(ın)a
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱدۡخُلُواْ فِي ٱلسِّلۡمِ كَآفَّةࣰ وَلَا تَتَّبِعُواْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيۡطَٰنِۚ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ ﴿208﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenü-dḫulû fi-ssilmi kâffeten. velâ tettebi`û ḫuṭuvâti-şşeyṭân. innehû leküm `adüvvüm mübîn.
208. Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلَّذِينَ kimeler · ءَامَنُوا۟ iman eden(ler) · ٱدْخُلُوا۟ girin · فِى islama (veya barışa) · ٱلسِّلْمِ · كَآفَّةًۭ hepiniz birlikte · وَلَا izlemeyin · تَتَّبِعُوا۟ · خُطُوَٰتِ adımlarını · ٱلشَّيْطَـٰنِ ۚ şeytanın · إِنَّهُۥ çünkü o · لَكُمْ size · عَدُوٌّۭ düşmandır · مُّبِينٌۭ apaçık
فَإِن زَلَلۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡكُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿209﴾
fein zeleltüm mim ba`di mâ câetkümü-lbeyyinâtü fa`lemû enne-llâhe `azîzün ḥakîm.
209. Size açık seçik kanıtlar geldikten sonra yine de yalpalarsanız bilin ki Allah güç ve hikmet sahibidir.
Kelime meali
فَإِن eğer · زَلَلْتُم kayarsanız · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · مَا size geldikten · جَآءَتْكُمُ · ٱلْبَيِّنَـٰتُ açık deliller · فَٱعْلَمُوٓا۟ bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَزِيزٌ daima üstündür · حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir
هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّآ أَن يَأۡتِيَهُمُ ٱللَّهُ فِي ظُلَلࣲ مِّنَ ٱلۡغَمَامِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُۚ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ﴿210﴾
hel yenżurûne illâ ey ye'tiyehümü-llâhü fî żulelim mine-lgamâmi velmelâiketü veḳuḍiye-l'emr. veile-llâhi türce`u-l'ümûr.
210. Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!
Kelime meali
هَلْ mı? · يَنظُرُونَ gözlüyorlar · إِلَّآ gelmesini · أَن · يَأْتِيَهُمُ · ٱللَّهُ Allah'ın · فِى içinde · ظُلَلٍۢ gölgeler · مِّنَ buluttan · ٱلْغَمَامِ · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ ve meleklerin · وَقُضِىَ ve bitirilmesini · ٱلْأَمْرُ ۚ işin · وَإِلَى (halbuki) · ٱللَّهِ Allah'a · تُرْجَعُ döndürülür · ٱلْأُمُورُ bütün işler
سَلۡ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ كَمۡ ءَاتَيۡنَٰهُم مِّنۡ ءَايَةِۭ بَيِّنَةࣲۗ وَمَن يُبَدِّلۡ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُ فَإِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ﴿211﴾
sel benî isrâîle kem âteynâhüm min âyetim beyyineh. vemey yübeddil ni`mete-llâhi mim ba`di mâ câethü feinne-llâhe şedîdü-l`iḳâb.
211. İsrâiloğulları’na sor: Onlara nice apaçık âyet verdik! Kim Allah’ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse bilsin ki Allah cezalandırmada çok şiddetlidir.
Kelime meali
سَلْ sor · بَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · كَمْ nice · ءَاتَيْنَـٰهُم onlara verdik · مِّنْ ayetlerden · ءَايَةٍۭ · بَيِّنَةٍۢ ۗ açık · وَمَن ve kim · يُبَدِّلْ değiştirirse · نِعْمَةَ ni'metini · ٱللَّهِ Allah'ın · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا geldikten · جَآءَتْهُ · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'ın · شَدِيدُ çetindir · ٱلْعِقَابِ cezası
زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَيَسۡخَرُونَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْۘ وَٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ وَٱللَّهُ يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ بِغَيۡرِ حِسَابࣲ ﴿212﴾
züyyine lilleẕîne keferü-lḥayâtü-ddünyâ veyesḫarûne mine-lleẕîne âmenû. velleẕîne-tteḳav fevḳahüm yevme-lḳiyâmeh. vellâhü yerzüḳu mey yeşâü bigayri ḥisâb.
212. İnananlarla alay ederek inkâra sapanlar dünya hayatının çekiciliğine kapıldılar. Ama Allah’tan korkanlar kıyamet gününde onlardan üstün olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Kelime meali
زُيِّنَ süslü gösterildi · لِلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar edenlere · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَا dünya · وَيَسْخَرُونَ ve alay ederler · مِنَ kimselerle · ٱلَّذِينَ · ءَامَنُوا۟ ۘ inanan(lar) · وَٱلَّذِينَ ve kimselerle · ٱتَّقَوْا۟ takva sahipleri · فَوْقَهُمْ onlardan üstündürler · يَوْمَ gününde · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۗ kıyamet · وَٱللَّهُ Allah · يَرْزُقُ rızık verir · مَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · بِغَيْرِ hesapsız · حِسَابٍۢ
كَانَ ٱلنَّاسُ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَبَعَثَ ٱللَّهُ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّ لِيَحۡكُمَ بَيۡنَ ٱلنَّاسِ فِيمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِۚ وَمَا ٱخۡتَلَفَ فِيهِ إِلَّا ٱلَّذِينَ أُوتُوهُ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ بَغۡيَۢا بَيۡنَهُمۡۖ فَهَدَى ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لِمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ ٱلۡحَقِّ بِإِذۡنِهِۦۗ وَٱللَّهُ يَهۡدِي مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمٍ ﴿213﴾
kâne-nnâsü ümmetev vâḥideten febe`aŝe-llâhü-nnebiyyîne mübeşşirîne vemünẕirîn. veenzele me`ahümü-lkitâbe bilḥaḳḳi liyaḥküme beyne-nnâsi fîme-ḫtelefû fîh. veme-ḫtelefe fîhi ille-lleẕîne ûtûhü mim ba`di mâ câethümü-lbeyyinâtü bagyem beynehüm. fehede-llâhü-lleẕîne âmenû lime-ḫtelefû fîhi mine-lḥaḳḳi biiẕnih. vellâhü yehdî mey yeşâü ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.
213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; onlar aracılığı ile anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm vermek için gerçeği içeren kitabı indirdi. Ancak kendilerine apaçık gerçekler geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden, o kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler de onun kendilerine verildiği kimselerden başkası değildi. Sonra Allah onların, üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeği, kendi izniyle müminlerin bulmasını sağladı. Allah dilediğini doğru yola iletir.
Kelime meali
كَانَ idi · ٱلنَّاسُ insanlar · أُمَّةًۭ ümmet · وَٰحِدَةًۭ bir tek · فَبَعَثَ sonra gönderdi · ٱللَّهُ Allah · ٱلنَّبِيِّـۧنَ peygamberleri · مُبَشِّرِينَ müjdeciler · وَمُنذِرِينَ ve uyarıcılar olarak · وَأَنزَلَ ve indirdi · مَعَهُمُ onlarla beraber · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · بِٱلْحَقِّ hak olarak · لِيَحْكُمَ hükmetmek üzere · بَيْنَ arasında · ٱلنَّاسِ insanlar · فِيمَا (konularda) · ٱخْتَلَفُوا۟ anlaşmazlığa düştükleri · فِيهِ ۚ onda · وَمَا ve · ٱخْتَلَفَ anlaşmazlığa düştü(ler) · فِيهِ o(Kitap hakkı)nda · إِلَّا dışında · ٱلَّذِينَ kendilerine · أُوتُوهُ (Kitap) verilmiş olanlar · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا kendilerine geldikten · جَآءَتْهُمُ · ٱلْبَيِّنَـٰتُ açık deliller · بَغْيًۢا sırf kıskançlıktan ötürü · بَيْنَهُمْ ۖ aralarındaki · فَهَدَى bunun üzerine iletti · ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ iman eden · لِمَا ayrılığa düştükleri · ٱخْتَلَفُوا۟ · فِيهِ kendisinde · مِنَ gerçeğe · ٱلْحَقِّ · بِإِذْنِهِۦ ۗ kendi izniyle · وَٱللَّهُ Allah · يَهْدِى iletir · مَن kimseyi · يَشَآءُ dilediği · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍ doğru
أَمۡ حَسِبۡتُمۡ أَن تَدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ وَلَمَّا يَأۡتِكُم مَّثَلُ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِكُمۖ مَّسَّتۡهُمُ ٱلۡبَأۡسَآءُ وَٱلضَّرَّآءُ وَزُلۡزِلُواْ حَتَّىٰ يَقُولَ ٱلرَّسُولُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ مَتَىٰ نَصۡرُ ٱللَّهِۗ أَلَآ إِنَّ نَصۡرَ ٱللَّهِ قَرِيبࣱ ﴿214﴾
em ḥasibtüm en tedḫulü-lcennete velemmâ ye'tiküm meŝelü-lleẕîne ḫalev min ḳabliküm. messethümü-lbe'sâü veḍḍarrâü vezülzilû ḥattâ yeḳûle-rrasûlü velleẕîne âmenû me`ahû metâ naṣru-llâh. elâ inne naṣra-llâhi ḳarîb.
214. Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.
Kelime meali
أَمْ yoksa · حَسِبْتُمْ sandınız (mı) · أَن ki · تَدْخُلُوا۟ gireceksiniz · ٱلْجَنَّةَ cennete · وَلَمَّا başınıza gelmeden · يَأْتِكُم · مَّثَلُ durumu · ٱلَّذِينَ geçenlerin · خَلَوْا۟ · مِن sizden önce · قَبْلِكُم ۖ · مَّسَّتْهُمُ onlara dokunmuştu · ٱلْبَأْسَآءُ sıkıntı · وَٱلضَّرَّآءُ ve yoksulluk · وَزُلْزِلُوا۟ ve sarsılmışlardı ki · حَتَّىٰ nihayet · يَقُولَ diyorlardı · ٱلرَّسُولُ peygamber · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan · مَعَهُۥ onunla birlikte · مَتَىٰ ne zaman · نَصْرُ yardımı · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · أَلَآ İyi bilin ki · إِنَّ şüphesiz · نَصْرَ yardımı · ٱللَّهِ Allah'ın · قَرِيبٌۭ yakındır
يَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَۖ قُلۡ مَآ أَنفَقۡتُم مِّنۡ خَيۡرࣲ فَلِلۡوَٰلِدَيۡنِ وَٱلۡأَقۡرَبِينَ وَٱلۡيَتَٰمَىٰ وَٱلۡمَسَٰكِينِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِۗ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرࣲ فَإِنَّ ٱللَّهَ بِهِۦ عَلِيمࣱ ﴿215﴾
yes'elûneke mâẕâ yünfiḳûn. ḳul mâ enfaḳtüm min ḫayrin felilvâlideyni vel'aḳrabîne velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîl. vemâ tef`alû min ḫayrin feinne-llâhe bihî `alîm.
215. Sana ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Harcayacağınız mal, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolcular için olmalıdır. Hayır olarak ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu bilir.”
Kelime meali
يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · مَاذَا ne · يُنفِقُونَ ۖ (Allah yolunda) harcayacaklarını · قُلْ de ki · مَآ şey · أَنفَقْتُم vereceğiniz · مِّنْ hayırdan · خَيْرٍۢ · فَلِلْوَٰلِدَيْنِ ana-baba içindir · وَٱلْأَقْرَبِينَ ve yakınlar · وَٱلْيَتَـٰمَىٰ ve öksüzler · وَٱلْمَسَـٰكِينِ ve yoksullar · وَٱبْنِ ve yolda kalmış(lar) · ٱلسَّبِيلِ ۗ · وَمَا ve ne · تَفْعَلُوا۟ yaparsanız · مِنْ hayırdan · خَيْرٍۢ · فَإِنَّ muhakkak · ٱللَّهَ Allah · بِهِۦ onunla birlikte · عَلِيمٌۭ bilir
كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِتَالُ وَهُوَ كُرۡهࣱ لَّكُمۡۖ وَعَسَىٰٓ أَن تَكۡرَهُواْ شَيۡـࣰٔ ا وَهُوَ خَيۡرࣱ لَّكُمۡۖ وَعَسَىٰٓ أَن تُحِبُّواْ شَيۡـࣰٔ ا وَهُوَ شَرࣱّ لَّكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ﴿216﴾
kütibe `aleykümü-lḳitâlü vehüve kürhül leküm. ve`asâ en tekrahû şey'ev vehüve ḫayrul leküm. ve`asâ en tüḥibbû şey'ev vehüve şerrul leküm. vellâhü ya`lemü veentüm lâ ta`lemûn.
216. Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Kelime meali
كُتِبَ yazıldı (farz kılındı) · عَلَيْكُمُ size · ٱلْقِتَالُ savaş · وَهُوَ halbuki o · كُرْهٌۭ hoşunuza gitmez · لَّكُمْ ۖ sizin · وَعَسَىٰٓ olur ki bazen · أَن hoşlanmadığınız · تَكْرَهُوا۟ · شَيْـًۭٔا bir şey · وَهُوَ o · خَيْرٌۭ hayırlıdır · لَّكُمْ ۖ sizin için · وَعَسَىٰٓ ve olur ki · أَن hoşlandığınız · تُحِبُّوا۟ · شَيْـًۭٔا bir şey (de) · وَهُوَ o · شَرٌّۭ kötüdür · لَّكُمْ ۗ sizin için · وَٱللَّهُ Allah · يَعْلَمُ bilir · وَأَنتُمْ siz ise · لَا bilmezsiniz · تَعْلَمُونَ
يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلشَّهۡرِ ٱلۡحَرَامِ قِتَالࣲ فِيهِۖ قُلۡ قِتَالࣱ فِيهِ كَبِيرࣱۚ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَكُفۡرُۢ بِهِۦ وَٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ وَإِخۡرَاجُ أَهۡلِهِۦ مِنۡهُ أَكۡبَرُ عِندَ ٱللَّهِۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَكۡبَرُ مِنَ ٱلۡقَتۡلِۗ وَلَا يَزَالُونَ يُقَٰتِلُونَكُمۡ حَتَّىٰ يَرُدُّوكُمۡ عَن دِينِكُمۡ إِنِ ٱسۡتَطَٰعُواْۚ وَمَن يَرۡتَدِدۡ مِنكُمۡ عَن دِينِهِۦ فَيَمُتۡ وَهُوَ كَافِرࣱ فَأُوْلَٰٓئِكَ حَبِطَتۡ أَعۡمَٰلُهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأٓخِرَةِۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿217﴾
yes'elûneke `ani-şşehri-lḥarâmi ḳitâlin fîh. ḳul ḳitâlün fîhi kebîr. veṣaddün `an sebîli-llâhi veküfrum bihî velmescidi-lḥarâmi veiḫrâcü ehlihî minhü ekberu `inde-llâh. velfitnetü ekberu mine-lḳatl. velâ yezâlûne yüḳâtilûneküm ḥattâ yeruddûküm `an dîniküm ini-steṭâ`û. vemey yertedid minküm `an dînihî feyemüt vehüve kâfirun feülâike ḥabiṭat a`mâlühüm fi-ddünyâ vel'âḫirah. veülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
217. Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: Onda savaşmak büyük günahtır. Allah’ın yolundan menetmek ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’dan (insanları) engellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de öldürmekten daha ağırdır. Güçleri yeterse sizi dininizden çevirinceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve âhirette amelleri boşa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcıdırlar.
Kelime meali
يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · عَنِ ayında · ٱلشَّهْرِ · ٱلْحَرَامِ haram · قِتَالٍۢ savaşmaktan · فِيهِ ۖ onda · قُلْ de ki · قِتَالٌۭ savaş · فِيهِ O (aylar)da · كَبِيرٌۭ ۖ büyük bir günahtır · وَصَدٌّ ve alıkoymak · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · وَكُفْرٌۢ ve inkar etmek · بِهِۦ O'nu · وَٱلْمَسْجِدِ ve Mescid-i · ٱلْحَرَامِ Haram(dan) · وَإِخْرَاجُ sürüp çıkarmak · أَهْلِهِۦ halkını · مِنْهُ ondan (Mekke'den) · أَكْبَرُ daha büyük (bir günahtır) · عِندَ yanında · ٱللَّهِ ۚ Allah · وَٱلْفِتْنَةُ ve fitne · أَكْبَرُ daha büyük(bir günah)tır · مِنَ öldürmekten · ٱلْقَتْلِ ۗ · وَلَا vazgeçmezler · يَزَالُونَ · يُقَـٰتِلُونَكُمْ sizinle savaşmaktan · حَتَّىٰ kadar · يَرُدُّوكُمْ sizi döndürünceye · عَن dininizden · دِينِكُمْ · إِنِ eğer · ٱسْتَطَـٰعُوا۟ ۚ güçleri yetse · وَمَن ve kim · يَرْتَدِدْ döner · مِنكُمْ sizden · عَن dininden · دِينِهِۦ · فَيَمُتْ ve ölürse · وَهُوَ ve o · كَافِرٌۭ kafir olarak · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · حَبِطَتْ boşa çıkmıştır · أَعْمَـٰلُهُمْ onların bütün yaptıkları · فِى dünyada (da) · ٱلدُّنْيَا · وَٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ ahirette (de) · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ ve onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَٰهَدُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ أُوْلَٰٓئِكَ يَرۡجُونَ رَحۡمَتَ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿218﴾
inne-lleẕîne âmenû velleẕîne hâcerû vecâhedû fî sebîli-llâhi ülâike yercûne raḥmete-llâh. vellâhü gafûrur raḥîm.
218. İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar; şüphesiz işte bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.
Kelime meali
إِنَّ muhakkak · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman edenler · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · هَاجَرُوا۟ ve hicret edenler · وَجَـٰهَدُوا۟ ve cihat edenler · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يَرْجُونَ umarlar · رَحْمَتَ rahmetini · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · وَٱللَّهُ Allah · غَفُورٌۭ çok bağışlayan · رَّحِيمٌۭ çok merhamet edendir
۞يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡخَمۡرِ وَٱلۡمَيۡسِرِۖ قُلۡ فِيهِمَآ إِثۡمࣱ كَبِيرࣱ وَمَنَٰفِعُ لِلنَّاسِ وَإِثۡمُهُمَآ أَكۡبَرُ مِن نَّفۡعِهِمَاۗ وَيَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَۖ قُلِ ٱلۡعَفۡوَۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمُ ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّكُمۡ تَتَفَكَّرُونَ ﴿219﴾
yes'elûneke `ani-lḫamri velmeysir. ḳul fîhimâ iŝmün kebîruv vemenâfi`u linnâs. veiŝmühümâ ekberu min nef`ihimâ. veyes'elûneke mâẕâ yünfiḳûn. ḳuli-l`afv. keẕâlike yübeyyinü-llâhü lekümü-l'âyâti le`alleküm tetefekkerûn.
219. Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.
Kelime meali
۞ يَسْـَٔلُونَكَ sana soruyorlar · عَنِ şaraptan · ٱلْخَمْرِ · وَٱلْمَيْسِرِ ۖ ve kumardan · قُلْ de ki · فِيهِمَآ o ikisinde vardır · إِثْمٌۭ günah · كَبِيرٌۭ büyük · وَمَنَـٰفِعُ ve bazı yararlar · لِلنَّاسِ insanlar için · وَإِثْمُهُمَآ fakat onların günahı · أَكْبَرُ daha büyüktür · مِن yararından · نَّفْعِهِمَا ۗ · وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyorlar · مَاذَا ne · يُنفِقُونَ infak edeceklerini · قُلِ de ki · ٱلْعَفْوَ ۗ Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını) · كَذَٰلِكَ böyle · يُبَيِّنُ açıklıyor · ٱللَّهُ Allah · لَكُمُ size · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَتَفَكَّرُونَ düşünürsünüz
فِي ٱلدُّنۡيَا وَٱلۡأٓخِرَةِۗ وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡيَتَٰمَىٰۖ قُلۡ إِصۡلَاحࣱ لَّهُمۡ خَيۡرࣱۖ وَإِن تُخَالِطُوهُمۡ فَإِخۡوَٰنُكُمۡۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ ٱلۡمُفۡسِدَ مِنَ ٱلۡمُصۡلِحِۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَعۡنَتَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمࣱ ﴿220﴾
fi-ddünyâ vel'âḫirah. veyes'elûneke `ani-lyetâmâ. ḳul iṣlâḥul lehüm ḫayr. vein tüḫâliṭûhüm feiḫvânüküm. vellâhü ya`lemü-lmüfside mine-lmuṣliḥ. velev şâe-llâhü lea`neteküm. inne-llâhe `azîzün ḥakîm.
220. Dünya ve âhiret hakkında (düşünesiniz diye Allah size âyetlerini böyle açıklıyor). Sana yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların durumlarını iyileştirmek hayırlı bir iştir. Onlarla içli dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzelten ile bozanı bilir. Allah dileseydi sizi güçlüğe düşürürdü. Hiç şüphe yok ki Allah izzet ve hikmet sahibidir.
Kelime meali
فِى (hakkında) · ٱلدُّنْيَا dünya · وَٱلْـَٔاخِرَةِ ۗ ve ahiret · وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyarlar · عَنِ öksüzlerden · ٱلْيَتَـٰمَىٰ ۖ · قُلْ de ki · إِصْلَاحٌۭ ıslah etmek · لَّهُمْ onları(n durumlarını) · خَيْرٌۭ ۖ hayırlıdır · وَإِن ve eğer · تُخَالِطُوهُمْ onlara karışırsanız · فَإِخْوَٰنُكُمْ ۚ sizin kardeşlerinizdir · وَٱللَّهُ Allah · يَعْلَمُ bilir · ٱلْمُفْسِدَ bozanı · مِنَ ıslah edenden · ٱلْمُصْلِحِ ۚ · وَلَوْ ve eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · لَأَعْنَتَكُمْ ۚ sizi zora sokardı · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَزِيزٌ daima üstündür · حَكِيمٌۭ hüküm ve hikmet sahibidir
وَلَا تَنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكَٰتِ حَتَّىٰ يُؤۡمِنَّۚ وَلَأَمَةࣱ مُّؤۡمِنَةٌ خَيۡرࣱ مِّن مُّشۡرِكَةࣲ وَلَوۡ أَعۡجَبَتۡكُمۡۗ وَلَا تُنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكِينَ حَتَّىٰ يُؤۡمِنُواْۚ وَلَعَبۡدࣱ مُّؤۡمِنٌ خَيۡرࣱ مِّن مُّشۡرِكࣲ وَلَوۡ أَعۡجَبَكُمۡۗ أُوْلَٰٓئِكَ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلنَّارِۖ وَٱللَّهُ يَدۡعُوٓاْ إِلَى ٱلۡجَنَّةِ وَٱلۡمَغۡفِرَةِ بِإِذۡنِهِۦۖ وَيُبَيِّنُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ﴿221﴾
velâ tenkiḥü-lmüşrikâti ḥattâ yü'minn. veleemetüm mü'minetün ḫayrum mim müşriketiv velev a`cebetküm. velâ tünkiḥü-lmüşrikîne ḥattâ yü'minû. vele`abdüm mü'minün ḫayrum mim müşrikiv velev a`cebeküm. ülâike yed`ûne ile-nnâr. vellâhü yed`û ile-lcenneti velmagfirati biiẕnih. veyübeyyinü âyâtihî linnâsi le`allehüm yeteẕekkerûn.
221. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar.
Kelime meali
وَلَا evlenmeyin · تَنكِحُوا۟ · ٱلْمُشْرِكَـٰتِ müşrik (Allah'a ortak koşan) kadınlarla · حَتَّىٰ kadar · يُؤْمِنَّ ۚ inanıncaya · وَلَأَمَةٌۭ bir cariye · مُّؤْمِنَةٌ inanan · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · مِّن ortak koşan (hür) kadından · مُّشْرِكَةٍۢ · وَلَوْ ve eğer · أَعْجَبَتْكُمْ ۗ hoşunuza gitse bile · وَلَا evlendirmeyin · تُنكِحُوا۟ · ٱلْمُشْرِكِينَ ortak koşan erkeklerle · حَتَّىٰ kadar · يُؤْمِنُوا۟ ۚ iman edinceye · وَلَعَبْدٌۭ ve bir köle · مُّؤْمِنٌ inanan · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · مِّن müşrik erkekten · مُّشْرِكٍۢ · وَلَوْ eğer · أَعْجَبَكُمْ ۗ hoşunuza gitse bile · أُو۟لَـٰٓئِكَ (Zira) onlar · يَدْعُونَ çağırıyorlar · إِلَى ateşe · ٱلنَّارِ ۖ · وَٱللَّهُ Allah ise · يَدْعُوٓا۟ çağırıyor · إِلَى cennete · ٱلْجَنَّةِ · وَٱلْمَغْفِرَةِ ve mağfirete · بِإِذْنِهِۦ ۖ izniyle · وَيُبَيِّنُ ve açıklar · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · لِلنَّاسِ insanlara · لَعَلَّهُمْ umulur ki · يَتَذَكَّرُونَ düşünürler
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡمَحِيضِۖ قُلۡ هُوَ أَذࣰ ى فَٱعۡتَزِلُواْ ٱلنِّسَآءَ فِي ٱلۡمَحِيضِ وَلَا تَقۡرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطۡهُرۡنَۖ فَإِذَا تَطَهَّرۡنَ فَأۡتُوهُنَّ مِنۡ حَيۡثُ أَمَرَكُمُ ٱللَّهُۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلتَّوَّٰبِينَ وَيُحِبُّ ٱلۡمُتَطَهِّرِينَ ﴿222﴾
veyes'elûneke `ani-lmeḥîḍ. ḳul hüve eẕen fa`tezilü-nnisâe fi-lmeḥîḍi velâ taḳrabûhünne ḥattâ yaṭhürn. feiẕâ teṭahherne fe'tûhünne min ḥayŝü emerakümü-llâh. inne-llâhe yüḥibbü-ttevvâbîne veyüḥibbü-lmüteṭahhirîn.
222. Sana kadınların âdet dönemi hakkında soru soruyorlar. De ki: O sıkıntılı bir haldir. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.
Kelime meali
وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyorlar · عَنِ adet görmeden · ٱلْمَحِيضِ ۖ · قُلْ de ki · هُوَ o · أَذًۭى eziyettir · فَٱعْتَزِلُوا۟ çekilin · ٱلنِّسَآءَ kadınlardan · فِى süresince · ٱلْمَحِيضِ ۖ adet · وَلَا onlara yaklaşmayın · تَقْرَبُوهُنَّ · حَتَّىٰ kadar · يَطْهُرْنَ ۖ temizleninceye · فَإِذَا zaman · تَطَهَّرْنَ temizlendikleri · فَأْتُوهُنَّ onlara varın · مِنْ yerden · حَيْثُ · أَمَرَكُمُ size emrettiği · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يُحِبُّ sever · ٱلتَّوَّٰبِينَ tevbe edenleri · وَيُحِبُّ ve sever · ٱلْمُتَطَهِّرِينَ temizlenenleri
نِسَآؤُكُمۡ حَرۡثࣱ لَّكُمۡ فَأۡتُواْ حَرۡثَكُمۡ أَنَّىٰ شِئۡتُمۡۖ وَقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُمۡۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّكُم مُّلَٰقُوهُۗ وَبَشِّرِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿223﴾
nisâüküm ḥarŝül leküm. fe'tû ḥarŝeküm ennâ şi'tüm. veḳaddimû lienfüsiküm. vetteḳu-llâhe va`lemû enneküm mülâḳûh. vebeşşiri-lmü'minîn.
223. Kadınlar sizin ekeneğinizdir; ekeneğinize nasıl isterseniz öyle yaklaşın. Kendiniz için de önceden hazırlık yapın. Allah’tan sakının ve bilin ki O’na kavuşacaksınız. Müminleri müjdele.
Kelime meali
نِسَآؤُكُمْ kadınlarınız · حَرْثٌۭ bir tarladır · لَّكُمْ sizin için · فَأْتُوا۟ varın · حَرْثَكُمْ tarlanıza · أَنَّىٰ biçimde · شِئْتُمْ ۖ dilediğiniz · وَقَدِّمُوا۟ ve hazırlık yapın · لِأَنفُسِكُمْ ۚ kendiniz için · وَٱتَّقُوا۟ ve sakının · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّكُم şüphesiz siz · مُّلَـٰقُوهُ ۗ O'na kavuşacaksınız · وَبَشِّرِ ve müjdele; · ٱلْمُؤْمِنِينَ İnananları
وَلَا تَجۡعَلُواْ ٱللَّهَ عُرۡضَةࣰ لِّأَيۡمَٰنِكُمۡ أَن تَبَرُّواْ وَتَتَّقُواْ وَتُصۡلِحُواْ بَيۡنَ ٱلنَّاسِۚ وَٱللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمࣱ ﴿224﴾
velâ tec`alü-llâhe `urḍatel lieymâniküm en teberrû vetetteḳû vetuṣliḥû beyne-nnâs. vellâhü semî`un `alîm.
224. Yeminlerinizden dolayı Allah’ı, iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir.
Kelime meali
وَلَا kılmayın · تَجْعَلُوا۟ · ٱللَّهَ Allah'ı · عُرْضَةًۭ engel · لِّأَيْمَـٰنِكُمْ yeminlerinize · أَن iyilik etmenize · تَبَرُّوا۟ · وَتَتَّقُوا۟ ve sakınmanıza · وَتُصْلِحُوا۟ ve düzetmeye · بَيْنَ arasını · ٱلنَّاسِ ۗ insanların · وَٱللَّهُ Allah · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌۭ bilendir
لَّا يُؤَاخِذُكُمُ ٱللَّهُ بِٱللَّغۡوِ فِيٓ أَيۡمَٰنِكُمۡ وَلَٰكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا كَسَبَتۡ قُلُوبُكُمۡۗ وَٱللَّهُ غَفُورٌ حَلِيمࣱ ﴿225﴾
lâ yüâḫiẕükümü-llâhü billagvi fî eymâniküm velâkiy yüâḫiẕüküm bimâ kesebet ḳulûbüküm. vellâhü gafûrun ḥalîm.
225. Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir.
Kelime meali
لَّا sizi sorumlu tutmaz · يُؤَاخِذُكُمُ · ٱللَّهُ Allah · بِٱللَّغْوِ kasıtsız · فِىٓ dolayı · أَيْمَـٰنِكُمْ yeminlerinizden · وَلَـٰكِن fakat · يُؤَاخِذُكُم sorumlu tutar · بِمَا dolayı · كَسَبَتْ kazandığından · قُلُوبُكُمْ ۗ kalblerinizin · وَٱللَّهُ Allah · غَفُورٌ bağışlayandır · حَلِيمٌۭ halimdir
لِّلَّذِينَ يُؤۡلُونَ مِن نِّسَآئِهِمۡ تَرَبُّصُ أَرۡبَعَةِ أَشۡهُرࣲۖ فَإِن فَآءُو فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ ﴿226﴾
lilleẕîne yü'lûne min nisâihim terabbüṣu erbe`ati eşhür. fein fâû feinne-llâhe gafûrur raḥîm.
226. Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geri dönerlerse Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.
Kelime meali
لِّلَّذِينَ kimseler için · يُؤْلُونَ yaklaşmamağa yemin edenler · مِن kadınlarına · نِّسَآئِهِمْ · تَرَبُّصُ bekleme (hakkı) vardır · أَرْبَعَةِ dört · أَشْهُرٍۢ ۖ ay · فَإِن eğer · فَآءُو (o süre içinde) dönerlerse · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ bağışlayan · رَّحِيمٌۭ merhamet edendir
وَإِنۡ عَزَمُواْ ٱلطَّلَٰقَ فَإِنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمࣱ ﴿227﴾
vein `azemu-ṭṭalâḳa feinne-llâhe semî`un `alîm.
227. Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir.
Kelime meali
وَإِنْ eğer · عَزَمُوا۟ kesin karar verirlerse · ٱلطَّلَـٰقَ boşamaya · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌۭ bilendir
وَٱلۡمُطَلَّقَٰتُ يَتَرَبَّصۡنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلَٰثَةَ قُرُوٓءࣲۚ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكۡتُمۡنَ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ فِيٓ أَرۡحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤۡمِنَّ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۚ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَٰلِكَ إِنۡ أَرَادُوٓاْ إِصۡلَٰحࣰ اۚ وَلَهُنَّ مِثۡلُ ٱلَّذِي عَلَيۡهِنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِۚ وَلِلرِّجَالِ عَلَيۡهِنَّ دَرَجَةࣱۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿228﴾
velmüṭalleḳâtü yeterabbaṣne bienfüsihinne ŝelâŝete ḳurû'. velâ yeḥillü lehünne ey yektümne mâ ḫaleḳa-llâhü fî erḥâmihinne in künne yü'minne billâhi velyevmi-l'âḫir. vebü`ûletühünne eḥaḳḳu biraddihinne fî ẕâlike in erâdû iṣlâḥâ. velehünne miŝlü-lleẕî `aleyhinne bilma`rûf. velirricâli `aleyhinne deraceh. vellâhü `azîzün ḥakîm.
228. Boşanan kadınlar kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler. Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer taraflar arayı düzeltmeyi istiyorlarsa kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler. Kadınların, mâkul ve meşrû ölçülerde ödevlerine denk hakları vardır; erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur. Allah izzet ve hikmet sahibidir.
Kelime meali
وَٱلْمُطَلَّقَـٰتُ boşanmış kadınlar · يَتَرَبَّصْنَ gözetlerler · بِأَنفُسِهِنَّ kendilerini · ثَلَـٰثَةَ üç · قُرُوٓءٍۢ ۚ kur' (üç adet veya üç temizlik süresi) · وَلَا helal olmaz · يَحِلُّ · لَهُنَّ kendilerine · أَن gizlemeleri · يَكْتُمْنَ · مَا yarattığını · خَلَقَ · ٱللَّهُ Allah'ın · فِىٓ kendi rahimlerinde · أَرْحَامِهِنَّ · إِن eğer · كُنَّ idiyseler · يُؤْمِنَّ inanıyor · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ۚ ahiret · وَبُعُولَتُهُنَّ kocaları · أَحَقُّ hak sahibidirler · بِرَدِّهِنَّ onları geri almağa · فِى bu arada · ذَٰلِكَ · إِنْ eğer · أَرَادُوٓا۟ isterlerse · إِصْلَـٰحًۭا ۚ barışmak · وَلَهُنَّ (kadınların) vardır · مِثْلُ gibi · ٱلَّذِى (erkeklerin) kendileri üzerindeki · عَلَيْهِنَّ · بِٱلْمَعْرُوفِ ۚ (örfe uygun) hakları · وَلِلرِّجَالِ erkeklerin (hakları) · عَلَيْهِنَّ onlar (kadınlar) üzerinde · دَرَجَةٌۭ ۗ bir derece fazladır · وَٱللَّهُ Allah · عَزِيزٌ azizdir · حَكِيمٌ hakimdir
ٱلطَّلَٰقُ مَرَّتَانِۖ فَإِمۡسَاكُۢ بِمَعۡرُوفٍ أَوۡ تَسۡرِيحُۢ بِإِحۡسَٰنࣲۗ وَلَا يَحِلُّ لَكُمۡ أَن تَأۡخُذُواْ مِمَّآ ءَاتَيۡتُمُوهُنَّ شَيۡـًٔا إِلَّآ أَن يَخَافَآ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ ٱللَّهِۖ فَإِنۡ خِفۡتُمۡ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ ٱللَّهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِمَا فِيمَا ٱفۡتَدَتۡ بِهِۦۗ تِلۡكَ حُدُودُ ٱللَّهِ فَلَا تَعۡتَدُوهَاۚ وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ ٱللَّهِ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿229﴾
eṭṭalâḳu merratân. feimsâküm bima`rûfin ev tesrîḥum biiḥsân. velâ yeḥillü leküm en te'ḫuẕû mimmâ âteytümûhünne şey'en illâ ey yeḫâfâ ellâ yüḳîmâ ḥudûde-llâh. fein ḫiftüm ellâ yüḳîmâ ḥudûde-llâhi felâ cünâḥa `aleyhimâ fîme-ftedet bih. tilke ḥudûdü-llâhi felâ ta`tedûhâ. vemey yete`adde ḥudûde-llâhi feülâike hümu-żżâlimûn.
229. Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. (Eşlerin) Allah’ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah’ın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için bir meblâğ vermesinde taraflara bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu kurallardır, öyleyse onları çiğnemeyin. Her kim Allah’ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Kelime meali
ٱلطَّلَـٰقُ boşama · مَرَّتَانِ ۖ iki defadır · فَإِمْسَاكٌۢ ya tutmak (lazım)dır · بِمَعْرُوفٍ iyilikle · أَوْ ya da · تَسْرِيحٌۢ salıvermek · بِإِحْسَـٰنٍۢ ۗ güzelce · وَلَا helal değildir · يَحِلُّ · لَكُمْ size · أَن geri almanız · تَأْخُذُوا۟ · مِمَّآ şeylerden · ءَاتَيْتُمُوهُنَّ onlara verdiğiniz · شَيْـًٔا bir şey · إِلَّآ başka · أَن eğer · يَخَافَآ korkarlarsa · أَلَّا koruyamamaktan · يُقِيمَا · حُدُودَ sınırlarını · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · فَإِنْ eğer · خِفْتُمْ korkarsanız · أَلَّا koruyamamaktan · يُقِيمَا · حُدُودَ sınırlarını · ٱللَّهِ Allah'ın · فَلَا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْهِمَا ikisine de · فِيمَا (kadının ayrılmak için verdiği) · ٱفْتَدَتْ fidye · بِهِۦ ۗ hakkında · تِلْكَ işte bunlar · حُدُودُ sınırlarıdır · ٱللَّهِ Allah'ın · فَلَا sakın bunları aşmayın · تَعْتَدُوهَا ۚ · وَمَن ve kim(ler) · يَتَعَدَّ aşarsa · حُدُودَ sınırlarını · ٱللَّهِ Allah'ın · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimlerdir
فَإِن طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُۥ مِنۢ بَعۡدُ حَتَّىٰ تَنكِحَ زَوۡجًا غَيۡرَهُۥۗ فَإِن طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِمَآ أَن يَتَرَاجَعَآ إِن ظَنَّآ أَن يُقِيمَا حُدُودَ ٱللَّهِۗ وَتِلۡكَ حُدُودُ ٱللَّهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿230﴾
fein ṭalleḳahâ felâ teḥillü lehû mim ba`dü ḥattâ tenkiḥa zevcen gayrah. fein ṭalleḳahâ felâ cünâḥa `aleyhimâ ey yeterâce`â in żannâ ey yüḳîmâ ḥudûde-llâh. vetilke ḥudûdü-llâhi yübeyyinühâ liḳavmiy ya`lemûn.
230. İkinciden sonra koca eşini bir daha boşarsa, bundan sonra kadın, boşayandan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah’ın kurallarına riayet edecekleri kanaatine varırlarsa, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah’ın kurallarıdır, bilmek isteyenler için onları açıklamaktadır.
Kelime meali
فَإِن eğer · طَلَّقَهَا (erkek) yine boşarsa · فَلَا helal olmaz · تَحِلُّ · لَهُۥ ona · مِنۢ artık bundan sonra · بَعْدُ · حَتَّىٰ kadar · تَنكِحَ (kadın) nikahlanıncaya · زَوْجًا kocaya · غَيْرَهُۥ ۗ başka bir · فَإِن eğer · طَلَّقَهَا O (vardığı adam) da boşarsa · فَلَا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْهِمَآ kendilerine · أَن tekrar birbirlerine dönmelerinde · يَتَرَاجَعَآ · إِن eğer · ظَنَّآ inanırlarsa · أَن koruyacaklarına · يُقِيمَا · حُدُودَ sınırlarını · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · وَتِلْكَ işte bunlar · حُدُودُ sınırlarıdır · ٱللَّهِ Allah'ın · يُبَيِّنُهَا açıklamaktadır · لِقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْلَمُونَ bilen
وَإِذَا طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ فَبَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمۡسِكُوهُنَّ بِمَعۡرُوفٍ أَوۡ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعۡرُوفࣲۚ وَلَا تُمۡسِكُوهُنَّ ضِرَارࣰ ا لِّتَعۡتَدُواْۚ وَمَن يَفۡعَلۡ ذَٰلِكَ فَقَدۡ ظَلَمَ نَفۡسَهُۥۚ وَلَا تَتَّخِذُوٓاْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ هُزُوࣰ اۚ وَٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتَ ٱللَّهِ عَلَيۡكُمۡ وَمَآ أَنزَلَ عَلَيۡكُم مِّنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَٱلۡحِكۡمَةِ يَعِظُكُم بِهِۦۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ ﴿231﴾
veiẕâ ṭallaḳtümü-nnisâe febelagne ecelehünne feemsikûhünne bima`rûfin ev serriḥûhünne bima`rûf. velâ tümsikûhünne ḍirâral lita`tedû. vemey yef`al ẕâlike feḳad żaleme nefseh. velâ tetteḫiẕû âyâti-llâhi hüzüvâ. veẕkürû ni`mete-llâhi `aleyküm vemâ enzele `aleyküm mine-lkitâbi velḥikmeti ye`iżuküm bih. vetteḳu-llâhe va`lemû enne-llâhe bikülli şey'in `alîm.
231. Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. Bunu yapan bilsin ki kendine kötülük etmiştir. Allah’ın âyetlerini sakın alaya almayın. Allah’ın size bahşettiği nimetleri, kitaptan ve hikmetten size öğüt vermek üzere gönderdiklerini dilinizden düşürmeyin. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
وَإِذَا zaman · طَلَّقْتُمُ boşadığınız · ٱلنِّسَآءَ kadınları · فَبَلَغْنَ ulaştıklarında · أَجَلَهُنَّ (iddetlerinin) sonuna · فَأَمْسِكُوهُنَّ ya onları tutun · بِمَعْرُوفٍ iyilikle · أَوْ ya da · سَرِّحُوهُنَّ bırakın · بِمَعْرُوفٍۢ ۚ iyilikle · وَلَا onları (yanınızda) tutmayın · تُمْسِكُوهُنَّ · ضِرَارًۭا zarar vermek için · لِّتَعْتَدُوا۟ ۚ haklarına tecavüz edip · وَمَن kim · يَفْعَلْ yaparsa · ذَٰلِكَ bunu · فَقَدْ muhakkak · ظَلَمَ zulmetmiştir · نَفْسَهُۥ ۚ kendine · وَلَا edinmeyin · تَتَّخِذُوٓا۟ · ءَايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · هُزُوًۭا ۚ eğlence · وَٱذْكُرُوا۟ düşünün · نِعْمَتَ ni'metini · ٱللَّهِ Allah'ın · عَلَيْكُمْ size olan · وَمَآ indirdiklerini · أَنزَلَ · عَلَيْكُم size · مِّنَ Kitaptan · ٱلْكِتَـٰبِ · وَٱلْحِكْمَةِ ve Hikmet(ten) · يَعِظُكُم size öğüt vermek için · بِهِۦ ۚ onunla · وَٱتَّقُوا۟ ve korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِكُلِّ her · شَىْءٍ şeyi · عَلِيمٌۭ bilir
وَإِذَا طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ فَبَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَلَا تَعۡضُلُوهُنَّ أَن يَنكِحۡنَ أَزۡوَٰجَهُنَّ إِذَا تَرَٰضَوۡاْ بَيۡنَهُم بِٱلۡمَعۡرُوفِۗ ذَٰلِكَ يُوعَظُ بِهِۦ مَن كَانَ مِنكُمۡ يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۗ ذَٰلِكُمۡ أَزۡكَىٰ لَكُمۡ وَأَطۡهَرُۚ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ﴿232﴾
veiẕâ ṭallaḳtümü-nnisâe febelagne ecelehünne felâ ta`ḍulûhünne ey yenkiḥne ezvâcehünne iẕâ terâḍav beynehüm bilma`rûf. ẕâlike yû`ażu bihî men kâne minküm yü'minü billâhi velyevmi-l'âḫir. ẕâliküm ezkâ leküm veaṭher. vellâhü ya`lemü veentüm lâ ta`lemûn.
232. Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini tamamladıklarında, aralarında mâkul ve meşrû ölçülerde rızalaştıkları takdirde boşayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın. Bu söylenenler, içinizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen öğüttür. Bunlar sizin için en iyi iç ve dış temizliği sağlayan öğütlerdir. Tam manasıyla bilen Allah’tır, siz ise bilmezsiniz.
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · طَلَّقْتُمُ boşadığınız · ٱلنِّسَآءَ kadınları · فَبَلَغْنَ ulaştıklarında · أَجَلَهُنَّ (iddetlerinin) sonuna · فَلَا engel olmayın · تَعْضُلُوهُنَّ · أَن evlenmelerine · يَنكِحْنَ · أَزْوَٰجَهُنَّ (eski) kocalarıyla · إِذَا takdirde · تَرَٰضَوْا۟ anlaştıkları · بَيْنَهُم kendi aralarında · بِٱلْمَعْرُوفِ ۗ güzelce · ذَٰلِكَ bu · يُوعَظُ verilen bir öğüttür · بِهِۦ onunla · مَن kimseye · كَانَ olan · مِنكُمْ içinizden · يُؤْمِنُ inanan · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ۗ ahiret · ذَٰلِكُمْ bu · أَزْكَىٰ daha iyi · لَكُمْ sizin için · وَأَطْهَرُ ۗ ve daha temizdir · وَٱللَّهُ Allah · يَعْلَمُ bilir · وَأَنتُمْ ve siz · لَا bilmezsiniz · تَعْلَمُونَ
۞وَٱلۡوَٰلِدَٰتُ يُرۡضِعۡنَ أَوۡلَٰدَهُنَّ حَوۡلَيۡنِ كَامِلَيۡنِۖ لِمَنۡ أَرَادَ أَن يُتِمَّ ٱلرَّضَاعَةَۚ وَعَلَى ٱلۡمَوۡلُودِ لَهُۥ رِزۡقُهُنَّ وَكِسۡوَتُهُنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِۚ لَا تُكَلَّفُ نَفۡسٌ إِلَّا وُسۡعَهَاۚ لَا تُضَآرَّ وَٰلِدَةُۢ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوۡلُودࣱ لَّهُۥ بِوَلَدِهِۦۚ وَعَلَى ٱلۡوَارِثِ مِثۡلُ ذَٰلِكَۗ فَإِنۡ أَرَادَا فِصَالًا عَن تَرَاضࣲ مِّنۡهُمَا وَتَشَاوُرࣲ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡهِمَاۗ وَإِنۡ أَرَدتُّمۡ أَن تَسۡتَرۡضِعُوٓاْ أَوۡلَٰدَكُمۡ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ إِذَا سَلَّمۡتُم مَّآ ءَاتَيۡتُم بِٱلۡمَعۡرُوفِۗ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرࣱ ﴿233﴾
velvâlidâtü yürḍi`ne evlâdehünne ḥavleyni kâmileyni limen erâde ey yütimme-rraḍâ`ah. ve`ale-lmevlûdi lehû rizḳuhünne vekisvetühünne bilma`rûf. lâ tükellefü nefsün illâ vus`ahâ. lâ tüḍârra vâlidetüm biveledihâ velâ mevlûdül lehû biveledihî ve`ale-lvâriŝi miŝlü ẕâlik. fein erâdâ fiṣâlen `an terâḍim minhümâ veteşâvurin felâ cünâḥa `aleyhimâ. vein erattüm en testerḍi`û evlâdeküm felâ cünâḥa `aleyküm iẕâ sellemtüm mâ âteytüm bilma`rûf. vetteḳu-llâhe va`lemû enne-llâhe bimâ ta`melûne beṣîr.
233. Emzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olanın (babanın) borcudur. Hiç kimse gücünü aşan bir şeyle yükümlü kılınamaz. Ne ana çocuğu yüzünden zarara uğratılsın ne de babası çocuğundan dolayı zarar görsün. Kendisine miras kalan kimseye de benzer yükümlülük vardır. Ana baba karşılıklı danışarak ve anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse bundan dolayı onlar için bir sakınca yoktur. Çocuklarınızı sütannelere emzirtmek isterseniz münasip olan ücreti verdiğiniz takdirde sizin için bir günah yoktur. Allah’ın koyduğu kurallara aykırı davranmaktan sakının ve bilin ki Allah yaptıklarınızın tamamını görmektedir.
Kelime meali
۞ وَٱلْوَٰلِدَٰتُ ve anneler · يُرْضِعْنَ emzirirler · أَوْلَـٰدَهُنَّ çocuklarını · حَوْلَيْنِ iki yıl · كَامِلَيْنِ ۖ tam · لِمَنْ kimse için · أَرَادَ isteyen · أَن tamamlamak · يُتِمَّ · ٱلرَّضَاعَةَ ۚ emzirmeyi · وَعَلَى üzerinedir · ٱلْمَوْلُودِ babanın · لَهُۥ (çocuk kendisine ait olan) · رِزْقُهُنَّ onların yiyecekleri · وَكِسْوَتُهُنَّ ve giyecekleri · بِٱلْمَعْرُوفِ ۚ uygun biçimde · لَا yükümlü tutulmaz · تُكَلَّفُ · نَفْسٌ hiç kimse · إِلَّا başka · وُسْعَهَا ۚ gücünün yettiğinden · لَا zarara sokulmasın · تُضَآرَّ · وَٰلِدَةٌۢ (ne) anne · بِوَلَدِهَا çocuğu yüzünden · وَلَا ve (ne de) · مَوْلُودٌۭ baba · لَّهُۥ (çocuğun aidolduğu) · بِوَلَدِهِۦ ۚ çocuğu yüzünden · وَعَلَى ve üzerinde · ٱلْوَارِثِ mirasçının · مِثْلُ aynı (yükümlülük var)dır · ذَٰلِكَ ۗ bunun · فَإِنْ eğer · أَرَادَا isterlerse · فِصَالًا sütten kesmek · عَن rızalarıyla · تَرَاضٍۢ · مِّنْهُمَا kendi aralarında · وَتَشَاوُرٍۢ ve danışarak · فَلَا yoktur · جُنَاحَ günah · عَلَيْهِمَا ۗ kendilerine · وَإِنْ eğer · أَرَدتُّمْ isterseniz · أَن (sütannesi tutup) emzirtmek · تَسْتَرْضِعُوٓا۟ · أَوْلَـٰدَكُمْ çocuklarınızı · فَلَا yine yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْكُمْ üzerinize · إِذَا sonra · سَلَّمْتُم verdikten · مَّآ şeyi (ücreti) · ءَاتَيْتُم verdiğiniz · بِٱلْمَعْرُوفِ ۗ güzelce · وَٱتَّقُوا۟ ve korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِمَا her şeyi · تَعْمَلُونَ yaptığınız · بَصِيرٌۭ görmektedir
وَٱلَّذِينَ يُتَوَفَّوۡنَ مِنكُمۡ وَيَذَرُونَ أَزۡوَٰجࣰ ا يَتَرَبَّصۡنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرۡبَعَةَ أَشۡهُرࣲ وَعَشۡرࣰ اۖ فَإِذَا بَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِيمَا فَعَلۡنَ فِيٓ أَنفُسِهِنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِۗ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرࣱ ﴿234﴾
velleẕîne yüteveffevne minküm veyeẕerûne ezvâcey yeterabbaṣne bienfüsihinne erbe`ate eşhüriv ve`aşrâ. feiẕâ belagne ecelehünne felâ cünâḥa `aleyküm fîmâ fe`alne fî enfüsihinne bilma`rûf. vellâhü bimâ ta`melûne ḫabîr.
234. İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ kimselerin · يُتَوَفَّوْنَ ölen(ler) · مِنكُمْ içinizden · وَيَذَرُونَ geriye bıraktıkları · أَزْوَٰجًۭا eşleri · يَتَرَبَّصْنَ (bekleyip) gözetlerler · بِأَنفُسِهِنَّ kendilerini · أَرْبَعَةَ dört · أَشْهُرٍۢ ay · وَعَشْرًۭا ۖ ve on (gün) · فَإِذَا zaman · بَلَغْنَ bitirdiği · أَجَلَهُنَّ sürelerini · فَلَا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْكُمْ size · فِيمَا yapmalarında · فَعَلْنَ · فِىٓ için · أَنفُسِهِنَّ kendileri · بِٱلْمَعْرُوفِ ۗ uygun olanı · وَٱللَّهُ Allah · بِمَا yaptıklarınızdan · تَعْمَلُونَ · خَبِيرٌۭ haberdardır
وَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِيمَا عَرَّضۡتُم بِهِۦ مِنۡ خِطۡبَةِ ٱلنِّسَآءِ أَوۡ أَكۡنَنتُمۡ فِيٓ أَنفُسِكُمۡۚ عَلِمَ ٱللَّهُ أَنَّكُمۡ سَتَذۡكُرُونَهُنَّ وَلَٰكِن لَّا تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا إِلَّآ أَن تَقُولُواْ قَوۡلࣰ ا مَّعۡرُوفࣰ اۚ وَلَا تَعۡزِمُواْ عُقۡدَةَ ٱلنِّكَاحِ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ ٱلۡكِتَٰبُ أَجَلَهُۥۚ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا فِيٓ أَنفُسِكُمۡ فَٱحۡذَرُوهُۚ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمࣱ ﴿235﴾
velâ cünâḥa `aleyküm fîmâ `arraḍtüm bihî min ḫiṭbeti-nnisâi ev eknentüm fî enfüsiküm. `alime-llâhü enneküm seteẕkürûnehünne velâkil lâ tüvâ`idûhünne sirran illâ en teḳûlû ḳavlem ma`rûfâ. velâ ta`zimû `uḳdete-nnikâḥi ḥattâ yeblüga-lkitâbü eceleh. va`lemû enne-llâhe ya`lemü mâ fî enfüsiküm faḥẕerûh. va`lemû enne-llâhe gafûrun ḥalîm.
235. Bu kadınlarla evlenme isteğinizi üstü kapalı bildirmenizde veya içinizde saklamanızda bir sakınca yoktur. Allah bu kadarını onlara söyleyeceğinizi bilmektedir. Fakat meşrû söz söylemeniz dışında onlarla gizli sözleşme yapmayın. Bekleme emri süresine ulaşmadıkça evlenme akdi yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah içinizde olanları bilmektedir. O’ndan sakının ve bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, halîmdir.
Kelime meali
وَلَا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْكُمْ size · فِيمَا üstü kapalı biçimde bildirmenizden · عَرَّضْتُم · بِهِۦ ona · مِنْ evlenme isteğinizi · خِطْبَةِ · ٱلنِّسَآءِ kadınlara · أَوْ yahut · أَكْنَنتُمْ gizlemenizden · فِىٓ içinizde · أَنفُسِكُمْ ۚ · عَلِمَ bilir · ٱللَّهُ Allah · أَنَّكُمْ şüphesiz sizin · سَتَذْكُرُونَهُنَّ onları anacağınızı · وَلَـٰكِن fakat · لَّا sakın onlarla sözleşmeyin · تُوَاعِدُوهُنَّ · سِرًّا gizli(buluşma)ya · إِلَّآ dışında · أَن söylemeniz · تَقُولُوا۟ · قَوْلًۭا bir söz · مَّعْرُوفًۭا ۚ iyi (meşru) · وَلَا ve kalkışmayın · تَعْزِمُوا۟ · عُقْدَةَ akdine (kıymaya) · ٱلنِّكَاحِ nikah · حَتَّىٰ kadar · يَبْلُغَ ulaşıncaya · ٱلْكِتَـٰبُ yazılanın (iddetinin) · أَجَلَهُۥ ۚ sonuna · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyi · فِىٓ içinizden geçen · أَنفُسِكُمْ · فَٱحْذَرُوهُ ۚ O'ndan sakının · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve yine bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌ bağışlayandır · حَلِيمٌۭ halimdir
لَّا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ إِن طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ مَا لَمۡ تَمَسُّوهُنَّ أَوۡ تَفۡرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةࣰۚ وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى ٱلۡمُوسِعِ قَدَرُهُۥ وَعَلَى ٱلۡمُقۡتِرِ قَدَرُهُۥ مَتَٰعَۢا بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُحۡسِنِينَ ﴿236﴾
lâ cünâḥa `aleyküm in ṭallaḳtümü-nnisâe mâ lem temessûhünne ev tefriḍû lehünne ferîḍah. vemetti`ûhünn. `ale-lmûsi`i ḳaderuhû ve`ale-lmuḳtiri ḳaderuhü. metâ`am bilma`rûf. ḥaḳḳan `ale-lmuḥsinîn.
236. Kadınları boşarsanız, onlarla birleşmemiş ve mehir de belirlememiş olursanız malî bir sorumluluğunuz yoktur. Zengin gücü yettiği kadar, eli darda olan da gücü yettiği kadar olmak üzere, onlara mâkul, gönül alıcı bir şeyler verin; iyiler için bu bir borçtur.
Kelime meali
لَّا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْكُمْ size · إِن eğer · طَلَّقْتُمُ boşarsınız · ٱلنِّسَآءَ kadınları · مَا henüz dokunmadan · لَمْ · تَمَسُّوهُنَّ · أَوْ ya da · تَفْرِضُوا۟ belirlemeden · لَهُنَّ onlara · فَرِيضَةًۭ ۚ mehir(lerini) · وَمَتِّعُوهُنَّ ve onları faydalandırsın · عَلَى eli geniş olan · ٱلْمُوسِعِ · قَدَرُهُۥ kendi gücü nisbetinde · وَعَلَى eli dar olan da · ٱلْمُقْتِرِ · قَدَرُهُۥ kendi gücü nisbetinde · مَتَـٰعًۢا bir geçimlikle · بِٱلْمَعْرُوفِ ۖ güzel · حَقًّا bu bir borçtur · عَلَى üzerine · ٱلْمُحْسِنِينَ iyilik edenlerin
وَإِن طَلَّقۡتُمُوهُنَّ مِن قَبۡلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ وَقَدۡ فَرَضۡتُمۡ لَهُنَّ فَرِيضَةࣰ فَنِصۡفُ مَا فَرَضۡتُمۡ إِلَّآ أَن يَعۡفُونَ أَوۡ يَعۡفُوَاْ ٱلَّذِي بِيَدِهِۦ عُقۡدَةُ ٱلنِّكَاحِۚ وَأَن تَعۡفُوٓاْ أَقۡرَبُ لِلتَّقۡوَىٰۚ وَلَا تَنسَوُاْ ٱلۡفَضۡلَ بَيۡنَكُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿237﴾
vein ṭallaḳtümûhünne min ḳabli en temessûhünne veḳad feraḍtüm lehünne ferîḍaten feniṣfü mâ feraḍtüm illâ ey ya`fûne ev ya`füve-lleẕî biyedihî `uḳdetü-nnikâḥ. veen ta`fû aḳrabü littaḳvâ. velâ tensevu-lfaḍle beyneküm. inne-llâhe bimâ ta`melûne beṣîr.
237. Bir mehir belirlediğiniz halde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yarısını ödemek size borçtur; ancak kadınların bağışlaması veya nikâh bağı elinde olanın hoşgörülü davranması müstesnadır. Hoşgörülü davranmanız takvâya daha uygundur. Aranızda lütufkâr davranmayı unutmayın. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Kelime meali
وَإِن ve eğer · طَلَّقْتُمُوهُنَّ onları boşarsanız · مِن önce · قَبْلِ · أَن henüz dokunmadan · تَمَسُّوهُنَّ · وَقَدْ takdirde · فَرَضْتُمْ (bir mehir) tesbit ettiğiniz · لَهُنَّ onlar için · فَرِيضَةًۭ vermeniz gerekir · فَنِصْفُ yarısını · مَا şeyin (mehrin) · فَرَضْتُمْ tesbit ettiğiniz · إِلَّآ hariç · أَن (kadının) vazgeçmesi · يَعْفُونَ · أَوْ veya · يَعْفُوَا۟ vazgeçmesi · ٱلَّذِى kimsenin (erkeğin) · بِيَدِهِۦ elinde olan · عُقْدَةُ akdi · ٱلنِّكَاحِ ۚ nikah · وَأَن (erkekler) sizin affetmeniz · تَعْفُوٓا۟ · أَقْرَبُ daha yakındır · لِلتَّقْوَىٰ ۚ takvaya · وَلَا unutmayın · تَنسَوُا۟ · ٱلْفَضْلَ iyilik etmeyi · بَيْنَكُمْ ۚ birbirinize · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · بَصِيرٌ görür
حَٰفِظُواْ عَلَى ٱلصَّلَوَٰتِ وَٱلصَّلَوٰةِ ٱلۡوُسۡطَىٰ وَقُومُواْ لِلَّهِ قَٰنِتِينَ ﴿238﴾
ḥâfiżû `ale-ṣṣalâvâti veṣṣalâti-lvusṭâ veḳûmû lillâhi ḳânitîn.
238. Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah’ın huzurunda durun.
Kelime meali
حَـٰفِظُوا۟ koruyun · عَلَى namazları · ٱلصَّلَوَٰتِ · وَٱلصَّلَوٰةِ ve namazı · ٱلْوُسْطَىٰ orta · وَقُومُوا۟ ve durun · لِلَّهِ Allah('ın huzurun)a · قَـٰنِتِينَ gönülden bağlılık ve saygı ile
فَإِنۡ خِفۡتُمۡ فَرِجَالًا أَوۡ رُكۡبَانࣰ اۖ فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَٱذۡكُرُواْ ٱللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ ﴿239﴾
fein ḫiftüm fericâlen ev rukbânâ. feiẕâ emintüm feẕkürü-llâhe kemâ `allemeküm mâ lem tekûnû ta`lemûn.
239. Bir şeyden korkarsanız yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz. Korkunuz geçince Allah’ı, daha önce bilmediğinizi size öğrettiği gibi anın.
Kelime meali
فَإِنْ eğer · خِفْتُمْ (bir tehlikeden) korkarsanız · فَرِجَالًا yaya · أَوْ yahut · رُكْبَانًۭا ۖ binmiş olarak · فَإِذَآ zaman da · أَمِنتُمْ güvene kavuştuğunuz · فَٱذْكُرُوا۟ anın · ٱللَّهَ Allah'ı · كَمَا şekilde · عَلَّمَكُم size öğrettiği · مَّا şeyleri · لَمْ olmadığınız · تَكُونُوا۟ · تَعْلَمُونَ biliyor
وَٱلَّذِينَ يُتَوَفَّوۡنَ مِنكُمۡ وَيَذَرُونَ أَزۡوَٰجࣰ ا وَصِيَّةࣰ لِّأَزۡوَٰجِهِم مَّتَٰعًا إِلَى ٱلۡحَوۡلِ غَيۡرَ إِخۡرَاجࣲۚ فَإِنۡ خَرَجۡنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِي مَا فَعَلۡنَ فِيٓ أَنفُسِهِنَّ مِن مَّعۡرُوفࣲۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمࣱ ﴿240﴾
velleẕîne yüteveffevne minküm veyeẕerûne ezvâcâ. veṣiyyetel liezvâcihim metâ`an ile-lḥavli gayra iḫrâc. fein ḫaracne felâ cünâḥa `aleyküm fî mâ fe`alne fî enfüsihinne mim ma`rûf. vellâhü `azîzün ḥakîm.
240. İçinizden vefat edip de geride eşler bırakanlar, bir yıla kadar evlerinden çıkarılmaksızın eşlerinin geçimliğini vasiyet etsinler. Onlar çıkar giderlerse kendiliklerinden yaptıkları uygun şeylerde sizin için bir vebal yoktur. Allah izzet ve hikmet sahibidir.
Kelime meali
وَٱلَّذِينَ ve kimseler · يُتَوَفَّوْنَ ölen · مِنكُمْ içinizden · وَيَذَرُونَ ve geriye bırakan(erkek)ler · أَزْوَٰجًۭا eşler · وَصِيَّةًۭ vasiyyet etsinler · لِّأَزْوَٰجِهِم eşlerinin · مَّتَـٰعًا geçimlerinin sağlanmasını · إِلَى kadar · ٱلْحَوْلِ bir yıla · غَيْرَ (evlerinden) çıkarılmadan · إِخْرَاجٍۢ ۚ · فَإِنْ şayet · خَرَجْنَ kendileri çıkarlarsa · فَلَا yoktur · جُنَاحَ bir günah · عَلَيْكُمْ sizin için · فِى bir şey · مَا · فَعَلْنَ yapmalarında · فِىٓ hakkında · أَنفُسِهِنَّ kendileri · مِن uygun olanı · مَّعْرُوفٍۢ ۗ · وَٱللَّهُ Allah · عَزِيزٌ daima üstündür · حَكِيمٌۭ hüküm ve hikmet sahibidir
وَلِلۡمُطَلَّقَٰتِ مَتَٰعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿241﴾
velilmüṭalleḳâti metâ`um bilma`rûf. ḥaḳḳan `ale-lmütteḳîn.
241. Boşanmış kadınlara faydalanacakları uygun bir şeyler verilmesi, Allah’ın rızasını gözetenlerin borcudur.
Kelime meali
وَلِلْمُطَلَّقَـٰتِ ve boşanmış kadınların · مَتَـٰعٌۢ geçimlerini sağlamak · بِٱلْمَعْرُوفِ ۖ uygun olan şekilde · حَقًّا bir haktır (borçtur) · عَلَى üzerine · ٱلْمُتَّقِينَ müttakiler
كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿242﴾
keẕâlike yübeyyinü-llâhü leküm âyâtihî le`alleküm ta`ḳilûn.
242. Aklınızı kullanasınız diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.
Kelime meali
كَذَٰلِكَ böyle · يُبَيِّنُ açıklamaktadır · ٱللَّهُ Allah · لَكُمْ size · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَعْقِلُونَ düşünürsünüz
۞أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَٰرِهِمۡ وَهُمۡ أُلُوفٌ حَذَرَ ٱلۡمَوۡتِ فَقَالَ لَهُمُ ٱللَّهُ مُوتُواْ ثُمَّ أَحۡيَٰهُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشۡكُرُونَ ﴿243﴾
elem tera ile-lleẕîne ḫaracû min diyârihim vehüm ülûfün ḥaẕera-lmevt. feḳâle lehümü-llâhü mûtû ŝümme aḥyâhüm. inne-llâhe leẕû faḍlin `ale-nnâsi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yeşkürûn.
243. Sayıca binleri buldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara “ölün!” dedi. Sonra kendilerine hayat verdi. Şüphesiz Allah’ın insanlar üzerinde büyük lütufları vardır ama insanların çoğu şükretmezler.
Kelime meali
۞ أَلَمْ görmedin mi? · تَرَ · إِلَى kimseleri · ٱلَّذِينَ · خَرَجُوا۟ çıkanları · مِن yurtlarından · دِيَـٰرِهِمْ · وَهُمْ ve onlar · أُلُوفٌ binlerce kişi iken · حَذَرَ korkusuyla · ٱلْمَوْتِ ölüm · فَقَالَ demişti · لَهُمُ onlara · ٱللَّهُ Allah · مُوتُوا۟ Ölün! · ثُمَّ sonra · أَحْيَـٰهُمْ ۚ kendilerini diriltmişti · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَذُو sahibidir · فَضْلٍ ikram · عَلَى karşı · ٱلنَّاسِ insanlara · وَلَـٰكِنَّ ama · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا şükretmezler · يَشْكُرُونَ
وَقَٰتِلُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمࣱ ﴿244﴾
veḳâtilû fî sebîli-llâhi va`lemû enne-llâhe semî`un `alîm.
244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah her şeyi işiten ve bilendir.
Kelime meali
وَقَـٰتِلُوا۟ ve savaşın · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · وَٱعْلَمُوٓا۟ ve bilin ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌۭ bilendir
مَّن ذَا ٱلَّذِي يُقۡرِضُ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنࣰ ا فَيُضَٰعِفَهُۥ لَهُۥٓ أَضۡعَافࣰ ا كَثِيرَةࣰۚ وَٱللَّهُ يَقۡبِضُ وَيَبۡصُۜطُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿245﴾
men ẕe-lleẕî yuḳriḍu-llâhe ḳarḍan ḥasenen feyüḍâ`ifehû lehû aḍ`âfen keŝîrah. vellâhü yaḳbiḍu veyebsüṭ. veileyhi türce`ûn.
245. Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz.
Kelime meali
مَّن kimdir · ذَا o kimse · ٱلَّذِى · يُقْرِضُ borç olarak verecek · ٱللَّهَ Allah'a · قَرْضًا bir borcu · حَسَنًۭا güzel · فَيُضَـٰعِفَهُۥ arttırması karşılığnda · لَهُۥٓ ona · أَضْعَافًۭا fazlasıyla · كَثِيرَةًۭ ۚ kat kat · وَٱللَّهُ Allah · يَقْبِضُ (rızkı) kısar da · وَيَبْصُۜطُ açar da · وَإِلَيْهِ ve hep O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz
أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ مِنۢ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰٓ إِذۡ قَالُواْ لِنَبِيࣲّ لَّهُمُ ٱبۡعَثۡ لَنَا مَلِكࣰ ا نُّقَٰتِلۡ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِۖ قَالَ هَلۡ عَسَيۡتُمۡ إِن كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِتَالُ أَلَّا تُقَٰتِلُواْۖ قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبۡنَآئِنَاۖ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّنۡهُمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ﴿246﴾
elem tera ile-lmelei mim benî isrâîle mim ba`di mûsâ. iẕ ḳâlû linebiyyil lehümü-b`aŝ lenâ meliken nüḳâtil fî sebîli-llâh. ḳâle hel `aseytüm in kütibe `aleykümü-lḳitâlü ellâ tüḳâtilû. ḳâlû vemâ lenâ ellâ nüḳâtile fî sebîli-llâhi veḳad uḫricnâ min diyârinâ veebnâinâ. felemmâ kütibe `aleyhimü-lḳitâlü tevellev illâ ḳalîlem minhüm. vellâhü `alîmüm biżżâlimîn.
246. Mûsâ’dan sonra İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” dediklerinde o, “Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korkarım” cevabını verdi. “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız halde Allah yolunda savaşmayıp da ne yapacağız?” dediler. Üzerlerine savaş farz kılınınca da, içlerinden azı müstesna, yüz çeviriverdiler. Allah zalimleri iyi bilmektedir.
Kelime meali
أَلَمْ görmedin mi? · تَرَ · إِلَى ileri gelenlerini · ٱلْمَلَإِ · مِنۢ oğullarının · بَنِىٓ · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مُوسَىٰٓ Musa'dan · إِذْ hani · قَالُوا۟ demişlerdi · لِنَبِىٍّۢ Peygamberlerine · لَّهُمُ onlar · ٱبْعَثْ gönder · لَنَا bize · مَلِكًۭا bir hükümdar · نُّقَـٰتِلْ (onun önderliğinde) savaşalım · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ ۖ Allah · قَالَ dedi · هَلْ olurmu ki? · عَسَيْتُمْ · إِن eğer · كُتِبَ yazılınca (farz kılınınca) · عَلَيْكُمُ size · ٱلْقِتَالُ savaş · أَلَّا savaşmazsanız · تُقَـٰتِلُوا۟ ۖ · قَالُوا۟ dediler ki · وَمَا bizler · لَنَآ · أَلَّا neden savaşmayalım · نُقَـٰتِلَ · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · وَقَدْ oysa · أُخْرِجْنَا biz çıkarılıp sürüldük · مِن yurtlarımızdan · دِيَـٰرِنَا · وَأَبْنَآئِنَا ۖ ve oğullarımız(ın arasın)dan · فَلَمَّا fakat · كُتِبَ yazılınca · عَلَيْهِمُ kendilerine · ٱلْقِتَالُ savaş · تَوَلَّوْا۟ yüz çevirdiler · إِلَّا hariç · قَلِيلًۭا pek azı · مِّنْهُمْ ۗ içlerinden · وَٱللَّهُ Allah · عَلِيمٌۢ bilir · بِٱلظَّـٰلِمِينَ zalimleri
وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ٱللَّهَ قَدۡ بَعَثَ لَكُمۡ طَالُوتَ مَلِكࣰ اۚ قَالُوٓاْ أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُ ٱلۡمُلۡكُ عَلَيۡنَا وَنَحۡنُ أَحَقُّ بِٱلۡمُلۡكِ مِنۡهُ وَلَمۡ يُؤۡتَ سَعَةࣰ مِّنَ ٱلۡمَالِۚ قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰهُ عَلَيۡكُمۡ وَزَادَهُۥ بَسۡطَةࣰ فِي ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِۖ وَٱللَّهُ يُؤۡتِي مُلۡكَهُۥ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمࣱ ﴿247﴾
veḳâle lehüm nebiyyühüm inne-llâhe ḳad be`aŝe leküm ṭâlûte melikâ. ḳâlû ennâ yekûnü lehü-lmülkü `aleynâ venaḥnü eḥaḳḳu bilmülki minhü velem yü'te se`atem mine-lmâl. ḳâle inne-llâhe-ṣṭafâhü `aleyküm vezâdehû besṭaten fi-l`ilmi velcism. vellâhü yü'tî mülkehû mey yeşâ'. vellâhü vâsi`un `alîm.
247. Peygamberleri onlara “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona servet bakımından bir zenginlik de verilmemişken onun üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Peygamber “Allah onu sizin için seçti, kendisini ilimde ve bedende daha güçlü kıldı” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilir.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · لَهُمْ onlara · نَبِيُّهُمْ peygamberleri · إِنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah · قَدْ elbette · بَعَثَ gönderdi · لَكُمْ size · طَالُوتَ Talut'u · مَلِكًۭا ۚ hükümdar · قَالُوٓا۟ dediler ki · أَنَّىٰ nasıl · يَكُونُ olabilir · لَهُ onun · ٱلْمُلْكُ hükümdarlık (mülk) · عَلَيْنَا bizim üzerimize · وَنَحْنُ biz · أَحَقُّ daha layıkız · بِٱلْمُلْكِ hükümdarlığa · مِنْهُ ondan · وَلَمْ ve verilmemiştir · يُؤْتَ · سَعَةًۭ genişlik · مِّنَ maldan · ٱلْمَالِ ۚ · قَالَ dedi · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · ٱصْطَفَىٰهُ onu (hükümdar) seçti · عَلَيْكُمْ sizin üzerinize · وَزَادَهُۥ ve onun artırdı · بَسْطَةًۭ gücünü · فِى bilgisinin · ٱلْعِلْمِ · وَٱلْجِسْمِ ۖ ve cisminin · وَٱللَّهُ Allah · يُؤْتِى verir · مُلْكَهُۥ mülkünü · مَن kimseye · يَشَآءُ ۚ dilediği · وَٱللَّهُ Allah(ın) · وَٰسِعٌ (lutfu) geniştir · عَلِيمٌۭ (O herşeyi) bilendir
وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ءَايَةَ مُلۡكِهِۦٓ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلتَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ وَبَقِيَّةࣱ مِّمَّا تَرَكَ ءَالُ مُوسَىٰ وَءَالُ هَٰرُونَ تَحۡمِلُهُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿248﴾
veḳâle lehüm nebiyyühüm inne âyete mülkihî ey ye'tiyekümü-ttâbûtü fîhi sekînetüm mir rabbiküm vebeḳiyyetüm mimmâ terake âlü mûsâ veâlü hârûne taḥmilühü-lmelâikeh. inne fî ẕâlike leâyetel leküm in küntüm mü'minîn.
248. Peygamberleri onlara “O’nun hükümdarlığının alâmeti, içinde rabbinizden bir sekînet, Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir bakiye bulunan ve meleklerin taşıdığı sandığın size gelmesidir” dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki, bunda sizin için büyük bir işaret vardır.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · لَهُمْ onlara · نَبِيُّهُمْ peygamberleri · إِنَّ muhakkak · ءَايَةَ alameti · مُلْكِهِۦٓ onun hükümdarlığının · أَن size gelmesidir · يَأْتِيَكُمُ · ٱلتَّابُوتُ (Allah'ın Ahid sandığı) Tabut'un · فِيهِ onun içinde · سَكِينَةٌۭ bir huzur bulunan · مِّن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ · وَبَقِيَّةٌۭ ve bir kalıntı · مِّمَّا geriye bıraktığından · تَرَكَ · ءَالُ ailesinin · مُوسَىٰ Musa · وَءَالُ ve ailesinin · هَـٰرُونَ Harun · تَحْمِلُهُ taşıdığı · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ ۚ meleklerin · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكَ · لَـَٔايَةًۭ kesin bir alamet vardır · لَّكُمْ sizin için · إِن eğer · كُنتُم iseniz · مُّؤْمِنِينَ inanan kimseler
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِٱلۡجُنُودِ قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ مُبۡتَلِيكُم بِنَهَرࣲ فَمَن شَرِبَ مِنۡهُ فَلَيۡسَ مِنِّي وَمَن لَّمۡ يَطۡعَمۡهُ فَإِنَّهُۥ مِنِّيٓ إِلَّا مَنِ ٱغۡتَرَفَ غُرۡفَةَۢ بِيَدِهِۦۚ فَشَرِبُواْ مِنۡهُ إِلَّا قَلِيلࣰ ا مِّنۡهُمۡۚ فَلَمَّا جَاوَزَهُۥ هُوَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ قَالُواْ لَا طَاقَةَ لَنَا ٱلۡيَوۡمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦۚ قَالَ ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَٰقُواْ ٱللَّهِ كَم مِّن فِئَةࣲ قَلِيلَةٍ غَلَبَتۡ فِئَةࣰ كَثِيرَةَۢ بِإِذۡنِ ٱللَّهِۗ وَٱللَّهُ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ ﴿249﴾
felemmâ feṣale ṭâlûtü bilcünûdi ḳâle inne-llâhe mübtelîküm bineher. femen şeribe minhü feleyse minnî. vemel lem yaṭ`amhü feinnehû minnî illâ meni-gterafe gurfetem biyedih. feşeribû minhü illâ ḳalîlem minhüm. felemmâ câvezehû hüve velleẕîne âmenû me`ahû ḳâlû lâ ṭâḳate lene-lyevme bicâlûte vecünûdih. ḳâle-lleẕîne yeżunnûne ennehüm mülâḳu-llâhi kem min fietin ḳalîletin galebet fieten keŝîratem biiẕni-llâh. vellâhü me`a-ṣṣâbirîn.
249. Tâlût askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir” dedi. İçlerinden pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · فَصَلَ ayrıldığında · طَالُوتُ Talut · بِٱلْجُنُودِ ordularla · قَالَ dedi ki · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · مُبْتَلِيكُم sizi deneyecektir · بِنَهَرٍۢ bir ırmakla · فَمَن kim · شَرِبَ içerse · مِنْهُ ondan · فَلَيْسَ değildir · مِنِّى benden · وَمَن ve kim · لَّمْ ondan tadmazsa · يَطْعَمْهُ · فَإِنَّهُۥ şüphesiz o · مِنِّىٓ bendendir; · إِلَّا dışında · مَنِ kimsenin · ٱغْتَرَفَ avuçlayan · غُرْفَةًۢ bir avuç · بِيَدِهِۦ ۚ eliyle · فَشَرِبُوا۟ hepsi içtiler · مِنْهُ ondan · إِلَّا hariç · قَلِيلًۭا pek azı · مِّنْهُمْ ۚ içlerinden · فَلَمَّا nihayet · جَاوَزَهُۥ (ırmağı) geçince · هُوَ o (Talut) · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden · مَعَهُۥ beraberindekiler · قَالُوا۟ dediler · لَا gücümüz yok · طَاقَةَ · لَنَا bizim · ٱلْيَوْمَ bugün · بِجَالُوتَ Calut'a · وَجُنُودِهِۦ ۚ ve askerlerine karşı · قَالَ dedi · ٱلَّذِينَ kimseler · يَظُنُّونَ kanaat getiren · أَنَّهُم elbette onların · مُّلَـٰقُوا۟ kavuşacaklarına · ٱللَّهِ Allah'a · كَم nice · مِّن topluluk · فِئَةٍۢ · قَلِيلَةٍ az olan · غَلَبَتْ galib gelmiştir · فِئَةًۭ topluluğa · كَثِيرَةًۢ çok olan · بِإِذْنِ izniyle · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · وَٱللَّهُ Allah · مَعَ beraberdir · ٱلصَّـٰبِرِينَ sabredenlerle
وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ قَالُواْ رَبَّنَآ أَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرࣰ ا وَثَبِّتۡ أَقۡدَامَنَا وَٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿250﴾
velemmâ berazû licâlûte vecünûdihî ḳâlû rabbenâ efrig `aleynâ ṣabrav veŝebbit aḳdâmenâ venṣurnâ `ale-lḳavmi-lkâfirîn.
250. Câlût ve askerlerinin karşısına çıkınca da “Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!” diye niyazda bulundular.
Kelime meali
وَلَمَّا ne zaman · بَرَزُوا۟ karşılaşsalar · لِجَالُوتَ Calut · وَجُنُودِهِۦ ve askerleriyle · قَالُوا۟ şöyle dediler · رَبَّنَآ Rabbimiz · أَفْرِغْ dök · عَلَيْنَا üzerimize · صَبْرًۭا sabır · وَثَبِّتْ ve sağlam tut · أَقْدَامَنَا ayaklarımızı · وَٱنصُرْنَا ve bize yardım et · عَلَى karşı · ٱلْقَوْمِ topluluğuna · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler
فَهَزَمُوهُم بِإِذۡنِ ٱللَّهِ وَقَتَلَ دَاوُۥدُ جَالُوتَ وَءَاتَىٰهُ ٱللَّهُ ٱلۡمُلۡكَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَعَلَّمَهُۥ مِمَّا يَشَآءُۗ وَلَوۡلَا دَفۡعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضࣲ لَّفَسَدَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿251﴾
fehezemûhüm biiẕni-llâhi veḳatele dâvûdü câlûte veâtâhü-llâhü-lmülke velḥikmete ve`allemehû mimmâ yeşâ'. velevlâ def`u-llâhi-nnâse ba`ḍahüm biba`ḍil lefesedeti-l'arḍu velâkinne-llâhe ẕû faḍlin `ale-l`âlemîn.
251. Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler, Dâvûd da Câlût’u öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah’ın âlemler için büyük lütufları vardır.
Kelime meali
فَهَزَمُوهُم derken onları bozdular · بِإِذْنِ izniyle · ٱللَّهِ Allah'ın · وَقَتَلَ ve öldürdü · دَاوُۥدُ Davud · جَالُوتَ Calut'u · وَءَاتَىٰهُ ve ona (Davud'a) verdi · ٱللَّهُ Allah · ٱلْمُلْكَ hükümdarlık · وَٱلْحِكْمَةَ ve hikmet · وَعَلَّمَهُۥ ve ona öğretti · مِمَّا şeyleri · يَشَآءُ ۗ dilediği · وَلَوْلَا eğer · دَفْعُ savmasaydı · ٱللَّهِ Allah · ٱلنَّاسَ insanların · بَعْضَهُم bir kısmını · بِبَعْضٍۢ bir kısmıyle · لَّفَسَدَتِ bozulurdu · ٱلْأَرْضُ dünya · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱللَّهَ Allah · ذُو sahibidir · فَضْلٍ lutuf · عَلَى karşı · ٱلْعَـٰلَمِينَ bütün alemlere
تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱللَّهِ نَتۡلُوهَا عَلَيۡكَ بِٱلۡحَقِّۚ وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ﴿252﴾
tilke âyâtü-llâhi netlûhâ `aleyke bilḥaḳḳ. veinneke lemine-lmürselîn.
252. İşte bunlar sana gerçek olarak okumakta olduğumuz Allah’ın âyetleridir ve sen şüphesiz Allah’ın elçilerinden birisin.
Kelime meali
تِلْكَ bunlar · ءَايَـٰتُ ayetleridir · ٱللَّهِ Allah'ın · نَتْلُوهَا okuyoruz (açıklıyoruz) · عَلَيْكَ sana · بِٱلْحَقِّ ۚ hak olarak · وَإِنَّكَ elbette sen · لَمِنَ gönderilenlerdensin · ٱلْمُرْسَلِينَ
۞تِلۡكَ ٱلرُّسُلُ فَضَّلۡنَا بَعۡضَهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲۘ مِّنۡهُم مَّن كَلَّمَ ٱللَّهُۖ وَرَفَعَ بَعۡضَهُمۡ دَرَجَٰتࣲۚ وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَأَيَّدۡنَٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِۗ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا ٱقۡتَتَلَ ٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَٰتُ وَلَٰكِنِ ٱخۡتَلَفُواْ فَمِنۡهُم مَّنۡ ءَامَنَ وَمِنۡهُم مَّن كَفَرَۚ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا ٱقۡتَتَلُواْ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَفۡعَلُ مَا يُرِيدُ ﴿253﴾
tilke-rrusülü feḍḍalnâ ba`ḍahüm `alâ ba`ḍ. minhüm men kelleme-llâhü verafe`a ba`ḍahüm deracât. veâteynâ `îse-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhü birûḥi-lḳudüs. velev şâe-llâhü me-ḳtetele-lleẕîne mim ba`dihim mim ba`di mâ câethümü-lbeyyinâtü velâkini-ḫtelefû feminhüm men âmene veminhüm men kefer. velev şâe-llâhü me-ḳtetelû velâkinne-llâhe yef`alü mâ yürîd.
253. O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.
Kelime meali
۞ تِلْكَ işte o · ٱلرُّسُلُ elçiler ki · فَضَّلْنَا üstün kıldık · بَعْضَهُمْ kimini · عَلَىٰ karşı · بَعْضٍۢ ۘ kimine · مِّنْهُم onlardan · مَّن kimine · كَلَّمَ konuştu · ٱللَّهُ ۖ Allah · وَرَفَعَ ve yükseltti · بَعْضَهُمْ kimini de · دَرَجَـٰتٍۢ ۚ derecelerle · وَءَاتَيْنَا ve verdik · عِيسَى Îsa'ya · ٱبْنَ oğlu · مَرْيَمَ Meryem · ٱلْبَيِّنَـٰتِ açık deliller · وَأَيَّدْنَـٰهُ ve onu destekledik · بِرُوحِ Ruh ile · ٱلْقُدُسِ ۗ Kudüs · وَلَوْ ve eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · مَا öldürmezlerdi · ٱقْتَتَلَ · ٱلَّذِينَ kimseleri (milletleri) · مِنۢ onların arkasından gelen · بَعْدِهِم · مِّنۢ sonra · بَعْدِ · مَا gelmiş olduktan · جَآءَتْهُمُ · ٱلْبَيِّنَـٰتُ açık deliller · وَلَـٰكِنِ fakat · ٱخْتَلَفُوا۟ anlaşmazlığa düştüler · فَمِنْهُم onlardan · مَّنْ kimileri · ءَامَنَ inandı · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّن kimi de · كَفَرَ ۚ inkar etti · وَلَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · مَا birbirlerini öldürmezlerdi · ٱقْتَتَلُوا۟ · وَلَـٰكِنَّ ama · ٱللَّهَ Allah · يَفْعَلُ yapar · مَا şeyi · يُرِيدُ dilediği
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَٰكُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَ يَوۡمࣱ لَّا بَيۡعࣱ فِيهِ وَلَا خُلَّةࣱ وَلَا شَفَٰعَةࣱۗ وَٱلۡكَٰفِرُونَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ﴿254﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû enfiḳû mimmâ razaḳnâküm min ḳabli ey ye'tiye yevmül lâ bey`un fîhi velâ ḫulletüv velâ şefâ`ah. velkâfirûne hümu-żżâlimûn.
254. Ey iman edenler! Alım satım, dostluk ve aracılığın olmadığı bir gün gelip çatmadan Allah’ın size verdiklerinden O’nun için harcama yapın. Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوٓا۟ inanan(lar) · أَنفِقُوا۟ infak edin · مِمَّا size verdiğimiz rızıktan · رَزَقْنَـٰكُم · مِّن önce · قَبْلِ · أَن gelmezden · يَأْتِىَ · يَوْمٌۭ gün · لَّا olmadığı · بَيْعٌۭ alışverişin · فِيهِ içinde · وَلَا ve hiçbir · خُلَّةٌۭ dostluğun · وَلَا ve hiçbir · شَفَـٰعَةٌۭ ۗ şefaatin · وَٱلْكَـٰفِرُونَ ve kafirler · هُمُ ta kendileridir · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimlerin
ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلۡحَيُّ ٱلۡقَيُّومُۚ لَا تَأۡخُذُهُۥ سِنَةࣱ وَلَا نَوۡمࣱۚ لَّهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۗ مَن ذَا ٱلَّذِي يَشۡفَعُ عِندَهُۥٓ إِلَّا بِإِذۡنِهِۦۚ يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيۡءࣲ مِّنۡ عِلۡمِهِۦٓ إِلَّا بِمَا شَآءَۚ وَسِعَ كُرۡسِيُّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۖ وَلَا يَـُٔودُهُۥ حِفۡظُهُمَاۚ وَهُوَ ٱلۡعَلِيُّ ٱلۡعَظِيمُ ﴿255﴾
allâhü lâ ilâhe illâ hû. elḥayyü-lḳayyûm. lâ te'ḫuẕühû sinetüv velâ nevm. lehû mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'arḍ. men ẕe-lleẕî yeşfe`u `indehû illâ biiẕnih. ya`lemü mâ beyne eydîhim vemâ ḫalfehüm. velâ yüḥîṭûne bişey'im min `ilmihî illâ bimâ şâ'. vesi`a kürsiyyühü-ssemâvâti vel'arḍ. velâ yeûdühû ḥifżuhümâ. vehüve-l`aliyyü-l`ażîm.
255. Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah (ki) · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ O'ndan · ٱلْحَىُّ daima diridir · ٱلْقَيُّومُ ۚ koruyup yöneticidir · لَا O'nu tutmaz · تَأْخُذُهُۥ · سِنَةٌۭ ne bir uyuklama · وَلَا ve ne de · نَوْمٌۭ ۚ bir uyku · لَّهُۥ O'nundur · مَا ne · فِى varsa · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerde · وَمَا ve ne · فِى varsa · ٱلْأَرْضِ ۗ yerde · مَن kimdir · ذَا ki · ٱلَّذِى · يَشْفَعُ şefaat edebilir · عِندَهُۥٓ kendisinin katında · إِلَّا dışında · بِإِذْنِهِۦ ۚ O'nun izni · يَعْلَمُ bilir · مَا olanı · بَيْنَ onların önünde · أَيْدِيهِمْ · وَمَا ve olanı · خَلْفَهُمْ ۖ arkalarında · وَلَا kavrayamazlar · يُحِيطُونَ · بِشَىْءٍۢ hiçbir şey · مِّنْ O'nun ilminden · عِلْمِهِۦٓ · إِلَّا dışında · بِمَا şeyler · شَآءَ ۚ dilediği · وَسِعَ kaplamıştır · كُرْسِيُّهُ O'nun Kürsüsü · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ۖ ve yeri · وَلَا O'na ağır gelmez · يَـُٔودُهُۥ · حِفْظُهُمَا ۚ onları koru(yup gözet)mek · وَهُوَ O · ٱلْعَلِىُّ yücedir · ٱلْعَظِيمُ büyüktür
لَآ إِكۡرَاهَ فِي ٱلدِّينِۖ قَد تَّبَيَّنَ ٱلرُّشۡدُ مِنَ ٱلۡغَيِّۚ فَمَن يَكۡفُرۡ بِٱلطَّٰغُوتِ وَيُؤۡمِنۢ بِٱللَّهِ فَقَدِ ٱسۡتَمۡسَكَ بِٱلۡعُرۡوَةِ ٱلۡوُثۡقَىٰ لَا ٱنفِصَامَ لَهَاۗ وَٱللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿256﴾
lâ ikrâhe fi-ddîni ḳat tebeyyene-rruşdü mine-lgayy. femey yekfür biṭṭâgûti veyü'mim billâhi feḳadi-stemseke bil`urveti-lvuŝḳâ. le-nfiṣâme lehâ. vellâhü semî`un `alîm.
256. Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.
Kelime meali
لَآ yoktur · إِكْرَاهَ zorlama · فِى Dinde · ٱلدِّينِ ۖ · قَد elbette · تَّبَيَّنَ seçilip belli olmuştur · ٱلرُّشْدُ doğruluk · مِنَ sapıklıktan · ٱلْغَىِّ ۚ · فَمَن kim · يَكْفُرْ inkar eder · بِٱلطَّـٰغُوتِ tağut (şeytan)ı · وَيُؤْمِنۢ ve inanırsa · بِٱللَّهِ Allah'a · فَقَدِ muhakkak ki o · ٱسْتَمْسَكَ yapışmıştır · بِٱلْعُرْوَةِ bir kulpa · ٱلْوُثْقَىٰ sağlam · لَا kopmayan · ٱنفِصَامَ · لَهَا ۗ Allah · وَٱللَّهُ · سَمِيعٌ işitendir · عَلِيمٌ bilendir
ٱللَّهُ وَلِيُّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ يُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَوۡلِيَآؤُهُمُ ٱلطَّٰغُوتُ يُخۡرِجُونَهُم مِّنَ ٱلنُّورِ إِلَى ٱلظُّلُمَٰتِۗ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿257﴾
allâhü veliyyü-lleẕîne âmenû yuḫricühüm mine-żżulümâti ile-nnûr. velleẕîne keferû evliyâühümu-ṭṭâgûtü yuḫricûnehüm mine-nnûri ile-żżulümât. ülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
257. Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. İşte bunlar ateşliklerdir, bunlar orada devamlı kalıcıdırlar.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah · وَلِىُّ dostudur · ٱلَّذِينَ kimselerin · ءَامَنُوا۟ inananların · يُخْرِجُهُم onları çıkarır · مِّنَ karanlıklardan · ٱلظُّلُمَـٰتِ · إِلَى aydınlığa · ٱلنُّورِ ۖ · وَٱلَّذِينَ kimselerin · كَفَرُوٓا۟ inkar eden · أَوْلِيَآؤُهُمُ dostları da · ٱلطَّـٰغُوتُ tağuttur · يُخْرِجُونَهُم (O da) onları çıkarır · مِّنَ aydınlıktan · ٱلنُّورِ · إِلَى karanlıklara · ٱلظُّلُمَـٰتِ ۗ · أُو۟لَـٰٓئِكَ İşte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır
أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِي حَآجَّ إِبۡرَٰهِـۧمَ فِي رَبِّهِۦٓ أَنۡ ءَاتَىٰهُ ٱللَّهُ ٱلۡمُلۡكَ إِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِـۧمُ رَبِّيَ ٱلَّذِي يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا۠ أُحۡيِۦ وَأُمِيتُۖ قَالَ إِبۡرَٰهِـۧمُ فَإِنَّ ٱللَّهَ يَأۡتِي بِٱلشَّمۡسِ مِنَ ٱلۡمَشۡرِقِ فَأۡتِ بِهَا مِنَ ٱلۡمَغۡرِبِ فَبُهِتَ ٱلَّذِي كَفَرَۗ وَٱللَّهُ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿258﴾
elem tera ile-lleẕî ḥâcce ibrâhîme fî rabbihî en âtâhü-llâhü-lmülk. iẕ ḳâle ibrâhîmü rabbiye-lleẕî yuḥyî veyümîtü ḳâle ene uḥyî veümît. ḳâle ibrâhîmü feinne-llâhe ye'tî bişşemsi mine-lmeşriḳi fe'ti bihâ mine-lmagribi febühite-lleẕî kefer. vellâhü lâ yehdi-lḳavme-żżâlimîn.
258. Allah’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zalimler topluluğuna rehberlik etmez.
Kelime meali
أَلَمْ görmedin mi? · تَرَ · إِلَى kimseyi · ٱلَّذِى · حَآجَّ tartışan · إِبْرَٰهِـۧمَ İbrahim'le · فِى hakkında · رَبِّهِۦٓ Rabbi · أَنْ diye · ءَاتَىٰهُ kendisine verdi · ٱللَّهُ Allah · ٱلْمُلْكَ hükümdarlık · إِذْ zaman · قَالَ dediği · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · رَبِّىَ benim Rabbim · ٱلَّذِى ki · يُحْىِۦ yaşatır · وَيُمِيتُ ve öldürür · قَالَ dedi · أَنَا۠ ben de · أُحْىِۦ yaşatır · وَأُمِيتُ ۖ ve öldürürüm · قَالَ dedi ki · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَأْتِى getirir · بِٱلشَّمْسِ güneşi · مِنَ doğudan · ٱلْمَشْرِقِ · فَأْتِ sen de getir · بِهَا onu · مِنَ batıdan · ٱلْمَغْرِبِ · فَبُهِتَ şaşırıp kaldı · ٱلَّذِى kimse (o adam) · كَفَرَ ۗ inkar eden · وَٱللَّهُ Allah · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِى · ٱلْقَوْمَ toplumu · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim
أَوۡ كَٱلَّذِي مَرَّ عَلَىٰ قَرۡيَةࣲ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّىٰ يُحۡيِۦ هَٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ فَأَمَاتَهُ ٱللَّهُ مِاْئَةَ عَامࣲ ثُمَّ بَعَثَهُۥۖ قَالَ كَمۡ لَبِثۡتَۖ قَالَ لَبِثۡتُ يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمࣲۖ قَالَ بَل لَّبِثۡتَ مِاْئَةَ عَامࣲ فَٱنظُرۡ إِلَىٰ طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمۡ يَتَسَنَّهۡۖ وَٱنظُرۡ إِلَىٰ حِمَارِكَ وَلِنَجۡعَلَكَ ءَايَةࣰ لِّلنَّاسِۖ وَٱنظُرۡ إِلَى ٱلۡعِظَامِ كَيۡفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكۡسُوهَا لَحۡمࣰ اۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۥ قَالَ أَعۡلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ ﴿259﴾
ev kelleẕî merra `alâ ḳaryetiv vehiye ḫâviyetün `alâ `urûşihâ. ḳâle ennâ yuḥyî hâẕihi-llâhü ba`de mevtihâ. feemâtehü-llâhü miete `âmin ŝümme be`aŝeh. ḳâle kem lebiŝt. ḳâle lebiŝtü yevmen ev ba`ḍa yevm. ḳâle bel lebiŝte miete `âmin fenżur ilâ ṭa`âmike veşerâbike lem yetesenneh. venżur ilâ ḥimârike velinec`aleke âyetel linnâsi venżur ile-l`iżâmi keyfe nünşizühâ ŝümme neksûhâ laḥmâ. felemmâ tebeyyene lehû ḳâle a`lemü enne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.
259. Yahut evlerinin çatıları çöküp üzerine duvarları yıkılarak harap olmuş, ıssız bir kasabaya uğrayan kimsenin durumu gibi. Bu kişinin, “Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?” demesi üzerine Allah onu yüzyıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın” diye sordu. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah “Hayır, yüzyıl kaldın. Anlamak için yiyeceğine içeceğine bak, henüz değişmemiş; eşeğine bak, -seni insanlara bir işaret kılmamız için- ve kemiklere bak, onları nasıl düzeltiyor ve üzerini etle kaplıyoruz” buyurdu. Artık o adam için durum açıkça ortaya çıkınca, “Biliyorum ki Allah kesinlikle her şeye kadirdir” dedi.
Kelime meali
أَوْ yahut · كَٱلَّذِى şu kimse gibi ki · مَرَّ uğramıştı · عَلَىٰ bir kasabaya · قَرْيَةٍۢ · وَهِىَ o kimse · خَاوِيَةٌ (duvarları) yığılmış · عَلَىٰ üstüne · عُرُوشِهَا çatıları · قَالَ dedi ki · أَنَّىٰ nasıl · يُحْىِۦ diriltecek · هَـٰذِهِ bunu · ٱللَّهُ Allah · بَعْدَ sonra · مَوْتِهَا ۖ öldükten · فَأَمَاتَهُ kendisini öldürüp · ٱللَّهُ Allah (da) · مِا۟ئَةَ yüz · عَامٍۢ sene · ثُمَّ sonra · بَعَثَهُۥ ۖ diriltti · قَالَ dedi · كَمْ ne kadar · لَبِثْتَ ۖ kaldın · قَالَ dedi · لَبِثْتُ kaldım · يَوْمًا bir gün · أَوْ ya da · بَعْضَ birazı (kadar) · يَوْمٍۢ ۖ bir günün · قَالَ (Allah) dedi · بَل bilakis · لَّبِثْتَ kaldın · مِا۟ئَةَ yüz · عَامٍۢ yıl · فَٱنظُرْ bak · إِلَىٰ yiyeceğine · طَعَامِكَ · وَشَرَابِكَ ve içeceğine · لَمْ bozulmamış · يَتَسَنَّهْ ۖ · وَٱنظُرْ ve bak · إِلَىٰ eşeğine · حِمَارِكَ · وَلِنَجْعَلَكَ seni kılalım diye · ءَايَةًۭ bir ibret · لِّلنَّاسِ ۖ insanlar için · وَٱنظُرْ ve bak · إِلَى kemiklere · ٱلْعِظَامِ · كَيْفَ nasıl · نُنشِزُهَا onları birbiri üstüne koyuyor · ثُمَّ sonra · نَكْسُوهَا onlara giydiriyoruz · لَحْمًۭا ۚ et · فَلَمَّا bu işler · تَبَيَّنَ açıkça belli olunca · لَهُۥ ona · قَالَ dedi ki · أَعْلَمُ biliyorum ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَلَىٰ her şeye · كُلِّ · شَىْءٍۢ · قَدِيرٌۭ kadirdir
وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِـۧمُ رَبِّ أَرِنِي كَيۡفَ تُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰۖ قَالَ أَوَلَمۡ تُؤۡمِنۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَٰكِن لِّيَطۡمَئِنَّ قَلۡبِيۖ قَالَ فَخُذۡ أَرۡبَعَةࣰ مِّنَ ٱلطَّيۡرِ فَصُرۡهُنَّ إِلَيۡكَ ثُمَّ ٱجۡعَلۡ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلࣲ مِّنۡهُنَّ جُزۡءࣰ ا ثُمَّ ٱدۡعُهُنَّ يَأۡتِينَكَ سَعۡيࣰ اۚ وَٱعۡلَمۡ أَنَّ ٱللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمࣱ ﴿260﴾
veiẕ ḳâle ibrâhîmü rabbi erinî keyfe tuḥyi-lmevtâ. ḳâle evelem tü'min. ḳâle belâ velâkil liyaṭmeinne ḳalbî. ḳâle feḫuẕ erbe`atem mine-ṭṭayri feṣurhünne ileyke ŝümme-c`al `alâ külli cebelim minhünne cüz'en ŝümme-d`uhünne ye'tîneke sa`yâ. va`lem enne-llâhe `azîzün ḥakîm.
260. İbrâhim “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince, rabbi “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. O “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye” cevabını verdi. Rabbi “Kuşlardan dört tane al, onları kendine alıştır, sonra (parçalayıp) her bir tepeye onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler ve şunu bil ki, Allah hep galiptir ve hikmet sahibidir” buyurdu.
Kelime meali
وَإِذْ ve bir zaman · قَالَ demişti · إِبْرَٰهِـۧمُ İbrahim · رَبِّ Rabbim · أَرِنِى bana göster · كَيْفَ nasıl · تُحْىِ dirilttiğini · ٱلْمَوْتَىٰ ۖ ölüleri · قَالَ (Allah) dedi · أَوَلَمْ yoksa · تُؤْمِن ۖ inanmadın mı · قَالَ (İbrahim) dedi ki · بَلَىٰ Hayır (inandım) · وَلَـٰكِن fakat · لِّيَطْمَئِنَّ tatmin olması için · قَلْبِى ۖ kalbimin · قَالَ dedi · فَخُذْ o halde tut · أَرْبَعَةًۭ dördünü · مِّنَ kuşlardan · ٱلطَّيْرِ · فَصُرْهُنَّ onları alıştır · إِلَيْكَ kendine · ثُمَّ sonra · ٱجْعَلْ koy · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · جَبَلٍۢ dağın · مِّنْهُنَّ onlardan · جُزْءًۭا bir parça · ثُمَّ sonra · ٱدْعُهُنَّ onları (kendine) çağır · يَأْتِينَكَ sana gelecekler · سَعْيًۭا ۚ koşarak · وَٱعْلَمْ bil ki · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَزِيزٌ daima üstün · حَكِيمٌۭ hüküm ve hikmet sahibidir
مَّثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُمۡ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنۢبَتَتۡ سَبۡعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنۢبُلَةࣲ مِّاْئَةُ حَبَّةࣲۗ وَٱللَّهُ يُضَٰعِفُ لِمَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ ﴿261﴾
meŝelü-lleẕîne yünfiḳûne emvâlehüm fî sebîli-llâhi kemeŝeli ḥabbetin embetet seb`a senâbile fî külli sümbületim mietü ḥabbeh. vellâhü yüḍâ`ifü limey yeşâ'. vellâhü vâsi`un `alîm.
261. Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
مَّثَلُ durumu · ٱلَّذِينَ kimselerin · يُنفِقُونَ infak edenler(in) · أَمْوَٰلَهُمْ mallarını · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · كَمَثَلِ durumu gibidir · حَبَّةٍ bir tohumun · أَنۢبَتَتْ veren · سَبْعَ yedi · سَنَابِلَ başak · فِى her · كُلِّ · سُنۢبُلَةٍۢ başağında · مِّا۟ئَةُ yüz · حَبَّةٍۢ ۗ tohum · وَٱللَّهُ Allah · يُضَـٰعِفُ kat kat verir · لِمَن kimseye · يَشَآءُ ۗ dilediği · وَٱللَّهُ Allah(ın) · وَٰسِعٌ (lutfu) geniştir · عَلِيمٌ (O) bilendir
ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُمۡ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ ثُمَّ لَا يُتۡبِعُونَ مَآ أَنفَقُواْ مَنࣰّ ا وَلَآ أَذࣰ ى لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿262﴾
elleẕîne yünfiḳûne emvâlehüm fî sebîli-llâhi ŝümme lâ yütbi`ûne mâ enfeḳû mennev velâ eẕel lehüm ecruhüm `inde rabbihim. velâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
262. Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının arkasından başa kakıp incitmeyenler için rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · يُنفِقُونَ infak eden · أَمْوَٰلَهُمْ mallarını · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · ثُمَّ sonra · لَا ardından · يُتْبِعُونَ · مَآ şeyleri · أَنفَقُوا۟ verdikleri · مَنًّۭا başa kakmayan · وَلَآ ve eziyet etmeyenlerin · أَذًۭى ۙ · لَّهُمْ vardır · أَجْرُهُمْ ödülleri · عِندَ katında · رَبِّهِمْ Rableri · وَلَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve onlar · هُمْ · يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir
۞قَوۡلࣱ مَّعۡرُوفࣱ وَمَغۡفِرَةٌ خَيۡرࣱ مِّن صَدَقَةࣲ يَتۡبَعُهَآ أَذࣰ ىۗ وَٱللَّهُ غَنِيٌّ حَلِيمࣱ ﴿263﴾
ḳavlüm ma`rûfüv vemagfiratün ḫayrum min ṣadeḳatiy yetbe`uhâ eẕâ. vellâhü ganiyyün ḥalîm.
263. İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.
Kelime meali
۞ قَوْلٌۭ bir söz (söylemek) · مَّعْرُوفٌۭ güzel · وَمَغْفِرَةٌ ve affetmek · خَيْرٌۭ iyidir · مِّن sadakadan · صَدَقَةٍۢ · يَتْبَعُهَآ peşinden gelen · أَذًۭى ۗ eziyet · وَٱللَّهُ Allah · غَنِىٌّ zengindir · حَلِيمٌۭ halimdir
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَا تُبۡطِلُواْ صَدَقَٰتِكُم بِٱلۡمَنِّ وَٱلۡأَذَىٰ كَٱلَّذِي يُنفِقُ مَالَهُۥ رِئَآءَ ٱلنَّاسِ وَلَا يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِۖ فَمَثَلُهُۥ كَمَثَلِ صَفۡوَانٍ عَلَيۡهِ تُرَابࣱ فَأَصَابَهُۥ وَابِلࣱ فَتَرَكَهُۥ صَلۡدࣰ اۖ لَّا يَقۡدِرُونَ عَلَىٰ شَيۡءࣲ مِّمَّا كَسَبُواْۗ وَٱللَّهُ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿264﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû lâ tübṭilû ṣadeḳâtiküm bilmenni vel'eẕâ kelleẕî yünfiḳu mâlehû riâe-nnâsi velâ yü'minü billâhi velyevmi-l'âḫir. femeŝelühû kemeŝeli ṣafvânin `aleyhi türâbün feeṣâbehû vâbilün feterakehû ṣaldâ. lâ yaḳdirûne `alâ şey'im mimmâ kesebû. vellâhü lâ yehdi-lḳavme-lkâfirîn.
264. Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman edenler · لَا boşa çıkarmayın · تُبْطِلُوا۟ · صَدَقَـٰتِكُم sadakalarınızı · بِٱلْمَنِّ başa kakmakla · وَٱلْأَذَىٰ ve eziyet etmekle · كَٱلَّذِى gibi · يُنفِقُ infak eden · مَالَهُۥ malını · رِئَآءَ gösteriş için · ٱلنَّاسِ insanlara · وَلَا inanmayan · يُؤْمِنُ · بِٱللَّهِ Allah'a · وَٱلْيَوْمِ ve gününe · ٱلْـَٔاخِرِ ۖ ahiret · فَمَثَلُهُۥ öylesinin durumu · كَمَثَلِ benzer ki · صَفْوَانٍ şu kayaya · عَلَيْهِ üzerinde bulunan · تُرَابٌۭ toprak · فَأَصَابَهُۥ ona isabet etttiğinde · وَابِلٌۭ bir sağnak (yağmur) · فَتَرَكَهُۥ onu bırakır · صَلْدًۭا ۖ sert bir taş halinde · لَّا (Böyleleri) elde edemezler · يَقْدِرُونَ · عَلَىٰ hiçbir · شَىْءٍۢ şey · مِّمَّا şeylerden · كَسَبُوا۟ ۗ kazandıkları · وَٱللَّهُ Allah · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِى · ٱلْقَوْمَ toplumunu · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler
وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُمُ ٱبۡتِغَآءَ مَرۡضَاتِ ٱللَّهِ وَتَثۡبِيتࣰ ا مِّنۡ أَنفُسِهِمۡ كَمَثَلِ جَنَّةِۭ بِرَبۡوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلࣱ فَـَٔاتَتۡ أُكُلَهَا ضِعۡفَيۡنِ فَإِن لَّمۡ يُصِبۡهَا وَابِلࣱ فَطَلࣱّۗ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿265﴾
vemeŝelü-lleẕîne yünfiḳûne emvâlehümü-btigâe merḍâti-llâhi veteŝbîtem min enfüsihim kemeŝeli cennetim birabvetin eṣâbehâ vâbilün feâtet ükülehâ ḍi`feyn. feil lem yüṣibhâ vâbilün feṭall. vellâhü bimâ ta`melûne beṣîr.
265. Mallarını Allah rızasını dileyerek ve içlerinden gelerek harcayanların misali ise tatlı bir yamaçta bulunan, üzerine bolca yağmur yağan, bu sebeple ürününü iki misli veren bir bahçedir; şayet sağanak yağmazsa incecik yağar. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir.
Kelime meali
وَمَثَلُ durumu da · ٱلَّذِينَ kimselerin · يُنفِقُونَ infak eden · أَمْوَٰلَهُمُ mallarını · ٱبْتِغَآءَ kazanmak · مَرْضَاتِ rızasını · ٱللَّهِ Allah'ın · وَتَثْبِيتًۭا ve kökleştirmek için · مِّنْ kendilerindekini (imanı) · أَنفُسِهِمْ · كَمَثَلِ benzer · جَنَّةٍۭ bir bahçeye · بِرَبْوَةٍ tepe üzerinde bulunan · أَصَابَهَا değince · وَابِلٌۭ bol yağmur · فَـَٔاتَتْ veren · أُكُلَهَا ürününü · ضِعْفَيْنِ iki kat · فَإِن eğer · لَّمْ değmese bile · يُصِبْهَا · وَابِلٌۭ yağmur · فَطَلٌّۭ ۗ çisinti olur · وَٱللَّهُ Allah · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · بَصِيرٌ görmektedir
أَيَوَدُّ أَحَدُكُمۡ أَن تَكُونَ لَهُۥ جَنَّةࣱ مِّن نَّخِيلࣲ وَأَعۡنَابࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ لَهُۥ فِيهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ وَأَصَابَهُ ٱلۡكِبَرُ وَلَهُۥ ذُرِّيَّةࣱ ضُعَفَآءُ فَأَصَابَهَآ إِعۡصَارࣱ فِيهِ نَارࣱ فَٱحۡتَرَقَتۡۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمُ ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّكُمۡ تَتَفَكَّرُونَ ﴿266﴾
eyeveddü eḥadüküm en tekûne lehû cennetüm min neḫîliv vea`nâbin tecrî min taḥtihe-l'enhâru lehû fîhâ min külli-ŝŝemerâti veeṣâbehü-lkiberu velehû ẕürriyyetün ḍu`afâ'. feeṣâbehâ i`ṣârun fîhi nârun faḥteraḳat. keẕâlike yübeyyinü-llâhü lekümü-l'âyâti le`alleküm tetefekkerûn.
266. Sizden biri arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, içinde ırmaklar akan ve kendisi için orada her çeşit meyvenin bulunduğu bir bahçesi olsun da bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! Düşünesiniz diye Allah önünüze açık işaretler koyuyor.
Kelime meali
أَيَوَدُّ ister mi ki? · أَحَدُكُمْ biriniz · أَن olmasını · تَكُونَ · لَهُۥ kendisinin · جَنَّةٌۭ bir bahçesi · مِّن hurmalardan · نَّخِيلٍۢ · وَأَعْنَابٍۢ ve üzümler(den) · تَجْرِى akan · مِن altından · تَحْتِهَا · ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar · لَهُۥ bulunan · فِيهَا içinde · مِن her çeşit · كُلِّ · ٱلثَّمَرَٰتِ meyvası · وَأَصَابَهُ ve kendisine geldiğinde · ٱلْكِبَرُ ihtiyarlık · وَلَهُۥ ve onun · ذُرِّيَّةٌۭ ve çocuklarının bulunduğu · ضُعَفَآءُ aciz · فَأَصَابَهَآ isabet etsin · إِعْصَارٌۭ birden bir kasırga · فِيهِ onlara · نَارٌۭ ateşli · فَٱحْتَرَقَتْ ۗ yakıp kül etsin · كَذَٰلِكَ böylece · يُبَيِّنُ açıklıyor · ٱللَّهُ Allah · لَكُمُ size · ٱلْـَٔايَـٰتِ ayetleri · لَعَلَّكُمْ umulurki · تَتَفَكَّرُونَ düşünürsünüz
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا كَسَبۡتُمۡ وَمِمَّآ أَخۡرَجۡنَا لَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِۖ وَلَا تَيَمَّمُواْ ٱلۡخَبِيثَ مِنۡهُ تُنفِقُونَ وَلَسۡتُم بِـَٔاخِذِيهِ إِلَّآ أَن تُغۡمِضُواْ فِيهِۚ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ ﴿267﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû enfiḳû min ṭayyibâti mâ kesebtüm vemimmâ aḫracnâ leküm mine-l'arḍ. velâ teyemmemü-lḫabîŝe minhü tünfiḳûne velestüm biâḫiẕîhi illâ en tugmiḍû fîh. va`lemû enne-llâhe ganiyyün ḥamîd.
267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin. Kendinizin ancak içiniz çekmeye çekmeye alabileceğiniz âdi şeyleri hayır diye vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, bütün iyilik ve güzellikler O’na mahsustur.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا Ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوٓا۟ iman eden(ler) · أَنفِقُوا۟ infak edin · مِن iyilerinden · طَيِّبَـٰتِ · مَا şeylerin · كَسَبْتُمْ kazandıklarınız · وَمِمَّآ ve şeylerden · أَخْرَجْنَا çıkardığımız · لَكُم sizin için · مِّنَ yerden · ٱلْأَرْضِ ۖ · وَلَا kalkışmayın · تَيَمَّمُوا۟ · ٱلْخَبِيثَ kötü şeyleri · مِنْهُ sadaka vermeye · تُنفِقُونَ kendinize alamayacağınız · وَلَسْتُم · بِـَٔاخِذِيهِ başka şekilde · إِلَّآ göz yummadan · أَن · تُغْمِضُوا۟ ondan · فِيهِ ۚ bilin ki · وَٱعْلَمُوٓا۟ şüphesiz · أَنَّ Allah · ٱللَّهَ zengindir · غَنِىٌّ övülmüştür · حَمِيدٌ
ٱلشَّيۡطَٰنُ يَعِدُكُمُ ٱلۡفَقۡرَ وَيَأۡمُرُكُم بِٱلۡفَحۡشَآءِۖ وَٱللَّهُ يَعِدُكُم مَّغۡفِرَةࣰ مِّنۡهُ وَفَضۡلࣰ اۗ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمࣱ ﴿268﴾
eşşeyṭânü ye`idükümü-lfaḳra veye'müruküm bilfaḥşâ'. vellâhü ye`idüküm magfiratem minhü vefaḍlâ. vellâhü vâsi`un `alîm.
268. Şeytan içinize yoksulluk korkusu düşürür ve çirkin şeyler yapmanızı emreder. Allah ise kendinden bir bağışlama ve lütuf sözü vermektedir. Allah her şeyi kuşatmakta ve her şeyi bilmektedir.
Kelime meali
ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · يَعِدُكُمُ size vaad eder · ٱلْفَقْرَ fakirliği · وَيَأْمُرُكُم ve size emreder · بِٱلْفَحْشَآءِ ۖ çirkin şeyleri yapmayı · وَٱللَّهُ Allah ise · يَعِدُكُم size va'adediyor · مَّغْفِرَةًۭ bağışlama · مِّنْهُ kendi tarafından · وَفَضْلًۭا ۗ ve lutuf · وَٱللَّهُ şüphesiz Allah'ın · وَٰسِعٌ (lutfu) geniştir · عَلِيمٌۭ (O) bilendir
يُؤۡتِي ٱلۡحِكۡمَةَ مَن يَشَآءُۚ وَمَن يُؤۡتَ ٱلۡحِكۡمَةَ فَقَدۡ أُوتِيَ خَيۡرࣰ ا كَثِيرࣰ اۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّآ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ﴿269﴾
yü'ti-lḥikmete mey yeşâ'. vemey yü'te-lḥikmete feḳad ûtiye ḫayran keŝîâ. vemâ yeẕẕekkeru illâ ülü-l'elbâb.
269. O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.
Kelime meali
يُؤْتِى verir · ٱلْحِكْمَةَ Hikmeti · مَن kimseye · يَشَآءُ ۚ dilediği · وَمَن ve kimse · يُؤْتَ verilen · ٱلْحِكْمَةَ Hikmet · فَقَدْ elbette · أُوتِىَ verilmiştir · خَيْرًۭا hayır · كَثِيرًۭا ۗ çok · وَمَا bunu anlamaz · يَذَّكَّرُ · إِلَّآ başkası · أُو۟لُوا۟ sahiplerinden · ٱلْأَلْبَـٰبِ akıl
وَمَآ أَنفَقۡتُم مِّن نَّفَقَةٍ أَوۡ نَذَرۡتُم مِّن نَّذۡرࣲ فَإِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُهُۥۗ وَمَا لِلظَّٰلِمِينَ مِنۡ أَنصَارٍ ﴿270﴾
vemâ enfaḳtüm min nefeḳatin ev neẕertüm min neẕrin feinne-llâhe ya`lemüh. vemâ liżżâlimîne min enṣâr.
270. Siz hangi hayrı yapsanız ve hangi adakta bulunsanız şüphesiz onu Allah bilir. Zalimlerin ise (gerçek ve samimi) yardımcıları yoktur.
Kelime meali
وَمَآ ve ne · أَنفَقْتُم infak ederseniz · مِّن nafaka olarak · نَّفَقَةٍ · أَوْ veya · نَذَرْتُم (ne) adarsanız · مِّن adak olarak · نَّذْرٍۢ · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُهُۥ ۗ onu bilir · وَمَا yoktur · لِلظَّـٰلِمِينَ zalimler için · مِنْ hiçbir · أَنصَارٍ yardımcı
إِن تُبۡدُواْ ٱلصَّدَقَٰتِ فَنِعِمَّا هِيَۖ وَإِن تُخۡفُوهَا وَتُؤۡتُوهَا ٱلۡفُقَرَآءَ فَهُوَ خَيۡرࣱ لَّكُمۡۚ وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّـَٔاتِكُمۡۗ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرࣱ ﴿271﴾
in tübdu-ṣṣadeḳâti feni`immâ hî. vein tuḫfûhâ vetü'tûhe-lfüḳarâe fehüve ḫayrul leküm. veyükeffiru `anküm min seyyiâtiküm. vellâhü bimâ ta`melûne ḫabîr.
271. Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Kelime meali
إِن eğer · تُبْدُوا۟ açıktan verirseniz · ٱلصَّدَقَـٰتِ sadakaları · فَنِعِمَّا ne güzeldir · هِىَ ۖ bu · وَإِن eğer · تُخْفُوهَا onları gizler · وَتُؤْتُوهَا ve verirseniz · ٱلْفُقَرَآءَ fakirlere · فَهُوَ bu · خَيْرٌۭ daha iyidir · لَّكُمْ ۚ sizin için · وَيُكَفِّرُ ve kapatır · عَنكُم sizden · مِّن bir kısmını · سَيِّـَٔاتِكُمْ ۗ günahlarınızın · وَٱللَّهُ Allah · بِمَا şeylerden · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · خَبِيرٌۭ haberdardır
۞لَّيۡسَ عَلَيۡكَ هُدَىٰهُمۡ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَهۡدِي مَن يَشَآءُۗ وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرࣲ فَلِأَنفُسِكُمۡۚ وَمَا تُنفِقُونَ إِلَّا ٱبۡتِغَآءَ وَجۡهِ ٱللَّهِۚ وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرࣲ يُوَفَّ إِلَيۡكُمۡ وَأَنتُمۡ لَا تُظۡلَمُونَ ﴿272﴾
leyse `aleyke hüdâhüm velâkinne-llâhe yehdî mey yeşâ'. vemâ tünfiḳû min ḫayrin felienfüsiküm. vemâ tünfiḳûne ille-btigâe vechi-llâh. vemâ tünfiḳû min ḫayriy yüveffe ileyküm veentüm lâ tużlemûn.
272. Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır için yaptığınız her harcama kendiniz içindir. Verdiklerinizi ancak Allah rızası için verirsiniz. Hayır için yaptığınız her harcamanın karşılığını da hiçbir haksızlığa uğramaksızın tam olarak alacaksınız.
Kelime meali
۞ لَّيْسَ değildir · عَلَيْكَ senin üzerine · هُدَىٰهُمْ onları hidayet etmek · وَلَـٰكِنَّ fakat · ٱللَّهَ Allah'tır · يَهْدِى doğru yola ileten · مَن kimseyi · يَشَآءُ ۗ dilediği · وَمَا verdiğiniz · تُنفِقُوا۟ · مِنْ her · خَيْرٍۢ hayır · فَلِأَنفُسِكُمْ ۚ kendiniz içindir · وَمَا infak edemezsiniz · تُنفِقُونَ · إِلَّا dışında · ٱبْتِغَآءَ kazanmak için · وَجْهِ (yüzü) rızasını · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · وَمَا ve ne · تُنفِقُوا۟ verseniz · مِنْ hayırdan · خَيْرٍۢ · يُوَفَّ tastamam verilir · إِلَيْكُمْ size · وَأَنتُمْ ve siz · لَا asla · تُظْلَمُونَ zulmedilmezsiniz
لِلۡفُقَرَآءِ ٱلَّذِينَ أُحۡصِرُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ لَا يَسۡتَطِيعُونَ ضَرۡبࣰ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ يَحۡسَبُهُمُ ٱلۡجَاهِلُ أَغۡنِيَآءَ مِنَ ٱلتَّعَفُّفِ تَعۡرِفُهُم بِسِيمَٰهُمۡ لَا يَسۡـَٔلُونَ ٱلنَّاسَ إِلۡحَافࣰ اۗ وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرࣲ فَإِنَّ ٱللَّهَ بِهِۦ عَلِيمٌ ﴿273﴾
lilfüḳarâi-lleẕîne uḥṣirû fî sebîli-llâhi lâ yesteṭî`ûne ḍarben fi-l'arḍ. yaḥsebühümü-lcâhilü agniyâe mine-tte`affüf. ta`rifühüm bisîmâhüm. lâ yes'elûne-nnâse ilḥâfâ. vemâ tünfiḳû min ḫayrin feinne-llâhe bihî `alîm.
273. Kendilerini Allah yoluna adadıklarından seyahat ve ticarete imkân bulamayan yoksullara verin. Yoksulluklarını gizli tuttukları için bilmeyen onları zengin sanır. Kendilerini simalarından tanırsın. Onlar insanlara asla el açmazlar. Hayır için yaptığınız her harcamayı Allah hakkıyla bilmektedir.
Kelime meali
لِلْفُقَرَآءِ (Sadakalar) fakirler içindir · ٱلَّذِينَ kimseler (için) · أُحْصِرُوا۟ kapanıp kalan · فِى yolunda · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah · لَا yoktur · يَسْتَطِيعُونَ güçleri · ضَرْبًۭا gezmeye · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · يَحْسَبُهُمُ onları sanırlar · ٱلْجَاهِلُ bilmeyenler · أَغْنِيَآءَ zengin · مِنَ dolayı · ٱلتَّعَفُّفِ utangaçlıklarından · تَعْرِفُهُم onları tanırsın · بِسِيمَـٰهُمْ simalarından · لَا istemezler · يَسْـَٔلُونَ · ٱلنَّاسَ insanlardan · إِلْحَافًۭا ۗ ısrarla · وَمَا ne varsa · تُنفِقُوا۟ yaptığınız · مِنْ hayırdan; · خَيْرٍۢ · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بِهِۦ onu · عَلِيمٌ bilir
ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٰلَهُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ سِرࣰّ ا وَعَلَانِيَةࣰ فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿274﴾
elleẕîne yünfiḳûne emvâlehüm billeyli vennehâri sirrav ve`alâniyeten felehüm ecruhüm `inde rabbihim. velâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak hayra sarf edenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne korku olacak ne de üzüleceklerdir.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ o kimseler ki · يُنفِقُونَ infak edenler · أَمْوَٰلَهُم mallarını · بِٱلَّيْلِ gece · وَٱلنَّهَارِ ve gündüz · سِرًّۭا gizli · وَعَلَانِيَةًۭ ve açık · فَلَهُمْ vardır · أَجْرُهُمْ ödülü · عِندَ yanında · رَبِّهِمْ Rableri · وَلَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve onlar · هُمْ · يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir
ٱلَّذِينَ يَأۡكُلُونَ ٱلرِّبَوٰاْ لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ ٱلَّذِي يَتَخَبَّطُهُ ٱلشَّيۡطَٰنُ مِنَ ٱلۡمَسِّۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ قَالُوٓاْ إِنَّمَا ٱلۡبَيۡعُ مِثۡلُ ٱلرِّبَوٰاْۗ وَأَحَلَّ ٱللَّهُ ٱلۡبَيۡعَ وَحَرَّمَ ٱلرِّبَوٰاْۚ فَمَن جَآءَهُۥ مَوۡعِظَةࣱ مِّن رَّبِّهِۦ فَٱنتَهَىٰ فَلَهُۥ مَا سَلَفَ وَأَمۡرُهُۥٓ إِلَى ٱللَّهِۖ وَمَنۡ عَادَ فَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿275﴾
elleẕîne ye'külûne-rribâ lâ yeḳûmûne illâ kemâ yeḳûmü-lleẕî yeteḫabbeṭuhü-şşeyṭânü mine-lmess. ẕâlike biennehüm ḳâlû inneme-lbey`u miŝlü-rribâ. veeḥalle-llâhü-lbey`a veḥarrame-rribâ. femen câehû mev`iżatüm mir rabbihî fentehâ felehû mâ selef. veemruhû ile-llâh. vemen `âde feülâike aṣḥâbü-nnâr. hüm fîhâ ḫâlidûn.
275. Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, “Alım satım da ancak faiz gibidir” demeleridir. Hâlbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allah’a aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ o kimseler ki · يَأْكُلُونَ yerler · ٱلرِّبَوٰا۟ Riba (faiz) · لَا kalkamazlar · يَقُومُونَ · إِلَّا ancak · كَمَا gibi · يَقُومُ kalkarlar · ٱلَّذِى kimse · يَتَخَبَّطُهُ çarptığı · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytanın · مِنَ dokunup · ٱلْمَسِّ ۚ · ذَٰلِكَ bu · بِأَنَّهُمْ onların · قَالُوٓا۟ demelerindendir · إِنَّمَا şüphesiz · ٱلْبَيْعُ alışveriş de · مِثْلُ gibidir · ٱلرِّبَوٰا۟ ۗ riba (faiz) · وَأَحَلَّ oysa helal kılmıştır · ٱللَّهُ Allah · ٱلْبَيْعَ alış-verişi · وَحَرَّمَ ve haram kılmıştır · ٱلرِّبَوٰا۟ ۚ ribayı · فَمَن kime · جَآءَهُۥ gelir de · مَوْعِظَةٌۭ bir öğüt · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ · فَٱنتَهَىٰ (ribadan) vazgeçerse · فَلَهُۥ kendisinindir · مَا ne varsa · سَلَفَ geçmişte · وَأَمْرُهُۥٓ ve işi de · إِلَى kalmıştır · ٱللَّهِ ۖ Allah'a · وَمَنْ kim · عَادَ tekrar (ribaya) dönerse · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ۖ ateş · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır
يَمۡحَقُ ٱللَّهُ ٱلرِّبَوٰاْ وَيُرۡبِي ٱلصَّدَقَٰتِۗ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ ﴿276﴾
yemḥaḳu-llâhü-rribâ veyürbi-ṣṣadeḳâti. vellâhü lâ yüḥibbü külle keffârin eŝîm.
276. Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez.
Kelime meali
يَمْحَقُ mahveder · ٱللَّهُ Allah · ٱلرِّبَوٰا۟ ribayı · وَيُرْبِى ve artırır · ٱلصَّدَقَـٰتِ ۗ sadakaları · وَٱللَّهُ Allah · لَا sevmez · يُحِبُّ · كُلَّ hiçbir · كَفَّارٍ inkarcıları · أَثِيمٍ günahkar
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَوُاْ ٱلزَّكَوٰةَ لَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ﴿277﴾
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veeḳâmu-ṣṣalâte veâtevu-zzekâte lehüm ecruhüm `inde rabbihim. velâ ḫavfün `aleyhim velâ hüm yaḥzenûn.
277. Şüphe yok ki iman edip dünya ve âhiret için yararlı şeyler yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenlerin rableri katında ecirleri vardır; onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden · وَعَمِلُوا۟ ve işler yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ salih (güzel) · وَأَقَامُوا۟ ve kılanlar · ٱلصَّلَوٰةَ namazı · وَءَاتَوُا۟ ve verenler · ٱلزَّكَوٰةَ zekatı · لَهُمْ işte onların · أَجْرُهُمْ ödülleri · عِندَ yanındadır · رَبِّهِمْ Rableri · وَلَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve onlar · هُمْ · يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَذَرُواْ مَا بَقِيَ مِنَ ٱلرِّبَوٰٓاْ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ﴿278﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenü-tteḳu-llâhe veẕerû mâ beḳiye mine-rribâ in küntüm mü'minîn.
278. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden(ler) · ٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَذَرُوا۟ ve bırakın (almayın) · مَا ne varsa · بَقِىَ geri kalan · مِنَ ribadan · ٱلرِّبَوٰٓا۟ · إِن eğer · كُنتُم idiyseniz · مُّؤْمِنِينَ inanıyor
فَإِن لَّمۡ تَفۡعَلُواْ فَأۡذَنُواْ بِحَرۡبࣲ مِّنَ ٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦۖ وَإِن تُبۡتُمۡ فَلَكُمۡ رُءُوسُ أَمۡوَٰلِكُمۡ لَا تَظۡلِمُونَ وَلَا تُظۡلَمُونَ ﴿279﴾
feil lem tef`alû fe'ẕenû biḥarbim mine-llâhi verasûlih. vein tübtüm feleküm ruûsü emvâliküm. lâ tażlimûne velâ tużlemûn.
279. Bunu yapmazsanız Allah ve resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir.
Kelime meali
فَإِن eğer · لَّمْ böyle yapmazsanız · تَفْعَلُوا۟ · فَأْذَنُوا۟ bilin · بِحَرْبٍۢ savaşa açıldığını · مِّنَ (tarafından) · ٱللَّهِ Allah · وَرَسُولِهِۦ ۖ ve Elçisi · وَإِن ve eğer · تُبْتُمْ tevbe ederseniz · فَلَكُمْ sizindir · رُءُوسُ ana · أَمْوَٰلِكُمْ malınız · لَا ne haksızlık edersiniz · تَظْلِمُونَ · وَلَا ne de haksızlığa uğratılırsınız · تُظْلَمُونَ
وَإِن كَانَ ذُو عُسۡرَةࣲ فَنَظِرَةٌ إِلَىٰ مَيۡسَرَةࣲۚ وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿280﴾
vein kâne ẕû `usratin feneżiratün ilâ meyserah. veen teṣaddeḳû ḫayrul leküm in küntüm ta`lemûn.
280. Eğer eli darda olan birisi borçlu ise eli genişleyene kadar beklemek gerekir. Şu da var ki, bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
Kelime meali
وَإِن eğer (borçlu) · كَانَ ise · ذُو (içinde) · عُسْرَةٍۢ darlık · فَنَظِرَةٌ beklemek (lazımdır) · إِلَىٰ kadar · مَيْسَرَةٍۢ ۚ bir kolaylığa · وَأَن ve eğer · تَصَدَّقُوا۟ sadaka olarak bağışlarsanız · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لَّكُمْ ۖ sizin için · إِن eğer · كُنتُمْ bilirseniz · تَعْلَمُونَ
وَٱتَّقُواْ يَوۡمࣰ ا تُرۡجَعُونَ فِيهِ إِلَى ٱللَّهِۖ ثُمَّ تُوَفَّىٰ كُلُّ نَفۡسࣲ مَّا كَسَبَتۡ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿281﴾
vetteḳû yevmen türce`ûne fîhi ile-llâhi ŝümme tüveffâ küllü nefsim mâ kesebet vehüm lâ yużlemûn.
281. Bir günden sakının ki, onda Allah’a döndürüleceksiniz, sonra herkese hak ettiği tam olarak verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir.
Kelime meali
وَٱتَّقُوا۟ sakının · يَوْمًۭا şu günden · تُرْجَعُونَ döndürüleceğiniz · فِيهِ onda · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۖ · ثُمَّ sonra · تُوَفَّىٰ tastamam verilecektir · كُلُّ her · نَفْسٍۢ kişiye · مَّا ne · كَسَبَتْ kazandıysa · وَهُمْ ve onlara · لَا haksızlık edilmeyecektir · يُظْلَمُونَ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيۡنٍ إِلَىٰٓ أَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ى فَٱكۡتُبُوهُۚ وَلۡيَكۡتُب بَّيۡنَكُمۡ كَاتِبُۢ بِٱلۡعَدۡلِۚ وَلَا يَأۡبَ كَاتِبٌ أَن يَكۡتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ ٱللَّهُۚ فَلۡيَكۡتُبۡ وَلۡيُمۡلِلِ ٱلَّذِي عَلَيۡهِ ٱلۡحَقُّ وَلۡيَتَّقِ ٱللَّهَ رَبَّهُۥ وَلَا يَبۡخَسۡ مِنۡهُ شَيۡـࣰٔ اۚ فَإِن كَانَ ٱلَّذِي عَلَيۡهِ ٱلۡحَقُّ سَفِيهًا أَوۡ ضَعِيفًا أَوۡ لَا يَسۡتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلۡيُمۡلِلۡ وَلِيُّهُۥ بِٱلۡعَدۡلِۚ وَٱسۡتَشۡهِدُواْ شَهِيدَيۡنِ مِن رِّجَالِكُمۡۖ فَإِن لَّمۡ يَكُونَا رَجُلَيۡنِ فَرَجُلࣱ وَٱمۡرَأَتَانِ مِمَّن تَرۡضَوۡنَ مِنَ ٱلشُّهَدَآءِ أَن تَضِلَّ إِحۡدَىٰهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحۡدَىٰهُمَا ٱلۡأُخۡرَىٰۚ وَلَا يَأۡبَ ٱلشُّهَدَآءُ إِذَا مَا دُعُواْۚ وَلَا تَسۡـَٔمُوٓاْ أَن تَكۡتُبُوهُ صَغِيرًا أَوۡ كَبِيرًا إِلَىٰٓ أَجَلِهِۦۚ ذَٰلِكُمۡ أَقۡسَطُ عِندَ ٱللَّهِ وَأَقۡوَمُ لِلشَّهَٰدَةِ وَأَدۡنَىٰٓ أَلَّا تَرۡتَابُوٓاْ إِلَّآ أَن تَكُونَ تِجَٰرَةً حَاضِرَةࣰ تُدِيرُونَهَا بَيۡنَكُمۡ فَلَيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَلَّا تَكۡتُبُوهَاۗ وَأَشۡهِدُوٓاْ إِذَا تَبَايَعۡتُمۡۚ وَلَا يُضَآرَّ كَاتِبࣱ وَلَا شَهِيدࣱۚ وَإِن تَفۡعَلُواْ فَإِنَّهُۥ فُسُوقُۢ بِكُمۡۗ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَۖ وَيُعَلِّمُكُمُ ٱللَّهُۗ وَٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ ﴿282﴾
yâ eyyühe-lleẕîne âmenû iẕâ tedâyentüm bideynin ilâ ecelim müsemmen fektübûh. velyektüb beyneküm kâtibüm bil`adl. velâ ye'be kâtibün ey yektübe kemâ `allemehü-llâhü felyektüb. velyümlili-lleẕî `aleyhi-lḥaḳḳu velyetteḳi-llâhe rabbehû velâ yebḫas minhü şey'â. fein kâne-lleẕî `aleyhi-lḥaḳḳu sefîhen ev ḍa`îfen ev lâ yesteṭî`u ey yümille hüve felyümlil veliyyühû bil`adl. vesteşhidû şehîdeyni mir ricâliküm. feil lem yekûnâ racüleyni feracülüv vemraetâni mimmen terḍavne mine-şşühedâi en teḍille iḥdâhümâ fetüẕekkira iḥdâhüme-l'uḫrâ. velâ ye'be-şşühedâü iẕâ mâ dü`û. velâ tes'emû en tektübûhü ṣagîran ev kebîran ilâ ecelih. ẕâliküm aḳseṭu `inde-llâhi veaḳvemü lişşehâdeti veednâ ellâ tertâbû illâ en tekûne ticâraten ḥâḍiraten tüdîrûnehâ beyneküm feleyse `aleyküm cünâḥun ellâ tektübûhâ. veeşhidû iẕâ tebâya`tüm. velâ yüḍârra kâtibüv velâ şehîd. vein tef`alû feinnehû füsûḳum biküm. vetteḳu-llâh. veyü`allimükümü-llâh. vellâhü bikülli şey'in `alîm.
282. Ey iman edenler! Belirlenmiş bir zamana kadar bir borç ilişkisi kurduğunuzda bunu yazın. Aranızdan bir kâtip bunu adaletle yazsın. Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın. Artık o yazsın, borçlu da yazdırsın; rabbi olan Allah’tan korksun ve borçtan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu akılca zayıf veya eksik yahut kendisi yazdıramaz durumda olursa velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahidi de tanık tutun. Şahitler iki erkek olmazlarsa, rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkekle -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki de kadın olsunlar. Çağrıldıklarında şahitler gelmezlik etmesinler. Borç küçük olsun büyük olsun vadesini belirterek onu yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha destekleyici ve şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Borç ilişkisinin, aranızda alıp vererek bitirdiğiniz peşin ticaret olması müstesnadır; onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış veriş yaptığınızda şahit tutun. Kâtip de şahit de zarar görmesin. Eğer zarar verirseniz şüphesiz bu sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.
Kelime meali
يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوٓا۟ iman eden(ler) · إِذَا zaman · تَدَايَنتُم birbirinize verdiğiniz · بِدَيْنٍ borç · إِلَىٰٓ kadar · أَجَلٍۢ süreye · مُّسَمًّۭى belirli bir · فَٱكْتُبُوهُ ۚ onu yazın · وَلْيَكْتُب ve yazsın · بَّيْنَكُمْ aranızda · كَاتِبٌۢ bir yazıcı · بِٱلْعَدْلِ ۚ adaletle · وَلَا kaçınmasın (yazsın) · يَأْبَ · كَاتِبٌ yazıcı · أَن yazmaktan · يَكْتُبَ · كَمَا şekilde · عَلَّمَهُ kendisine öğrettiği · ٱللَّهُ ۚ Allah'ın · فَلْيَكْتُبْ yazdırsın · وَلْيُمْلِلِ yazdırsın · ٱلَّذِى kimse · عَلَيْهِ üzerinde · ٱلْحَقُّ hak olan (borçlu) · وَلْيَتَّقِ korksun · ٱللَّهَ Allah'tan · رَبَّهُۥ Rabbi olan · وَلَا eksik etmesin · يَبْخَسْ · مِنْهُ ondan (borcundan) · شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şeyi · فَإِن eğer · كَانَ ise · ٱلَّذِى kimse · عَلَيْهِ borçlu olan · ٱلْحَقُّ · سَفِيهًا aklı ermez · أَوْ yahut · ضَعِيفًا zayıf · أَوْ ya da · لَا güç yetiremiyecek · يَسْتَطِيعُ · أَن kendisi yazdırmaya · يُمِلَّ · هُوَ o · فَلْيُمْلِلْ yazdırsın · وَلِيُّهُۥ onun velisi · بِٱلْعَدْلِ ۚ adaletle · وَٱسْتَشْهِدُوا۟ şahid tutun · شَهِيدَيْنِ iki şahidi · مِن erkeklerinizden · رِّجَالِكُمْ ۖ · فَإِن eğer · لَّمْ yoksa · يَكُونَا · رَجُلَيْنِ iki erkek · فَرَجُلٌۭ (o zaman) bir erkek · وَٱمْرَأَتَانِ iki kadın · مِمَّن kimse · تَرْضَوْنَ razı olduğunuz · مِنَ şahidlerden · ٱلشُّهَدَآءِ · أَن ta ki · تَضِلَّ şaşırırsa · إِحْدَىٰهُمَا kadınlardan biri · فَتُذَكِّرَ hatırlatması için · إِحْدَىٰهُمَا biri · ٱلْأُخْرَىٰ ۚ diğerine · وَلَا kaçınmasınlar · يَأْبَ · ٱلشُّهَدَآءُ şahidler · إِذَا zaman · مَا bir şeye · دُعُوا۟ ۚ çağrıldıkları · وَلَا üşenmeyin · تَسْـَٔمُوٓا۟ · أَن yazmaktan · تَكْتُبُوهُ · صَغِيرًا az olsun · أَوْ veya · كَبِيرًا çok olsun · إِلَىٰٓ kadar · أَجَلِهِۦ ۚ onu süresine · ذَٰلِكُمْ bu · أَقْسَطُ daha adaletli · عِندَ katında · ٱللَّهِ Allah · وَأَقْوَمُ ve daha sağlam · لِلشَّهَـٰدَةِ şahidlik için · وَأَدْنَىٰٓ ve daha elverişlidir · أَلَّا kuşkulanmamanız için · تَرْتَابُوٓا۟ ۖ · إِلَّآ ancak · أَن olursa · تَكُونَ · تِجَـٰرَةً ticaret · حَاضِرَةًۭ peşin · تُدِيرُونَهَا hemen alıp vereceğiniz · بَيْنَكُمْ aranızda · فَلَيْسَ yoktur · عَلَيْكُمْ üzerinize · جُنَاحٌ bir günah · أَلَّا ötürü · تَكْتُبُوهَا ۗ onu yazmamanızdan · وَأَشْهِدُوٓا۟ ve şahid tutun · إِذَا zaman da · تَبَايَعْتُمْ ۚ alışveriş yaptığınız · وَلَا asla zarar verilmesin · يُضَآرَّ · كَاتِبٌۭ yazana da · وَلَا ve · شَهِيدٌۭ ۚ şahide de · وَإِن eğer · تَفْعَلُوا۟ (bir zarar) yaparsanız · فَإِنَّهُۥ şüphesiz · فُسُوقٌۢ kötülük olur · بِكُمْ ۗ kendinize · وَٱتَّقُوا۟ korkun · ٱللَّهَ ۖ Allah'tan · وَيُعَلِّمُكُمُ ve size öğretiyor · ٱللَّهُ ۗ Allah · وَٱللَّهُ Allah · بِكُلِّ her · شَىْءٍ şeyi · عَلِيمٌۭ bilir
۞وَإِن كُنتُمۡ عَلَىٰ سَفَرࣲ وَلَمۡ تَجِدُواْ كَاتِبࣰ ا فَرِهَٰنࣱ مَّقۡبُوضَةࣱۖ فَإِنۡ أَمِنَ بَعۡضُكُم بَعۡضࣰ ا فَلۡيُؤَدِّ ٱلَّذِي ٱؤۡتُمِنَ أَمَٰنَتَهُۥ وَلۡيَتَّقِ ٱللَّهَ رَبَّهُۥۗ وَلَا تَكۡتُمُواْ ٱلشَّهَٰدَةَۚ وَمَن يَكۡتُمۡهَا فَإِنَّهُۥٓ ءَاثِمࣱ قَلۡبُهُۥۗ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمࣱ ﴿283﴾
vein küntüm `alâ seferiv velem tecidû kâtiben ferihânüm maḳbûḍah. fein emine ba`ḍuküm ba`ḍan felyüeddi-lleẕi-'tümine emânetehû velyetteḳi-llâhe rabbeh. velâ tektümü-şşehâdet. vemey yektümhâ feinnehû âŝimün ḳalbüh. vellâhü bimâ ta`melûne `alîm.
283. Şayet yolculuk halinde olur ve yazacak birini bulamazsanız, teslim alınmış rehinler (yeterlidir). Birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen borçlu emaneti yerine getirsin ve rabbi olan Allah’tan korksun. Tanıklığı gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı eksiksiz bilmektedir.
Kelime meali
۞ وَإِن ve eğer · كُنتُمْ olur da · عَلَىٰ seferde · سَفَرٍۢ · وَلَمْ bulamazsanız · تَجِدُوا۟ · كَاتِبًۭا yazacak birini · فَرِهَـٰنٌۭ rehinler (yeter) · مَّقْبُوضَةٌۭ ۖ alınan · فَإِنْ eğer · أَمِنَ güvenirseniz · بَعْضُكُم biriniz · بَعْضًۭا diğerinize · فَلْيُؤَدِّ ödesin · ٱلَّذِى kimse · ٱؤْتُمِنَ kendisine güvenilen · أَمَـٰنَتَهُۥ emanetini · وَلْيَتَّقِ ve korksun · ٱللَّهَ Allah'tan · رَبَّهُۥ ۗ Rabbi olan · وَلَا gizlemeyin · تَكْتُمُوا۟ · ٱلشَّهَـٰدَةَ ۚ şahidliği · وَمَن ve kimse · يَكْتُمْهَا onu gizleyen · فَإِنَّهُۥٓ şüphesiz o · ءَاثِمٌۭ günahkardır · قَلْبُهُۥ ۗ onun kalbi · وَٱللَّهُ Allah · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · عَلِيمٌۭ bilir
لِّلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِۗ وَإِن تُبۡدُواْ مَا فِيٓ أَنفُسِكُمۡ أَوۡ تُخۡفُوهُ يُحَاسِبۡكُم بِهِ ٱللَّهُۖ فَيَغۡفِرُ لِمَن يَشَآءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَآءُۗ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرٌ ﴿284﴾
lillâhi mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'arḍ. vein tübdû mâ fî enfüsiküm ev tuḫfûhü yüḥâsibküm bihi-llâh. feyagfiru limey yeşâü veyü`aẕẕibü mey yeşâ'. vellâhü `alâ külli şey'in ḳadîr.
284. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder; Allah her şeye kādirdir.
Kelime meali
لِّلَّهِ Allah'ındır · مَا ne · فِى varsa · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerde · وَمَا ve ne · فِى varsa · ٱلْأَرْضِ ۗ yerde · وَإِن ve eğer · تُبْدُوا۟ açıklasanız da · مَا şeyi · فِىٓ içlerinizdeki · أَنفُسِكُمْ · أَوْ veya · تُخْفُوهُ gizleseniz de · يُحَاسِبْكُم sizi hesaba çeker · بِهِ onunla · ٱللَّهُ ۖ Allah · فَيَغْفِرُ bağışlar · لِمَن kimseyi · يَشَآءُ dilediği · وَيُعَذِّبُ azabeder · مَن kimseyi · يَشَآءُ ۗ dilediği · وَٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ her · كُلِّ · شَىْءٍۢ şeye · قَدِيرٌ kadirdir
ءَامَنَ ٱلرَّسُولُ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيۡهِ مِن رَّبِّهِۦ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَۚ كُلٌّ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَمَلَٰٓئِكَتِهِۦ وَكُتُبِهِۦ وَرُسُلِهِۦ لَا نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدࣲ مِّن رُّسُلِهِۦۚ وَقَالُواْ سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَاۖ غُفۡرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيۡكَ ٱلۡمَصِيرُ ﴿285﴾
âmene-rrasûlü bimâ ünzile ileyhi mir rabbihî velmü'minûn. küllün âmene billâhi vemelâiketihî vekütübihî verusülih. lâ nüferriḳu beyne eḥadim mir rusülih. veḳâlû semi`nâ veeṭa`nâ gufrâneke rabbenâ veileyke-lmeṣîr.
285. Allah’ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler.
Kelime meali
ءَامَنَ inandı · ٱلرَّسُولُ Resul · بِمَآ şeye · أُنزِلَ indirilen · إِلَيْهِ kendisine · مِن Rabbinden · رَّبِّهِۦ · وَٱلْمُؤْمِنُونَ ۚ ve mü'minler (de) · كُلٌّ hepsi · ءَامَنَ inandı · بِٱللَّهِ Allah'a · وَمَلَـٰٓئِكَتِهِۦ ve meleklerine · وَكُتُبِهِۦ ve Kitaplarına · وَرُسُلِهِۦ ve peygamberlerine · لَا ayırdetmeyiz (dediler) · نُفَرِّقُ · بَيْنَ arasını · أَحَدٍۢ hiçbirini · مِّن O'nun elçilerinden · رُّسُلِهِۦ ۚ · وَقَالُوا۟ ve dediler ki · سَمِعْنَا İşittik · وَأَطَعْنَا ۖ ve ita'at ettik · غُفْرَانَكَ bağışlamanı dileriz · رَبَّنَا Rabbimiz · وَإِلَيْكَ sanadır · ٱلْمَصِيرُ dönüş(ümüz)
لَا يُكَلِّفُ ٱللَّهُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَاۚ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَعَلَيۡهَا مَا ٱكۡتَسَبَتۡۗ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذۡنَآ إِن نَّسِينَآ أَوۡ أَخۡطَأۡنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحۡمِلۡ عَلَيۡنَآ إِصۡرࣰ ا كَمَا حَمَلۡتَهُۥ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلۡنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِۦۖ وَٱعۡفُ عَنَّا وَٱغۡفِرۡ لَنَا وَٱرۡحَمۡنَآۚ أَنتَ مَوۡلَىٰنَا فَٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿286﴾
lâ yükellifü-llâhü nefsen illâ vus`ahâ. lehâ mâ kesebet ve`aleyhâ me-ktesebet. rabbenâ lâ tüâḫiẕnâ in nesînâ ev aḫṭa'nâ. rabbenâ velâ taḥmil `aleynâ iṣran kemâ ḥameltehû `ale-lleẕîne min ḳablinâ. rabbenâ velâ tüḥammilnâ mâ lâ ṭâḳate lenâ bih. va`fü `annâ. vagfir lenâ. verḥamnâ. ente mevlânâ fenṣurnâ `ale-lḳavmi-lkâfirîn.
286. Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz; lehinde olanı da kendi kazandığıdır, aleyhinde olanı da kendi kazandığıdır. Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!
Kelime meali
لَا teklif etmez · يُكَلِّفُ · ٱللَّهُ Allah · نَفْسًا kimseye · إِلَّا başkasını · وُسْعَهَا ۚ gücünün yettiğinden · لَهَا (herkesin) kendine · مَا şey · كَسَبَتْ kazandığı · وَعَلَيْهَا ve aleyhinedir · مَا şey (kötülük) · ٱكْتَسَبَتْ ۗ işlediği · رَبَّنَا Rabbimiz · لَا bizi sorumlu tutma · تُؤَاخِذْنَآ · إِن eğer · نَّسِينَآ unutursak · أَوْ ya da · أَخْطَأْنَا ۚ yanılırsak · رَبَّنَا Rabbimiz · وَلَا yük yükleme · تَحْمِلْ · عَلَيْنَآ bize · إِصْرًۭا ağır · كَمَا gibi · حَمَلْتَهُۥ yüklediğin · عَلَى üzerine · ٱلَّذِينَ bizden öncekilerin · مِن · قَبْلِنَا ۚ · رَبَّنَا Rabbimiz · وَلَا bize yükleme · تُحَمِّلْنَا · مَا şeyleri · لَا gücümüzün yetmediğimiz · طَاقَةَ · لَنَا bizim · بِهِۦ ۖ ona · وَٱعْفُ ve affet · عَنَّا bizi · وَٱغْفِرْ bağışla · لَنَا bizi · وَٱرْحَمْنَآ ۚ bize merhamet et · أَنتَ sen · مَوْلَىٰنَا bizim sahibimizsin · فَٱنصُرْنَا bize yardım eyle · عَلَى karşı · ٱلْقَوْمِ toplumuna · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler