Fussilet Suresi
Fussilet suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
حمٓ ﴿1﴾
ḥâ-mîm.
1. Hâ-mîm.
Kelime meali
حمٓ Hâ Mîm
تَنزِيلࣱ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿2﴾
tenzîlüm mine-rraḥmâni-rraḥîm.
2. Bu Kur’an, rahman ve rahîm olan Allah’ın katından indirilmiştir;
Kelime meali
تَنزِيلٌۭ indirilmiştir · مِّنَ Rahmandan · ٱلرَّحْمَـٰنِ · ٱلرَّحِيمِ Rahim(den)
كِتَٰبࣱ فُصِّلَتۡ ءَايَٰتُهُۥ قُرۡءَانًا عَرَبِيࣰّ ا لِّقَوۡمࣲ يَعۡلَمُونَ ﴿3﴾
kitâbün füṣṣilet âyâtühû ḳur'ânen `arabiyyel liḳavmiy ya`lemûn.
3. Bilmek isteyenler için âyetleri apaçık hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır.
Kelime meali
كِتَـٰبٌۭ bir Kitaptır · فُصِّلَتْ açıklanmış · ءَايَـٰتُهُۥ ayetleri · قُرْءَانًا okunan · عَرَبِيًّۭا Arapça · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْلَمُونَ bilen
بَشِيرࣰ ا وَنَذِيرࣰ ا فَأَعۡرَضَ أَكۡثَرُهُمۡ فَهُمۡ لَا يَسۡمَعُونَ ﴿4﴾
beşîrav veneẕîrâ. fea`raḍa ekŝeruhüm fehüm lâ yesme`ûn.
4. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak indirilmiştir ama çokları yüz çevirdi, artık onu işitmezler.
Kelime meali
بَشِيرًۭا müjdeleyici olarak · وَنَذِيرًۭا ve uyarıcı olarak · فَأَعْرَضَ fakat yüz çevirmiştir · أَكْثَرُهُمْ çokları · فَهُمْ onlar · لَا işitmezler · يَسْمَعُونَ
وَقَالُواْ قُلُوبُنَا فِيٓ أَكِنَّةࣲ مِّمَّا تَدۡعُونَآ إِلَيۡهِ وَفِيٓ ءَاذَانِنَا وَقۡرࣱ وَمِنۢ بَيۡنِنَا وَبَيۡنِكَ حِجَابࣱ فَٱعۡمَلۡ إِنَّنَا عَٰمِلُونَ ﴿5﴾
veḳâlû ḳulûbünâ fî ekinnetim mimmâ ted`ûnâ ileyhi vefî âẕâninâ vaḳruv vemim beyninâ vebeynike ḥicâbün fa`mel innenâ `âmilûn.
5. Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var; bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız!”
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler ki · قُلُوبُنَا kalblerimiz · فِىٓ içinde var · أَكِنَّةٍۢ kılıflar · مِّمَّا şeye karşı · تَدْعُونَآ bizi çağırdığın · إِلَيْهِ kendisine · وَفِىٓ ve var · ءَاذَانِنَا kulaklarımızda · وَقْرٌۭ bir ağırlık · وَمِنۢ ve · بَيْنِنَا bizim aramızda var · وَبَيْنِكَ ve senin aranda · حِجَابٌۭ bir perde · فَٱعْمَلْ sen (istediğini) yap · إِنَّنَا elbette biz de · عَـٰمِلُونَ yapıyoruz
قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَيَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱ فَٱسۡتَقِيمُوٓاْ إِلَيۡهِ وَٱسۡتَغۡفِرُوهُۗ وَوَيۡلࣱ لِّلۡمُشۡرِكِينَ ﴿6﴾
ḳul innemâ ene beşerum miŝlüküm yûḥâ ileyye ennemâ ilâhüküm ilâhüv vâḥidün festeḳîmû ileyhi vestagfirûh. veveylül lilmüşrikîn.
6. De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir, doğruca O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!
Kelime meali
قُلْ de ki · إِنَّمَآ elbette · أَنَا۠ ben · بَشَرٌۭ bir insanım · مِّثْلُكُمْ sizin gibi · يُوحَىٰٓ vahyediliyor · إِلَىَّ bana · أَنَّمَآ elbette · إِلَـٰهُكُمْ tanrınızın · إِلَـٰهٌۭ tanrı olduğu · وَٰحِدٌۭ bir tek · فَٱسْتَقِيمُوٓا۟ artık doğrulun · إِلَيْهِ O'na · وَٱسْتَغْفِرُوهُ ۗ ve O'ndan mağfiret dileyin · وَوَيْلٌۭ vay haline · لِّلْمُشْرِكِينَ ortak koşanların
ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ﴿7﴾
elleẕîne lâ yü'tûne-zzekâte vehüm bil'âḫirati hüm kâfirûn.
7. Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler.
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · لَا vermezler · يُؤْتُونَ · ٱلزَّكَوٰةَ zekat · وَهُم ve onlar · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahireti · هُمْ onlar · كَـٰفِرُونَ inkar ederler
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُمۡ أَجۡرٌ غَيۡرُ مَمۡنُونࣲ ﴿8﴾
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti lehüm ecrun gayru memnûn.
8. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için eksilmeyen bir mükâfat vardır.”
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden(ler) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · لَهُمْ onlar için vardır · أَجْرٌ bir mükafat · غَيْرُ olmaksızın · مَمْنُونٍۢ kesinti
۞قُلۡ أَئِنَّكُمۡ لَتَكۡفُرُونَ بِٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡأَرۡضَ فِي يَوۡمَيۡنِ وَتَجۡعَلُونَ لَهُۥٓ أَندَادࣰ اۚ ذَٰلِكَ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿9﴾
ḳul einneküm letekfürûne billeẕî ḫaleḳa-l'arḍa fî yevmeyni vetec`alûne lehû endâdâ. ẕâlike rabbü-l`âlemîn.
9. De ki: “Arzı iki günde yaratanı inkâr edip O’na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin rabbi olan Allah’tır.”
Kelime meali
۞ قُلْ de ki · أَئِنَّكُمْ siz mi? · لَتَكْفُرُونَ inkar ediyorsunuz · بِٱلَّذِى yaratanı · خَلَقَ · ٱلْأَرْضَ arzı · فِى içinde · يَوْمَيْنِ iki gün · وَتَجْعَلُونَ ve koşuyorsunuz · لَهُۥٓ O'na · أَندَادًۭا ۚ eşler · ذَٰلِكَ O · رَبُّ Rabbidir · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
وَجَعَلَ فِيهَا رَوَٰسِيَ مِن فَوۡقِهَا وَبَٰرَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَآ أَقۡوَٰتَهَا فِيٓ أَرۡبَعَةِ أَيَّامࣲ سَوَآءࣰ لِّلسَّآئِلِينَ ﴿10﴾
vece`ale fîhâ ravâsiye min fevḳihâ vebârake fîhâ veḳaddera fîhâ aḳvâtehâ fî erbe`ati eyyâm. sevâel lissâilîn.
10. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört günde oldu.
Kelime meali
وَجَعَلَ ve yaptı · فِيهَا orada (arzda) · رَوَٰسِىَ ağır baskılar · مِن üstünden · فَوْقِهَا · وَبَـٰرَكَ ve bereketler · فِيهَا orada · وَقَدَّرَ ve takdir etti · فِيهَآ orada · أَقْوَٰتَهَا gıdalarını · فِىٓ içinde · أَرْبَعَةِ dört · أَيَّامٍۢ gün · سَوَآءًۭ eşit olarak · لِّلسَّآئِلِينَ arayıp soranlar için
ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ وَهِيَ دُخَانࣱ فَقَالَ لَهَا وَلِلۡأَرۡضِ ٱئۡتِيَا طَوۡعًا أَوۡ كَرۡهࣰ ا قَالَتَآ أَتَيۡنَا طَآئِعِينَ ﴿11﴾
ŝümme-stevâ ile-ssemâi vehiye düḫânün feḳâle lehâ velil'arḍi-'tiyâ ṭav`an ev kerhâ. ḳâletâ eteynâ ṭâi`în.
11. Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · ٱسْتَوَىٰٓ yöneldi · إِلَى göğe · ٱلسَّمَآءِ · وَهِىَ ve o · دُخَانٌۭ duman halinde olan · فَقَالَ sonra dedi · لَهَا ona · وَلِلْأَرْضِ ve arza · ٱئْتِيَا gelin · طَوْعًا isteyerek · أَوْ veya · كَرْهًۭا istemeyerek · قَالَتَآ dediler ki · أَتَيْنَا geldik · طَآئِعِينَ isteyerek
فَقَضَىٰهُنَّ سَبۡعَ سَمَٰوَاتࣲ فِي يَوۡمَيۡنِ وَأَوۡحَىٰ فِي كُلِّ سَمَآءٍ أَمۡرَهَاۚ وَزَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِمَصَٰبِيحَ وَحِفۡظࣰ اۚ ذَٰلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ ﴿12﴾
feḳaḍâhünne seb`a semâvâtin fî yevmeyni veevḥâ fî külli semâin emrahâ. vezeyyenne-ssemâe-ddünyâ bimeṣâbîḥ. veḥifżâ. ẕâlike taḳdîru-l`azîzi-l`alîm.
12. Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
Kelime meali
فَقَضَىٰهُنَّ böylece onları yaptı · سَبْعَ yedi · سَمَـٰوَاتٍۢ gök · فِى içinde · يَوْمَيْنِ iki gün · وَأَوْحَىٰ ve vahyetti · فِى her · كُلِّ · سَمَآءٍ göğe · أَمْرَهَا ۚ emrini · وَزَيَّنَّا ve biz donattık · ٱلسَّمَآءَ semasını · ٱلدُّنْيَا dünya · بِمَصَـٰبِيحَ lambalarla · وَحِفْظًۭا ۚ ve koruma ile · ذَٰلِكَ işte bu · تَقْدِيرُ takdiridir · ٱلْعَزِيزِ güçlü olanın · ٱلْعَلِيمِ bilenin
فَإِنۡ أَعۡرَضُواْ فَقُلۡ أَنذَرۡتُكُمۡ صَٰعِقَةࣰ مِّثۡلَ صَٰعِقَةِ عَادࣲ وَثَمُودَ ﴿13﴾
fein a`raḍû feḳul enẕertüküm ṣâ`iḳatem miŝle ṣâ`iḳati `âdiv veŝemûd.
13. Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: “Sizi, Âd ve Semûd’un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum.”
Kelime meali
فَإِنْ fakat eğer · أَعْرَضُوا۟ yüz çevirirlerse · فَقُلْ de ki · أَنذَرْتُكُمْ ben sizi uyardım · صَـٰعِقَةًۭ bir yıldırıma karşı · مِّثْلَ gibi · صَـٰعِقَةِ başına düşen yıldırım · عَادٍۢ Ad · وَثَمُودَ ve Semud'un
إِذۡ جَآءَتۡهُمُ ٱلرُّسُلُ مِنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيهِمۡ وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۖ قَالُواْ لَوۡ شَآءَ رَبُّنَا لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةࣰ فَإِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ﴿14﴾
iẕ câethümü-rrusülü mim beyni eydîhim vemin ḫalfihim ellâ ta`büdû ille-llâh. ḳâlû lev şâe rabbünâ leenzele melâiketen feinnâ bimâ ürsiltüm bihî kâfirûn.
14. Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin” demişlerdi. Ama onlar, “Rabbimiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. Bu durumda biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz” dediler.
Kelime meali
إِذْ hani · جَآءَتْهُمُ onlara gelmişti · ٱلرُّسُلُ elçiler · مِنۢ önlerinden · بَيْنِ · أَيْدِيهِمْ · وَمِنْ ve · خَلْفِهِمْ arkalarından · أَلَّا sakın · تَعْبُدُوٓا۟ kulluk etmeyin · إِلَّا başkasına · ٱللَّهَ ۖ Allah'tan · قَالُوا۟ dediler · لَوْ şayet · شَآءَ dileseydi · رَبُّنَا Rabbimiz · لَأَنزَلَ elbette indirirdi · مَلَـٰٓئِكَةًۭ melekler · فَإِنَّا elbette biz · بِمَآ şeyi (mesajı) · أُرْسِلْتُم gönderildiğiniz · بِهِۦ onunla · كَـٰفِرُونَ tanımıyoruz
فَأَمَّا عَادࣱ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَقَالُواْ مَنۡ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۖ أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَهُمۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُمۡ قُوَّةࣰۖ وَكَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ﴿15﴾
feemmâ `âdün festekberû fi-l'arḍi bigayri-lḥaḳḳi veḳâlû men eşeddü minnâ ḳuvveh. evelem yerav enne-llâhe-lleẕî ḫaleḳahüm hüve eşeddü minhüm ḳuvveh. vekânû biâyâtinâ yecḥadûn.
15. Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler miydi? Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı.
Kelime meali
فَأَمَّا fakat · عَادٌۭ Ad (kavmi) · فَٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük tasladılar · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بِغَيْرِ olmaksızın · ٱلْحَقِّ hakkı · وَقَالُوا۟ ve dediler · مَنْ kimdir? · أَشَدُّ daha şiddetli · مِنَّا bizden · قُوَّةً ۖ kuvveti · أَوَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · أَنَّ elbette · ٱللَّهَ Allah · ٱلَّذِى o ki · خَلَقَهُمْ onları yaratan · هُوَ O · أَشَدُّ daha güçlüdür · مِنْهُمْ kendilerinden · قُوَّةًۭ ۖ kuvvetçe · وَكَانُوا۟ ve devam ettiler · بِـَٔايَـٰتِنَا bizim ayetlerimizi · يَجْحَدُونَ inkara
فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِيحࣰ ا صَرۡصَرࣰ ا فِيٓ أَيَّامࣲ نَّحِسَاتࣲ لِّنُذِيقَهُمۡ عَذَابَ ٱلۡخِزۡيِ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَخۡزَىٰۖ وَهُمۡ لَا يُنصَرُونَ ﴿16﴾
feerselnâ `aleyhim rîḥan ṣarṣaran fî eyyâmin neḥisâtil linüẕîḳahüm `aẕâbe-lḫizyi fi-lḥayâti-ddünyâ. vele`aẕâbü-l'âḫirati aḫzâ vehüm lâ yünṣarûn.
16. Sonunda dünya hayatında onlara alçaltıcı cezayı tattırmak için o kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı ise daha da alçaltıcı olacak, onlara yardım da edilmeyecektir.
Kelime meali
فَأَرْسَلْنَا biz de gönderdik · عَلَيْهِمْ üzerlerine · رِيحًۭا bir rüzgar · صَرْصَرًۭا dondurucu · فِىٓ günlerde · أَيَّامٍۢ · نَّحِسَاتٍۢ uğursuz · لِّنُذِيقَهُمْ taddırmak için · عَذَابَ azabını · ٱلْخِزْىِ rezillik · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · وَلَعَذَابُ azabı ise · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · أَخْزَىٰ ۖ daha da kepaze edicidir · وَهُمْ ve onlara · لَا hiç · يُنصَرُونَ yardım edilmeyecektir
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيۡنَٰهُمۡ فَٱسۡتَحَبُّواْ ٱلۡعَمَىٰ عَلَى ٱلۡهُدَىٰ فَأَخَذَتۡهُمۡ صَٰعِقَةُ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡهُونِ بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ﴿17﴾
veemmâ ŝemûdü fehedeynâhüm festeḥabbü-l`amâ `ale-lhüdâ feeḫaẕethüm ṣâ`iḳatü-l`aẕâbi-lhûni bimâ kânû yeksibûn.
17. Semûd kavmine gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama körlüğü doğru yolu görmeye tercih ettiler; nihayet kendi yapıp ettiklerinin sonucu olarak alçaltıcı bir yıldırım azabı yakalayıverdi onları!
Kelime meali
وَأَمَّا gelince · ثَمُودُ Semud(kavmin)e · فَهَدَيْنَـٰهُمْ onlara yol gösterdik · فَٱسْتَحَبُّوا۟ fakat onlar yeğlediler · ٱلْعَمَىٰ körlüğü · عَلَى doğru yolu bulmağa · ٱلْهُدَىٰ · فَأَخَذَتْهُمْ böylece onları yakaladı · صَـٰعِقَةُ yıldırımı · ٱلْعَذَابِ azab · ٱلْهُونِ alçaltıcı · بِمَا yüzünden · كَانُوا۟ oldukları · يَكْسِبُونَ yapıyor(lar)
وَنَجَّيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿18﴾
venecceyne-lleẕîne âmenû vekânû yetteḳûn.
18. İnanan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanları da kurtardık.
Kelime meali
وَنَجَّيْنَا ve kurtardık · ٱلَّذِينَ inananları · ءَامَنُوا۟ · وَكَانُوا۟ ve · يَتَّقُونَ korunanları
وَيَوۡمَ يُحۡشَرُ أَعۡدَآءُ ٱللَّهِ إِلَى ٱلنَّارِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ ﴿19﴾
veyevme yuḥşeru a`dâü-llâhi ile-nnâri fehüm yûza`ûn.
19. Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir.
Kelime meali
وَيَوْمَ ve (o) gün · يُحْشَرُ toplanır · أَعْدَآءُ düşmanları · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَى ateşe · ٱلنَّارِ · فَهُمْ onlar · يُوزَعُونَ bir araya getirilirler
حَتَّىٰٓ إِذَا مَا جَآءُوهَا شَهِدَ عَلَيۡهِمۡ سَمۡعُهُمۡ وَأَبۡصَٰرُهُمۡ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿20﴾
ḥattâ iẕâ mâ câûhâ şehide `aleyhim sem`uhüm veebṣâruhüm vecülûdühüm bimâ kânû ya`melûn.
20. Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder.
Kelime meali
حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · مَا oraya vardıkları · جَآءُوهَا · شَهِدَ şahidlik ettiler · عَلَيْهِمْ aleyhlerine · سَمْعُهُمْ kulakları · وَأَبْصَـٰرُهُمْ ve gözleri · وَجُلُودُهُم ve derileri · بِمَا hakkında · كَانُوا۟ oldukları (işler) · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
وَقَالُواْ لِجُلُودِهِمۡ لِمَ شَهِدتُّمۡ عَلَيۡنَاۖ قَالُوٓاْ أَنطَقَنَا ٱللَّهُ ٱلَّذِيٓ أَنطَقَ كُلَّ شَيۡءࣲۚ وَهُوَ خَلَقَكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةࣲ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿21﴾
veḳâlû licülûdihim lime şehittüm `aleynâ. ḳâlû enṭaḳane-llâhü-lleẕî enṭaḳa külle şey'iv vehüve ḫaleḳaküm evvele merrativ veileyhi türce`ûn.
21. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O’na dönüyorsunuz.
Kelime meali
وَقَالُوا۟ ve dediler · لِجُلُودِهِمْ derilerine · لِمَ niçin? · شَهِدتُّمْ şahidlik ettiniz · عَلَيْنَا ۖ aleyhimize · قَالُوٓا۟ dediler · أَنطَقَنَا bizi konuşturdu · ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِىٓ konuşturan · أَنطَقَ · كُلَّ her · شَىْءٍۢ şeyi · وَهُوَ ve O · خَلَقَكُمْ sizi yaratmıştı · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۢ defa · وَإِلَيْهِ işte O'na · تُرْجَعُونَ döndürülüyorsunuz
وَمَا كُنتُمۡ تَسۡتَتِرُونَ أَن يَشۡهَدَ عَلَيۡكُمۡ سَمۡعُكُمۡ وَلَآ أَبۡصَٰرُكُمۡ وَلَا جُلُودُكُمۡ وَلَٰكِن ظَنَنتُمۡ أَنَّ ٱللَّهَ لَا يَعۡلَمُ كَثِيرࣰ ا مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿22﴾
vemâ küntüm testetirûne ey yeşhede `aleyküm sem`uküm velâ ebṣâruküm velâ cülûdüküm velâkin żanentüm enne-llâhe lâ ya`lemü keŝîram mimmâ ta`melûn.
22. Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.
Kelime meali
وَمَا ve değildiniz · كُنتُمْ siz · تَسْتَتِرُونَ gizleniyor · أَن şahidlik etmesinden · يَشْهَدَ · عَلَيْكُمْ aleyhinize · سَمْعُكُمْ kulaklarınızın · وَلَآ ve değildiniz · أَبْصَـٰرُكُمْ gözlerinizin · وَلَا ve değildiniz · جُلُودُكُمْ derilerinizin · وَلَـٰكِن fakat · ظَنَنتُمْ sanıyordunuz ki · أَنَّ elbette · ٱللَّهَ Allah · لَا bilmez · يَعْلَمُ · كَثِيرًۭا çoğunu · مِّمَّا yaptıklarınızın · تَعْمَلُونَ
وَذَٰلِكُمۡ ظَنُّكُمُ ٱلَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمۡ أَرۡدَىٰكُمۡ فَأَصۡبَحۡتُم مِّنَ ٱلۡخَٰسِرِينَ ﴿23﴾
veẕâliküm żannükümü-lleẕî żanentüm birabbiküm erdâküm feaṣbaḥtüm mine-lḫâsirîn.
23. İşte rabbiniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti, sonunda kaybedenlerden oldunuz.
Kelime meali
وَذَٰلِكُمْ ve işte bu · ظَنُّكُمُ zannınız · ٱلَّذِى zannettiğiniz · ظَنَنتُم · بِرَبِّكُمْ Rabbinize karşı · أَرْدَىٰكُمْ sizi helak etti · فَأَصْبَحْتُم ve oldunuz · مِّنَ ziyana uğrayanlardan · ٱلْخَـٰسِرِينَ
فَإِن يَصۡبِرُواْ فَٱلنَّارُ مَثۡوࣰ ى لَّهُمۡۖ وَإِن يَسۡتَعۡتِبُواْ فَمَا هُم مِّنَ ٱلۡمُعۡتَبِينَ ﴿24﴾
feiy yaṣbirû felnâru meŝvel lehüm. veiy yesta`tibû femâ hüm mine-lmü`tebîn.
24. Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez.
Kelime meali
فَإِن şimdi eğer · يَصْبِرُوا۟ dayanabilirlerse · فَٱلنَّارُ ateştir · مَثْوًۭى yeri · لَّهُمْ ۖ onların · وَإِن ve eğer · يَسْتَعْتِبُوا۟ affedilmek isterlerse · فَمَا değildir · هُم onlar · مِّنَ den · ٱلْمُعْتَبِينَ
۞وَقَيَّضۡنَا لَهُمۡ قُرَنَآءَ فَزَيَّنُواْ لَهُم مَّا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ وَحَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ فِيٓ أُمَمࣲ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهِم مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ خَٰسِرِينَ ﴿25﴾
veḳayyaḍnâ lehüm ḳuranâe fezeyyenû lehüm mâ beyne eydîhim vemâ ḫalfehüm veḥaḳḳa `aleyhimü-lḳavlü fî ümemin ḳad ḫalet min ḳablihim mine-lcinni vel'ins. innehüm kânû ḫâsirîn.
25. Onların yanlarına bazı arkadaşlar verdik de bunlar, önlerinde bulunanı da arkalarında olanı da onlara şirin gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki hüküm onlar için de kesinleşti. Kuşkusuz onların hepsi hüsrana uğramışlardır.
Kelime meali
۞ وَقَيَّضْنَا ve biz musallat ettik · لَهُمْ onlara · قُرَنَآءَ birtakım arkadaşlar · فَزَيَّنُوا۟ süslü gösterdiler · لَهُم onlara · مَّا bulunanı · بَيْنَ onların önlerinde · أَيْدِيهِمْ onların önlerinde · وَمَا ve bulunanı · خَلْفَهُمْ arkalarında · وَحَقَّ ve gerekli oldu · عَلَيْهِمُ kendilerine · ٱلْقَوْلُ söz · فِىٓ topluluklarına · أُمَمٍۢ · قَدْ gelip geçmiş olan · خَلَتْ · مِن kendilerinden önce · قَبْلِهِم · مِّنَ cin(ler)den · ٱلْجِنِّ · وَٱلْإِنسِ ۖ ve insan(lardan) · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ idiler · خَـٰسِرِينَ ziyanda
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَا تَسۡمَعُواْ لِهَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ وَٱلۡغَوۡاْ فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَغۡلِبُونَ ﴿26﴾
veḳâle-lleẕîne keferû lâ tesme`û lihâẕe-lḳur'âni velgav fîhi le`alleküm taglibûn.
26. İnkârcılar dediler ki: “Bu Kur’an’a kulak vermeyin, okunurken gürültü çıkarın, belki bastırırsınız.”
Kelime meali
وَقَالَ ve dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · لَا dinlemeyin · تَسْمَعُوا۟ · لِهَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'ı · وَٱلْغَوْا۟ ve gürültü edin · فِيهِ onda (okunduğunda) · لَعَلَّكُمْ belki · تَغْلِبُونَ ona galib gelirsiniz
فَلَنُذِيقَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَذَابࣰ ا شَدِيدࣰ ا وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَسۡوَأَ ٱلَّذِي كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿27﴾
felenüẕîḳanne-lleẕîne keferû `aẕâben şedîdev velenecziyennehüm esvee-lleẕî kânû ya`melûn.
27. O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız, onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız.
Kelime meali
فَلَنُذِيقَنَّ fakat taddıracağız · ٱلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar eden(lere) · عَذَابًۭا bir azab · شَدِيدًۭا şiddetli · وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ ve onları cezalandıracağız · أَسْوَأَ en kötüsüyle · ٱلَّذِى olduklarının · كَانُوا۟ · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)
ذَٰلِكَ جَزَآءُ أَعۡدَآءِ ٱللَّهِ ٱلنَّارُۖ لَهُمۡ فِيهَا دَارُ ٱلۡخُلۡدِ جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ بِـَٔايَٰتِنَا يَجۡحَدُونَ ﴿28﴾
ẕâlike cezâü a`dâi-llâhi-nnâru. lehüm fîhâ dâru-lḫuld. cezâem bimâ kânû biâyâtinâ yecḥadûn.
28. İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır.
Kelime meali
ذَٰلِكَ bu · جَزَآءُ cezası · أَعْدَآءِ düşmanlarının · ٱللَّهِ Allah · ٱلنَّارُ ۖ ateştir · لَهُمْ onlara vardır · فِيهَا orada · دَارُ yurdu · ٱلْخُلْدِ ۖ sürekli kalma · جَزَآءًۢ ceza olarak · بِمَا sebebiyle · كَانُوا۟ ayetlerimizi · بِـَٔايَـٰتِنَا · يَجْحَدُونَ inkar etmeleri
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ رَبَّنَآ أَرِنَا ٱلَّذَيۡنِ أَضَلَّانَا مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ نَجۡعَلۡهُمَا تَحۡتَ أَقۡدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ﴿29﴾
veḳâle-lleẕîne keferû rabbenâ erine-lleẕeyni eḍallânâ mine-lcinni vel'insi nec`alhümâ taḥte aḳdâminâ liyekûnâ mine-l'esfelîn.
29. İnkâra sapmış olanlar şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım ki herkesten daha çok aşağılanmış olsunlar!”
Kelime meali
وَقَالَ ve dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · رَبَّنَآ Rabbimiz · أَرِنَا bize göster · ٱلَّذَيْنِ bizi saptıran · أَضَلَّانَا · مِنَ cin · ٱلْجِنِّ · وَٱلْإِنسِ ve insanları · نَجْعَلْهُمَا onları alalım · تَحْتَ altına · أَقْدَامِنَا ayaklarımızın · لِيَكُونَا olsunlar · مِنَ alçaklardan · ٱلْأَسْفَلِينَ
إِنَّ ٱلَّذِينَ قَالُواْ رَبُّنَا ٱللَّهُ ثُمَّ ٱسۡتَقَٰمُواْ تَتَنَزَّلُ عَلَيۡهِمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ أَلَّا تَخَافُواْ وَلَا تَحۡزَنُواْ وَأَبۡشِرُواْ بِٱلۡجَنَّةِ ٱلَّتِي كُنتُمۡ تُوعَدُونَ ﴿30﴾
inne-lleẕîne ḳâlû rabbüne-llâhü ŝümme-steḳâmû tetenezzelü `aleyhimü-lmelâiketü ellâ teḫâfû velâ taḥzenû veebşirû bilcenneti-lletî küntüm tû`adûn.
30. “Rabbimiz Allah’tır” deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: “Korkmayın, kederlenmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselere · قَالُوا۟ diyen(lere) · رَبُّنَا Rabbimiz · ٱللَّهُ Allah'tır · ثُمَّ sonra · ٱسْتَقَـٰمُوا۟ doğru olanlara · تَتَنَزَّلُ iner · عَلَيْهِمُ üzerine · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ melekler · أَلَّا korkmayın · تَخَافُوا۟ · وَلَا ve · تَحْزَنُوا۟ üzülmeyin · وَأَبْشِرُوا۟ fakat sevinin · بِٱلْجَنَّةِ cennetle · ٱلَّتِى öyle ki · كُنتُمْ size söz verilen · تُوعَدُونَ
نَحۡنُ أَوۡلِيَآؤُكُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِۖ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَشۡتَهِيٓ أَنفُسُكُمۡ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ ﴿31﴾
naḥnü evliyâüküm fi-lḥayâti-ddünyâ vefi-l'âḫirah. veleküm fîhâ mâ teştehî enfüsüküm veleküm fîhâ mâ tedde`ûn.
31–32. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. Orada, çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah’tan bir ikram olarak sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz.”
Kelime meali
نَحْنُ biz · أَوْلِيَآؤُكُمْ sizin dostlarınızız · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَفِى ve · ٱلْـَٔاخِرَةِ ۖ ahirette · وَلَكُمْ ve size vardır · فِيهَا orada · مَا her şey · تَشْتَهِىٓ çektiği · أَنفُسُكُمْ canlarınızın · وَلَكُمْ ve size vardır · فِيهَا orada · مَا her şey · تَدَّعُونَ istediğiniz
نُزُلࣰ ا مِّنۡ غَفُورࣲ رَّحِيمࣲ ﴿32﴾
nüzülem min gafûrir raḥîm.
Kelime meali
نُزُلًۭا ağırlamasıdır · مِّنْ çok bağışlayanın · غَفُورٍۢ · رَّحِيمٍۢ çok esirgeyenin
وَمَنۡ أَحۡسَنُ قَوۡلࣰ ا مِّمَّن دَعَآ إِلَى ٱللَّهِ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿33﴾
vemen aḥsenü ḳavlem mimmen de`â ile-llâhi ve`amile ṣâliḥav veḳâle innenî mine-lmüslimîn.
33. Allah’a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapan ve “Ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
Kelime meali
وَمَنْ ve kim olabilir? · أَحْسَنُ daha güzel · قَوْلًۭا sözlü · مِّمَّن kimseden · دَعَآ çağıran · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ · وَعَمِلَ ve yapandan · صَـٰلِحًۭا iyi iş · وَقَالَ ve diyenden · إِنَّنِى şüphesiz ben · مِنَ müslümanlardanım · ٱلْمُسْلِمِينَ
وَلَا تَسۡتَوِي ٱلۡحَسَنَةُ وَلَا ٱلسَّيِّئَةُۚ ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ فَإِذَا ٱلَّذِي بَيۡنَكَ وَبَيۡنَهُۥ عَدَٰوَةࣱ كَأَنَّهُۥ وَلِيٌّ حَمِيمࣱ ﴿34﴾
velâ testevi-lḥasenetü vele-sseyyieh. idfa` billetî hiye aḥsenü feiẕe-lleẕî beyneke vebeynehû `adâvetün keennehû veliyyün ḥamîm.
34. İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!
Kelime meali
وَلَا ve değildir · تَسْتَوِى eşit · ٱلْحَسَنَةُ iyilik · وَلَا ve ne de · ٱلسَّيِّئَةُ ۚ kötülük · ٱدْفَعْ sav (onu) · بِٱلَّتِى olanla · هِىَ · أَحْسَنُ en güzel · فَإِذَا bir de bakarsın ki · ٱلَّذِى seninle aranda · بَيْنَكَ · وَبَيْنَهُۥ onun arasında · عَدَٰوَةٌۭ düşmanlık olan · كَأَنَّهُۥ sanki · وَلِىٌّ bir dosttur · حَمِيمٌۭ sıcak
وَمَا يُلَقَّىٰهَآ إِلَّا ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَمَا يُلَقَّىٰهَآ إِلَّا ذُو حَظٍّ عَظِيمࣲ ﴿35﴾
vemâ yüleḳḳâhâ ille-lleẕîne ṣaberû. vemâ yüleḳḳâhâ illâ ẕû ḥażżin `ażîm.
35. Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir.
Kelime meali
وَمَا buna kavuşturulmaz · يُلَقَّىٰهَآ · إِلَّا başkası · ٱلَّذِينَ kimselerden · صَبَرُوا۟ sabreden(lerden) · وَمَا ve · يُلَقَّىٰهَآ buna kavuşturulmaz · إِلَّا başkası · ذُو olandan · حَظٍّ şansı · عَظِيمٍۢ büyük
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ ٱلشَّيۡطَٰنِ نَزۡغࣱ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿36﴾
veimmâ yenzeganneke mine-şşeyṭâni nezgun feste`iẕ billâh. innehû hüve-ssemî`u-l`alîm.
36. Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allah’a sığın! Allah işitendir, bilendir.
Kelime meali
وَإِمَّا ve eğer · يَنزَغَنَّكَ seni dürtecek olursa · مِنَ şeytandan · ٱلشَّيْطَـٰنِ · نَزْغٌۭ kötü bir düşünce · فَٱسْتَعِذْ hemen sığın · بِٱللَّهِ ۖ Allah'a · إِنَّهُۥ çünkü O · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِ ٱلَّيۡلُ وَٱلنَّهَارُ وَٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُۚ لَا تَسۡجُدُواْ لِلشَّمۡسِ وَلَا لِلۡقَمَرِ وَٱسۡجُدُواْۤ لِلَّهِۤ ٱلَّذِي خَلَقَهُنَّ إِن كُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ ﴿37﴾
vemin âyâtihi-lleylü vennehâru veşşemsü velḳamer. lâ tescüdû lişşemsi velâ lilḳameri vescüdû lillâhi-lleẕî ḫaleḳahünne in küntüm iyyâhü ta`büdûn.
37. Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin.
Kelime meali
وَمِنْ ve · ءَايَـٰتِهِ O'nun ayetlerindendir · ٱلَّيْلُ gece · وَٱلنَّهَارُ ve gündüz · وَٱلشَّمْسُ ve güneş · وَٱلْقَمَرُ ۚ ve ay · لَا secde etmeyin · تَسْجُدُوا۟ · لِلشَّمْسِ güneşe · وَلَا ne de · لِلْقَمَرِ aya · وَٱسْجُدُوا۟ fakat secde edin · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى onları yaratan · خَلَقَهُنَّ · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · إِيَّاهُ O'na · تَعْبُدُونَ tapıyor(sanız)
فَإِنِ ٱسۡتَكۡبَرُواْ فَٱلَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُۥ بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَهُمۡ لَا يَسۡـَٔمُونَ۩ ﴿38﴾
feini-stekberû felleẕîne `inde rabbike yüsebbiḥûne lehû billeyli vennehâri vehüm lâ yes'emûn.
38. Şayet kibirlerine yediremezlerse bilsinler ki rabbinin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O’nu tesbih etmektedirler.
Kelime meali
فَإِنِ fakat eğer · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslarlarsa · فَٱلَّذِينَ yanında bulunanlar · عِندَ · رَبِّكَ Rabbinin · يُسَبِّحُونَ tesbih ederler · لَهُۥ O'nu · بِٱلَّيْلِ gece · وَٱلنَّهَارِ ve gündüz · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç · يَسْـَٔمُونَ ۩ usanmazlar
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنَّكَ تَرَى ٱلۡأَرۡضَ خَٰشِعَةࣰ فَإِذَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡهَا ٱلۡمَآءَ ٱهۡتَزَّتۡ وَرَبَتۡۚ إِنَّ ٱلَّذِيٓ أَحۡيَاهَا لَمُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰٓۚ إِنَّهُۥ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرٌ ﴿39﴾
vemin âyâtihî enneke tera-l'arḍa ḫâşi`aten feiẕâ enzelnâ `aleyhe-lmâe-htezzet verabet. inne-lleẕî aḥyâhâ lemuḥyi-lmevtâ. innehû `alâ külli şey'in ḳadîr.
39. O’nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. O her şeye kādirdir.
Kelime meali
وَمِنْ biri de (şudur) · ءَايَـٰتِهِۦٓ O'nun ayetlerinden · أَنَّكَ sen · تَرَى görürsün · ٱلْأَرْضَ toprağı · خَـٰشِعَةًۭ boynu bükük · فَإِذَآ zaman · أَنزَلْنَا döktüğümüz · عَلَيْهَا onun üzerine · ٱلْمَآءَ suyu · ٱهْتَزَّتْ titreşir · وَرَبَتْ ۚ ve kabarır · إِنَّ elbette · ٱلَّذِىٓ onu dirilten · أَحْيَاهَا · لَمُحْىِ diriltir · ٱلْمَوْتَىٰٓ ۚ ölüleri de · إِنَّهُۥ elbette O · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌ kadirdir
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُلۡحِدُونَ فِيٓ ءَايَٰتِنَا لَا يَخۡفَوۡنَ عَلَيۡنَآۗ أَفَمَن يُلۡقَىٰ فِي ٱلنَّارِ خَيۡرٌ أَم مَّن يَأۡتِيٓ ءَامِنࣰ ا يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ ٱعۡمَلُواْ مَا شِئۡتُمۡ إِنَّهُۥ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿40﴾
inne-lleẕîne yülḥidûne fî âyâtinâ lâ yaḫfevne `aleynâ. efemey yülḳâ fi-nnâri ḫayrun em mey ye'tî âminey yevme-lḳiyâmeh. i`melû mâ şi'tüm innehû bimâ ta`melûne beṣîr.
40. Âyetlerimiz konusunda gerçekten sapanlar bizden gizlenemezler. Bu durumda ateşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü (huzurumuza) güvenle gelen mi? İstediğinizi yapın! O, yaptıklarınızı kuşkusuz görmektedir.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ doğruluktan sapanlar · يُلْحِدُونَ · فِىٓ hususunda · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimiz · لَا gizli kalmazlar · يَخْفَوْنَ · عَلَيْنَآ ۗ bize · أَفَمَن kimse mi? · يُلْقَىٰ atılan · فِى içine · ٱلنَّارِ ateşin · خَيْرٌ daha iyidir · أَم yoksa · مَّن kimse (mi?) · يَأْتِىٓ gelen · ءَامِنًۭا güvenle · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۚ kıyamet · ٱعْمَلُوا۟ yapın · مَا ne · شِئْتُمْ ۖ diliyorsanız · إِنَّهُۥ elbette O · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınızı · بَصِيرٌ görmektedir
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِٱلذِّكۡرِ لَمَّا جَآءَهُمۡۖ وَإِنَّهُۥ لَكِتَٰبٌ عَزِيزࣱ ﴿41﴾
inne-lleẕîne keferû biẕẕikri lemmâ câehüm. veinnehû lekitâbün `azîz.
41. Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (cezalarını görecekler). O, gerçekten çok değerli bir kitaptır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ onlar · كَفَرُوا۟ inkar ettiler · بِٱلذِّكْرِ Zikr'i (Kur'an'ı) · لَمَّا kendilerine gelen · جَآءَهُمْ ۖ · وَإِنَّهُۥ halbuki o · لَكِتَـٰبٌ bir Kitaptır · عَزِيزٌۭ aziz
لَّا يَأۡتِيهِ ٱلۡبَٰطِلُ مِنۢ بَيۡنِ يَدَيۡهِ وَلَا مِنۡ خَلۡفِهِۦۖ تَنزِيلࣱ مِّنۡ حَكِيمٍ حَمِيدࣲ ﴿42﴾
lâ ye'tîhi-lbâṭilü mim beyni yedeyhi velâ min ḫalfih. tenzîlüm min ḥakîmin ḥamîd.
42. Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir.
Kelime meali
لَّا ona gelmez · يَأْتِيهِ · ٱلْبَـٰطِلُ boşa çıkaracak bir söz · مِنۢ önünden · بَيْنِ · يَدَيْهِ · وَلَا ne de · مِنْ arkasından · خَلْفِهِۦ ۖ · تَنزِيلٌۭ indirilmiştir · مِّنْ hüküm ve hikmet sahibinden · حَكِيمٍ · حَمِيدٍۢ çok övülenden
مَّا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدۡ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِن قَبۡلِكَۚ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغۡفِرَةࣲ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمࣲ ﴿43﴾
mâ yüḳâlü leke illâ mâ ḳad ḳîle lirrusüli min ḳablik. inne rabbeke leẕû magfirativ veẕû `iḳâbin elîm.
43. Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. Gerçekten rabbin hem mağfiret sahibidir hem de O’nun çok yakıcı bir azabı vardır.
Kelime meali
مَّا değildir · يُقَالُ söylenen · لَكَ sana · إِلَّا başka bir şey · مَا olandan · قَدْ söylenmiş · قِيلَ · لِلرُّسُلِ elçilere · مِن senden önceki · قَبْلِكَ ۚ · إِنَّ kuşkusuz · رَبَّكَ Rabbin · لَذُو sahibi · مَغْفِرَةٍۢ bağışlama · وَذُو ve sahibidir · عِقَابٍ azab · أَلِيمٍۢ acı
وَلَوۡ جَعَلۡنَٰهُ قُرۡءَانًا أَعۡجَمِيࣰّ ا لَّقَالُواْ لَوۡلَا فُصِّلَتۡ ءَايَٰتُهُۥٓۖ ءَا۬عۡجَمِيࣱّ وَعَرَبِيࣱّۗ قُلۡ هُوَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ هُدࣰ ى وَشِفَآءࣱۚ وَٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ فِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣱ وَهُوَ عَلَيۡهِمۡ عَمًىۚ أُوْلَٰٓئِكَ يُنَادَوۡنَ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدࣲ ﴿44﴾
velev ce`alnâhü ḳur'ânen a`cemiyyel leḳâlû levlâ füṣṣilet âyâtüh. ea`cemiyyüv ve`arabiyy. ḳul hüve lilleẕîne âmenû hüdev veşifâün. velleẕîne lâ yü'minûne fî âẕânihim vaḳruv vehüve `aleyhim `amâ. ülâike yünâdevne mim mekânim be`îd.
44. Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.”
Kelime meali
وَلَوْ ve eğer · جَعَلْنَـٰهُ biz onu yapsaydık · قُرْءَانًا bir Kur'an · أَعْجَمِيًّۭا yabancı (dilde) · لَّقَالُوا۟ derlerdi ki · لَوْلَا değil miydi? · فُصِّلَتْ açıklanmalı · ءَايَـٰتُهُۥٓ ۖ onun ayetleri · ءَا۬عْجَمِىٌّۭ yabancı söz mü? · وَعَرَبِىٌّۭ ۗ arab olana · قُلْ de ki · هُوَ o · لِلَّذِينَ için · ءَامَنُوا۟ inananlar · هُدًۭى bir yol göstericidir · وَشِفَآءٌۭ ۖ ve (gönüllere) şifadır · وَٱلَّذِينَ gelince · لَا inanmayanlara · يُؤْمِنُونَ · فِىٓ vardır · ءَاذَانِهِمْ onların kulaklarında · وَقْرٌۭ bir ağırlık · وَهُوَ ve o · عَلَيْهِمْ onlara · عَمًى ۚ bir körlüktür · أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · يُنَادَوْنَ çağırılıyorlar · مِن bir yerden · مَّكَانٍۭ · بَعِيدٍۢ uzak
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ فَٱخۡتُلِفَ فِيهِۚ وَلَوۡلَا كَلِمَةࣱ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيۡنَهُمۡۚ وَإِنَّهُمۡ لَفِي شَكࣲّ مِّنۡهُ مُرِيبࣲ ﴿45﴾
veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe faḫtülife fîh. velevlâ kelimetün sebeḳat mir rabbike leḳuḍiye beynehüm. veinnehüm lefî şekkim minhü mürîbün.
45. Biz, vaktiyle Mûsâ’ya kitabı indirmiştik ama onda da ihtilâfa düşülmüştü. Eğer rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı haklarında hüküm kesinleşmişti bile. İnanmayanlar onun hakkında gerçekten koyu bir kuşku içindedirler.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا biz vermiştik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · فَٱخْتُلِفَ fakat ayrılığa düşülmüştü · فِيهِ ۗ onda · وَلَوْلَا ve eğer olmasaydı · كَلِمَةٌۭ bir söz · سَبَقَتْ geçmiş · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · لَقُضِىَ derhal hüküm verilirdi · بَيْنَهُمْ ۚ aralarında · وَإِنَّهُمْ fakat onlar · لَفِى içindedirler · شَكٍّۢ bir kuşku · مِّنْهُ ondan · مُرِيبٍۢ işkilli
مَّنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلِنَفۡسِهِۦۖ وَمَنۡ أَسَآءَ فَعَلَيۡهَاۗ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّٰمࣲ لِّلۡعَبِيدِ ﴿46﴾
men `amile ṣâliḥan felinefsihî vemen esâe fe`aleyhâ. vemâ rabbüke biżallâmil lil`abîd.
46. Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin rabbin kullarına asla haksızlık etmez.
Kelime meali
مَّنْ kim · عَمِلَ yaparsa · صَـٰلِحًۭا iyi iş · فَلِنَفْسِهِۦ ۖ yararı kendisinedir; · وَمَنْ ve kim · أَسَآءَ kötülük yaparsa · فَعَلَيْهَا ۗ zararı kendisinedir · وَمَا ve değildir · رَبُّكَ Rabbin · بِظَلَّـٰمٍۢ zulmedici · لِّلْعَبِيدِ kullara
۞إِلَيۡهِ يُرَدُّ عِلۡمُ ٱلسَّاعَةِۚ وَمَا تَخۡرُجُ مِن ثَمَرَٰتࣲ مِّنۡ أَكۡمَامِهَا وَمَا تَحۡمِلُ مِنۡ أُنثَىٰ وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلۡمِهِۦۚ وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ أَيۡنَ شُرَكَآءِي قَالُوٓاْ ءَاذَنَّٰكَ مَا مِنَّا مِن شَهِيدࣲ ﴿47﴾
ileyhi yüraddü `ilmü-ssâ`ah. vemâ taḫrucü min ŝemerâtim min ekmâmihâ vemâ taḥmilü min ünŝâ velâ teḍa`u illâ bi`ilmih. veyevme yünâdîhim eyne şürakâî ḳâlû âẕennâke mâ minnâ min şehîd.
47. Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir; kezâ O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Allah’ın onlara, “Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede?” diye seslendiği gün, “Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok” derler.
Kelime meali
۞ إِلَيْهِ O'na · يُرَدُّ döndürülür · عِلْمُ bilgisi · ٱلسَّاعَةِ ۚ sa'at (kıyamet) · وَمَا ve · تَخْرُجُ çıkmaz · مِن meyvalar · ثَمَرَٰتٍۢ · مِّنْ kabuklarından · أَكْمَامِهَا · وَمَا gebe kalmaz · تَحْمِلُ · مِنْ hiçbir · أُنثَىٰ dişi · وَلَا ve · تَضَعُ doğurmaz · إِلَّا olmadan · بِعِلْمِهِۦ ۚ O'nun bilgisi · وَيَوْمَ ve (o) gün · يُنَادِيهِمْ onlara seslenildiği · أَيْنَ nerede? · شُرَكَآءِى ortaklarım · قَالُوٓا۟ demişlerdir · ءَاذَنَّـٰكَ sana arz ederiz ki · مَا yok · مِنَّا bizden · مِن hiçbir · شَهِيدٍۢ gören
وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَدۡعُونَ مِن قَبۡلُۖ وَظَنُّواْ مَا لَهُم مِّن مَّحِيصࣲ ﴿48﴾
veḍalle `anhüm mâ kânû yed`ûne min ḳablü veżannû mâ lehüm mim meḥîṣ.
48. Artık daha önce taptıkları şeyler onları terkedip kaybolmuş; kendileri de kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmadığını anlamışlardır.
Kelime meali
وَضَلَّ ve sapıp gitmiştir · عَنْهُم onlardan · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَدْعُونَ yalvarıp duruyor(lar) · مِن önceden · قَبْلُ ۖ · وَظَنُّوا۟ ve onlar anlamışlardır · مَا olmadığını · لَهُم kendileri için · مِّن hiçbir · مَّحِيصٍۢ kaçacak yer
لَّا يَسۡـَٔمُ ٱلۡإِنسَٰنُ مِن دُعَآءِ ٱلۡخَيۡرِ وَإِن مَّسَّهُ ٱلشَّرُّ فَيَـُٔوسࣱ قَنُوطࣱ ﴿49﴾
lâ yes'emü-l'insânü min dü`âi-lḫayr. veim messehü-şşerru feyeûsün ḳanûṭ.
49. İnsan, iyi şeyleri istemekten usanmaz; başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır.
Kelime meali
لَّا usanmaz · يَسْـَٔمُ · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · مِن istemekten · دُعَآءِ · ٱلْخَيْرِ hayır (iyilik) · وَإِن ama eğer · مَّسَّهُ kendisine dokunursa · ٱلشَّرُّ bir şer · فَيَـُٔوسٌۭ hemen üzülür · قَنُوطٌۭ ümitsiz olur
وَلَئِنۡ أَذَقۡنَٰهُ رَحۡمَةࣰ مِّنَّا مِنۢ بَعۡدِ ضَرَّآءَ مَسَّتۡهُ لَيَقُولَنَّ هَٰذَا لِي وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةࣰ وَلَئِن رُّجِعۡتُ إِلَىٰ رَبِّيٓ إِنَّ لِي عِندَهُۥ لَلۡحُسۡنَىٰۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِمَا عَمِلُواْ وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنۡ عَذَابٍ غَلِيظࣲ ﴿50﴾
velein eẕaḳnâhü raḥmetem minnâ mim ba`di ḍarrâe messethü leyeḳûlenne hâẕâ lî vemâ eżunnü-ssâ`ate ḳâimetev veleir ruci`tü ilâ rabbî inne lî `indehû lelḥusnâ. felenünebbienne-lleẕîne keferû bimâ `amilû. velenüẕîḳannehüm min `aẕâbin galîż.
50. Uğradığı bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: “Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyametin kopacağını sanmıyorum ama, dönüp rabbime varacak olsam bile, O’nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim.” Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir ceza tattıracağız!
Kelime meali
وَلَئِنْ ve eğer · أَذَقْنَـٰهُ biz ona taddırırsak · رَحْمَةًۭ bir rahmet · مِّنَّا kendimizden · مِنۢ sonra · بَعْدِ · ضَرَّآءَ bir zarardan · مَسَّتْهُ ona dokunan · لَيَقُولَنَّ elbette der ki · هَـٰذَا bu · لِى benim hakkımdır · وَمَآ ve · أَظُنُّ sanmıyorum · ٱلسَّاعَةَ kıyametin · قَآئِمَةًۭ kopacağını · وَلَئِن eğer · رُّجِعْتُ götürülmüş olsam bile · إِلَىٰ Rabbime · رَبِّىٓ · إِنَّ muhakkak · لِى benim için vardır · عِندَهُۥ O'nun yanında · لَلْحُسْنَىٰ ۚ daha güzel şeyler · فَلَنُنَبِّئَنَّ biz mutlaka haber vereceğiz · ٱلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar edenlere · بِمَا yaptıklarını · عَمِلُوا۟ · وَلَنُذِيقَنَّهُم ve mutlaka taddıracağız · مِّنْ azabdan · عَذَابٍ · غَلِيظٍۢ kaba
وَإِذَآ أَنۡعَمۡنَا عَلَى ٱلۡإِنسَٰنِ أَعۡرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ فَذُو دُعَآءٍ عَرِيضࣲ ﴿51﴾
veiẕâ en`amnâ `ale-l'insâni a`raḍa veneâ bicânibih. veiẕâ messehü-şşerru feẕû dü`âin `arîḍ.
51. Ne zaman insanoğluna bir lutufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır; başına bir kötülük geldiğinde de uzun uzadıya yalvarıp yakarır.
Kelime meali
وَإِذَآ ne zaman ki · أَنْعَمْنَا bir ni'met verdiğimizde · عَلَى insana · ٱلْإِنسَـٰنِ · أَعْرَضَ yüz çevirir · وَنَـَٔا ve yan çizer · بِجَانِبِهِۦ ve yan çizer · وَإِذَا ve ne zaman ki · مَسَّهُ ona dokunduğunda · ٱلشَّرُّ bir şer · فَذُو hemen · دُعَآءٍ yalvarıp durur · عَرِيضٍۢ bol bol
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كَانَ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِ ثُمَّ كَفَرۡتُم بِهِۦ مَنۡ أَضَلُّ مِمَّنۡ هُوَ فِي شِقَاقِۭ بَعِيدࣲ ﴿52﴾
ḳul era'eytüm in kâne min `indi-llâhi ŝümme kefertüm bihî men eḍallü mimmen hüve fî şiḳâḳim be`îd.
52. De ki: “Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur’an) Allah katından gelmiş, siz de onu inkâr etmişseniz? Bu durumda böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir!”
Kelime meali
قُلْ de ki · أَرَءَيْتُمْ gördünüz mü ki · إِن eğer (Kur'an) · كَانَ ise · مِنْ tarafından · عِندِ · ٱللَّهِ Allah · ثُمَّ sonra · كَفَرْتُم siz de inkar etmişseniz · بِهِۦ onu · مَنْ kim olabilir? · أَضَلُّ daha sapık · مِمَّنْ kimseden · هُوَ o · فِى bir ayrılığa düşen · شِقَاقٍۭ · بَعِيدٍۢ uzak
سَنُرِيهِمۡ ءَايَٰتِنَا فِي ٱلۡأٓفَاقِ وَفِيٓ أَنفُسِهِمۡ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمۡ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّۗ أَوَلَمۡ يَكۡفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُۥ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ شَهِيدٌ ﴿53﴾
senürîhim âyâtinâ fi-l'âfâḳi vefî enfüsihim ḥattâ yetebeyyene lehüm ennehü-lḥaḳḳ. evelem yekfi birabbike ennehû `alâ külli şey'in şehîd.
53. Kur’an’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?
Kelime meali
سَنُرِيهِمْ biz onlara göstereceğiz · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimizi · فِى ufuklarda · ٱلْـَٔافَاقِ · وَفِىٓ ve · أَنفُسِهِمْ kendi canlarında · حَتَّىٰ kadar · يَتَبَيَّنَ iyice belli olana · لَهُمْ onlara · أَنَّهُ o(Kur'a)n'ın · ٱلْحَقُّ ۗ gerçek olduğu · أَوَلَمْ mi? · يَكْفِ yetmez · بِرَبِّكَ Rabbinin · أَنَّهُۥ O'nun · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · شَهِيدٌ şahit olması
أَلَآ إِنَّهُمۡ فِي مِرۡيَةࣲ مِّن لِّقَآءِ رَبِّهِمۡۗ أَلَآ إِنَّهُۥ بِكُلِّ شَيۡءࣲ مُّحِيطُۢ ﴿54﴾
elâ innehüm fî miryetim mil liḳâi rabbihim. elâ innehû bikülli şey'im müḥîṭ.
54. Bilesin ki onlar rablerinin huzuruna çıkacakları konusunda kuşku içindedirler. Kesinlikle unutulmamalı ki Allah her şeyi kuşatmıştır.
Kelime meali
أَلَآ iyi bil ki · إِنَّهُمْ onlar · فِى içindedirler · مِرْيَةٍۢ kuşku · مِّن kavuşmaktan · لِّقَآءِ · رَبِّهِمْ ۗ Rablerine · أَلَآ iyi bil ki · إِنَّهُۥ O · بِكُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyi · مُّحِيطٌۢ kuşatmıştır