Mü'min Suresi
Mü'min suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
حمٓ ﴿1﴾
ḥâ-mîm.
1. Hâ-mîm.
Kelime meali
حمٓ Hâ Mîm
تَنزِيلُ ٱلۡكِتَٰبِ مِنَ ٱللَّهِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ ﴿2﴾
tenzîlü-lkitâbi mine-llâhi-l`azîzi-l`alîm.
2–3. Kitabın indirilişi azîz ve alîm olan, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, hem cezalandırması şiddetli hem lutfu bol olan Allah’ın katındandır. O’ndan başka tanrı yoktur, dönüş yalnız O’nadır.
Kelime meali
تَنزِيلُ indirilişi · ٱلْكِتَـٰبِ Kitabın · مِنَ tarafındandır · ٱللَّهِ Allah · ٱلْعَزِيزِ aziz (daima galib) · ٱلْعَلِيمِ alim (herşeyi en iyi bilen)
غَافِرِ ٱلذَّنۢبِ وَقَابِلِ ٱلتَّوۡبِ شَدِيدِ ٱلۡعِقَابِ ذِي ٱلطَّوۡلِۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ إِلَيۡهِ ٱلۡمَصِيرُ ﴿3﴾
gâfiri-ẕẕembi veḳâbili-ttevbi şedîdi-l`iḳâbi ẕi-ṭṭavl. lâ ilâhe illâ hû. ileyhi-lmeṣîr.
Kelime meali
غَافِرِ bağışlayandır · ٱلذَّنۢبِ günahı · وَقَابِلِ ve kabul edendir · ٱلتَّوْبِ tevbeyi · شَدِيدِ çetin olandır · ٱلْعِقَابِ azabı · ذِى sahibidir · ٱلطَّوْلِ ۖ lutuf · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · إِلَيْهِ O'nadır · ٱلْمَصِيرُ dönüş
مَا يُجَٰدِلُ فِيٓ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَا يَغۡرُرۡكَ تَقَلُّبُهُمۡ فِي ٱلۡبِلَٰدِ ﴿4﴾
mâ yücâdilü fî âyâti-llâhi ille-lleẕîne keferû felâ yagrurke teḳallübühüm fi-lbilâd.
4. İnkâra sapanlardan başkası Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girişmez. Onların şehirden şehre rahat rahat dolaşabilmesi seni yanıltmasın.
Kelime meali
مَا mücadele etmez · يُجَـٰدِلُ · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِ ayetleri · ٱللَّهِ Allah'ın · إِلَّا başkası · ٱلَّذِينَ kimselerden · كَفَرُوا۟ inkar eden(lerden) · فَلَا o halde · يَغْرُرْكَ seni aldatmasın · تَقَلُّبُهُمْ onların dolaşmaları · فِى şehirlede · ٱلْبِلَـٰدِ
كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحࣲ وَٱلۡأَحۡزَابُ مِنۢ بَعۡدِهِمۡۖ وَهَمَّتۡ كُلُّ أُمَّةِۭ بِرَسُولِهِمۡ لِيَأۡخُذُوهُۖ وَجَٰدَلُواْ بِٱلۡبَٰطِلِ لِيُدۡحِضُواْ بِهِ ٱلۡحَقَّ فَأَخَذۡتُهُمۡۖ فَكَيۡفَ كَانَ عِقَابِ ﴿5﴾
keẕẕebet ḳablehüm ḳavmü nûḥiv vel'aḥzâbü mim ba`dihim. vehemmet küllü ümmetim birasûlihim liye'ḫuẕûhü vecâdelû bilbâṭili liyüdḥiḍû bihi-lḥaḳḳa feeḫaẕtühüm. fekeyfe kâne `iḳâb.
5. Bunlardan önce Nûh’un kavmi, onların ardından da çeşitli topluluklar ilâhî gerçeği yalanlamış, her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi; sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandırmam, gördüler!
Kelime meali
كَذَّبَتْ yalanladı · قَبْلَهُمْ onlardan önce · قَوْمُ kavmi · نُوحٍۢ Nuh · وَٱلْأَحْزَابُ ve kollar · مِنۢ onlardan sonraki · بَعْدِهِمْ ۖ · وَهَمَّتْ ve yeltendi · كُلُّ her · أُمَّةٍۭ millet · بِرَسُولِهِمْ elçisini · لِيَأْخُذُوهُ ۖ yakalamağa · وَجَـٰدَلُوا۟ ve tartıştılar · بِٱلْبَـٰطِلِ boş şeyler ileri sürerek · لِيُدْحِضُوا۟ gidermek için · بِهِ onunla · ٱلْحَقَّ hakkı · فَأَخَذْتُهُمْ ۖ bu yüzden onları yakaladım · فَكَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عِقَابِ azabım
وَكَذَٰلِكَ حَقَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّهُمۡ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِ ﴿6﴾
vekeẕâlike ḥaḳḳat kelimetü rabbike `ale-lleẕîne keferû ennehüm aṣḥâbü-nnâr.
6. Böylece (kavminden) inkâra sapanlar hakkında rabbinin verdiği, “Onlar artık cehennemliktir” şeklindeki hüküm gerçekleşmiş olacak.
Kelime meali
وَكَذَٰلِكَ ve böylece · حَقَّتْ yerini buldu · كَلِمَتُ sözü · رَبِّكَ Rabbinin · عَلَى hakkındaki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · أَنَّهُمْ onlar ki; · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ateş
ٱلَّذِينَ يَحۡمِلُونَ ٱلۡعَرۡشَ وَمَنۡ حَوۡلَهُۥ يُسَبِّحُونَ بِحَمۡدِ رَبِّهِمۡ وَيُؤۡمِنُونَ بِهِۦ وَيَسۡتَغۡفِرُونَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْۖ رَبَّنَا وَسِعۡتَ كُلَّ شَيۡءࣲ رَّحۡمَةࣰ وَعِلۡمࣰ ا فَٱغۡفِرۡ لِلَّذِينَ تَابُواْ وَٱتَّبَعُواْ سَبِيلَكَ وَقِهِمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ ﴿7﴾
elleẕîne yaḥmilûne-l`arşe vemen ḥavlehû yüsebbiḥûne biḥamdi rabbihim veyü'minûne bihî veyestagfirûne lilleẕîne âmenû. rabbenâ vesi`te külle şey'ir raḥmetev ve`ilmen fagfir lilleẕîne tâbû vettebe`û sebîleke veḳihim `aẕâbe-lceḥîm.
7. Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: “Ey rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · يَحْمِلُونَ taşıyan(lar) · ٱلْعَرْشَ Arş'ı · وَمَنْ ve bulunanlar · حَوْلَهُۥ onun çevresinde · يُسَبِّحُونَ tesbih ederler · بِحَمْدِ hamd ile (överek) · رَبِّهِمْ Rablerini · وَيُؤْمِنُونَ ve inanırlar · بِهِۦ O'na · وَيَسْتَغْفِرُونَ ve mağfiret dilerler · لِلَّذِينَ kimseler için · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · رَبَّنَا Rabbimiz · وَسِعْتَ sen kapladın · كُلَّ her · شَىْءٍۢ şeyi · رَّحْمَةًۭ rahmet ile · وَعِلْمًۭا ve bilgi ile · فَٱغْفِرْ bağışla · لِلَّذِينَ kimseleri · تَابُوا۟ tevbe eden(leri) · وَٱتَّبَعُوا۟ ve uyanları · سَبِيلَكَ senin yoluna · وَقِهِمْ ve onları koru · عَذَابَ azabından · ٱلْجَحِيمِ cehennem
رَبَّنَا وَأَدۡخِلۡهُمۡ جَنَّٰتِ عَدۡنٍ ٱلَّتِي وَعَدتَّهُمۡ وَمَن صَلَحَ مِنۡ ءَابَآئِهِمۡ وَأَزۡوَٰجِهِمۡ وَذُرِّيَّٰتِهِمۡۚ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿8﴾
rabbenâ veedḫilhüm cennâti `adnini-lletî ve`attehüm vemen ṣaleḥa min âbâihim veezvâcihim veẕürriyyâtihim. inneke ente-l`azîzü-lḥakîm.
8. “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vaad ettiğin adn cennetlerine kabul buyur. Kuşkusuz sen sınırsız izzet ve hikmet sahibisin.”
Kelime meali
رَبَّنَا Rabbimiz · وَأَدْخِلْهُمْ ve onları sok · جَنَّـٰتِ cennetlerine · عَدْنٍ Adn · ٱلَّتِى onlara söz verdiğin · وَعَدتَّهُمْ · وَمَن ve kimseleri · صَلَحَ iyi olan · مِنْ babalarından · ءَابَآئِهِمْ · وَأَزْوَٰجِهِمْ ve eşleri(nden) · وَذُرِّيَّـٰتِهِمْ ۚ ve çocukları(ndan) · إِنَّكَ şüphesiz sen · أَنتَ sensin · ٱلْعَزِيزُ üstün olan · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibi olan
وَقِهِمُ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ وَمَن تَقِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ يَوۡمَئِذࣲ فَقَدۡ رَحِمۡتَهُۥۚ وَذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ﴿9﴾
veḳihimü-sseyyiât. vemen teḳi-sseyyiâti yevmeiẕin feḳad raḥimteh. veẕâlike hüve-lfevzü-l`ażîm.
9. “Onları kötü sonuçlardan koru. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur.”
Kelime meali
وَقِهِمُ ve onları koru · ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ kötülüklerden · وَمَن ve kimi · تَقِ sen korursan · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülüklerden · يَوْمَئِذٍۢ o gün · فَقَدْ elbette · رَحِمْتَهُۥ ۚ ona acımışsındır · وَذَٰلِكَ ve işte budur · هُوَ o · ٱلْفَوْزُ başarı · ٱلْعَظِيمُ büyük
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ يُنَادَوۡنَ لَمَقۡتُ ٱللَّهِ أَكۡبَرُ مِن مَّقۡتِكُمۡ أَنفُسَكُمۡ إِذۡ تُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلۡإِيمَٰنِ فَتَكۡفُرُونَ ﴿10﴾
inne-lleẕîne keferû yünâdevne lemaḳtü-llâhi ekberu mim maḳtiküm enfüseküm iẕ tüd`avne ile-l'îmâni fetekfürûn.
10. İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: “Siz inanmaya çağırıldığınızda inkâr ederken Allah’ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir.”
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar eden(lere) · يُنَادَوْنَ (şöyle) seslenilir · لَمَقْتُ (size) kızması · ٱللَّهِ Allah'ın · أَكْبَرُ daha büyüktür · مِن sizin kızmanızdan · مَّقْتِكُمْ · أَنفُسَكُمْ kendi kendinize · إِذْ zira · تُدْعَوْنَ siz çağrılırdınız · إِلَى imana · ٱلْإِيمَـٰنِ · فَتَكْفُرُونَ fakat inkar ederdiniz
قَالُواْ رَبَّنَآ أَمَتَّنَا ٱثۡنَتَيۡنِ وَأَحۡيَيۡتَنَا ٱثۡنَتَيۡنِ فَٱعۡتَرَفۡنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلۡ إِلَىٰ خُرُوجࣲ مِّن سَبِيلࣲ ﴿11﴾
ḳâlû rabbenâ emettene-ŝneteyni veaḥyeytene-ŝneteyni fa`terafnâ biẕünûbinâ fehel ilâ ḫurûcim min sebîl.
11. “Ey rabbimiz!” diyecekler, “Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler ki · رَبَّنَآ Rabbimiz · أَمَتَّنَا bizi öldürdün · ٱثْنَتَيْنِ iki kez · وَأَحْيَيْتَنَا ve dirilttin · ٱثْنَتَيْنِ iki kez · فَٱعْتَرَفْنَا itiraf ettik · بِذُنُوبِنَا günahlarımızı · فَهَلْ var mı? · إِلَىٰ çıkmak için · خُرُوجٍۢ · مِّن hiçbir · سَبِيلٍۢ bir yol
ذَٰلِكُم بِأَنَّهُۥٓ إِذَا دُعِيَ ٱللَّهُ وَحۡدَهُۥ كَفَرۡتُمۡ وَإِن يُشۡرَكۡ بِهِۦ تُؤۡمِنُواْۚ فَٱلۡحُكۡمُ لِلَّهِ ٱلۡعَلِيِّ ٱلۡكَبِيرِ ﴿12﴾
ẕâliküm biennehû iẕâ dü`iye-llâhü vaḥdehû kefertüm. veiy yüşrak bihî tü'minû. felḥukmü lillâhi-l`aliyyi-lkebîr.
12. Bu duruma düşmenizin sebebi şudur: Allah’ın ismi tek başına anıldığı zaman inkâra sapardınız, ama O’na ortak koşulduğunda buna inanırdınız. Artık hüküm, yüce ve ulu olan Allah’ındır.
Kelime meali
ذَٰلِكُم bu · بِأَنَّهُۥٓ sebebiyledir · إِذَا zaman · دُعِىَ çağrıldığınız · ٱللَّهُ Allah'a · وَحْدَهُۥ tek olan · كَفَرْتُمْ ۖ inkar etmeniz · وَإِن ve eğer · يُشْرَكْ ortak koşulursa · بِهِۦ O'na · تُؤْمِنُوا۟ ۚ inanmanız · فَٱلْحُكْمُ artık hüküm · لِلَّهِ Allah'a aittir · ٱلْعَلِىِّ yüce · ٱلْكَبِيرِ ve büyük
هُوَ ٱلَّذِي يُرِيكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ رِزۡقࣰ اۚ وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَن يُنِيبُ ﴿13﴾
hüve-lleẕî yürîküm âyâtihî veyünezzilü leküm mine-ssemâi rizḳâ. vemâ yeteẕekkeru illâ mey yünîb.
13. Size işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık (yağmur) indiren O’dur. Ama Allah’a yönelenden başkası (bundan) ders çıkarmaz.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى ki · يُرِيكُمْ size gösteriyor · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · وَيُنَزِّلُ ve indiriyor · لَكُم sizin için · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · رِزْقًۭا ۚ rızık · وَمَا ve · يَتَذَكَّرُ öğüt almaz · إِلَّا başkası · مَن kimseden · يُنِيبُ (O'na) yönelen
فَٱدۡعُواْ ٱللَّهَ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ وَلَوۡ كَرِهَ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿14﴾
fed`ü-llâhe muḫliṣîne lehü-ddîne velev kerihe-lkâfirûn.
14. Haydi, inkârcıların hoşlarına gitmese de içten bir dindarlıkla yalnız Allah’a bağlanarak O’na dua edin.
Kelime meali
فَٱدْعُوا۟ o halde çağırın · ٱللَّهَ Allah'a · مُخْلِصِينَ halis kılarak · لَهُ yalnız O'na · ٱلدِّينَ dini · وَلَوْ şayet · كَرِهَ hoşuna gitmese de · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirlerin
رَفِيعُ ٱلدَّرَجَٰتِ ذُو ٱلۡعَرۡشِ يُلۡقِي ٱلرُّوحَ مِنۡ أَمۡرِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ لِيُنذِرَ يَوۡمَ ٱلتَّلَاقِ ﴿15﴾
rafî`u-dderacâti ẕü-l`arş. yülḳi-rrûḥa min emrihî `alâ mey yeşâü min `ibâdihî liyünẕira yevme-ttelâḳ.
15. O’nun dereceleri yüksektir, arşın sahibidir; buluşma günü hakkında uyarıda bulunması için kullarından dilediğine iradesiyle vahyi indirir.
Kelime meali
رَفِيعُ yükselten · ٱلدَّرَجَـٰتِ dereceleri · ذُو sahibi · ٱلْعَرْشِ Arş'ın · يُلْقِى indirir · ٱلرُّوحَ ruhu · مِنْ emrinden olan · أَمْرِهِۦ · عَلَىٰ üzerine · مَن dilediği · يَشَآءُ · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ · لِيُنذِرَ uyarmak için · يَوْمَ gününe karşı · ٱلتَّلَاقِ buluşma
يَوۡمَ هُم بَٰرِزُونَۖ لَا يَخۡفَىٰ عَلَى ٱللَّهِ مِنۡهُمۡ شَيۡءࣱۚ لِّمَنِ ٱلۡمُلۡكُ ٱلۡيَوۡمَۖ لِلَّهِ ٱلۡوَٰحِدِ ٱلۡقَهَّارِ ﴿16﴾
yevme hüm bârizûn. lâ yaḫfâ `ale-llâhi minhüm şey'ün. limeni-lmülkü-lyevm. lillâhi-lvâḥidi-lḳahhâr.
16. O gün onlar, Allah’a gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah’ındır!
Kelime meali
يَوْمَ o gün · هُم onlar · بَـٰرِزُونَ ۖ ortaya çıkarlar · لَا gizli kalmaz · يَخْفَىٰ · عَلَى Allah'a · ٱللَّهِ · مِنْهُمْ onlardan · شَىْءٌۭ ۚ hiçbir şey · لِّمَنِ kimindir? · ٱلْمُلْكُ mülk · ٱلْيَوْمَ ۖ bugün · لِلَّهِ Allah'ın · ٱلْوَٰحِدِ tek · ٱلْقَهَّارِ ve kahhar
ٱلۡيَوۡمَ تُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡۚ لَا ظُلۡمَ ٱلۡيَوۡمَۚ إِنَّ ٱللَّهَ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ ﴿17﴾
elyevme tüczâ küllü nefsim bimâ kesebet. lâ żulme-lyevm. inne-llâhe serî`u-lḥisâb.
17. O gün herkes yaptığının karşılığını bulur. O gün hiçbir haksızlık olmayacaktır; kuşkusuz Allah’ın hesabı çok hızlıdır.
Kelime meali
ٱلْيَوْمَ bugün · تُجْزَىٰ cezalanır · كُلُّ her · نَفْسٍۭ can · بِمَا kazandığıyle · كَسَبَتْ ۚ · لَا yoktur · ظُلْمَ zulüm · ٱلْيَوْمَ ۚ bugün · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · سَرِيعُ çabuk görendir · ٱلْحِسَابِ hesabı
وَأَنذِرۡهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡأٓزِفَةِ إِذِ ٱلۡقُلُوبُ لَدَى ٱلۡحَنَاجِرِ كَٰظِمِينَۚ مَا لِلظَّٰلِمِينَ مِنۡ حَمِيمࣲ وَلَا شَفِيعࣲ يُطَاعُ ﴿18﴾
veenẕirhüm yevme-l'âzifeti iẕi-lḳulûbü lede-lḥanâciri kâżimîn. mâ liżżâlimîne min ḥamîmiv velâ şefî`iy yüṭâ`.
18. Yaklaşan gün konusunda onları uyar; çünkü dehşet içinde yutkunurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak; zalimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi olacaktır.
Kelime meali
وَأَنذِرْهُمْ ve onları uyar · يَوْمَ güne (karşı) · ٱلْـَٔازِفَةِ yaklaşan · إِذِ zira · ٱلْقُلُوبُ yürekler · لَدَى dayanmıştır · ٱلْحَنَاجِرِ gırtlaklara · كَـٰظِمِينَ ۚ yutkunur dururlar · مَا yoktur · لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin · مِنْ hiçbir · حَمِيمٍۢ dostu · وَلَا ve yoktur · شَفِيعٍۢ bir aracıları · يُطَاعُ sözü tutulur
يَعۡلَمُ خَآئِنَةَ ٱلۡأَعۡيُنِ وَمَا تُخۡفِي ٱلصُّدُورُ ﴿19﴾
ya`lemü ḫâinete-l'a`yüni vemâ tuḫfi-ṣṣudûr.
19. Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını ve kalplerin sakladıklarını bilir.
Kelime meali
يَعْلَمُ bilir · خَآئِنَةَ hain(bakışlar)ını · ٱلْأَعْيُنِ gözlerin · وَمَا ve ne · تُخْفِى gizliyorlarsa · ٱلصُّدُورُ göğüslerinde
وَٱللَّهُ يَقۡضِي بِٱلۡحَقِّۖ وَٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ لَا يَقۡضُونَ بِشَيۡءٍۗ إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ ﴿20﴾
vellâhü yaḳḍî bilḥaḳḳ. velleẕîne yed`ûne min dûnihî lâ yaḳḍûne bişey'. inne-llâhe hüve-ssemî`u-lbeṣîr.
20. Ve Allah adaletle hüküm verir; onların Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi görendir.
Kelime meali
وَٱللَّهُ Allah · يَقْضِى hükmeder · بِٱلْحَقِّ ۖ hak ile · وَٱلَّذِينَ kimseler ise · يَدْعُونَ yalvardıkları · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ · لَا hüküm veremezler · يَقْضُونَ · بِشَىْءٍ ۗ hiçbir şeye · إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْبَصِيرُ görendir
۞أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ كَانُواْ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُواْ هُمۡ أَشَدَّ مِنۡهُمۡ قُوَّةࣰ وَءَاثَارࣰ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ فَأَخَذَهُمُ ٱللَّهُ بِذُنُوبِهِمۡ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مِن وَاقࣲ ﴿21﴾
evelem yesîrû fi-l'arḍi feyenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lleẕîne kânû min ḳablihim. kânû hüm eşedde minhüm ḳuvvetev veâŝâran fi-l'arḍi feeḫaẕehümü-llâhü biẕünûbihim vemâ kâne lehüm mine-llâhi miv vâḳ.
21. Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğunu görmediler mi? Onlar, güçleri ve yeryüzünde bıraktıkları eserler itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı; kendilerini Allah’a karşı koruyan da olmadı.
Kelime meali
۞ أَوَلَمْ gezip dolaşmadılar mı? · يَسِيرُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَيَنظُرُوا۟ görsünler · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğunu · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَانُوا۟ olan · مِن kendilerinden önceki · قَبْلِهِمْ ۚ · كَانُوا۟ idiler · هُمْ onlar · أَشَدَّ daha üstün · مِنْهُمْ kendilerinden · قُوَّةًۭ kuvvet bakımından · وَءَاثَارًۭا ve eserleri bakımından · فِى yeryüzündeki · ٱلْأَرْضِ · فَأَخَذَهُمُ fakat onları yakaladı · ٱللَّهُ Allah · بِذُنُوبِهِمْ günahları yüzünden · وَمَا ve · كَانَ olmadı · لَهُم onları · مِّنَ karşı · ٱللَّهِ Allah'a · مِن hiçbir · وَاقٍۢ koruyan
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ كَانَت تَّأۡتِيهِمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَكَفَرُواْ فَأَخَذَهُمُ ٱللَّهُۚ إِنَّهُۥ قَوِيࣱّ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ﴿22﴾
ẕâlike biennehüm kânet te'tîhim rusülühüm bilbeyyinâti fekeferû feeḫaẕehümü-llâh. innehû ḳaviyyün şedîdü-l`iḳâb.
22. Bunun sebebi, peygamberleri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde bunları inkâr etmeleriydi. İşte bunun için Allah onları yakalayıp cezalandırdı. Çünkü O güçlüdür, cezası çok çetindir.
Kelime meali
ذَٰلِكَ bu · بِأَنَّهُمْ onların (sebebiyledir) · كَانَت olmaları · تَّأْتِيهِمْ onlara getirirdi · رُسُلُهُم elçileri · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtlar · فَكَفَرُوا۟ ama inkar ediyorlardı · فَأَخَذَهُمُ bu yüzden onları yakaladı · ٱللَّهُ ۚ Allah · إِنَّهُۥ zira O · قَوِىٌّۭ güçlüdür · شَدِيدُ çetin olandır · ٱلْعِقَابِ cezası
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينٍ ﴿23﴾
veleḳad erselnâ mûsâ biâyâtinâ vesülṭânim mübîn.
23–24. Andolsun biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir kanıtla Firavun, Hâmân ve Kārûn’a gönderdik; ama onlar, “O bir yalancı, bir sihirbaz!” dediler.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · مُوسَىٰ Musa'yı · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizle · وَسُلْطَـٰنٍۢ ve bir yetki ile · مُّبِينٍ apaçık
إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَهَٰمَٰنَ وَقَٰرُونَ فَقَالُواْ سَٰحِرࣱ كَذَّابࣱ ﴿24﴾
ilâ fir`avne vehâmâne veḳârûne feḳâlû sâḥirun keẕẕâb.
Kelime meali
إِلَىٰ Fir'avn'e · فِرْعَوْنَ · وَهَـٰمَـٰنَ ve Haman'a · وَقَـٰرُونَ ve Karun'a · فَقَالُوا۟ dediler · سَـٰحِرٌۭ bir büyücüdür · كَذَّابٌۭ yalancı
فَلَمَّا جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ مِنۡ عِندِنَا قَالُواْ ٱقۡتُلُوٓاْ أَبۡنَآءَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُۥ وَٱسۡتَحۡيُواْ نِسَآءَهُمۡۚ وَمَا كَيۡدُ ٱلۡكَٰفِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَٰلࣲ ﴿25﴾
felemmâ câehüm bilḥaḳḳi min `indinâ ḳâlu-ḳtülû ebnâe-lleẕîne âmenû me`ahû vestaḥyû nisâehüm. vemâ keydü-lkâfirîne illâ fî ḍalâl.
25. Mûsâ, katımızdan verilmiş hakikati onlara getirdiğinde, “Onunla birlikte olan inanmış kişilerin oğullarını öldürün, kızlarını diri bırakın!” dediler. Oysa inkârcıların tuzağı hep boşa çıkmıştır.
Kelime meali
فَلَمَّا (Musa) ne zaman ki · جَآءَهُم onlara gelince · بِٱلْحَقِّ hakk ile · مِنْ katımızdan · عِندِنَا · قَالُوا۟ dediler · ٱقْتُلُوٓا۟ öldürün · أَبْنَآءَ oğullarını · ٱلَّذِينَ kimselerin · ءَامَنُوا۟ inanan(ların) · مَعَهُۥ onunla beraber · وَٱسْتَحْيُوا۟ ve sağ bırakın · نِسَآءَهُمْ ۚ kadınlarını · وَمَا ve değildir · كَيْدُ tuzağı · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirlerin · إِلَّا başkası · فِى boşa çıkandan · ضَلَـٰلٍۢ
وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ ذَرُونِيٓ أَقۡتُلۡ مُوسَىٰ وَلۡيَدۡعُ رَبَّهُۥٓۖ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمۡ أَوۡ أَن يُظۡهِرَ فِي ٱلۡأَرۡضِ ٱلۡفَسَادَ ﴿26﴾
veḳâle fir`avnü ẕerûnî aḳtül mûsâ velyed`u rabbeh. innî eḫâfü ey yübeddile dîneküm ev ey yużhira fi-l'arḍi-lfesâd.
26. Firavun, “Bırakın beni de şu Mûsâ’yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)! Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi · فِرْعَوْنُ Fir'avn · ذَرُونِىٓ bırakın beni · أَقْتُلْ öldüreyim · مُوسَىٰ Musa'yı · وَلْيَدْعُ ve yalvarsın · رَبَّهُۥٓ ۖ Rabbine · إِنِّىٓ çünkü ben · أَخَافُ korkuyorum · أَن diye · يُبَدِّلَ onun değiştirecek · دِينَكُمْ dininizi · أَوْ yahut · أَن diye · يُظْهِرَ çıkaracak · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · ٱلْفَسَادَ fesad
وَقَالَ مُوسَىٰٓ إِنِّي عُذۡتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرࣲ لَّا يُؤۡمِنُ بِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ﴿27﴾
veḳâle mûsâ innî `uẕtü birabbî verabbiküm min külli mütekebbiril lâ yü'minü biyevmi-lḥisâb.
27. Mûsâ ise, “Hesap gününe inanmayan her kibirli kişinin şerrinden, benim ve sizin rabbiniz olan Allah’a sığındım!” dedi.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi · مُوسَىٰٓ Musa · إِنِّى elbette ben · عُذْتُ sığındım · بِرَبِّى benim de Rabbim · وَرَبِّكُم ve sizin de Rabbinize · مِّن hepsinden · كُلِّ · مُتَكَبِّرٍۢ kibirlilerin · لَّا inanmayan · يُؤْمِنُ · بِيَوْمِ gününe · ٱلْحِسَابِ hesap
وَقَالَ رَجُلࣱ مُّؤۡمِنࣱ مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَكۡتُمُ إِيمَٰنَهُۥٓ أَتَقۡتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ ٱللَّهُ وَقَدۡ جَآءَكُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ مِن رَّبِّكُمۡۖ وَإِن يَكُ كَٰذِبࣰ ا فَعَلَيۡهِ كَذِبُهُۥۖ وَإِن يَكُ صَادِقࣰ ا يُصِبۡكُم بَعۡضُ ٱلَّذِي يَعِدُكُمۡۖ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي مَنۡ هُوَ مُسۡرِفࣱ كَذَّابࣱ ﴿28﴾
veḳâle racülüm mü'min. min âli fir`avne yektümü îmânehû etaḳtülûne racülen ey yeḳûle rabbiye-llâhü veḳad câeküm bilbeyyinâti mir rabbiküm. veiy yekü kâẕiben fe`aleyhi keẕibüh. veiy yekü ṣâdiḳay yüṣibküm ba`ḍu-lleẕî ye`idüküm. inne-llâhe lâ yehdî men hüve müsrifün keẕẕâb.
28. Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: “Adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size rabbinizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.
Kelime meali
وَقَالَ ve (şöyle) dedi · رَجُلٌۭ bir adam · مُّؤْمِنٌۭ mü'min · مِّنْ ailesinden · ءَالِ · فِرْعَوْنَ Fir'avn · يَكْتُمُ gizleyen · إِيمَـٰنَهُۥٓ imanını · أَتَقْتُلُونَ öldürüyor musunuz? · رَجُلًا bir adamı · أَن diye · يَقُولَ diyor · رَبِّىَ Rabbim · ٱللَّهُ Allah'tır · وَقَدْ oysa gerçekten · جَآءَكُم size gelmiştir · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ kanıtlarla · مِن Rabbinizden · رَّبِّكُمْ ۖ · وَإِن ve eğer · يَكُ o ise · كَـٰذِبًۭا bir yalancı · فَعَلَيْهِ kendi zararınadır · كَذِبُهُۥ ۖ yalanı · وَإِن ve eğer · يَكُ o ise · صَادِقًۭا doğru söylüyor · يُصِبْكُم başınıza gelir · بَعْضُ bir kısmı · ٱلَّذِى size va'dettiklerinin · يَعِدُكُمْ ۖ · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِى · مَنْ kimseyi · هُوَ o · مُسْرِفٌۭ aşırı giden · كَذَّابٌۭ yalancı
يَٰقَوۡمِ لَكُمُ ٱلۡمُلۡكُ ٱلۡيَوۡمَ ظَٰهِرِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِنۢ بَأۡسِ ٱللَّهِ إِن جَآءَنَاۚ قَالَ فِرۡعَوۡنُ مَآ أُرِيكُمۡ إِلَّا مَآ أَرَىٰ وَمَآ أَهۡدِيكُمۡ إِلَّا سَبِيلَ ٱلرَّشَادِ ﴿29﴾
yâ ḳavmi lekümü-lmülkü-lyevme żâhirîne fi-l'arḍ. femey yenṣurunâ mim be'si-llâhi in câenâ. ḳâle fir`avnü mâ ürîküm illâ mâ erâ vemâ ehdîküm illâ sebîle-rraşâd.
29. Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah’ın cezası başımıza gelirse O’na karşı bize kim yardım edebilir?” Firavun ise, “Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum” dedi.
Kelime meali
يَـٰقَوْمِ ey kavmim · لَكُمُ sizindir · ٱلْمُلْكُ mülk · ٱلْيَوْمَ bugün · ظَـٰهِرِينَ hakimsiniz · فِى yeryüzüne · ٱلْأَرْضِ · فَمَن kim · يَنصُرُنَا bizi kurtarır? · مِنۢ hışmından · بَأْسِ · ٱللَّهِ Allâh'ın · إِن eğer · جَآءَنَا ۚ bize gelirse · قَالَ dedi · فِرْعَوْنُ Fir'avn · مَآ ben size göstermiyorum · أُرِيكُمْ · إِلَّا başkasını · مَآ şeyden · أَرَىٰ gördüğüm · وَمَآ ve · أَهْدِيكُمْ ben sizi iletmem · إِلَّا başkasına · سَبِيلَ yoldan · ٱلرَّشَادِ doğru
وَقَالَ ٱلَّذِيٓ ءَامَنَ يَٰقَوۡمِ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُم مِّثۡلَ يَوۡمِ ٱلۡأَحۡزَابِ ﴿30﴾
veḳâle-lleẕî âmene yâ ḳavmi innî eḫâfü `aleyküm miŝle yevmi-l'aḥzâb.
30. İnanan kişi de şöyle dedi: “Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · ٱلَّذِىٓ (adam) · ءَامَنَ inanan · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · إِنِّىٓ elbette ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُم üzerinize · مِّثْلَ mislinden · يَوْمِ gününün · ٱلْأَحْزَابِ öncekilerin
مِثۡلَ دَأۡبِ قَوۡمِ نُوحࣲ وَعَادࣲ وَثَمُودَ وَٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡۚ وَمَا ٱللَّهُ يُرِيدُ ظُلۡمࣰ ا لِّلۡعِبَادِ ﴿31﴾
miŝle de'bi ḳavmi nûḥiv ve`âdiv veŝemûde velleẕîne mim ba`dihim. veme-llâhü yürîdü żulmel lil`ibâd.
31. Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez.
Kelime meali
مِثْلَ gibi · دَأْبِ durumu · قَوْمِ kavminin · نُوحٍۢ Nûh · وَعَادٍۢ ve 'Ad · وَثَمُودَ ve Semud'un · وَٱلَّذِينَ ve · مِنۢ onlardan sonrakilerin · بَعْدِهِمْ ۚ · وَمَا ve değildir · ٱللَّهُ Allah · يُرِيدُ isteyecek · ظُلْمًۭا zulmetmek · لِّلْعِبَادِ kullara
وَيَٰقَوۡمِ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ يَوۡمَ ٱلتَّنَادِ ﴿32﴾
veyâ ḳavmi innî eḫâfü `aleyküm yevme-ttenâd.
32. Ey kavmim! İnsanların çığrışacağı günde başınıza gelecek olanlardan korkuyorum.
Kelime meali
وَيَـٰقَوْمِ ve ey kavmim · إِنِّىٓ gerçekten ben · أَخَافُ korkuyorum · عَلَيْكُمْ sizin için · يَوْمَ gününden · ٱلتَّنَادِ o çağırma
يَوۡمَ تُوَلُّونَ مُدۡبِرِينَ مَا لَكُم مِّنَ ٱللَّهِ مِنۡ عَاصِمࣲۗ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنۡ هَادࣲ ﴿33﴾
yevme tüvellûne müdbirîn. mâ leküm mine-llâhi min `âṣim. vemey yuḍlili-llâhü femâ lehû min hâd.
33. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız ama sizi Allah’tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur.
Kelime meali
يَوْمَ o gün · تُوَلُّونَ arkanızı dönüp · مُدْبِرِينَ kaçarsınız · مَا ama yoktur · لَكُم sizin için · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ · مِنْ hiç; · عَاصِمٍۢ ۗ kurtaracak kimse · وَمَن ve kimi · يُضْلِلِ şaşırtırsa · ٱللَّهُ Allah · فَمَا artık olmaz · لَهُۥ ona · مِنْ hiçbir · هَادٍۢ yol gösteren
وَلَقَدۡ جَآءَكُمۡ يُوسُفُ مِن قَبۡلُ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَمَا زِلۡتُمۡ فِي شَكࣲّ مِّمَّا جَآءَكُم بِهِۦۖ حَتَّىٰٓ إِذَا هَلَكَ قُلۡتُمۡ لَن يَبۡعَثَ ٱللَّهُ مِنۢ بَعۡدِهِۦ رَسُولࣰ اۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَنۡ هُوَ مُسۡرِفࣱ مُّرۡتَابٌ ﴿34﴾
veleḳad câeküm yûsüfü min ḳablü bilbeyyinâti femâ ziltüm fî şekkim mimmâ câeküm bih. ḥattâ iẕâ heleke ḳultüm ley yeb`aŝe-llâhü mim ba`dihî rasûlâ. keẕâlike yüḍillü-llâhü men hüve müsrifüm mürtâb.
34. Daha önce Yûsuf da size açık kanıtlar getirmişti; ama onun size getirdikleri hakkında da hep kuşku içinde oldunuz. Nihayet o vefat edince ‘Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek’ dediniz. Aşırılığa sapmış, kuşkulara boğulmuş kişiyi Allah işte böyle şaşırtır.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · جَآءَكُمْ size gelmişti · يُوسُفُ Yusuf · مِن daha önce · قَبْلُ · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtlarla · فَمَا fakat · زِلْتُمْ geri durmadınız · فِى (olmaktan) · شَكٍّۢ şüphede · مِّمَّا şeyler hakkında · جَآءَكُم size getirdikleri · بِهِۦ ۖ onun · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · هَلَكَ öldüğü · قُلْتُمْ dediniz · لَن asla · يَبْعَثَ göndermez · ٱللَّهُ Allah · مِنۢ ondan sonra · بَعْدِهِۦ · رَسُولًۭا ۚ elçi · كَذَٰلِكَ işte böyle · يُضِلُّ saptırır · ٱللَّهُ Allah · مَنْ kimseleri · هُوَ o · مُسْرِفٌۭ aşırı giden · مُّرْتَابٌ şüpheci
ٱلَّذِينَ يُجَٰدِلُونَ فِيٓ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ بِغَيۡرِ سُلۡطَٰنٍ أَتَىٰهُمۡۖ كَبُرَ مَقۡتًا عِندَ ٱللَّهِ وَعِندَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْۚ كَذَٰلِكَ يَطۡبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ قَلۡبِ مُتَكَبِّرࣲ جَبَّارࣲ ﴿35﴾
elleẕîne yücâdilûne fî âyâti-llâhi bigayri sülṭânin etâhüm. kebüra maḳten `inde-llâhi ve`inde-lleẕîne âmenû. keẕâlike yaṭbe`u-llâhü `alâ külli ḳalbi mütekebbirin cebbâr.
35. Onlar, kendilerine ulaşmış kesin bir kanıt olmadan Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler. Bu tutum, gerek Allah yanında gerekse inananlar yanında büyük bir nefrete sebep olur. Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”
Kelime meali
ٱلَّذِينَ onlar ki · يُجَـٰدِلُونَ tartışırlar · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِ ayetleri · ٱللَّهِ Allah'ın · بِغَيْرِ olmadan · سُلْطَـٰنٍ bir delil · أَتَىٰهُمْ ۖ kendilerine gelmiş · كَبُرَ ne büyük · مَقْتًا bir kızgınlıktır · عِندَ yanında · ٱللَّهِ Allah · وَعِندَ ve yanında · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ ۚ inanan(lar) · كَذَٰلِكَ işte böyle · يَطْبَعُ mühürler · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerini · كُلِّ her · قَلْبِ kalbi · مُتَكَبِّرٍۢ kibirli · جَبَّارٍۢ zorbanın
وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ يَٰهَٰمَٰنُ ٱبۡنِ لِي صَرۡحࣰ ا لَّعَلِّيٓ أَبۡلُغُ ٱلۡأَسۡبَٰبَ ﴿36﴾
veḳâle fir`avnü yâ hâmânü-bni lî ṣarḥal le`allî eblügu-l'esbâb.
36–37. Firavun, “Ey Hâmân!” dedi, “Bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Mûsâ’nın ilâhını görebilirim! Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum.” İşte böylece, yaptığı çirkin iş Firavun’a güzel göründü ve doğru yolu bulması engellendi. Firavun’un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · فِرْعَوْنُ Fir'avn · يَـٰهَـٰمَـٰنُ ey Hâmân · ٱبْنِ yap · لِى bana · صَرْحًۭا yüksek bir kule · لَّعَلِّىٓ belki · أَبْلُغُ erişirim · ٱلْأَسْبَـٰبَ sebeplere
أَسۡبَٰبَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ فَأَطَّلِعَ إِلَىٰٓ إِلَٰهِ مُوسَىٰ وَإِنِّي لَأَظُنُّهُۥ كَٰذِبࣰ اۚ وَكَذَٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرۡعَوۡنَ سُوٓءُ عَمَلِهِۦ وَصُدَّ عَنِ ٱلسَّبِيلِۚ وَمَا كَيۡدُ فِرۡعَوۡنَ إِلَّا فِي تَبَابࣲ ﴿37﴾
esbâbe-ssemâvâti feeṭṭali`a ilâ ilâhi mûsâ veinnî leeżunnühû kâẕibâ. vekeẕâlike züyyine lifir`avne sûü `amelihî veṣudde `ani-ssebîl. vemâ keydü fir`avne illâ fî tebâb.
Kelime meali
أَسْبَـٰبَ sebeplerine · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · فَأَطَّلِعَ böylece bakayım · إِلَىٰٓ tanrısına · إِلَـٰهِ · مُوسَىٰ Musâ'nın · وَإِنِّى çünkü ben · لَأَظُنُّهُۥ onu sanıyorum · كَـٰذِبًۭا ۚ yalancıdır · وَكَذَٰلِكَ ve böylece · زُيِّنَ süslü gösterildi · لِفِرْعَوْنَ Fir'avn'a · سُوٓءُ kötü · عَمَلِهِۦ işi · وَصُدَّ ve çıkarıldı · عَنِ yoldan · ٱلسَّبِيلِ ۚ · وَمَا ve değildi · كَيْدُ tuzağı · فِرْعَوْنَ Fir'avn'ın · إِلَّا başka · فِى hüsrandan · تَبَابٍۢ
وَقَالَ ٱلَّذِيٓ ءَامَنَ يَٰقَوۡمِ ٱتَّبِعُونِ أَهۡدِكُمۡ سَبِيلَ ٱلرَّشَادِ ﴿38﴾
veḳâle-lleẕî âmene yâ ḳavmi-ttebi`ûni ehdiküm sebîle-rraşâd.
38. Mümin kişi sözlerine şöyle devam etti: “Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim.
Kelime meali
وَقَالَ dedi ki · ٱلَّذِىٓ (adam) · ءَامَنَ inanan · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱتَّبِعُونِ bana uyun · أَهْدِكُمْ sizi götüreyim · سَبِيلَ yola · ٱلرَّشَادِ doğru
يَٰقَوۡمِ إِنَّمَا هَٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا مَتَٰعࣱ وَإِنَّ ٱلۡأٓخِرَةَ هِيَ دَارُ ٱلۡقَرَارِ ﴿39﴾
yâ ḳavmi innemâ hâẕihi-lḥayâtü-ddünyâ metâ`. veinne-l'âḫirate hiye dâru-lḳarâr.
39. Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir sürelik yararlanmadan ibarettir; âhirete gelince, ebedîlik yurdu işte orasıdır.
Kelime meali
يَـٰقَوْمِ ey kavmim · إِنَّمَا gerçekten · هَـٰذِهِ bu · ٱلْحَيَوٰةُ hayatı · ٱلدُّنْيَا dünya · مَتَـٰعٌۭ bir geçinmedir · وَإِنَّ ve gerçekten · ٱلْـَٔاخِرَةَ ahiret · هِىَ o · دَارُ yerdir · ٱلْقَرَارِ ebedi olarak durulacak
مَنۡ عَمِلَ سَيِّئَةࣰ فَلَا يُجۡزَىٰٓ إِلَّا مِثۡلَهَاۖ وَمَنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰ ا مِّن ذَكَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنࣱ فَأُوْلَٰٓئِكَ يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ يُرۡزَقُونَ فِيهَا بِغَيۡرِ حِسَابࣲ ﴿40﴾
men `amile seyyieten felâ yüczâ illâ miŝlehâ. vemen `amile ṣâliḥam min ẕekerin ev ünŝâ vehüve mü'minün feülâike yedḫulûne-lcennete yürzeḳûne fîhâ bigayri ḥisâb.
40. Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir; kim de -erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve âhirete yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler, orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir.”
Kelime meali
مَنْ kim · عَمِلَ yaparsa · سَيِّئَةًۭ bir kötülük · فَلَا cezalandırılmaz · يُجْزَىٰٓ · إِلَّا başkasıyla · مِثْلَهَا ۖ onun mislinden · وَمَنْ ve her kim · عَمِلَ yaparsa · صَـٰلِحًۭا faydalı bir iş · مِّن erkekten · ذَكَرٍ · أَوْ veya · أُنثَىٰ kadın(dan) · وَهُوَ ve o · مُؤْمِنٌۭ inanarak · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يَدْخُلُونَ girerler · ٱلْجَنَّةَ cennete · يُرْزَقُونَ kendilerine rızık verilir · فِيهَا orada · بِغَيْرِ olmaksızın · حِسَابٍۢ hesabı
۞وَيَٰقَوۡمِ مَا لِيٓ أَدۡعُوكُمۡ إِلَى ٱلنَّجَوٰةِ وَتَدۡعُونَنِيٓ إِلَى ٱلنَّارِ ﴿41﴾
veyâ ḳavmi mâ lî ed`ûküm ile-nnecâti veted`ûnenî ile-nnâr.
41. “Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz!
Kelime meali
۞ وَيَـٰقَوْمِ ve ey kavmim · مَا ne oluyor? · لِىٓ bana · أَدْعُوكُمْ ben sizi çağırıyorum · إِلَى kurtuluşa · ٱلنَّجَوٰةِ · وَتَدْعُونَنِىٓ ve siz beni çağırıyorsunuz · إِلَى ateşe · ٱلنَّارِ
تَدۡعُونَنِي لِأَكۡفُرَ بِٱللَّهِ وَأُشۡرِكَ بِهِۦ مَا لَيۡسَ لِي بِهِۦ عِلۡمࣱ وَأَنَا۠ أَدۡعُوكُمۡ إِلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡغَفَّٰرِ ﴿42﴾
ted`ûnenî liekfüra billâhi veüşrike bihî mâ leyse lî bihî `ilm. veenâ ed`ûküm ile-l`azîzi-lgaffâr.
42. Siz bana Allah’ı inkâr etmem ve hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O’na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz; ben ise sizi izzet sahibi, çok bağışlayıcı olan Allah’a davet ediyorum.
Kelime meali
تَدْعُونَنِى siz beni çağırıyorsunuz · لِأَكْفُرَ nankörlük etmeğe · بِٱللَّهِ Allah'a · وَأُشْرِكَ ve ortak koşmağa · بِهِۦ O'na · مَا şeyleri · لَيْسَ olmayan · لِى benim · بِهِۦ onun hakkında · عِلْمٌۭ bilgim · وَأَنَا۠ ben ise · أَدْعُوكُمْ sizi çağırıyorum · إِلَى aziz olana · ٱلْعَزِيزِ · ٱلْغَفَّـٰرِ çok bağışlayana
لَا جَرَمَ أَنَّمَا تَدۡعُونَنِيٓ إِلَيۡهِ لَيۡسَ لَهُۥ دَعۡوَةࣱ فِي ٱلدُّنۡيَا وَلَا فِي ٱلۡأٓخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنَآ إِلَى ٱللَّهِ وَأَنَّ ٱلۡمُسۡرِفِينَ هُمۡ أَصۡحَٰبُ ٱلنَّارِ ﴿43﴾
lâ cerame ennemâ ted`ûnenî ileyhi leyse lehû da`vetün fi-ddünyâ velâ fi-l'âḫirati veenne meraddenâ ile-llâhi veenne-lmüsrifîne hüm aṣḥâbü-nnâr.
43. Gerçek şu ki, siz beni, bu dünyada da öteki dünyada da çağrılmaya değer olmayan bir şeye davet ediyorsunuz. Kuşku yok ki dönüşümüz Allah’adır ve hakikat çizgisinden sapanlar, işte onlar cehennemliktir.
Kelime meali
لَا yok (ki) · جَرَمَ şüphe · أَنَّمَا kesinlikle · تَدْعُونَنِىٓ siz beni çağırıyorsunuz · إِلَيْهِ ona · لَيْسَ (oysa) yoktur · لَهُۥ onun · دَعْوَةٌۭ du'aya değer tarafı · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · وَلَا ne de · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · وَأَنَّ ve elbette · مَرَدَّنَآ bizim dönüşümüz · إِلَى Allah'adır · ٱللَّهِ · وَأَنَّ ve elbette · ٱلْمُسْرِفِينَ aşırı gidenler · هُمْ işte onlar · أَصْحَـٰبُ halkıdır · ٱلنَّارِ ateş
فَسَتَذۡكُرُونَ مَآ أَقُولُ لَكُمۡۚ وَأُفَوِّضُ أَمۡرِيٓ إِلَى ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱللَّهَ بَصِيرُۢ بِٱلۡعِبَادِ ﴿44﴾
feseteẕkürûne mâ eḳûlü leküm. veüfevviḍu emrî ile-llâh. inne-llâhe beṣîrum bil`ibâd.
44. Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Ben durumumu Allah’a havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarını çok iyi görmektedir.”
Kelime meali
فَسَتَذْكُرُونَ yakında hatırlayacaksınız · مَآ ne · أَقُولُ söylediysem · لَكُمْ ۚ size · وَأُفَوِّضُ ve bırakıyorum · أَمْرِىٓ işimi · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۚ · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · بَصِيرٌۢ görür · بِٱلْعِبَادِ kulları
فَوَقَىٰهُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُواْۖ وَحَاقَ بِـَٔالِ فِرۡعَوۡنَ سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ ﴿45﴾
feveḳâhü-llâhü seyyiâti mâ mekerû veḥâḳa biâli fir`avne sûü-l`aẕâb.
45. Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti.
Kelime meali
فَوَقَىٰهُ onu korudu · ٱللَّهُ Allah · سَيِّـَٔاتِ kötülüklerinden · مَا onların kurdukları tuzakların · مَكَرُوا۟ ۖ · وَحَاقَ ve kuşattı · بِـَٔالِ ailesini · فِرْعَوْنَ Fir'avn · سُوٓءُ en kötüsü · ٱلْعَذَابِ azabın
ٱلنَّارُ يُعۡرَضُونَ عَلَيۡهَا غُدُوࣰّ ا وَعَشِيࣰّ اۚ وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ أَدۡخِلُوٓاْ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ أَشَدَّ ٱلۡعَذَابِ ﴿46﴾
ennâru yü`raḍûne `aleyhâ gudüvvev ve`aşiyyâ. veyevme teḳûmü-ssâ`ah. edḫilû âle fir`avne eşedde-l`aẕâb.
46. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek.
Kelime meali
ٱلنَّارُ ateş · يُعْرَضُونَ sunulurlar · عَلَيْهَا ona · غُدُوًّۭا sabah · وَعَشِيًّۭا ۖ ve akşam · وَيَوْمَ ve günü · تَقُومُ koptuğu · ٱلسَّاعَةُ kıyametin · أَدْخِلُوٓا۟ sokun (denilir) · ءَالَ ailesini · فِرْعَوْنَ Fir'avn · أَشَدَّ en çetinine · ٱلْعَذَابِ azabın
وَإِذۡ يَتَحَآجُّونَ فِي ٱلنَّارِ فَيَقُولُ ٱلضُّعَفَٰٓؤُاْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُوٓاْ إِنَّا كُنَّا لَكُمۡ تَبَعࣰ ا فَهَلۡ أَنتُم مُّغۡنُونَ عَنَّا نَصِيبࣰ ا مِّنَ ٱلنَّارِ ﴿47﴾
veiẕ yeteḥâccûne fi-nnâri feyeḳûlu-ḍḍu`afâü lilleẕîne-stekberû innâ künnâ leküm tebe`an fehel entüm mugnûne `annâ neṣîbem mine-nnâr.
47. Ateşin içinde birbirleriyle çekişirken zayıflar, büyüklük taslamış olanlara, “Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?” dediklerinde;
Kelime meali
وَإِذْ ve · يَتَحَآجُّونَ birbirleriyle tartışırlarken · فِى içinde · ٱلنَّارِ ateşin · فَيَقُولُ dediler ki · ٱلضُّعَفَـٰٓؤُا۟ zayıf olanlar · لِلَّذِينَ büyüklük taslayanlara · ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ · إِنَّا elbette biz · كُنَّا idik · لَكُمْ size · تَبَعًۭا uymuş · فَهَلْ siz-misiniz? · أَنتُم siz · مُّغْنُونَ · عَنَّا bizden · نَصِيبًۭا ufak bir parçasını · مِّنَ ateşin · ٱلنَّارِ
قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُوٓاْ إِنَّا كُلࣱّ فِيهَآ إِنَّ ٱللَّهَ قَدۡ حَكَمَ بَيۡنَ ٱلۡعِبَادِ ﴿48﴾
ḳâle-lleẕîne-stekberû innâ küllün fîhâ inne-llâhe ḳad ḥakeme beyne-l`ibâd.
48. Büyüklük taslayanlar şöyle cevap verirler: “Doğrusu hepimiz onun içindeyiz; artık Allah, kulları arasında hükmünü vermiştir.”
Kelime meali
قَالَ dedi(ler) ki · ٱلَّذِينَ büyüklük taslayanlar · ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ · إِنَّا elbette biz · كُلٌّۭ hepimiz · فِيهَآ onun içindeyiz · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · قَدْ elbette · حَكَمَ hüküm verdi · بَيْنَ arasında · ٱلْعِبَادِ kullar
وَقَالَ ٱلَّذِينَ فِي ٱلنَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ٱدۡعُواْ رَبَّكُمۡ يُخَفِّفۡ عَنَّا يَوۡمࣰ ا مِّنَ ٱلۡعَذَابِ ﴿49﴾
veḳâle-lleẕîne fi-nnâri liḫazeneti cehenneme-d`û rabbeküm yüḫaffif `annâ yevmem mine-l`aẕâb.
49. Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, “Rabbinize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!” diye seslenirler.
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi(ler) ki · ٱلَّذِينَ içindekiler · فِى · ٱلنَّارِ ateş · لِخَزَنَةِ bekçilerine · جَهَنَّمَ cehennemin · ٱدْعُوا۟ du'a edin · رَبَّكُمْ Rabbinize · يُخَفِّفْ hafifletsin · عَنَّا bizden · يَوْمًۭا bir gün · مِّنَ biraz · ٱلْعَذَابِ azabı
قَالُوٓاْ أَوَلَمۡ تَكُ تَأۡتِيكُمۡ رُسُلُكُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِۖ قَالُواْ بَلَىٰۚ قَالُواْ فَٱدۡعُواْۗ وَمَا دُعَٰٓؤُاْ ٱلۡكَٰفِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَٰلٍ ﴿50﴾
ḳâlû evelem tekü te'tîküm rusülüküm bilbeyyinât. ḳâlû belâ. ḳâlû fed`û. vemâ dü`âü-lkâfirîne illâ fî ḍalâl.
50. Görevliler, “Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar. “Evet, getirmişlerdi” cevabını verirler. O zaman görevliler, “Yalvarın durun şimdi; ama inkârcıların yalvarmaları boşunadır” derler.
Kelime meali
قَالُوٓا۟ dediler · أَوَلَمْ değilmiydi? · تَكُ · تَأْتِيكُمْ size geliyor · رُسُلُكُم elçileriniz · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ ۖ açık kanıtlarla · قَالُوا۟ dediler · بَلَىٰ ۚ evet (gelirlerdi) · قَالُوا۟ dediler · فَٱدْعُوا۟ ۗ öyle ise yalvar(ıp dur)un · وَمَا fakat değildir · دُعَـٰٓؤُا۟ yalvarması · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirlerin · إِلَّا başkası · فِى dalaletten · ضَلَـٰلٍ
إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَيَوۡمَ يَقُومُ ٱلۡأَشۡهَٰدُ ﴿51﴾
innâ lenenṣuru rusülenâ velleẕîne âmenû fi-lḥayâti-ddünyâ veyevme yeḳûmü-l'eşhâd.
51. Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz.
Kelime meali
إِنَّا elbette biz · لَنَنصُرُ yardım ederiz · رُسُلَنَا elçilerimize · وَٱلَّذِينَ ve kimselere · ءَامَنُوا۟ inanan(lara) · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَيَوْمَ ve günde · يَقُومُ (şahidliğe) duracakları · ٱلْأَشْهَـٰدُ şahidlerin
يَوۡمَ لَا يَنفَعُ ٱلظَّٰلِمِينَ مَعۡذِرَتُهُمۡۖ وَلَهُمُ ٱللَّعۡنَةُ وَلَهُمۡ سُوٓءُ ٱلدَّارِ ﴿52﴾
yevme lâ yenfe`u-żżâlimîne ma`ẕiratühüm velehümü-lla`netü velehüm sûü-ddâr.
52. O gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Lânet onlaradır, kalınacak yerin en kötüsü de onlar içindir.
Kelime meali
يَوْمَ o gün · لَا fayda vermez · يَنفَعُ · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlere · مَعْذِرَتُهُمْ ۖ ma'zeretleri · وَلَهُمُ ve onlar için vardır · ٱللَّعْنَةُ la'net · وَلَهُمْ ve onlara vardır · سُوٓءُ en kötüsü · ٱلدَّارِ yurt(lar)ın
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡهُدَىٰ وَأَوۡرَثۡنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱلۡكِتَٰبَ ﴿53﴾
veleḳad âteynâ mûse-lhüdâ veevraŝnâ benî isrâîle-lkitâb.
53–54. Andolsun biz Mûsâ’ya hidayet vermiş; İsrâiloğulları’nı da akıl iz‘an sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا biz verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْهُدَىٰ hidayet · وَأَوْرَثْنَا ve miras kıldık · بَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı
هُدࣰ ى وَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ﴿54﴾
hüdev veẕikrâ liüli-l'elbâb.
Kelime meali
هُدًۭى bir yol göstericidir · وَذِكْرَىٰ ve öğüttür · لِأُو۟لِى sahiplerine · ٱلْأَلْبَـٰبِ sağduyu
فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ وَٱسۡتَغۡفِرۡ لِذَنۢبِكَ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ بِٱلۡعَشِيِّ وَٱلۡإِبۡكَٰرِ ﴿55﴾
faṣbir inne va`de-llâhi ḥaḳḳuv vestagfir liẕembike vesebbiḥ biḥamdi rabbike bil`aşiyyi vel'ibkâr.
55. (Resulüm!) Sen şimdi sabret, çünkü Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşir; günahının bağışlanmasını iste ve sabah akşam rabbini hamd ile tesbih et.
Kelime meali
فَٱصْبِرْ o halde sabret · إِنَّ mutlaka · وَعْدَ va'di · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ gerçektir · وَٱسْتَغْفِرْ ve istiğfar et · لِذَنۢبِكَ günahına · وَسَبِّحْ ve an · بِحَمْدِ övgü ile · رَبِّكَ Rabbini · بِٱلْعَشِىِّ akşam · وَٱلْإِبْكَـٰرِ sabah
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُجَٰدِلُونَ فِيٓ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ بِغَيۡرِ سُلۡطَٰنٍ أَتَىٰهُمۡ إِن فِي صُدُورِهِمۡ إِلَّا كِبۡرࣱ مَّا هُم بِبَٰلِغِيهِۚ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ ﴿56﴾
inne-lleẕîne yücâdilûne fî âyâti-llâhi bigayri sülṭânin etâhüm in fî ṣudûrihim illâ kibrum mâ hüm bibâligîh. feste`iẕ billâh. innehû hüve-ssemî`u-lbeṣîr.
56. Ellerinde hiçbir kesin delil olmadan Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlara gelince, onların içlerindeki, hedefine asla ulaştıramayacakları bir büyüklenme duygusundan başka bir şey değildir. Öyleyse sen Allah’a sığın; kuşkusuz her şeyi işiten, gören yalnız O’dur.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يُجَـٰدِلُونَ tartışan(lar) · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِ ayetleri · ٱللَّهِ Allah'ın · بِغَيْرِ olmadan · سُلْطَـٰنٍ (hiçbir) delil · أَتَىٰهُمْ ۙ kendilerine gelen · إِن yoktur · فِى onların göğüslerinde · صُدُورِهِمْ · إِلَّا başka bir şey · كِبْرٌۭ büyüklük (taslamaktan) · مَّا onlar · هُم · بِبَـٰلِغِيهِ ۚ erişemeyecekleri · فَٱسْتَعِذْ sen sığın · بِٱللَّهِ ۖ Allah'a · إِنَّهُۥ çünkü O · هُوَ O'dur · ٱلسَّمِيعُ işiten · ٱلْبَصِيرُ gören
لَخَلۡقُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ أَكۡبَرُ مِنۡ خَلۡقِ ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿57﴾
leḫalḳu-ssemâvâti vel'arḍi ekberu min ḫalḳi-nnâsi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
57. Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır ama insanların çoğu bunu bilmez.
Kelime meali
لَخَلْقُ yaratmak · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضِ ve yeri · أَكْبَرُ çok daha zordur · مِنْ yaratmaktan · خَلْقِ · ٱلنَّاسِ insanları · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ
وَمَا يَسۡتَوِي ٱلۡأَعۡمَىٰ وَٱلۡبَصِيرُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَلَا ٱلۡمُسِيٓءُۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تَتَذَكَّرُونَ ﴿58﴾
vemâ yestevi-l'a`mâ velbeṣîru velleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti vele-lmüsî'. ḳalîlem mâ teteẕekkerûn.
58. Görenle görmeyen bir olmaz, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar kıt düşünüyorsunuz!
Kelime meali
وَمَا olmaz · يَسْتَوِى eşit · ٱلْأَعْمَىٰ kör · وَٱلْبَصِيرُ ve gören · وَٱلَّذِينَ ve kimseler · ءَامَنُوا۟ inanan(lar) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · وَلَا ve ne de · ٱلْمُسِىٓءُ ۚ kötülük yapan · قَلِيلًۭا az · مَّا ne kadar · تَتَذَكَّرُونَ düşünüyorsunuz
إِنَّ ٱلسَّاعَةَ لَأٓتِيَةࣱ لَّا رَيۡبَ فِيهَا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يُؤۡمِنُونَ ﴿59﴾
inne-ssâ`ate leâtiyetül lâ raybe fîhâ velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yü'minûn.
59. Kıyametin vakti mutlaka gelecek, bunda kuşku yok! Ama insanların çoğu buna inanmıyor.
Kelime meali
إِنَّ mutlaka · ٱلسَّاعَةَ sa'at · لَـَٔاتِيَةٌۭ gelecektir · لَّا asla yoktur · رَيْبَ şüphe · فِيهَا bunda · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا inanmazlar · يُؤْمِنُونَ
وَقَالَ رَبُّكُمُ ٱدۡعُونِيٓ أَسۡتَجِبۡ لَكُمۡۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَسۡتَكۡبِرُونَ عَنۡ عِبَادَتِي سَيَدۡخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ ﴿60﴾
veḳâle rabbükümü-d`ûnî estecib leküm. inne-lleẕîne yestekbirûne `an `ibâdetî seyedḫulûne cehenneme dâḫirîn.
60. Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!
Kelime meali
وَقَالَ ve dedi ki · رَبُّكُمُ Rabbiniz · ٱدْعُونِىٓ bana du'a edin · أَسْتَجِبْ kabul edeyim · لَكُمْ ۚ sizden · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يَسْتَكْبِرُونَ büyüklenen(ler) · عَنْ bana kulluk etmeğe · عِبَادَتِى · سَيَدْخُلُونَ gireceklerdir · جَهَنَّمَ cehenneme · دَاخِرِينَ aşağılık olarak
ٱللَّهُ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَٱلنَّهَارَ مُبۡصِرًاۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشۡكُرُونَ ﴿61﴾
allâhü-lleẕî ce`ale lekümü-lleyle liteskünû fîhi vennehâra mübṣirâ. inne-llâhe leẕû faḍlin `ale-nnâsi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yeşkürûn.
61. İçinde dinlenesiniz diye geceyi, aydınlatsın diye gündüzü yaratan Allah’tır. Şüphesiz Allah insanlara karşı lutufkârdır, ama insanların çoğu şükretmez.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى O'dur ki · جَعَلَ yaptı · لَكُمُ size · ٱلَّيْلَ geceyi · لِتَسْكُنُوا۟ istirahat etmeniz için · فِيهِ içinde · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · مُبْصِرًا ۚ görmeniz için · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · لَذُو sahibidir · فَضْلٍ lutuf · عَلَى karşı · ٱلنَّاسِ insanlara · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا şükretmezler · يَشْكُرُونَ
ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمۡ خَٰلِقُ كُلِّ شَيۡءࣲ لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ ﴿62﴾
ẕâlikümü-llâhü rabbüküm ḫâliḳu külli şey'. lâ ilâhe illâ hû. feennâ tü'fekûn.
62. İşte rabbiniz olan Allah; her şeyin yaratıcısı olan O’dur. O’ndan başka tanrı yok. Öyleyse nasıl olup da saptırılıyorsunuz?
Kelime meali
ذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّكُمْ Rabbiniz · خَـٰلِقُ yaratıcısı olan · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · لَّآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ ۖ O'ndan · فَأَنَّىٰ nasıl da? · تُؤْفَكُونَ çevriliyorsunuz
كَذَٰلِكَ يُؤۡفَكُ ٱلَّذِينَ كَانُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ يَجۡحَدُونَ ﴿63﴾
keẕâlike yü'fekü-lleẕîne kânû biâyâti-llâhi yecḥadûn.
63. Allah’ın âyetlerini inatla inkâr edenler işte böyle saptırılmaktadır.
Kelime meali
كَذَٰلِكَ işte böyle · يُؤْفَكُ çevriliyorlardı · ٱلَّذِينَ kimseler · كَانُوا۟ olanlar · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · ٱللَّهِ Allah'ın · يَجْحَدُونَ kasden inkar etmekte
ٱللَّهُ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ قَرَارࣰ ا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءࣰ وَصَوَّرَكُمۡ فَأَحۡسَنَ صُوَرَكُمۡ وَرَزَقَكُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَٰتِۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمۡۖ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿64﴾
allâhü-lleẕî ce`ale lekümü-l'arḍa ḳarârav vessemâe binâev veṣavveraküm feaḥsene ṣuveraküm verazeḳaküm mine-ṭṭayyibât. ẕâlikümü-llâhü rabbüküm. fetebârake-llâhü rabbü-l`âlemîn.
64. Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah’tır. İşte rabbiniz olan Allah; âlemlerin rabbi olan Allah yüceler yücesidir.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى O'dur ki · جَعَلَ yaptı · لَكُمُ size · ٱلْأَرْضَ arzı · قَرَارًۭا durulacak yer · وَٱلسَّمَآءَ ve göğü · بِنَآءًۭ bina · وَصَوَّرَكُمْ ve sizi şekillendirdi · فَأَحْسَنَ ve güzel yaptı · صُوَرَكُمْ şekillerinizi · وَرَزَقَكُم ve sizi besledi · مِّنَ güzel rızıklarla · ٱلطَّيِّبَـٰتِ ۚ · ذَٰلِكُمُ işte budur · ٱللَّهُ Allah · رَبُّكُمْ ۖ Rabbiniz · فَتَبَارَكَ ne yücedir · ٱللَّهُ Allah · رَبُّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
هُوَ ٱلۡحَيُّ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ فَٱدۡعُوهُ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَۗ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿65﴾
hüve-lḥayyü lâ ilâhe illâ hüve fed`ûhü muḫliṣîne lehü-ddîn. elḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.
65. O diridir, O’ndan başka tanrı yoktur. Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O’na dua edin. Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.
Kelime meali
هُوَ O · ٱلْحَىُّ diridir · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ O'ndan · فَٱدْعُوهُ O'na yalvarın · مُخْلِصِينَ halis kılarak · لَهُ yalnız kendisine · ٱلدِّينَ ۗ dini · ٱلْحَمْدُ hamd · لِلَّهِ Allah'a mahsustur · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
۞قُلۡ إِنِّي نُهِيتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَمَّا جَآءَنِيَ ٱلۡبَيِّنَٰتُ مِن رَّبِّي وَأُمِرۡتُ أَنۡ أُسۡلِمَ لِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿66﴾
ḳul innî nühîtü en a`büde-lleẕîne ted`ûne min dûni-llâhi lemmâ câeniye-lbeyyinâtü mir rabbî veümirtü en üslime lirabbi-l`âlemîn.
66. De ki: “Rabbimden bana açık kanıtlar gelince, sizin Allah’ın dışında dua ettiğiniz şeylere tapmam bana yasaklanmış oldu ve kendimi âlemlerin rabbine teslim etmem emredildi.”
Kelime meali
۞ قُلْ de ki · إِنِّى elbette ben · نُهِيتُ men'olundum · أَنْ tapmaktan · أَعْبُدَ · ٱلَّذِينَ sizin yalvardıklarınıza · تَدْعُونَ · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · لَمَّا zaman · جَآءَنِىَ bana geldiği · ٱلْبَيِّنَـٰتُ açık deliller · مِن Rabbimden · رَّبِّى · وَأُمِرْتُ ve emrolundum · أَنْ teslim olmakla · أُسْلِمَ · لِرَبِّ Rabbine · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin
هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابࣲ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةࣲ ثُمَّ مِنۡ عَلَقَةࣲ ثُمَّ يُخۡرِجُكُمۡ طِفۡلࣰ ا ثُمَّ لِتَبۡلُغُوٓاْ أَشُدَّكُمۡ ثُمَّ لِتَكُونُواْ شُيُوخࣰ اۚ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّىٰ مِن قَبۡلُۖ وَلِتَبۡلُغُوٓاْ أَجَلࣰ ا مُّسَمࣰّ ى وَلَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿67﴾
hüve-lleẕî ḫaleḳaküm min türâbin ŝümme min nuṭfetin ŝümme min `aleḳatin ŝümme yuḫricüküm ṭiflen ŝümme liteblügû eşüddeküm ŝümme litekûnû şüyûḫâ. veminküm mey yüteveffâ min ḳablü veliteblügû ecelem müsemmev vele`alleküm ta`ḳilûn.
67. Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى ki · خَلَقَكُم sizi yarattı · مِّن topraktan · تُرَابٍۢ · ثُمَّ sonra · مِن nutfe(sperm)den · نُّطْفَةٍۢ · ثُمَّ sonra · مِنْ alaka(embriyo)dan · عَلَقَةٍۢ · ثُمَّ sonra · يُخْرِجُكُمْ sizi çıkarıyor · طِفْلًۭا çocuk olarak · ثُمَّ sonra · لِتَبْلُغُوٓا۟ ermeniz için · أَشُدَّكُمْ güçlü çağınıza · ثُمَّ sonra · لِتَكُونُوا۟ olmanız için · شُيُوخًۭا ۚ ihtiyarlar · وَمِنكُم ve içinizden · مَّن kimi · يُتَوَفَّىٰ öldürülüyor · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · وَلِتَبْلُغُوٓا۟ ve erişmeniz için · أَجَلًۭا süreye · مُّسَمًّۭى belli · وَلَعَلَّكُمْ ve umulur ki · تَعْقِلُونَ aklınızı kullanırsınız
هُوَ ٱلَّذِي يُحۡيِۦ وَيُمِيتُۖ فَإِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرࣰ ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ﴿68﴾
hüve-lleẕî yuḥyî veyümît. feiẕâ ḳaḍâ emran feinnemâ yeḳûlü lehû kün feyekûn.
68. Yaşatan da öldüren de O’dur. Bir işe hükmettiğinde o konuda sadece “ol!” der, o da oluverir.
Kelime meali
هُوَ O'dur · ٱلَّذِى yaşatan · يُحْىِۦ · وَيُمِيتُ ۖ ve öldüren · فَإِذَا zaman · قَضَىٰٓ hükmettiği · أَمْرًۭا bir işi · فَإِنَّمَا sadece · يَقُولُ der · لَهُۥ ona · كُن ol! · فَيَكُونُ o da olur
أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ يُجَٰدِلُونَ فِيٓ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ أَنَّىٰ يُصۡرَفُونَ ﴿69﴾
elem tera ile-lleẕîne yücâdilûne fî âyâti-llâh. ennâ yuṣrafûn.
69. Görmez misin, Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanları; gerçeklerden nasıl da uzaklaştırılıyorlar!
Kelime meali
أَلَمْ görmedin mi? · تَرَ · إِلَى kimseleri · ٱلَّذِينَ · يُجَـٰدِلُونَ tartışan(ları) · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِ ayetleri · ٱللَّهِ Allah'ın · أَنَّىٰ nasıl da? · يُصْرَفُونَ çevriliyorlar
ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِٱلۡكِتَٰبِ وَبِمَآ أَرۡسَلۡنَا بِهِۦ رُسُلَنَاۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ﴿70﴾
elleẕîne keẕẕebû bilkitâbi vebimâ erselnâ bihî rusülenâ. fesevfe ya`lemûn.
70. Kitabın ve elçilerimize gönderdiklerimizin asılsız olduğunu savunanlar, evet onlar ileride gerçeği anlayacaklar!
Kelime meali
ٱلَّذِينَ kimseler · كَذَّبُوا۟ yalanlayan(lar) · بِٱلْكِتَـٰبِ Kitabı · وَبِمَآ ve şeyi · أَرْسَلْنَا gönderdiğimiz · بِهِۦ onunla · رُسُلَنَا ۖ elçilerimizi · فَسَوْفَ fakat yakında · يَعْلَمُونَ bileceklerdir
إِذِ ٱلۡأَغۡلَٰلُ فِيٓ أَعۡنَٰقِهِمۡ وَٱلسَّلَٰسِلُ يُسۡحَبُونَ ﴿71﴾
iẕi-l'aglâlü fî a`nâḳihim vesselâsil. yüsḥabûn.
71–72. O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar.
Kelime meali
إِذِ o zaman · ٱلْأَغْلَـٰلُ demir halkalar · فِىٓ boyunlarında · أَعْنَـٰقِهِمْ · وَٱلسَّلَـٰسِلُ ve zincirler · يُسْحَبُونَ sürüklenceklerdir
فِي ٱلۡحَمِيمِ ثُمَّ فِي ٱلنَّارِ يُسۡجَرُونَ ﴿72﴾
fi-lḥamîmi ŝümme fi-nnâri yüscerûn.
Kelime meali
فِى içinde · ٱلْحَمِيمِ kaynar su · ثُمَّ sonra · فِى ateşte · ٱلنَّارِ · يُسْجَرُونَ yakılacaklardır
ثُمَّ قِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تُشۡرِكُونَ ﴿73﴾
ŝümme ḳîle lehüm eyne mâ küntüm tüşrikûn.
73–74. Sonra onlara, “Vaktiyle Allah’ın dışında ilâhî nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?” denir. “Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz” derler. İşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · قِيلَ denilecektir · لَهُمْ onlara · أَيْنَ nerede? · مَا şeyler · كُنتُمْ olduğunuz · تُشْرِكُونَ ortak koşuyor(lar)
مِن دُونِ ٱللَّهِۖ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا بَل لَّمۡ نَكُن نَّدۡعُواْ مِن قَبۡلُ شَيۡـࣰٔ اۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿74﴾
min dûni-llâh. ḳâlû ḍallû `annâ bel lem nekün ned`û min ḳablü şey'â. keẕâlike yüḍillü-llâhü-lkâfirîn.
Kelime meali
مِن başkaları? · دُونِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'tan · قَالُوا۟ diyecekler ki · ضَلُّوا۟ kayboldular · عَنَّا bizden · بَل hayır · لَّمْ değilmişiz · نَكُن · نَّدْعُوا۟ biz tapmıyor · مِن önceden · قَبْلُ · شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şeye · كَذَٰلِكَ işte böyle · يُضِلُّ şaşırtır · ٱللَّهُ Allah · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirleri
ذَٰلِكُم بِمَا كُنتُمۡ تَفۡرَحُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَبِمَا كُنتُمۡ تَمۡرَحُونَ ﴿75﴾
ẕâliküm bimâ küntüm tefraḥûne fi-l'arḍi bigayri-lḥaḳḳi vebimâ küntüm temraḥûn.
75. “Bu duruma düşmenizin sebebi, dünyadayken haksız olarak böbürlenmeniz ve şımarmanızdır.
Kelime meali
ذَٰلِكُم bu durum · بِمَا ötürüdür · كُنتُمْ sizin · تَفْرَحُونَ şımarmanızdan · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · بِغَيْرِ olmaksızın · ٱلْحَقِّ hakkı · وَبِمَا ve ötürüdür · كُنتُمْ olmanızdan · تَمْرَحُونَ böbürlenmiş
ٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٰبَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَاۖ فَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَكَبِّرِينَ ﴿76﴾
üdḫulû ebvâbe cehenneme ḫâlidîne fîhâ. febi'se meŝve-lmütekebbirîn.
76. İçinde ebedî kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri!” Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü!
Kelime meali
ٱدْخُلُوٓا۟ girin · أَبْوَٰبَ kapılarından · جَهَنَّمَ cehennemin · خَـٰلِدِينَ ebedi kalacaksınız · فِيهَا ۖ orada · فَبِئْسَ ne kötüdür · مَثْوَى yeri · ٱلْمُتَكَبِّرِينَ kibirlenenlerin
فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّۚ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعۡضَ ٱلَّذِي نَعِدُهُمۡ أَوۡ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيۡنَا يُرۡجَعُونَ ﴿77﴾
faṣbir inne va`de-llâhi ḥaḳḳun. feimmâ nüriyenneke ba`ḍa-lleẕî ne`idühüm ev neteveffeyenneke feileynâ yürce`ûn.
77. Sen şimdi sabret; Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecek. Muhakkak ki biz, onlara vaktiyle bildirip uyarıda bulunduğumuz şeylerin bir kısmını (ölmeden) sana göstereceğiz, (bir kısmını da görmeden) seni vefat ettireceğiz; ama onlar da sonunda bize dönecekler!
Kelime meali
فَٱصْبِرْ artık sabret · إِنَّ şüphesiz · وَعْدَ va'di (sözü) · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ ۚ gerçektir · فَإِمَّا ya · نُرِيَنَّكَ sana gösteririz · بَعْضَ bir kısmını · ٱلَّذِى şeylerin · نَعِدُهُمْ onları tehdidettiğimiz · أَوْ yahut · نَتَوَفَّيَنَّكَ seni vefat ettiririz · فَإِلَيْنَا sonunda bize · يُرْجَعُونَ döndürüleceklerdir
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا رُسُلࣰ ا مِّن قَبۡلِكَ مِنۡهُم مَّن قَصَصۡنَا عَلَيۡكَ وَمِنۡهُم مَّن لَّمۡ نَقۡصُصۡ عَلَيۡكَۗ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَن يَأۡتِيَ بِـَٔايَةٍ إِلَّا بِإِذۡنِ ٱللَّهِۚ فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُ ٱللَّهِ قُضِيَ بِٱلۡحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ ﴿78﴾
veleḳad erselnâ rusülem min ḳablike minhüm men ḳaṣaṣnâ `aleyke veminhüm mel lem naḳṣuṣ `aleyk. vemâ kâne lirasûlin ey ye'tiye biâyetin illâ biiẕni-llâh. feiẕâ câe emru-llâhi ḳuḍiye bilḥaḳḳi veḫasira hünâlike-lmübṭilûn.
78. Senden önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez. Allah’ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhî hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · رُسُلًۭا elçiler · مِّن senden önce de · قَبْلِكَ · مِنْهُم onlardan · مَّن kimini · قَصَصْنَا anlattık · عَلَيْكَ sana · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّن kimini · لَّمْ anlatmadık · نَقْصُصْ · عَلَيْكَ ۗ sana · وَمَا ve değildir · كَانَ mümkün · لِرَسُولٍ hiçbir elçinin · أَن getirmesi · يَأْتِىَ · بِـَٔايَةٍ bir mu'cize · إِلَّا dışında · بِإِذْنِ izni · ٱللَّهِ ۚ Allah'ın · فَإِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَمْرُ emri · ٱللَّهِ Allah'ın · قُضِىَ yerine getirilir · بِٱلْحَقِّ hak ile · وَخَسِرَ ve hüsrana uğrarlar · هُنَالِكَ orada · ٱلْمُبْطِلُونَ boşa çıkarmağa uğraşanlar
ٱللَّهُ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَنۡعَٰمَ لِتَرۡكَبُواْ مِنۡهَا وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ﴿79﴾
allâhü-lleẕî ce`ale lekümü-l'en`âme literkebû minhâ veminhâ te'külûn.
79. Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır.
Kelime meali
ٱللَّهُ Allah · ٱلَّذِى O'dur ki · جَعَلَ yarattı · لَكُمُ size · ٱلْأَنْعَـٰمَ hayvanları · لِتَرْكَبُوا۟ binmeniz için · مِنْهَا kimine · وَمِنْهَا ve kiminden · تَأْكُلُونَ yemeniz için
وَلَكُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ وَلِتَبۡلُغُواْ عَلَيۡهَا حَاجَةࣰ فِي صُدُورِكُمۡ وَعَلَيۡهَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ تُحۡمَلُونَ ﴿80﴾
veleküm fîhâ menâfi`u veliteblügû `aleyhâ ḥâceten fî ṣudûriküm ve`aleyhâ ve`ale-lfülki tuḥmelûn.
80. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
Kelime meali
وَلَكُمْ ve sizin için vardır · فِيهَا onlarda · مَنَـٰفِعُ faydalar · وَلِتَبْلُغُوا۟ erersiniz · عَلَيْهَا onların üstünde · حَاجَةًۭ arzuya · فِى gönüllerinizdeki · صُدُورِكُمْ · وَعَلَيْهَا ve onların üstünde · وَعَلَى ve üstünde · ٱلْفُلْكِ gemilerin · تُحْمَلُونَ taşınırsınız
وَيُرِيكُمۡ ءَايَٰتِهِۦ فَأَيَّ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ تُنكِرُونَ ﴿81﴾
veyürîküm âyâtih. feeyye âyâti-llâhi tünkirûn.
81. Allah size kanıtlarını gösteriyor. Allah’ın kanıtlarının hangisini inkâr edebilirsiniz?
Kelime meali
وَيُرِيكُمْ size gösteriyor · ءَايَـٰتِهِۦ ayetlerini · فَأَىَّ hangisini? · ءَايَـٰتِ ayetlerinden · ٱللَّهِ Allah'ın · تُنكِرُونَ inkar ediyorsunuz
أَفَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُوٓاْ أَكۡثَرَ مِنۡهُمۡ وَأَشَدَّ قُوَّةࣰ وَءَاثَارࣰ ا فِي ٱلۡأَرۡضِ فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ﴿82﴾
efelem yesîrû fi-l'arḍi feyenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lleẕîne min ḳablihim. kânû ekŝera minhüm veeşedde ḳuvvetev veâŝâran fi-l'arḍi femâ agnâ `anhüm mâ kânû yeksibûn.
82. Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların âkıbetlerini görmezler mi? Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi, yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Ne var ki, kazandıkları onları kurtaramadı.
Kelime meali
أَفَلَمْ gezip dolaşmadılar mı? · يَسِيرُوا۟ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَيَنظُرُوا۟ görsünler · كَيْفَ nasıl · كَانَ olduğunu · عَـٰقِبَةُ sonunun · ٱلَّذِينَ kimselerin · مِن kendilerinden önceki · قَبْلِهِمْ ۚ · كَانُوٓا۟ onlar idiler · أَكْثَرَ daha çok · مِنْهُمْ bunlardan · وَأَشَدَّ ve daha şiddetli · قُوَّةًۭ kuvvet bakımından · وَءَاثَارًۭا ve eserleri bakımından · فِى yeryüzündeki · ٱلْأَرْضِ · فَمَآ ama hiçbir · أَغْنَىٰ yarar sağlamadı · عَنْهُم kendilerine; · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَكْسِبُونَ kazanıyor(lar)
فَلَمَّا جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَرِحُواْ بِمَا عِندَهُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿83﴾
felemmâ câethüm rusülühüm bilbeyyinâti feriḥû bimâ `indehüm mine-l`ilmi veḥâḳa bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
83. Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi!
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَتْهُمْ onlara gelince · رُسُلُهُم elçileri · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtlarla · فَرِحُوا۟ sevindiler · بِمَا ile · عِندَهُم yanlarında bulunan · مِّنَ bilgiden · ٱلْعِلْمِ · وَحَاقَ sonunda kuşatıverdi · بِهِم kendilerini · مَّا şey · كَانُوا۟ oldukları · بِهِۦ onunla · يَسْتَهْزِءُونَ alay ediyor(lar)
فَلَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَا قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَحۡدَهُۥ وَكَفَرۡنَا بِمَا كُنَّا بِهِۦ مُشۡرِكِينَ ﴿84﴾
felemmâ raev be'senâ ḳâlû âmennâ billâhi vaḥdehû vekefernâ bimâ künnâ bihî müşrikîn.
84. Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler.
Kelime meali
فَلَمَّا ne zaman ki · رَأَوْا۟ gördüler · بَأْسَنَا hışmımızı · قَالُوٓا۟ dediler · ءَامَنَّا inandık · بِٱللَّهِ Allah'a · وَحْدَهُۥ tek · وَكَفَرْنَا ve inkar ettik · بِمَا şeyleri · كُنَّا olan · بِهِۦ O'na · مُشْرِكِينَ ortak koştuğumuz
فَلَمۡ يَكُ يَنفَعُهُمۡ إِيمَٰنُهُمۡ لَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَاۖ سُنَّتَ ٱللَّهِ ٱلَّتِي قَدۡ خَلَتۡ فِي عِبَادِهِۦۖ وَخَسِرَ هُنَالِكَ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿85﴾
felem yekü yenfe`uhüm îmânühüm lemmâ raev be'senâ. sünnete-llâhi-lletî ḳad ḫalet fî `ibâdih. veḫasira hünâlike-lkâfirûn.
85. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır.
Kelime meali
فَلَمْ fakat · يَكُ sağlamadı · يَنفَعُهُمْ kendilerine bir fayda · إِيمَـٰنُهُمْ inanmaları · لَمَّا zaman · رَأَوْا۟ gördükleri · بَأْسَنَا ۖ hışmımızı · سُنَّتَ yasası budur · ٱللَّهِ Allah'ın · ٱلَّتِى elbette · قَدْ · خَلَتْ gelip geçen · فِى hakkında · عِبَادِهِۦ ۖ kulları · وَخَسِرَ ve ziyana uğramışlardır · هُنَالِكَ orada · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirler