İsrâ Suresi
İsrâ suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
سُبۡحَٰنَ ٱلَّذِيٓ أَسۡرَىٰ بِعَبۡدِهِۦ لَيۡلࣰ ا مِّنَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ إِلَى ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡأَقۡصَا ٱلَّذِي بَٰرَكۡنَا حَوۡلَهُۥ لِنُرِيَهُۥ مِنۡ ءَايَٰتِنَآۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ ﴿1﴾
sübḥâne-lleẕî esrâ bi`abdihî leylem mine-lmescidi-lḥarâmi ile-lmescidi-l'aḳṣe-lleẕî bâraknâ ḥavlehû linüriyehû min âyâtinâ. innehû hüve-ssemî`u-lbeṣîr.
1. Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.
Kelime meali
سُبْحَـٰنَ eksiklikten uzaktır · ٱلَّذِىٓ O (Allah) ki · أَسْرَىٰ yürüttü · بِعَبْدِهِۦ kulunu · لَيْلًۭا gecenin bir vaktinde · مِّنَ Mescid-i · ٱلْمَسْجِدِ · ٱلْحَرَامِ Haram'dan · إِلَى Mescid-i · ٱلْمَسْجِدِ · ٱلْأَقْصَا Aksa'ya · ٱلَّذِى öyle ki · بَـٰرَكْنَا bereketli kıldığımız · حَوْلَهُۥ çevresini · لِنُرِيَهُۥ kendisine göstermemiz için · مِنْ bir bölümünü · ءَايَـٰتِنَآ ۚ ayetlerimizden · إِنَّهُۥ gerçekten · هُوَ O · ٱلسَّمِيعُ işitendir · ٱلْبَصِيرُ görendir
وَءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ وَجَعَلۡنَٰهُ هُدࣰ ى لِّبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ أَلَّا تَتَّخِذُواْ مِن دُونِي وَكِيلࣰ ا ﴿2﴾
veâteynâ mûse-lkitâbe vece`alnâhü hüdel libenî isrâîle ellâ tetteḫiẕû min dûnî vekîlâ.
2. Mûsâ’ya kitabı verdik ve “Benden başkasına güvenip dayanmayın” diyerek o kitabı İsrâiloğulları’na bir hidayet rehberi kıldık.
Kelime meali
وَءَاتَيْنَا ve biz verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · وَجَعَلْنَـٰهُ ve onu yaptık · هُدًۭى bir kılavuz · لِّبَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · أَلَّا diye · تَتَّخِذُوا۟ edinmeyin · مِن benden başka · دُونِى · وَكِيلًۭا bir vekil
ذُرِّيَّةَ مَنۡ حَمَلۡنَا مَعَ نُوحٍۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَبۡدࣰ ا شَكُورࣰ ا ﴿3﴾
ẕürriyyete men ḥamelnâ me`a nûḥ. innehû kâne `abden şekûrâ.
3. Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Bilesiniz ki Nûh çok şükreden bir kul idi.
Kelime meali
ذُرِّيَّةَ çocukları · مَنْ kimselerin · حَمَلْنَا taşıdığımız · مَعَ ile beraber · نُوحٍ ۚ Nuh · إِنَّهُۥ doğrusu o · كَانَ idi · عَبْدًۭا bir kul · شَكُورًۭا çok şükreden
وَقَضَيۡنَآ إِلَىٰ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ فِي ٱلۡكِتَٰبِ لَتُفۡسِدُنَّ فِي ٱلۡأَرۡضِ مَرَّتَيۡنِ وَلَتَعۡلُنَّ عُلُوࣰّ ا كَبِيرࣰ ا ﴿4﴾
veḳaḍaynâ ilâ benî isrâîle fi-lkitâbi letüfsidünne fi-l'arḍi merrateyni veleta`lünne `ulüvven kebîrâ.
4. Biz kitapta İsrâiloğulları’na şöyle bildirmiştik: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz.”
Kelime meali
وَقَضَيْنَآ ve şu hükmü verdik · إِلَىٰ oğullarına · بَنِىٓ · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · فِى Kitapta · ٱلْكِتَـٰبِ · لَتُفْسِدُنَّ bozgunculuk yapacaksınız · فِى o ülkede · ٱلْأَرْضِ · مَرَّتَيْنِ iki kez · وَلَتَعْلُنَّ ve çok böbürleneceksiniz · عُلُوًّۭا büyüklenme ile · كَبِيرًۭا kibirli
فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ أُولَىٰهُمَا بَعَثۡنَا عَلَيۡكُمۡ عِبَادࣰ ا لَّنَآ أُوْلِي بَأۡسࣲ شَدِيدࣲ فَجَاسُواْ خِلَٰلَ ٱلدِّيَارِۚ وَكَانَ وَعۡدࣰ ا مَّفۡعُولࣰ ا ﴿5﴾
feiẕâ câe va`dü ûlâhümâ be`aŝnâ `aleyküm `ibâdel lenâ ülî be'sin şedîdin fecâsû ḫilâle-ddiyâr. vekâne va`dem mef`ûlâ.
5. Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.
Kelime meali
فَإِذَا ne zaman ki · جَآءَ gelince · وَعْدُ zamanı · أُولَىٰهُمَا birincisinin · بَعَثْنَا gönderdik · عَلَيْكُمْ üzerinize · عِبَادًۭا kullarımızı · لَّنَآ bizim · أُو۟لِى çok güçlü · بَأْسٍۢ çok güçlü · شَدِيدٍۢ çok güçlü · فَجَاسُوا۟ (sizi) araştırdılar · خِلَـٰلَ aralarına girip · ٱلدِّيَارِ ۚ evlerin · وَكَانَ idi · وَعْدًۭا bir va'd · مَّفْعُولًۭا yapılması gereken
ثُمَّ رَدَدۡنَا لَكُمُ ٱلۡكَرَّةَ عَلَيۡهِمۡ وَأَمۡدَدۡنَٰكُم بِأَمۡوَٰلࣲ وَبَنِينَ وَجَعَلۡنَٰكُمۡ أَكۡثَرَ نَفِيرًا ﴿6﴾
ŝümme radednâ lekümü-lkerrate `aleyhim veemdednâküm biemvâliv vebenîne vece`alnâküm ekŝera nefîrâ.
6. Bir zaman sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık.
Kelime meali
ثُمَّ sonra · رَدَدْنَا verdik · لَكُمُ size · ٱلْكَرَّةَ tekrar · عَلَيْهِمْ onları yenme imkanı · وَأَمْدَدْنَـٰكُم ve sizi destekledik · بِأَمْوَٰلٍۢ mallarla · وَبَنِينَ ve oğullarla · وَجَعَلْنَـٰكُمْ ve yaptık sizi · أَكْثَرَ daha çok · نَفِيرًا savaşçılarınızı
إِنۡ أَحۡسَنتُمۡ أَحۡسَنتُمۡ لِأَنفُسِكُمۡۖ وَإِنۡ أَسَأۡتُمۡ فَلَهَاۚ فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ ٱلۡأٓخِرَةِ لِيَسُـُٔواْ وُجُوهَكُمۡ وَلِيَدۡخُلُواْ ٱلۡمَسۡجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةࣲ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوۡاْ تَتۡبِيرًا ﴿7﴾
in aḥsentüm aḥsentüm lienfüsiküm vein ese'tüm felehâ. feiẕâ câe va`dü-l'âḫirati liyesûû vucûheküm veliyedḫulü-lmescide kemâ deḫalûhü evvele merrativ veliyütebbirû mâ `alev tetbîrâ.
7. Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik.
Kelime meali
إِنْ eğer · أَحْسَنتُمْ iyilik ederseniz · أَحْسَنتُمْ iyilik etmiş olursunuz · لِأَنفُسِكُمْ ۖ kendinize · وَإِنْ ve eğer · أَسَأْتُمْ kötülük ederseniz · فَلَهَا ۚ o da aleyhinizedir · فَإِذَا ne zaman ki · جَآءَ gelince · وَعْدُ zamanı · ٱلْـَٔاخِرَةِ sonuncusunun · لِيَسُـۥٓـُٔوا۟ kötü duruma soksunlar diye · وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi · وَلِيَدْخُلُوا۟ ve girsinler diye · ٱلْمَسْجِدَ Mescid'e (Kudüs'e) · كَمَا gibi · دَخَلُوهُ girdikleri · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۢ kez · وَلِيُتَبِّرُوا۟ ve mahvetsinler diye · مَا şeyleri · عَلَوْا۟ ele geçirdikleri · تَتْبِيرًا helak ederek
عَسَىٰ رَبُّكُمۡ أَن يَرۡحَمَكُمۡۚ وَإِنۡ عُدتُّمۡ عُدۡنَاۚ وَجَعَلۡنَا جَهَنَّمَ لِلۡكَٰفِرِينَ حَصِيرًا ﴿8﴾
`asâ rabbüküm ey yerḥameküm. vein `uttüm `udnâ. vece`alnâ cehenneme lilkâfirîne ḥaṣîrâ.
8. Umulur ki rabbiniz size acır. Ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız. Biz cehennemi kâfirler için ebedî bir ceza yeri yaptık.
Kelime meali
عَسَىٰ belki · رَبُّكُمْ Rabbiniz · أَن size acır · يَرْحَمَكُمْ ۚ · وَإِنْ ve eğer · عُدتُّمْ siz dönerseniz · عُدْنَا ۘ biz de döneriz · وَجَعَلْنَا ve yapmışızdır · جَهَنَّمَ cehennemi · لِلْكَـٰفِرِينَ kafirler için · حَصِيرًا kuşatıcı
إِنَّ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ يَهۡدِي لِلَّتِي هِيَ أَقۡوَمُ وَيُبَشِّرُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمۡ أَجۡرࣰ ا كَبِيرࣰ ا ﴿9﴾
inne hâẕe-lḳur'âne yehdî lilletî hiye aḳvemü veyübeşşiru-lmü'minîne-lleẕîne ya`melûne-ṣṣâliḥâti enne lehüm ecran kebîrâ.
9. Kuşkusuz bu Kur’an en doğru olana iletir; dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.
Kelime meali
إِنَّ gerçekten · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an · يَهْدِى yola iletir · لِلَّتِى ki · هِىَ o · أَقْوَمُ en doğru olana · وَيُبَشِّرُ ve müjdeler · ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere · ٱلَّذِينَ yapan · يَعْمَلُونَ · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · أَنَّ şüphesiz · لَهُمْ kendileri için vardır · أَجْرًۭا bir ecir · كَبِيرًۭا büyük
وَأَنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ أَعۡتَدۡنَا لَهُمۡ عَذَابًا أَلِيمࣰ ا ﴿10﴾
veenne-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati a`tednâ lehüm `aẕâben elîmâ.
10. Âhirete inanmayanlara gelince, onlar için de ağır bir azap hazırladık.
Kelime meali
وَأَنَّ ve şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselere · لَا inanmayan(lara) · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ Ahirete · أَعْتَدْنَا hazırlamışızdır · لَهُمْ onlara · عَذَابًا bir azab · أَلِيمًۭا acıklı
وَيَدۡعُ ٱلۡإِنسَٰنُ بِٱلشَّرِّ دُعَآءَهُۥ بِٱلۡخَيۡرِۖ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ عَجُولࣰ ا ﴿11﴾
veyed`u-l'insânü bişşerri dü`âehû bilḫayr. vekâne-l'insânü `acûlâ.
11. İnsan, şerri de hayrı istediği gibi ister. İnsan pek acelecidir!
Kelime meali
وَيَدْعُ ve du'a etmektedir · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · بِٱلشَّرِّ şerre · دُعَآءَهُۥ du'a eder (gibi) · بِٱلْخَيْرِ ۖ hayra · وَكَانَ ve · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · عَجُولًۭا pek acelecidir
وَجَعَلۡنَا ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ ءَايَتَيۡنِۖ فَمَحَوۡنَآ ءَايَةَ ٱلَّيۡلِ وَجَعَلۡنَآ ءَايَةَ ٱلنَّهَارِ مُبۡصِرَةࣰ لِّتَبۡتَغُواْ فَضۡلࣰ ا مِّن رَّبِّكُمۡ وَلِتَعۡلَمُواْ عَدَدَ ٱلسِّنِينَ وَٱلۡحِسَابَۚ وَكُلَّ شَيۡءࣲ فَصَّلۡنَٰهُ تَفۡصِيلࣰ ا ﴿12﴾
vece`alne-lleyle vennehâra âyeteyni femeḥavnâ âyete-lleyli vece`alnâ âyete-nnehâri mübṣiratel litebtegû faḍlem mir rabbiküm velita`lemû `adede-ssinîne velḥisâb. vekülle şey'in feṣṣalnâhü tefṣîlâ.
12. Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Nitekim rabbinizin nimetlerini arayasınız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz. İşte biz her şeyi açık açık anlattık.
Kelime meali
وَجَعَلْنَا ve biz yaptık · ٱلَّيْلَ geceyi · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · ءَايَتَيْنِ ۖ iki ayet · فَمَحَوْنَآ (sonra) sildik · ءَايَةَ ayetini · ٱلَّيْلِ gecenin · وَجَعَلْنَآ ve yaptık · ءَايَةَ ayetini · ٱلنَّهَارِ gündüz · مُبْصِرَةًۭ aydınlatıcı · لِّتَبْتَغُوا۟ aramanız için · فَضْلًۭا lutfunu · مِّن Rabbinizin · رَّبِّكُمْ · وَلِتَعْلَمُوا۟ ve bilmeniz için · عَدَدَ sayısını · ٱلسِّنِينَ yılların · وَٱلْحِسَابَ ۚ ve hesabı · وَكُلَّ her · شَىْءٍۢ şeyi · فَصَّلْنَـٰهُ anlattık · تَفْصِيلًۭا açık açık
وَكُلَّ إِنسَٰنٍ أَلۡزَمۡنَٰهُ طَٰٓئِرَهُۥ فِي عُنُقِهِۦۖ وَنُخۡرِجُ لَهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ كِتَٰبࣰ ا يَلۡقَىٰهُ مَنشُورًا ﴿13﴾
vekülle insânin elzemnâhü ṭâirahû fî `unüḳih. venuḫricü lehû yevme-lḳiyâmeti kitâbey yelḳâhü menşûrâ.
13. Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız.
Kelime meali
وَكُلَّ her · إِنسَـٰنٍ insanın · أَلْزَمْنَـٰهُ bağladık · طَـٰٓئِرَهُۥ kuşunu (kaderini) · فِى boynuna · عُنُقِهِۦ ۖ · وَنُخْرِجُ ve çıkarırız · لَهُۥ onun için · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · كِتَـٰبًۭا bir Kitap · يَلْقَىٰهُ bulacağı · مَنشُورًا açılmış olarak
ٱقۡرَأۡ كِتَٰبَكَ كَفَىٰ بِنَفۡسِكَ ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكَ حَسِيبࣰ ا ﴿14﴾
iḳra' kitâbek. kefâ binefsike-lyevme `aleyke ḥasîbâ.
14. “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!”
Kelime meali
ٱقْرَأْ oku · كِتَـٰبَكَ Kitabını · كَفَىٰ yeter · بِنَفْسِكَ kendi nefsin · ٱلْيَوْمَ bugün · عَلَيْكَ sana · حَسِيبًۭا hesapçı olarak
مَّنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهۡتَدِي لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيۡهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةࣱ وِزۡرَ أُخۡرَىٰۗ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبۡعَثَ رَسُولࣰ ا ﴿15﴾
meni-htedâ feinnemâ yehtedî linefsih. vemen ḍalle feinnemâ yeḍillü `aleyhâ. velâ teziru vâziratüv vizra uḫrâ. vemâ künnâ mü`aẕẕibîne ḥattâ neb`aŝe rasûlâ.
15. Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.
Kelime meali
مَّنِ kim · ٱهْتَدَىٰ hihayeti seçerse · فَإِنَّمَا şüphesiz · يَهْتَدِى seçmiş olur · لِنَفْسِهِۦ ۖ kendisi için · وَمَن ve kim · ضَلَّ saparsa · فَإِنَّمَا şüphesiz · يَضِلُّ sapar · عَلَيْهَا ۚ kendi aleyhine · وَلَا ve · تَزِرُ taşımaz · وَازِرَةٌۭ hiçbir günahkar · وِزْرَ günah yükünü · أُخْرَىٰ ۗ başkasının · وَمَا ve · كُنَّا değiliz · مُعَذِّبِينَ biz azab edecek · حَتَّىٰ sürece · نَبْعَثَ göndermedikçe · رَسُولًۭا elçi
وَإِذَآ أَرَدۡنَآ أَن نُّهۡلِكَ قَرۡيَةً أَمَرۡنَا مُتۡرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيۡهَا ٱلۡقَوۡلُ فَدَمَّرۡنَٰهَا تَدۡمِيرࣰ ا ﴿16﴾
veiẕâ eradnâ en nühlike ḳaryeten emernâ mütrafîhâ fefeseḳû fîhâ feḥaḳḳa `aleyhe-lḳavlü fedemmernâhâ tedmîrâ.
16. Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.
Kelime meali
وَإِذَآ ve zaman · أَرَدْنَآ biz istediğimiz · أَن helak etmek · نُّهْلِكَ · قَرْيَةً bir kenti · أَمَرْنَا emrederiz · مُتْرَفِيهَا onun varlıklılarına · فَفَسَقُوا۟ kötü işler yaparlar · فِيهَا orada · فَحَقَّ böylece gerekli olur · عَلَيْهَا onlara · ٱلْقَوْلُ (azab) karar(ı) · فَدَمَّرْنَـٰهَا biz de orayı yıkarız · تَدْمِيرًۭا darmadağın
وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِنَ ٱلۡقُرُونِ مِنۢ بَعۡدِ نُوحࣲۗ وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرࣰ ا ﴿17﴾
vekem ehleknâ mine-lḳurûni mim ba`di nûḥ. vekefâ birabbike biẕünûbi `ibâdihî ḫabîram beṣîrâ.
17. Nûh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede rabbin yeterlidir.
Kelime meali
وَكَمْ ve nice · أَهْلَكْنَا helak ettik · مِنَ kuşakları · ٱلْقُرُونِ · مِنۢ sonra · بَعْدِ · نُوحٍۢ ۗ Nuh'dan · وَكَفَىٰ ve yeter · بِرَبِّكَ Rabbin · بِذُنُوبِ günahlarını · عِبَادِهِۦ kullarının · خَبِيرًۢا haber alıcı · بَصِيرًۭا görücü olarak
مَّن كَانَ يُرِيدُ ٱلۡعَاجِلَةَ عَجَّلۡنَا لَهُۥ فِيهَا مَا نَشَآءُ لِمَن نُّرِيدُ ثُمَّ جَعَلۡنَا لَهُۥ جَهَنَّمَ يَصۡلَىٰهَا مَذۡمُومࣰ ا مَّدۡحُورࣰ ا ﴿18﴾
men kâne yürîdü-l`âcilete `accelnâ lehû fîhâ mâ neşâü limen nürîdü ŝümme ce`alnâ lehû cehennem. yaṣlâhâ meẕmûmem medḥûrâ.
18. Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer.
Kelime meali
مَّن kim · كَانَ ise · يُرِيدُ istiyor (dünyayı) · ٱلْعَاجِلَةَ acele olanı · عَجَّلْنَا çabucak veririz · لَهُۥ ona · فِيهَا orada · مَا kadar · نَشَآءُ dilediğimiz · لِمَن kimseye · نُّرِيدُ istediğimiz · ثُمَّ sonra · جَعَلْنَا (yerini) yaparız · لَهُۥ ona · جَهَنَّمَ cehennem · يَصْلَىٰهَا oraya girer · مَذْمُومًۭا kınanmış olarak · مَّدْحُورًۭا ve kovulmuş olarak
وَمَنۡ أَرَادَ ٱلۡأٓخِرَةَ وَسَعَىٰ لَهَا سَعۡيَهَا وَهُوَ مُؤۡمِنࣱ فَأُوْلَٰٓئِكَ كَانَ سَعۡيُهُم مَّشۡكُورࣰ ا ﴿19﴾
vemen erâde-l'âḫirate vese`â lehâ sa`yehâ vehüve mü'minün feülâike kâne sa`yühüm meşkûrâ.
19. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir.
Kelime meali
وَمَنْ ve kim de · أَرَادَ isterse · ٱلْـَٔاخِرَةَ ahireti · وَسَعَىٰ ve çalışırsa · لَهَا ona · سَعْيَهَا yaraşır biçimde · وَهُوَ ve o · مُؤْمِنٌۭ inanarak · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ öylelerinin · كَانَ çalışmalarının · سَعْيُهُم · مَّشْكُورًۭا karşılığı verilir
كُلࣰّ ا نُّمِدُّ هَٰٓؤُلَآءِ وَهَٰٓؤُلَآءِ مِنۡ عَطَآءِ رَبِّكَۚ وَمَا كَانَ عَطَآءُ رَبِّكَ مَحۡظُورًا ﴿20﴾
küllen nümiddü hâülâi vehâülâi min `aṭâi rabbik. vemâ kâne `aṭâü rabbike maḥżûrâ.
20. Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir.
Kelime meali
كُلًّۭا hepsine · نُّمِدُّ uzatırız · هَـٰٓؤُلَآءِ onlara da · وَهَـٰٓؤُلَآءِ ve onlara da · مِنْ mükafatından · عَطَآءِ · رَبِّكَ ۚ Rabbinin · وَمَا ve · كَانَ değildir · عَطَآءُ hediyesi · رَبِّكَ Rabbinin · مَحْظُورًا kısıtlanmış
ٱنظُرۡ كَيۡفَ فَضَّلۡنَا بَعۡضَهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲۚ وَلَلۡأٓخِرَةُ أَكۡبَرُ دَرَجَٰتࣲ وَأَكۡبَرُ تَفۡضِيلࣰ ا ﴿21﴾
ünżur keyfe feḍḍalnâ ba`ḍahüm `alâ ba`ḍ. velel'âḫiratü ekberu deracâtiv veekberu tefḍîlâ.
21. Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır.
Kelime meali
ٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · فَضَّلْنَا üstün yaptık · بَعْضَهُمْ onların kimini · عَلَىٰ üzerine · بَعْضٍۢ ۚ kimi · وَلَلْـَٔاخِرَةُ elbette ahiret · أَكْبَرُ daha büyüktür · دَرَجَـٰتٍۢ dereceler bakımından · وَأَكْبَرُ ve daha büyüktür · تَفْضِيلًۭا üstünlük bakımından
لَّا تَجۡعَلۡ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَقۡعُدَ مَذۡمُومࣰ ا مَّخۡذُولࣰ ا ﴿22﴾
lâ tec`al me`a-llâhi ilâhen âḫara fetaḳ`ude meẕmûmem maḫẕûlâ.
22. Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın.
Kelime meali
لَّا asla · تَجْعَلْ edinme · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا bir tanrı · ءَاخَرَ başka · فَتَقْعُدَ sonra oturup kalırsın · مَذْمُومًۭا kınanmış olarak · مَّخْذُولًۭا ve yalnız başına bırakılmış olarak
۞وَقَضَىٰ رَبُّكَ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّآ إِيَّاهُ وَبِٱلۡوَٰلِدَيۡنِ إِحۡسَٰنًاۚ إِمَّا يَبۡلُغَنَّ عِندَكَ ٱلۡكِبَرَ أَحَدُهُمَآ أَوۡ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُل لَّهُمَآ أُفࣲّ وَلَا تَنۡهَرۡهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوۡلࣰ ا كَرِيمࣰ ا ﴿23﴾
veḳaḍâ rabbüke ellâ ta`büdû illâ iyyâhü vebilvâlideyni iḥsânâ. immâ yeblüganne `indeke-lkibera eḥadühümâ ev kilâhümâ felâ teḳul lehümâ üffiv velâ tenherhümâ veḳul lehümâ ḳavlen kerîmâ.
23. Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.
Kelime meali
۞ وَقَضَىٰ ve emretti · رَبُّكَ Rabbin · أَلَّا tapmamanızı · تَعْبُدُوٓا۟ · إِلَّآ başkasına · إِيَّاهُ kendisinden · وَبِٱلْوَٰلِدَيْنِ ve anaya babaya · إِحْسَـٰنًا ۚ iyilik etmenizi · إِمَّا ulaşırsa · يَبْلُغَنَّ · عِندَكَ senin yanında · ٱلْكِبَرَ ihtiyarlık çağına · أَحَدُهُمَآ ikisinden birisi · أَوْ yahut · كِلَاهُمَا her ikisi · فَلَا sakın · تَقُل deme · لَّهُمَآ onlara · أُفٍّۢ Öf! · وَلَا ve · تَنْهَرْهُمَا onları azarlama · وَقُل söyle · لَّهُمَا onlara · قَوْلًۭا bir söz · كَرِيمًۭا güzel
وَٱخۡفِضۡ لَهُمَا جَنَاحَ ٱلذُّلِّ مِنَ ٱلرَّحۡمَةِ وَقُل رَّبِّ ٱرۡحَمۡهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرࣰ ا ﴿24﴾
vaḫfiḍ lehümâ cenâḥa-ẕẕülli mine-rraḥmeti veḳur rabbi-rḥamhümâ kemâ rabbeyânî ṣagîrâ.
24. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster” diyerek dua et.
Kelime meali
وَٱخْفِضْ ve indir · لَهُمَا onlara · جَنَاحَ kanadını · ٱلذُّلِّ küçülme · مِنَ dolayı · ٱلرَّحْمَةِ acımadan · وَقُل ve deki · رَّبِّ Rabbim · ٱرْحَمْهُمَا sen de bunlara acı · كَمَا beni nasıl yetiştirdilerse · رَبَّيَانِى · صَغِيرًۭا küçükken
رَّبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمۡۚ إِن تَكُونُواْ صَٰلِحِينَ فَإِنَّهُۥ كَانَ لِلۡأَوَّٰبِينَ غَفُورࣰ ا ﴿25﴾
rabbüküm a`lemü bimâ fî nüfûsiküm. in tekûnû ṣâliḥîne feinnehû kâne lil'evvâbîne gafûrâ.
25. Kalplerinizdekini en iyi bilen rabbinizdir. Eğer iyi olursanız bilesiniz ki Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır.
Kelime meali
رَّبُّكُمْ Rabbiniz · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَا şeyleri · فِى içlerinizdeki · نُفُوسِكُمْ ۚ · إِن eğer · تَكُونُوا۟ siz olursanız · صَـٰلِحِينَ iyi kişiler · فَإِنَّهُۥ şüphesiz O · كَانَ tevbe edenleri · لِلْأَوَّٰبِينَ · غَفُورًۭا bağışlayandır
وَءَاتِ ذَا ٱلۡقُرۡبَىٰ حَقَّهُۥ وَٱلۡمِسۡكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ وَلَا تُبَذِّرۡ تَبۡذِيرًا ﴿26﴾
veâti ẕe-lḳurbâ ḥaḳḳahû velmiskîne vebne-ssebîli velâ tübeẕẕir tebẕîrâ.
26. Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma!
Kelime meali
وَءَاتِ ve ver · ذَا akrabaya · ٱلْقُرْبَىٰ · حَقَّهُۥ hakkını · وَٱلْمِسْكِينَ ve yoksula · وَٱبْنَ ve yolcuya · ٱلسَّبِيلِ · وَلَا (fakat) · تُبَذِّرْ saçıp savurma · تَبْذِيرًا savurarak
إِنَّ ٱلۡمُبَذِّرِينَ كَانُوٓاْ إِخۡوَٰنَ ٱلشَّيَٰطِينِۖ وَكَانَ ٱلشَّيۡطَٰنُ لِرَبِّهِۦ كَفُورࣰ ا ﴿27﴾
inne-lmübeẕẕirîne kânû iḫvâne-şşeyâṭîn. vekâne-şşeyṭânü lirabbihî kefûrâ.
27. Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür.
Kelime meali
إِنَّ çünkü · ٱلْمُبَذِّرِينَ savurganlar · كَانُوٓا۟ olmuşlardır · إِخْوَٰنَ kardeşleri · ٱلشَّيَـٰطِينِ ۖ şeytanların · وَكَانَ ve ise · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · لِرَبِّهِۦ Rabbine karşı · كَفُورًۭا çok nankördür
وَإِمَّا تُعۡرِضَنَّ عَنۡهُمُ ٱبۡتِغَآءَ رَحۡمَةࣲ مِّن رَّبِّكَ تَرۡجُوهَا فَقُل لَّهُمۡ قَوۡلࣰ ا مَّيۡسُورࣰ ا ﴿28﴾
veimmâ tü`riḍanne `anhümü-btigâe raḥmetim mir rabbike tercûhâ feḳul lehüm ḳavlem meysûrâ.
28. Eğer sen kendin dahi rabbinden umduğun bir lutfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle!
Kelime meali
وَإِمَّا ve eğer · تُعْرِضَنَّ yüz çevirecek olursan · عَنْهُمُ onlardan · ٱبْتِغَآءَ bekleyerek · رَحْمَةٍۢ bir rahmeti · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ · تَرْجُوهَا umduğun · فَقُل bari söyle · لَّهُمْ onlara · قَوْلًۭا bir söz · مَّيْسُورًۭا yumuşak
وَلَا تَجۡعَلۡ يَدَكَ مَغۡلُولَةً إِلَىٰ عُنُقِكَ وَلَا تَبۡسُطۡهَا كُلَّ ٱلۡبَسۡطِ فَتَقۡعُدَ مَلُومࣰ ا مَّحۡسُورًا ﴿29﴾
velâ tec`al yedeke maglûleten ilâ `unüḳike velâ tebsuṭhâ külle-lbesṭi fetaḳ`ude melûmem maḥsûrâ.
29. Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!
Kelime meali
وَلَا ve asla · تَجْعَلْ yapma · يَدَكَ el(ler)ini · مَغْلُولَةً bağlanmış · إِلَىٰ boynuna · عُنُقِكَ · وَلَا ve · تَبْسُطْهَا açma · كُلَّ tamamen · ٱلْبَسْطِ açarak · فَتَقْعُدَ sonra kalırsın · مَلُومًۭا kınanmış · مَّحْسُورًا hasret içinde
إِنَّ رَبَّكَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُۚ إِنَّهُۥ كَانَ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرࣰ ا ﴿30﴾
inne rabbeke yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü veyaḳdir. innehû kâne bi`ibâdihî ḫabîram beṣîrâ.
30. Rabbin rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · يَبْسُطُ açar (bol bol verir) · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · وَيَقْدِرُ ۚ ve kısar · إِنَّهُۥ çünkü O · كَانَ kullarını · بِعِبَادِهِۦ · خَبِيرًۢا bilir · بَصِيرًۭا görür
وَلَا تَقۡتُلُوٓاْ أَوۡلَٰدَكُمۡ خَشۡيَةَ إِمۡلَٰقࣲۖ نَّحۡنُ نَرۡزُقُهُمۡ وَإِيَّاكُمۡۚ إِنَّ قَتۡلَهُمۡ كَانَ خِطۡـࣰٔ ا كَبِيرࣰ ا ﴿31﴾
velâ taḳtülû evlâdeküm ḫaşyete imlâḳ. naḥnü nerzüḳuhüm veiyyâküm. inne ḳatlehüm kâne ḫiṭ'en kebîrâ.
31. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.
Kelime meali
وَلَا öldürmeyin · تَقْتُلُوٓا۟ · أَوْلَـٰدَكُمْ çocuklarınızı · خَشْيَةَ korkusuyla · إِمْلَـٰقٍۢ ۖ fakirlik · نَّحْنُ biz · نَرْزُقُهُمْ sizi de besliyoruz · وَإِيَّاكُمْ ۚ onları da · إِنَّ şüphesiz · قَتْلَهُمْ onları öldürmek · كَانَ günahtır · خِطْـًۭٔا · كَبِيرًۭا büyük
وَلَا تَقۡرَبُواْ ٱلزِّنَىٰٓۖ إِنَّهُۥ كَانَ فَٰحِشَةࣰ وَسَآءَ سَبِيلࣰ ا ﴿32﴾
velâ taḳrabü-zzinâ innehû kâne fâḥişeten. vesâe sebîlâ.
32. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.
Kelime meali
وَلَا ve asla · تَقْرَبُوا۟ yaklaşmayın · ٱلزِّنَىٰٓ ۖ zinaya · إِنَّهُۥ çünkü o · كَانَ açık bir kötülüktür · فَـٰحِشَةًۭ · وَسَآءَ ve çok kötü · سَبِيلًۭا bir yoldur;
وَلَا تَقۡتُلُواْ ٱلنَّفۡسَ ٱلَّتِي حَرَّمَ ٱللَّهُ إِلَّا بِٱلۡحَقِّۗ وَمَن قُتِلَ مَظۡلُومࣰ ا فَقَدۡ جَعَلۡنَا لِوَلِيِّهِۦ سُلۡطَٰنࣰ ا فَلَا يُسۡرِف فِّي ٱلۡقَتۡلِۖ إِنَّهُۥ كَانَ مَنصُورࣰ ا ﴿33﴾
velâ taḳtülü-nnefse-lletî ḥarrame-llâhü illâ bilḥaḳḳ. vemen ḳutile mażlûmen feḳad ce`alnâ liveliyyihî sülṭânen felâ yüsrif fi-lḳatl. innehû kâne menṣûrâ.
33. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik; ancak o da öldürme hususunda sınırı aşmasın; çünkü o, yeterince yardıma mazhar olmuştur.
Kelime meali
وَلَا ve asla · تَقْتُلُوا۟ öldürmeyin · ٱلنَّفْسَ canı · ٱلَّتِى haram kıldığı · حَرَّمَ · ٱللَّهُ Allah'ın · إِلَّا haksız yere · بِٱلْحَقِّ ۗ · وَمَن ve kim · قُتِلَ öldürülürse · مَظْلُومًۭا haksızlıkla · فَقَدْ muhakkak · جَعَلْنَا vermişizdir · لِوَلِيِّهِۦ onun velisine · سُلْطَـٰنًۭا bir yetki · فَلَا fakat · يُسْرِف aşırı gitmesin · فِّى öldürmede · ٱلْقَتْلِ ۖ · إِنَّهُۥ çünkü · كَانَ kendisine yardım edilmiştir · مَنصُورًۭا
وَلَا تَقۡرَبُواْ مَالَ ٱلۡيَتِيمِ إِلَّا بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ أَشُدَّهُۥۚ وَأَوۡفُواْ بِٱلۡعَهۡدِۖ إِنَّ ٱلۡعَهۡدَ كَانَ مَسۡـُٔولࣰ ا ﴿34﴾
velâ taḳrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye aḥsenü ḥattâ yeblüga eşüddeh. veevfû bil`ahd. inne-l`ahde kâne mes'ûlâ.
34. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur.
Kelime meali
وَلَا ve asla · تَقْرَبُوا۟ yaklaşmayın · مَالَ malına · ٱلْيَتِيمِ yetimin · إِلَّا dışında · بِٱلَّتِى o · هِىَ · أَحْسَنُ en güzel tarz · حَتَّىٰ kadar · يَبْلُغَ erginlik çağına · أَشُدَّهُۥ ۚ erişinceye · وَأَوْفُوا۟ ve yerine getirin · بِٱلْعَهْدِ ۖ ahdi · إِنَّ çünkü · ٱلْعَهْدَ ahd'den · كَانَ sorulacaktır · مَسْـُٔولًۭا
وَأَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ إِذَا كِلۡتُمۡ وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِۚ ذَٰلِكَ خَيۡرࣱ وَأَحۡسَنُ تَأۡوِيلࣰ ا ﴿35﴾
veevfü-lkeyle iẕâ kiltüm vezinû bilḳisṭâsi-lmüsteḳîm. ẕâlike ḫayruv veaḥsenü te'vîlâ.
35. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyidir hem de sonucu daha güzeldir.
Kelime meali
وَأَوْفُوا۟ tam yapın · ٱلْكَيْلَ ölçüyü · إِذَا zaman · كِلْتُمْ ölçtüğünüz · وَزِنُوا۟ tartın · بِٱلْقِسْطَاسِ terazi ile · ٱلْمُسْتَقِيمِ ۚ doğru · ذَٰلِكَ bu · خَيْرٌۭ daha iyidir · وَأَحْسَنُ ve daha güzeldir · تَأْوِيلًۭا sonuç bakımından
وَلَا تَقۡفُ مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمٌۚ إِنَّ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡبَصَرَ وَٱلۡفُؤَادَ كُلُّ أُوْلَٰٓئِكَ كَانَ عَنۡهُ مَسۡـُٔولࣰ ا ﴿36﴾
velâ taḳfü mâ leyse leke bihî `ilm. inne-ssem`a velbeṣara velfüâde küllü ülâike kâne `anhü mes'ûlâ.
36. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.
Kelime meali
وَلَا ve · تَقْفُ ardına düşme · مَا şeyin · لَيْسَ olmayan · لَكَ senin · بِهِۦ hakkında · عِلْمٌ ۚ bilgin · إِنَّ çünkü · ٱلسَّمْعَ kulak · وَٱلْبَصَرَ ve göz · وَٱلْفُؤَادَ ve gönül · كُلُّ hepsi · أُو۟لَـٰٓئِكَ bunların · كَانَ o(yaptığı)ndan · عَنْهُ · مَسْـُٔولًۭا sorumludur
وَلَا تَمۡشِ فِي ٱلۡأَرۡضِ مَرَحًاۖ إِنَّكَ لَن تَخۡرِقَ ٱلۡأَرۡضَ وَلَن تَبۡلُغَ ٱلۡجِبَالَ طُولࣰ ا ﴿37﴾
velâ temşi fi-l'arḍi meraḥâ. inneke len taḫriḳa-l'arḍa velen teblüga-lcibâle ṭûlâ.
37. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.
Kelime meali
وَلَا ve · تَمْشِ yürüme · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مَرَحًا ۖ kabara kabara · إِنَّكَ çünkü sen · لَن yırtamazsın · تَخْرِقَ · ٱلْأَرْضَ yeri · وَلَن ve · تَبْلُغَ erişemezsin · ٱلْجِبَالَ dağlara · طُولًۭا boyca
كُلُّ ذَٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُۥ عِندَ رَبِّكَ مَكۡرُوهࣰ ا ﴿38﴾
küllü ẕâlike kâne seyyiühû `inde rabbike mekrûhâ.
38. Bütün bunların kötülüğü, rabbinin katında istenmeyen şeyler olmasıdır.
Kelime meali
كُلُّ hepsi · ذَٰلِكَ bunların · كَانَ olandır · سَيِّئُهُۥ kötü · عِندَ katında · رَبِّكَ Rabbinin · مَكْرُوهًۭا hoş görülmeyen şeylerdir
ذَٰلِكَ مِمَّآ أَوۡحَىٰٓ إِلَيۡكَ رَبُّكَ مِنَ ٱلۡحِكۡمَةِۗ وَلَا تَجۡعَلۡ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتُلۡقَىٰ فِي جَهَنَّمَ مَلُومࣰ ا مَّدۡحُورًا ﴿39﴾
ẕâlike mimmâ evḥâ ileyke rabbüke mine-lḥikmeh. velâ tec`al me`a-llâhi ilâhen âḫara fetülḳâ fî cehenneme melûmem medḥûrâ.
39. İşte bunlar, rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.
Kelime meali
ذَٰلِكَ şunlar · مِمَّآ şeyndendir · أَوْحَىٰٓ vahyettiği · إِلَيْكَ sana · رَبُّكَ Rabbinin · مِنَ Hikmetten · ٱلْحِكْمَةِ ۗ · وَلَا edinme · تَجْعَلْ · مَعَ ile bereber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا tanrı · ءَاخَرَ başka · فَتُلْقَىٰ sonra atılırsın · فِى cehenneme · جَهَنَّمَ · مَلُومًۭا kınanmış olarak · مَّدْحُورًا uzaklaştırılmış olarak
أَفَأَصۡفَىٰكُمۡ رَبُّكُم بِٱلۡبَنِينَ وَٱتَّخَذَ مِنَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنَٰثًاۚ إِنَّكُمۡ لَتَقُولُونَ قَوۡلًا عَظِيمࣰ ا ﴿40﴾
efeaṣfâküm rabbüküm bilbenîne vetteḫaẕe mine-lmelâiketi inâŝâ. inneküm leteḳûlûne ḳavlen `ażîmâ.
40. Rabbiniz erkek çocukları size verdi de kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi? Gerçekten siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz!
Kelime meali
أَفَأَصْفَىٰكُمْ size seçti (öyle) mi?' · رَبُّكُم Rabbiniz · بِٱلْبَنِينَ oğulları · وَٱتَّخَذَ ve edindi (kendisine) · مِنَ meleklerden · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ · إِنَـٰثًا ۚ kadınlar · إِنَّكُمْ gerçekten siz · لَتَقُولُونَ söylüyorsunuz · قَوْلًا bir söz · عَظِيمًۭا büyük (çok tehlikeli)
وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لِيَذَّكَّرُواْ وَمَا يَزِيدُهُمۡ إِلَّا نُفُورࣰ ا ﴿41﴾
veleḳad ṣarrafnâ fî hâẕe-lḳur'âni liyeẕẕekkerû. vemâ yezîdühüm illâ nüfûrâ.
41. İyice düşünmeleri için bu Kur’an’da ayrıntılı açıklamalar yaptık. Ama bu, sadece onların haktan uzaklaşmalarını arttırıyor.
Kelime meali
وَلَقَدْ andolsun · صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık · فِى bu · هَـٰذَا · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da · لِيَذَّكَّرُوا۟ düşünüp anlasınlar diye · وَمَا fakat (bu) · يَزِيدُهُمْ artırmıyor · إِلَّا başkasını · نُفُورًۭا nefretlerinden
قُل لَّوۡ كَانَ مَعَهُۥٓ ءَالِهَةࣱ كَمَا يَقُولُونَ إِذࣰ ا لَّٱبۡتَغَوۡاْ إِلَىٰ ذِي ٱلۡعَرۡشِ سَبِيلࣰ ا ﴿42﴾
ḳul lev kâne me`ahû âlihetün kemâ yeḳûlûne iẕel lebtegav ilâ ẕi-l`arşi sebîlâ.
42. De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yollar ararlardı.
Kelime meali
قُل de ki · لَّوْ eğer · كَانَ olsaydı · مَعَهُۥٓ O'nunla beraber · ءَالِهَةٌۭ tanrılar · كَمَا gibi · يَقُولُونَ dedikleri · إِذًۭا o zaman · لَّٱبْتَغَوْا۟ onlar da ararlardı · إِلَىٰ sahibine · ذِى · ٱلْعَرْشِ Arşın · سَبِيلًۭا bir yol
سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوࣰّ ا كَبِيرࣰ ا ﴿43﴾
sübḥânehû vete`âlâ `ammâ yeḳûlûne `ulüvven kebîrâ.
43. Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir.
Kelime meali
سُبْحَـٰنَهُۥ (haşa) münezzehtir O · وَتَعَـٰلَىٰ ve uludur · عَمَّا onların dediklerinden · يَقُولُونَ · عُلُوًّۭا yücedir · كَبِيرًۭا çok
تُسَبِّحُ لَهُ ٱلسَّمَٰوَٰتُ ٱلسَّبۡعُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهِنَّۚ وَإِن مِّن شَيۡءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمۡدِهِۦ وَلَٰكِن لَّا تَفۡقَهُونَ تَسۡبِيحَهُمۡۚ إِنَّهُۥ كَانَ حَلِيمًا غَفُورࣰ ا ﴿44﴾
tüsebbiḥu lehü-ssemâvâtü-sseb`u vel'arḍu vemen fîhinn. veim min şey'in illâ yüsebbiḥu biḥamdihî velâkil lâ tefḳahûne tesbîḥahüm. innehû kâne ḥalîmen gafûrâ.
44. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır.
Kelime meali
تُسَبِّحُ tesbih ederler · لَهُ O'nu · ٱلسَّمَـٰوَٰتُ gök · ٱلسَّبْعُ yedi · وَٱلْأَرْضُ ve yeryüzü · وَمَن ve kimseler · فِيهِنَّ ۚ bunların içindeki · وَإِن ve yoktur · مِّن hiçbir · شَىْءٍ şey · إِلَّا tesbih etmeyen · يُسَبِّحُ · بِحَمْدِهِۦ hamd ile · وَلَـٰكِن ama · لَّا siz anlamazsınız · تَفْقَهُونَ · تَسْبِيحَهُمْ ۗ onların tesbihlerini · إِنَّهُۥ şüphesiz O · كَانَ halimdir · حَلِيمًا · غَفُورًۭا çok bağışlayandır
وَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ جَعَلۡنَا بَيۡنَكَ وَبَيۡنَ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ حِجَابࣰ ا مَّسۡتُورࣰ ا ﴿45﴾
veiẕâ ḳara'te-lḳur'âne ce`alnâ beyneke vebeyne-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati ḥicâbem mestûrâ.
45. Kur’an okuduğun zaman seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.
Kelime meali
وَإِذَا ve zaman · قَرَأْتَ okuduğun · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an · جَعَلْنَا çekeriz · بَيْنَكَ seninle (aranıza) · وَبَيْنَ arasına · ٱلَّذِينَ kimselerin · لَا inanmayan(ların) · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · حِجَابًۭا bir perde · مَّسْتُورًۭا gizli
وَجَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣰ اۚ وَإِذَا ذَكَرۡتَ رَبَّكَ فِي ٱلۡقُرۡءَانِ وَحۡدَهُۥ وَلَّوۡاْ عَلَىٰٓ أَدۡبَٰرِهِمۡ نُفُورࣰ ا ﴿46﴾
vece`alnâ `alâ ḳulûbihim ekinneten ey yefḳahûhü vefî âẕânihim vaḳrâ. veiẕâ ẕekerte rabbeke fi-lḳur'âni vaḥdehû vellev `alâ edbârihim nüfûrâ.
46. Ayrıca onu anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir tıkaç koyarız. Sen rabbinin Kur’an’daki ismini tek başına andığında canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler.
Kelime meali
وَجَعَلْنَا ve kılarız (koyarız) · عَلَىٰ üzerine · قُلُوبِهِمْ kableri · أَكِنَّةً kabuklar · أَن onu anlamalarına engel olacak · يَفْقَهُوهُ · وَفِىٓ ve · ءَاذَانِهِمْ kulaklarına · وَقْرًۭا ۚ bir ağırlık · وَإِذَا ve zaman · ذَكَرْتَ andığın · رَبَّكَ Rabbini · فِى Kur'an'da · ٱلْقُرْءَانِ · وَحْدَهُۥ birliğini · وَلَّوْا۟ dönüp · عَلَىٰٓ arkalarına · أَدْبَـٰرِهِمْ · نُفُورًۭا kaçarlar
نَّحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَسۡتَمِعُونَ بِهِۦٓ إِذۡ يَسۡتَمِعُونَ إِلَيۡكَ وَإِذۡ هُمۡ نَجۡوَىٰٓ إِذۡ يَقُولُ ٱلظَّٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلࣰ ا مَّسۡحُورًا ﴿47﴾
naḥnü a`lemü bimâ yestemi`ûne bihî iẕ yestemi`ûne ileyke veiẕ hüm necvâ iẕ yeḳûlu-żżâlimûne in tettebi`ûne illâ racülem mesḥûrâ.
47. Biz onların seni dinlerken neye kulak verdiklerini, kendi aralarında fısıldaşırken de o zalimlerin, “Siz, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!” dediklerini çok iyi biliyoruz.
Kelime meali
نَّحْنُ biz · أَعْلَمُ gayet iyi biliyoruz · بِمَا ne sebeple · يَسْتَمِعُونَ dinlediklerini · بِهِۦٓ onların · إِذْ dinlerken · يَسْتَمِعُونَ · إِلَيْكَ seni · وَإِذْ ve zaman · هُمْ onlar · نَجْوَىٰٓ fısıldaşırken · إِذْ zaman · يَقُولُ dedikleri · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimlerin · إِن siz uymuyorsunuz · تَتَّبِعُونَ · إِلَّا başkasına · رَجُلًۭا bir adamdan · مَّسْحُورًا büyülenmiş
ٱنظُرۡ كَيۡفَ ضَرَبُواْ لَكَ ٱلۡأَمۡثَالَ فَضَلُّواْ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ سَبِيلࣰ ا ﴿48﴾
ünżur keyfe ḍarabû leke-l'emŝâle feḍallû felâ yesteṭî`ûne sebîlâ.
48. Bak işte, senin hakkında ne türlü benzetmeler yapıyorlar! Böylece yoldan saptılar, bir daha da doğru yolu bulamıyorlar.
Kelime meali
ٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · ضَرَبُوا۟ misaller verdiler · لَكَ sana · ٱلْأَمْثَالَ bezetmelerle · فَضَلُّوا۟ şaştılar · فَلَا artık bir daha · يَسْتَطِيعُونَ bulamazlar · سَبِيلًۭا yolu
وَقَالُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا عِظَٰمࣰ ا وَرُفَٰتًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ خَلۡقࣰ ا جَدِيدࣰ ا ﴿49﴾
veḳâlû eiẕâ künnâ `iżâmev verufâten einnâ lemeb`ûŝûne ḫalḳan cedîdâ.
49. Dediler ki: “Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi?”
Kelime meali
وَقَالُوٓا۟ ve dediler ki · أَءِذَا mi? · كُنَّا biz iken · عِظَـٰمًۭا kemikler · وَرُفَـٰتًا ve ufalanmış toprak · أَءِنَّا biz miyiz? · لَمَبْعُوثُونَ diriltilecek · خَلْقًۭا yaratılışla · جَدِيدًۭا yeni bir
۞قُلۡ كُونُواْ حِجَارَةً أَوۡ حَدِيدًا ﴿50﴾
ḳul kûnû ḥicâraten ev ḥadîdâ.
50. De ki: “İster taş olun ister demir;
Kelime meali
۞ قُلْ de ki · كُونُوا۟ (ister) olun · حِجَارَةً taş · أَوْ veya · حَدِيدًا demir
أَوۡ خَلۡقࣰ ا مِّمَّا يَكۡبُرُ فِي صُدُورِكُمۡۚ فَسَيَقُولُونَ مَن يُعِيدُنَاۖ قُلِ ٱلَّذِي فَطَرَكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةࣲۚ فَسَيُنۡغِضُونَ إِلَيۡكَ رُءُوسَهُمۡ وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هُوَۖ قُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَرِيبࣰ ا ﴿51﴾
ev ḫalḳam mimmâ yekbüru fî ṣudûriküm. feseyeḳûlûne mey yü`îdünâ. ḳuli-lleẕî feṭaraküm evvele merrah. feseyüngiḍûne ileyke ruûsehüm veyeḳûlûne metâ hû. ḳul `asâ ey yekûne ḳarîbâ.
51. İsterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık!” Bu defa da “Bizi tekrar hayata kim döndürecek?” diyecekler. “Sizi birinci defa yaratan” de. Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve “Ne zamanmış o?” diye soracaklar. De ki: “Yakın olduğunu sanıyorum.”
Kelime meali
أَوْ veya · خَلْقًۭا yaratık · مِّمَّا herhangi bir · يَكْبُرُ büyüyen · فِى gönlünüzde · صُدُورِكُمْ ۚ · فَسَيَقُولُونَ diyecekler ki · مَن kim · يُعِيدُنَا ۖ bizi tekrar döndürebilir · قُلِ de ki · ٱلَّذِى sizi yaratan · فَطَرَكُمْ · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۢ ۚ defa · فَسَيُنْغِضُونَ alaylı alaylı sallayacaklar · إِلَيْكَ sana · رُءُوسَهُمْ başlarını · وَيَقُولُونَ ve diyecekler · مَتَىٰ Ne zaman? · هُوَ ۖ o · قُلْ de ki · عَسَىٰٓ belki de · أَن olabilir · يَكُونَ · قَرِيبًۭا pek yakın
يَوۡمَ يَدۡعُوكُمۡ فَتَسۡتَجِيبُونَ بِحَمۡدِهِۦ وَتَظُنُّونَ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلَّا قَلِيلࣰ ا ﴿52﴾
yevme yed`ûküm fetestecîbûne biḥamdihî veteżunnûne il lebiŝtüm illâ ḳalîlâ.
52. O gün Allah sizi çağıracak ve siz, (dünyada) çok az kaldığınız zannı içinde O’na hamdederek çağrısına uyacaksınız.”
Kelime meali
يَوْمَ gün · يَدْعُوكُمْ sizi çağıracağı · فَتَسْتَجِيبُونَ çağrısına uyarsınız · بِحَمْدِهِۦ O'na hamdederek · وَتَظُنُّونَ ve sanırsınız · إِن (dünyada) kalmadınız · لَّبِثْتُمْ · إِلَّا dışında · قَلِيلًۭا pek az (bir süre)
وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ ٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُۚ إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ يَنزَغُ بَيۡنَهُمۡۚ إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ كَانَ لِلۡإِنسَٰنِ عَدُوࣰّ ا مُّبِينࣰ ا ﴿53﴾
veḳul li`ibâdî yeḳûlü-lletî hiye aḥsen. inne-şşeyṭâne yenzegu beynehüm. inne-şşeyṭâne kâne lil'insâni `adüvvem mübînâ.
53. Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.
Kelime meali
وَقُل ve söyle · لِّعِبَادِى kullarıma · يَقُولُوا۟ söylesinler · ٱلَّتِى o · هِىَ · أَحْسَنُ ۚ en güzel (sözü) · إِنَّ çünkü · ٱلشَّيْطَـٰنَ şeytan · يَنزَغُ girer · بَيْنَهُمْ ۚ aralarına · إِنَّ doğrusu · ٱلشَّيْطَـٰنَ şeytan · كَانَ insanın · لِلْإِنسَـٰنِ · عَدُوًّۭا düşmanıdır · مُّبِينًۭا apaçık
رَّبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِكُمۡۖ إِن يَشَأۡ يَرۡحَمۡكُمۡ أَوۡ إِن يَشَأۡ يُعَذِّبۡكُمۡۚ وَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ عَلَيۡهِمۡ وَكِيلࣰ ا ﴿54﴾
rabbüküm a`lemü biküm. iy yeşe' yerḥamküm ev iy yeşe' yü`aẕẕibküm. vemâ erselnâke `aleyhim vekîlâ.
54. Sizi en iyi bilen rabbinizdir. Dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. Biz seni onlardan sorumlu bir vekil olarak göndermedik.
Kelime meali
رَّبُّكُمْ Rabbiniz · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِكُمْ ۖ sizi · إِن eğer · يَشَأْ dilerse · يَرْحَمْكُمْ size acır · أَوْ veya · إِن eğer · يَشَأْ dilerse · يُعَذِّبْكُمْ ۚ size azabeder · وَمَآ biz seni göndermedik · أَرْسَلْنَـٰكَ · عَلَيْهِمْ onların üzerine · وَكِيلًۭا bir vekil
وَرَبُّكَ أَعۡلَمُ بِمَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ وَلَقَدۡ فَضَّلۡنَا بَعۡضَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ عَلَىٰ بَعۡضࣲۖ وَءَاتَيۡنَا دَاوُۥدَ زَبُورࣰ ا ﴿55﴾
verabbüke a`lemü bimen fi-ssemâvâti vel'arḍ. veleḳad feḍḍalnâ ba`ḍa-nnebiyyîne `alâ ba`ḍiv veâteynâ dâvûde zebûrâ.
55. Göklerde ve yerde olanları en iyi bilen senin rabbindir. Doğrusu biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.
Kelime meali
وَرَبُّكَ ve Rabbin · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَن olanları · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۗ ve yerde · وَلَقَدْ ve andolsun ki · فَضَّلْنَا biz üstün kıldık · بَعْضَ kimini · ٱلنَّبِيِّـۧنَ peygamberlerin · عَلَىٰ üzerine · بَعْضٍۢ ۖ kimi · وَءَاتَيْنَا ve verdik · دَاوُۥدَ Davud'a da · زَبُورًۭا Zebur'u
قُلِ ٱدۡعُواْ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُم مِّن دُونِهِۦ فَلَا يَمۡلِكُونَ كَشۡفَ ٱلضُّرِّ عَنكُمۡ وَلَا تَحۡوِيلًا ﴿56﴾
ḳuli-d`ü-lleẕîne za`amtüm min dûnihî felâ yemlikûne keşfe-ḍḍurri `anküm velâ taḥvîlâ.
56. De ki: “Allah’ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın! Ama onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir ne de ferahlığa çevirebilirler.”
Kelime meali
قُلِ de ki · ٱدْعُوا۟ yalvarın · ٱلَّذِينَ (tanrı olduğunu) sandığınız şeylere · زَعَمْتُم · مِّن O'ndan başka · دُونِهِۦ · فَلَا (fakat) · يَمْلِكُونَ güçleri yetmez · كَشْفَ gidermeye · ٱلضُّرِّ sıkıntıyı · عَنكُمْ sizden · وَلَا ve · تَحْوِيلًا değiştirmeye
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ يَبۡتَغُونَ إِلَىٰ رَبِّهِمُ ٱلۡوَسِيلَةَ أَيُّهُمۡ أَقۡرَبُ وَيَرۡجُونَ رَحۡمَتَهُۥ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۥٓۚ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحۡذُورࣰ ا ﴿57﴾
ülâike-lleẕîne yed`ûne yebtegûne ilâ rabbihimü-lvesîlete eyyühüm aḳrabü veyercûne raḥmetehû veyeḫâfûne `aẕâbeh. inne `aẕâbe rabbike kâne maḥẕûrâ.
57. Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile rablerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar; O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabbinin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır.
Kelime meali
أُو۟لَـٰٓئِكَ onların · ٱلَّذِينَ kimseler · يَدْعُونَ yalvardıkları · يَبْتَغُونَ ararlar · إِلَىٰ Rablerine · رَبِّهِمُ · ٱلْوَسِيلَةَ bir vesile · أَيُّهُمْ hangisi · أَقْرَبُ en yakın (diye) · وَيَرْجُونَ ve umarlar · رَحْمَتَهُۥ O'nun merhametini · وَيَخَافُونَ ve korkarlar · عَذَابَهُۥٓ ۚ azabından · إِنَّ çünkü · عَذَابَ azabı · رَبِّكَ Rabbinin · كَانَ cidden korkunçtur · مَحْذُورًۭا
وَإِن مِّن قَرۡيَةٍ إِلَّا نَحۡنُ مُهۡلِكُوهَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ أَوۡ مُعَذِّبُوهَا عَذَابࣰ ا شَدِيدࣰ اۚ كَانَ ذَٰلِكَ فِي ٱلۡكِتَٰبِ مَسۡطُورࣰ ا ﴿58﴾
veim min ḳaryetin illâ naḥnü mühlikûhâ ḳable yevmi-lḳiyâmeti ev mü`aẕẕibûhâ `aẕâben şedîdâ. kâne ẕâlike fi-lkitâbi mesṭûrâ.
58. (Günaha batmış) ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.
Kelime meali
وَإِن yoktur ki · مِّن hiçbir · قَرْيَةٍ kent · إِلَّا ancak · نَحْنُ biz · مُهْلِكُوهَا onu yok ederiz · قَبْلَ önce · يَوْمِ gününden · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · أَوْ yahut · مُعَذِّبُوهَا ona azab ederiz · عَذَابًۭا azap ile · شَدِيدًۭا ۚ şiddetli bir · كَانَ Bu · ذَٰلِكَ · فِى Kitapta · ٱلْكِتَـٰبِ · مَسْطُورًۭا yazılmıştır
وَمَا مَنَعَنَآ أَن نُّرۡسِلَ بِٱلۡأٓيَٰتِ إِلَّآ أَن كَذَّبَ بِهَا ٱلۡأَوَّلُونَۚ وَءَاتَيۡنَا ثَمُودَ ٱلنَّاقَةَ مُبۡصِرَةࣰ فَظَلَمُواْ بِهَاۚ وَمَا نُرۡسِلُ بِٱلۡأٓيَٰتِ إِلَّا تَخۡوِيفࣰ ا ﴿59﴾
vemâ mene`anâ en nürsile bil'âyâti illâ en keẕẕebe bihe-l'evvelûn. veâteynâ ŝemûde-nnâḳate mübṣiraten feżalemû bihâ. vemâ nürsilü bil'âyâti illâ taḫvîfâ.
59. Bizi mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mûcize olmak üzere (olağanüstü özelliklere sahip) deveyi vermiştik, ama (inanmayıp) ona kötülük yaptılar. Oysa biz mûcizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz.
Kelime meali
وَمَا ve yoktur · مَنَعَنَآ bizi alıkoyan · أَن göndermekten · نُّرْسِلَ · بِٱلْـَٔايَـٰتِ ayetler (mu'cizeler) · إِلَّآ dışında · أَن yalanlamaları · كَذَّبَ · بِهَا (onları) · ٱلْأَوَّلُونَ ۚ evvelkilerin · وَءَاتَيْنَا ve verdik · ثَمُودَ Semud'a · ٱلنَّاقَةَ dişi deveyi · مُبْصِرَةًۭ açık bir mu'cize olarak · فَظَلَمُوا۟ o zulmetmelerine sebeb oldu · بِهَا ۚ onlara · وَمَا ve · نُرْسِلُ biz göndermeyiz · بِٱلْـَٔايَـٰتِ mu'cizeleri · إِلَّا dışında · تَخْوِيفًۭا korkutmak
وَإِذۡ قُلۡنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِٱلنَّاسِۚ وَمَا جَعَلۡنَا ٱلرُّءۡيَا ٱلَّتِيٓ أَرَيۡنَٰكَ إِلَّا فِتۡنَةࣰ لِّلنَّاسِ وَٱلشَّجَرَةَ ٱلۡمَلۡعُونَةَ فِي ٱلۡقُرۡءَانِۚ وَنُخَوِّفُهُمۡ فَمَا يَزِيدُهُمۡ إِلَّا طُغۡيَٰنࣰ ا كَبِيرࣰ ا ﴿60﴾
veiẕ ḳulnâ leke inne rabbeke eḥâṭa binnâs. vemâ ce`alne-rru'ye-lletî eraynâke illâ fitnetel linnâsi veşşecerate-lmel`ûnete fi-lḳur'ân. venüḫavvifühüm femâ yezîdühüm illâ ṭugyânen kebîrâ.
60. Hani sana, “Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’an’da lânetlenmiş ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkutan uyarılarda bulunuruz, fakat bu onların taşkınlıklarını iyice arttırmaktan başka bir şey sağlamaz.
Kelime meali
وَإِذْ bir zaman · قُلْنَا demiştik · لَكَ sana · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · أَحَاطَ kuşatmıştır · بِٱلنَّاسِ ۚ insanları · وَمَا biz yapmadık · جَعَلْنَا · ٱلرُّءْيَا rü'yayı · ٱلَّتِىٓ sana gösterdiğimiz · أَرَيْنَـٰكَ · إِلَّا başka bir şey · فِتْنَةًۭ sınama (aracı) · لِّلنَّاسِ insanlar için · وَٱلشَّجَرَةَ ve ağacı · ٱلْمَلْعُونَةَ la'netlenmiş · فِى Kur'an'da · ٱلْقُرْءَانِ ۚ · وَنُخَوِّفُهُمْ biz onları korkutuyoruz · فَمَا fakat · يَزِيدُهُمْ artırmıyor · إِلَّا başkasını · طُغْيَـٰنًۭا azgınlıklarından · كَبِيرًۭا daha da fazla
وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ قَالَ ءَأَسۡجُدُ لِمَنۡ خَلَقۡتَ طِينࣰ ا ﴿61﴾
veiẕ ḳulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdeme fesecedû illâ iblîs. ḳâle eescüdü limen ḫalaḳte ṭînâ.
61. Hani, meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik. İblîs’in dışında hepsi secde ettiler. İblîs, “Ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim!” dedi.
Kelime meali
وَإِذْ bir zaman · قُلْنَا demiştik · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · ٱسْجُدُوا۟ secde edin · لِـَٔادَمَ Adem'e · فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler · إِلَّآ dışında · إِبْلِيسَ İblis · قَالَ dedi · ءَأَسْجُدُ ben mi secde edeceğim? · لِمَنْ kimseye · خَلَقْتَ yarattığın · طِينًۭا çamur olarak
قَالَ أَرَءَيۡتَكَ هَٰذَا ٱلَّذِي كَرَّمۡتَ عَلَيَّ لَئِنۡ أَخَّرۡتَنِ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ لَأَحۡتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُۥٓ إِلَّا قَلِيلࣰ ا ﴿62﴾
ḳâle era'eyteke hâẕe-lleẕî kerramte `aleyy. lein eḫḫarteni ilâ yevmi-lḳiyâmeti leaḥtenikenne ẕürriyyetehû illâ ḳalîlâ.
62. Ve ekledi: “Şu benden üstün kıldığına bak! Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!”
Kelime meali
قَالَ dedi · أَرَءَيْتَكَ gördün mü? · هَـٰذَا şu · ٱلَّذِى üstün yaptığını · كَرَّمْتَ · عَلَىَّ benden · لَئِنْ andolsun eğer · أَخَّرْتَنِ beni ertelersen · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · لَأَحْتَنِكَنَّ hakimiyetime alacağım · ذُرِّيَّتَهُۥٓ onun zürriyetini · إِلَّا hariç · قَلِيلًۭا pek azı
قَالَ ٱذۡهَبۡ فَمَن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمۡ جَزَآءࣰ مَّوۡفُورࣰ ا ﴿63﴾
ḳâle-ẕheb femen tebi`ake minhüm feinne cehenneme cezâüküm cezâem mevfûrâ.
63. Allah şöyle buyurdu: “Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennem olacaktır.
Kelime meali
قَالَ (Allah) dedi ki · ٱذْهَبْ git · فَمَن kim · تَبِعَكَ sana uyarsa · مِنْهُمْ onlardan · فَإِنَّ şüphesiz · جَهَنَّمَ cehennemdir · جَزَآؤُكُمْ cezanız · جَزَآءًۭ bir ceza · مَّوْفُورًۭا mükemmel
وَٱسۡتَفۡزِزۡ مَنِ ٱسۡتَطَعۡتَ مِنۡهُم بِصَوۡتِكَ وَأَجۡلِبۡ عَلَيۡهِم بِخَيۡلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكۡهُمۡ فِي ٱلۡأَمۡوَٰلِ وَٱلۡأَوۡلَٰدِ وَعِدۡهُمۡۚ وَمَا يَعِدُهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ إِلَّا غُرُورًا ﴿64﴾
vestefziz meni-steṭa`te minhüm biṣavtike veeclib `aleyhim biḫaylike veraclike veşârikhüm fi-l'emvâli vel'evlâdi ve`idhüm. vemâ ye`idühümü-şşeyṭânü illâ gurûrâ.
64. Haydi, onlardan gücünün yettiklerini sesinle (telkinde bulunarak) çağrınla ayart! Süvarilerinle yayalarınla onlara karşı ordu topla; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaadde bulun. Zaten şeytan insanlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.”
Kelime meali
وَٱسْتَفْزِزْ yerinden oynat · مَنِ kimseyi · ٱسْتَطَعْتَ gücünün yettiği · مِنْهُم onlardan · بِصَوْتِكَ sesinle · وَأَجْلِبْ ve yaygarayı bas · عَلَيْهِم onların üzerine · بِخَيْلِكَ atlılarınla · وَرَجِلِكَ ve yayalarınla · وَشَارِكْهُمْ ve onlara ortak ol · فِى mallarda · ٱلْأَمْوَٰلِ · وَٱلْأَوْلَـٰدِ ve evladlarda · وَعِدْهُمْ ۚ ve onlara va'dler yap · وَمَا onlara va'detmez · يَعِدُهُمُ · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · إِلَّا başka bir şey · غُرُورًا aldatıştan
إِنَّ عِبَادِي لَيۡسَ لَكَ عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنࣱۚ وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ وَكِيلࣰ ا ﴿65﴾
inne `ibâdî leyse leke `aleyhim sülṭân. vekefâ birabbike vekîlâ.
65. “Şurası muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir nüfuzun olmayacaktır.” Güvenip dayanmak için rabbin yeter.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · عِبَادِى benim kullarıma · لَيْسَ yoktur · لَكَ senin · عَلَيْهِمْ onların üzerinde · سُلْطَـٰنٌۭ ۚ bir gücün · وَكَفَىٰ ve yeter · بِرَبِّكَ Rabbin · وَكِيلًۭا vekil olarak
رَّبُّكُمُ ٱلَّذِي يُزۡجِي لَكُمُ ٱلۡفُلۡكَ فِي ٱلۡبَحۡرِ لِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ كَانَ بِكُمۡ رَحِيمࣰ ا ﴿66﴾
rabbükümü-lleẕî yüzcî lekümü-lfülke fi-lbaḥri litebtegû min faḍlih. innehû kâne biküm raḥîmâ.
66. Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren rabbinizdir. Doğrusu O size çok merhametlidir.
Kelime meali
رَّبُّكُمُ Rabbiniz · ٱلَّذِى O'dur ki · يُزْجِى yürütür · لَكُمُ size · ٱلْفُلْكَ gemileri · فِى denizde · ٱلْبَحْرِ · لِتَبْتَغُوا۟ (payınızı) aramanız için · مِن lutfundan · فَضْلِهِۦٓ ۚ · إِنَّهُۥ doğrsu O · كَانَ size · بِكُمْ · رَحِيمًۭا çok acır
وَإِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فِي ٱلۡبَحۡرِ ضَلَّ مَن تَدۡعُونَ إِلَّآ إِيَّاهُۖ فَلَمَّا نَجَّىٰكُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ أَعۡرَضۡتُمۡۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ كَفُورًا ﴿67﴾
veiẕâ messekümu-ḍḍurru fi-lbaḥri ḍalle men ted`ûne illâ iyyâh. felemmâ neccâküm ile-lberri a`raḍtüm. vekâne-l'insânü kefûrâ.
67. Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsan oğlu çok nankördür!
Kelime meali
وَإِذَا zaman · مَسَّكُمُ size dokunduğu · ٱلضُّرُّ bir sıkıntı · فِى denizde · ٱلْبَحْرِ · ضَلَّ kaybolur · مَن bütün yalvardıklarınız · تَدْعُونَ · إِلَّآ başka · إِيَّاهُ ۖ O'ndan · فَلَمَّا fakat (O) · نَجَّىٰكُمْ sizi kurtarıp çıkarınca · إِلَى karaya · ٱلْبَرِّ · أَعْرَضْتُمْ ۚ yine yüz çevirirsiniz · وَكَانَ gerçekten · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · كَفُورًا nankördür
أَفَأَمِنتُمۡ أَن يَخۡسِفَ بِكُمۡ جَانِبَ ٱلۡبَرِّ أَوۡ يُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ حَاصِبࣰ ا ثُمَّ لَا تَجِدُواْ لَكُمۡ وَكِيلًا ﴿68﴾
efeemintüm ey yaḫsife biküm cânibe-lberri ev yürsile `aleyküm ḥâṣiben ŝümme lâ tecidû leküm vekîlâ.
68. Peki O’nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.
Kelime meali
أَفَأَمِنتُمْ emin misiniz? · أَن batırmayacağından · يَخْسِفَ · بِكُمْ sizi · جَانِبَ ters çevirip · ٱلْبَرِّ karayı · أَوْ yahut · يُرْسِلَ göndermeyeceğinden · عَلَيْكُمْ üzerinize · حَاصِبًۭا taşlar savuran bir kasırga · ثُمَّ sonra · لَا bulamazsınız · تَجِدُوا۟ · لَكُمْ kendinize · وَكِيلًا bir koruyucu
أَمۡ أَمِنتُمۡ أَن يُعِيدَكُمۡ فِيهِ تَارَةً أُخۡرَىٰ فَيُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ قَاصِفࣰ ا مِّنَ ٱلرِّيحِ فَيُغۡرِقَكُم بِمَا كَفَرۡتُمۡ ثُمَّ لَا تَجِدُواْ لَكُمۡ عَلَيۡنَا بِهِۦ تَبِيعࣰ ا ﴿69﴾
em emintüm ey yü`îdeküm fîhi târaten uḫrâ feyürsile `aleyküm ḳâṣifem mine-rrîḥi feyugriḳaküm bimâ kefertüm ŝümme lâ tecidû leküm `aleynâ bihî tebî`â.
69. Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız.
Kelime meali
أَمْ yoksa · أَمِنتُمْ emin misiniz? · أَن sizi gönderip · يُعِيدَكُمْ · فِيهِ oraya · تَارَةً bir kez daha · أُخْرَىٰ bir kez daha · فَيُرْسِلَ salarak · عَلَيْكُمْ üstünüze · قَاصِفًۭا bir fırtına · مِّنَ kırıp geçiren · ٱلرِّيحِ · فَيُغْرِقَكُم ve sizi boğmayacağından · بِمَا dolayı · كَفَرْتُمْ ۙ inkar ettiğinizden · ثُمَّ O zaman · لَا bulamazsınız · تَجِدُوا۟ · لَكُمْ kendinize · عَلَيْنَا bize karşı · بِهِۦ onu · تَبِيعًۭا izleyip koruyacak birini
۞وَلَقَدۡ كَرَّمۡنَا بَنِيٓ ءَادَمَ وَحَمَلۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ وَرَزَقۡنَٰهُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَفَضَّلۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ كَثِيرࣲ مِّمَّنۡ خَلَقۡنَا تَفۡضِيلࣰ ا ﴿70﴾
veleḳad kerramnâ benî âdeme veḥamelnâhüm fi-lberri velbaḥri verazaḳnâhüm mine-ṭṭayyibâti vefeḍḍalnâhüm `alâ keŝîrim mimmen ḫalaḳnâ tefḍîlâ.
70. Andolsun biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.
Kelime meali
۞ وَلَقَدْ ve andolsun · كَرَّمْنَا biz çok ikram ettik · بَنِىٓ oğullarına · ءَادَمَ Adem · وَحَمَلْنَـٰهُمْ ve onları taşıdık · فِى karada · ٱلْبَرِّ · وَٱلْبَحْرِ ve denizde · وَرَزَقْنَـٰهُم ve onları besledik · مِّنَ güzel rızıklarla · ٱلطَّيِّبَـٰتِ · وَفَضَّلْنَـٰهُمْ ve onları üstün kıldık · عَلَىٰ üzerine · كَثِيرٍۢ bir çoğu · مِّمَّنْ yarattıklarımızın · خَلَقْنَا · تَفْضِيلًۭا tam bir üstünlükle
يَوۡمَ نَدۡعُواْ كُلَّ أُنَاسِۭ بِإِمَٰمِهِمۡۖ فَمَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَأُوْلَٰٓئِكَ يَقۡرَءُونَ كِتَٰبَهُمۡ وَلَا يُظۡلَمُونَ فَتِيلࣰ ا ﴿71﴾
yevme ned`û külle ünâsim biimâmihim. femen ûtiye kitâbehû biyemînihî feülâike yaḳraûne kitâbehüm velâ yużlemûne fetîlâ.
71. Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğramayacaklar.
Kelime meali
يَوْمَ gün · نَدْعُوا۟ çağırdığımız · كُلَّ her · أُنَاسٍۭ milleti · بِإِمَـٰمِهِمْ ۖ imamıyla · فَمَنْ kimlerin · أُوتِىَ verilirse · كِتَـٰبَهُۥ Kitabı · بِيَمِينِهِۦ sağından · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يَقْرَءُونَ okurlar · كِتَـٰبَهُمْ Kitaplarını · وَلَا ve · يُظْلَمُونَ haksızlığa uğratılmazlar · فَتِيلًۭا en ufak
وَمَن كَانَ فِي هَٰذِهِۦٓ أَعۡمَىٰ فَهُوَ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ أَعۡمَىٰ وَأَضَلُّ سَبِيلࣰ ا ﴿72﴾
vemen kâne fî hâẕihî a`mâ fehüve fi-l'âḫirati a`mâ veeḍallü sebîlâ.
72. Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.
Kelime meali
وَمَن ve kimse · كَانَ olan · فِى şu (dünyada) · هَـٰذِهِۦٓ · أَعْمَىٰ kör · فَهُوَ o · فِى ahirette de · ٱلْـَٔاخِرَةِ · أَعْمَىٰ kördür · وَأَضَلُّ ve daha da sapıktır · سَبِيلًۭا yolu
وَإِن كَادُواْ لَيَفۡتِنُونَكَ عَنِ ٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ لِتَفۡتَرِيَ عَلَيۡنَا غَيۡرَهُۥۖ وَإِذࣰ ا لَّٱتَّخَذُوكَ خَلِيلࣰ ا ﴿73﴾
vein kâdû leyeftinûneke `ani-lleẕî evḥaynâ ileyke litefteriye `aleynâ gayrah. veiẕel letteḫaẕûke ḫalîlâ.
73. O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı.
Kelime meali
وَإِن ve eğer · كَادُوا۟ az daha onlar · لَيَفْتِنُونَكَ seni kandıracaklardı · عَنِ vahyettiğimizden · ٱلَّذِىٓ · أَوْحَيْنَآ · إِلَيْكَ sana · لِتَفْتَرِىَ iftira atman için · عَلَيْنَا üstümüze · غَيْرَهُۥ ۖ ondan başkasını · وَإِذًۭا işte o zaman · لَّٱتَّخَذُوكَ seni edinirlerdi · خَلِيلًۭا dost
وَلَوۡلَآ أَن ثَبَّتۡنَٰكَ لَقَدۡ كِدتَّ تَرۡكَنُ إِلَيۡهِمۡ شَيۡـࣰٔ ا قَلِيلًا ﴿74﴾
velevlâ en ŝebbetnâke leḳad kitte terkenü ileyhim şey'en ḳalîlâ.
74. Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!
Kelime meali
وَلَوْلَآ eğer olmasaydık · أَن biz seni sağlamlaştırmış · ثَبَّتْنَـٰكَ · لَقَدْ gerçekten · كِدتَّ neredeyse · تَرْكَنُ yanaşacaktın · إِلَيْهِمْ onlara · شَيْـًۭٔا bir parça · قَلِيلًا
إِذࣰ ا لَّأَذَقۡنَٰكَ ضِعۡفَ ٱلۡحَيَوٰةِ وَضِعۡفَ ٱلۡمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيۡنَا نَصِيرࣰ ا ﴿75﴾
iẕel leeẕaḳnâke ḍi`fe-lḥayâti veḍi`fe-lmemâti ŝümme lâ tecidü leke `aleynâ neṣîrâ.
75. Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!
Kelime meali
إِذًۭا o takdirde · لَّأَذَقْنَـٰكَ sana taddırırdık · ضِعْفَ kat kat · ٱلْحَيَوٰةِ hayatı · وَضِعْفَ ve kat kat · ٱلْمَمَاتِ ölümü · ثُمَّ sonra · لَا bulamazdın · تَجِدُ · لَكَ kendine · عَلَيْنَا bize karşı · نَصِيرًۭا bir yardımcı
وَإِن كَادُواْ لَيَسۡتَفِزُّونَكَ مِنَ ٱلۡأَرۡضِ لِيُخۡرِجُوكَ مِنۡهَاۖ وَإِذࣰ ا لَّا يَلۡبَثُونَ خِلَٰفَكَ إِلَّا قَلِيلࣰ ا ﴿76﴾
vein kâdû leyestefizzûneke mine-l'arḍi liyuḫricûke minhâ veiẕel lâ yelbeŝûne ḫilâfeke illâ ḳalîlâ.
76. Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Ama senden sonra kendileri de fazla kalamayacaklar!
Kelime meali
وَإِن ve · كَادُوا۟ neredeyse · لَيَسْتَفِزُّونَكَ seni tedirgin edeceklerdi · مِنَ yurdundan · ٱلْأَرْضِ · لِيُخْرِجُوكَ çıkarmak için · مِنْهَا ۖ oradan · وَإِذًۭا o takdirde · لَّا kalamazlar · يَلْبَثُونَ · خِلَـٰفَكَ senin ardından · إِلَّا ancak · قَلِيلًۭا pek az
سُنَّةَ مَن قَدۡ أَرۡسَلۡنَا قَبۡلَكَ مِن رُّسُلِنَاۖ وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحۡوِيلًا ﴿77﴾
sünnete men ḳad erselnâ ḳableke mir rusülinâ velâ tecidü lisünnetinâ taḥvîlâ.
77. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun da budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.
Kelime meali
سُنَّةَ yasası (budur) · مَن kimsenin · قَدْ gönderdiğimiz · أَرْسَلْنَا · قَبْلَكَ senden önce · مِن elçilerimizden · رُّسُلِنَا ۖ · وَلَا ve asla · تَجِدُ bulamazsın · لِسُنَّتِنَا bizim yasamızda · تَحْوِيلًا bir değişiklik
أَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِدُلُوكِ ٱلشَّمۡسِ إِلَىٰ غَسَقِ ٱلَّيۡلِ وَقُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِۖ إِنَّ قُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِ كَانَ مَشۡهُودࣰ ا ﴿78﴾
eḳimi-ṣṣalâte lidülûki-şşemsi ilâ gaseḳi-lleyli veḳur'âne-lfecr. inne ḳur'âne-lfecri kâne meşhûdâ.
78. Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir.
Kelime meali
أَقِمِ kıl · ٱلصَّلَوٰةَ namaz · لِدُلُوكِ sarkmasından · ٱلشَّمْسِ güneşin · إِلَىٰ kadar · غَسَقِ kararmasına · ٱلَّيْلِ gecenin · وَقُرْءَانَ ve Kur'an'ını da (unutma) · ٱلْفَجْرِ ۖ sabahın · إِنَّ çünkü · قُرْءَانَ Kur'an · ٱلْفَجْرِ sabah · كَانَ görülecek şeydir · مَشْهُودًۭا
وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَتَهَجَّدۡ بِهِۦ نَافِلَةࣰ لَّكَ عَسَىٰٓ أَن يَبۡعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامࣰ ا مَّحۡمُودࣰ ا ﴿79﴾
vemine-lleyli fetehecced bihî nâfiletel lek. `asâ ey yeb`aŝeke rabbüke meḳâmem maḥmûdâ.
79. Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet olarak da namaz kıl ki, rabbin seni övülmüş bir makama yükseltsin.
Kelime meali
وَمِنَ bir kısmında · ٱلَّيْلِ gecenin · فَتَهَجَّدْ uyan (teheccüd kıl) · بِهِۦ özgü olarak · نَافِلَةًۭ · لَّكَ sana · عَسَىٰٓ umulur ki · أَن seni ulaştırır · يَبْعَثَكَ · رَبُّكَ Rabbin · مَقَامًۭا bir makama · مَّحْمُودًۭا güzel
وَقُل رَّبِّ أَدۡخِلۡنِي مُدۡخَلَ صِدۡقࣲ وَأَخۡرِجۡنِي مُخۡرَجَ صِدۡقࣲ وَٱجۡعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلۡطَٰنࣰ ا نَّصِيرࣰ ا ﴿80﴾
veḳur rabbi edḫilnî müdḫale ṣidḳiv veaḫricnî muḫrace ṣidḳiv vec`al lî mil ledünke sülṭânen neṣîrâ.
80. Ve şöyle niyaz et: “Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!”
Kelime meali
وَقُل ve de ki · رَّبِّ Rabbim · أَدْخِلْنِى beni girdir · مُدْخَلَ girdirişiyle · صِدْقٍۢ doğruluk · وَأَخْرِجْنِى ve beni çıkar · مُخْرَجَ çıkarışiyle · صِدْقٍۢ doğruluk · وَٱجْعَل ve ver · لِّى bana · مِن katından · لَّدُنكَ · سُلْطَـٰنًۭا bir güç · نَّصِيرًۭا yardımcı
وَقُلۡ جَآءَ ٱلۡحَقُّ وَزَهَقَ ٱلۡبَٰطِلُۚ إِنَّ ٱلۡبَٰطِلَ كَانَ زَهُوقࣰ ا ﴿81﴾
veḳul câe-lḥaḳḳu vezeheḳa-lbâṭil. inne-lbâṭile kâne zehûḳâ.
81. De ki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”
Kelime meali
وَقُلْ ve de ki · جَآءَ geldi · ٱلْحَقُّ Hak · وَزَهَقَ ve gitti; · ٱلْبَـٰطِلُ ۚ batıl · إِنَّ zaten · ٱلْبَـٰطِلَ batıl · كَانَ yok olmağa mahkumdur · زَهُوقًۭا
وَنُنَزِّلُ مِنَ ٱلۡقُرۡءَانِ مَا هُوَ شِفَآءࣱ وَرَحۡمَةࣱ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا خَسَارࣰ ا ﴿82﴾
venünezzilü mine-lḳur'âni mâ hüve şifâüv veraḥmetül lilmü'minîne velâ yezîdu-żżâlimîne illâ ḫasârâ.
82. Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.
Kelime meali
وَنُنَزِّلُ ve biz indiriyoruz · مِنَ Kur'andan · ٱلْقُرْءَانِ · مَا şeyler · هُوَ o · شِفَآءٌۭ şifa (olan) · وَرَحْمَةٌۭ ve rahmet · لِّلْمُؤْمِنِينَ ۙ mü'minlere · وَلَا ama (bu) · يَزِيدُ artırmaz · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimlerin · إِلَّا başka bir şey · خَسَارًۭا ziyanından
وَإِذَآ أَنۡعَمۡنَا عَلَى ٱلۡإِنسَٰنِ أَعۡرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ كَانَ يَـُٔوسࣰ ا ﴿83﴾
veiẕâ en`amnâ `ale-l'insâni a`raḍa veneâ bicânibih. veiẕâ messehü-şşerru kâne yeûsâ.
83. İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer; başına bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer.
Kelime meali
وَإِذَآ ne zaman · أَنْعَمْنَا ni'met versek · عَلَى insana · ٱلْإِنسَـٰنِ · أَعْرَضَ yüz çevirip · وَنَـَٔا döner · بِجَانِبِهِۦ ۖ yanını · وَإِذَا ve ne zaman ki · مَسَّهُ ona dokunsa · ٱلشَّرُّ bir zarar · كَانَ umutsuzluğa düşer · يَـُٔوسًۭا
قُلۡ كُلࣱّ يَعۡمَلُ عَلَىٰ شَاكِلَتِهِۦ فَرَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَنۡ هُوَ أَهۡدَىٰ سَبِيلࣰ ا ﴿84﴾
ḳul küllüy ya`melü `alâ şâkiletih. ferabbüküm a`lemü bimen hüve ehdâ sebîlâ.
84. De ki: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.” Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.
Kelime meali
قُلْ de ki · كُلٌّۭ herkes · يَعْمَلُ hareket eder · عَلَىٰ üzerine · شَاكِلَتِهِۦ kendi karakteri · فَرَبُّكُمْ Rabbiniz · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَنْ kimin · هُوَ o · أَهْدَىٰ en doğru · سَبِيلًۭا yoldadır
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلرُّوحِۖ قُلِ ٱلرُّوحُ مِنۡ أَمۡرِ رَبِّي وَمَآ أُوتِيتُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ إِلَّا قَلِيلࣰ ا ﴿85﴾
veyes'elûneke `ani-rrûḥ. ḳuli-rrûḥu min emri rabbî vemâ ûtîtüm mine-l`ilmi illâ ḳalîlâ.
85. Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.”
Kelime meali
وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana sorarlar · عَنِ ruhtan · ٱلرُّوحِ ۖ · قُلِ de ki · ٱلرُّوحُ Ruh · مِنْ emrindendir · أَمْرِ · رَبِّى Rabbimin · وَمَآ ve · أُوتِيتُم size verilmemiştir · مِّنَ ilimden · ٱلْعِلْمِ · إِلَّا dışında · قَلِيلًۭا pek az bir şey
وَلَئِن شِئۡنَا لَنَذۡهَبَنَّ بِٱلَّذِيٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِۦ عَلَيۡنَا وَكِيلًا ﴿86﴾
velein şi'nâ leneẕhebenne billeẕî evḥaynâ ileyke ŝümme lâ tecidü leke bihî `aleynâ vekîlâ.
86. Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; bundan sonra da sen bize karşı güvenip dayanacağın birini bulamazsın.
Kelime meali
وَلَئِن andolsun eğer · شِئْنَا biz dilesek · لَنَذْهَبَنَّ tamamen gideririz · بِٱلَّذِىٓ vahyettiğimizi · أَوْحَيْنَآ · إِلَيْكَ sana · ثُمَّ sonra · لَا bulamazsın · تَجِدُ · لَكَ sana · بِهِۦ bu konuda · عَلَيْنَا bize karşı · وَكِيلًا bir yardımcı
إِلَّا رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۚ إِنَّ فَضۡلَهُۥ كَانَ عَلَيۡكَ كَبِيرࣰ ا ﴿87﴾
illâ raḥmetem mir rabbik. inne faḍlehû kâne `aleyke kebîrâ.
87. Rabbinden bir rahmet gelmiş o başka. Onun sana ihsanı çok büyük olmuştur.
Kelime meali
إِلَّا ancak hariç · رَحْمَةًۭ rahmeti · مِّن Rabbinin · رَّبِّكَ ۚ · إِنَّ çünkü · فَضْلَهُۥ O'nun lutfu · كَانَ sana olan · عَلَيْكَ · كَبِيرًۭا cidden büyüktür
قُل لَّئِنِ ٱجۡتَمَعَتِ ٱلۡإِنسُ وَٱلۡجِنُّ عَلَىٰٓ أَن يَأۡتُواْ بِمِثۡلِ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لَا يَأۡتُونَ بِمِثۡلِهِۦ وَلَوۡ كَانَ بَعۡضُهُمۡ لِبَعۡضࣲ ظَهِيرࣰ ا ﴿88﴾
ḳul leini-cteme`ati-l'insü velcinnü `alâ ey ye'tû bimiŝli hâẕe-lḳur'âni lâ ye'tûne bimiŝlihî velev kâne ba`ḍuhüm liba`ḍin żahîrâ.
88. De ki: “Yemin ederim, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّئِنِ andolsun eğer · ٱجْتَمَعَتِ toplansalar · ٱلْإِنسُ insan(lar) · وَٱلْجِنُّ ve cin(ler) · عَلَىٰٓ üzere · أَن getirmek · يَأْتُوا۟ · بِمِثْلِ bir benzerini · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'ın · لَا getiremezler · يَأْتُونَ · بِمِثْلِهِۦ onun benzerini · وَلَوْ ve eğer · كَانَ olsalar · بَعْضُهُمْ biri · لِبَعْضٍۢ diğerine · ظَهِيرًۭا arka (destek)
وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلࣲ فَأَبَىٰٓ أَكۡثَرُ ٱلنَّاسِ إِلَّا كُفُورࣰ ا ﴿89﴾
veleḳad ṣarrafnâ linnâsi fî hâẕe-lḳur'âni min külli meŝel. feebâ ekŝeru-nnâsi illâ küfûrâ.
89. Muhakkak ki biz bu Kur’an’da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türlü misali denedik. Yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler.
Kelime meali
وَلَقَدْ ve andolsun · صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık · لِلنَّاسِ insanlara · فِى bu · هَـٰذَا · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da · مِن her · كُلِّ çeşit · مَثَلٍۢ misali · فَأَبَىٰٓ ama direttiler · أَكْثَرُ çoğu · ٱلنَّاسِ insanlardan · إِلَّا ancak · كُفُورًۭا inkarda
وَقَالُواْ لَن نُّؤۡمِنَ لَكَ حَتَّىٰ تَفۡجُرَ لَنَا مِنَ ٱلۡأَرۡضِ يَنۢبُوعًا ﴿90﴾
veḳâlû len nü'mine leke ḥattâ tefcüra lenâ mine-l'arḍi yembû`â.
90. Dediler ki: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”
Kelime meali
وَقَالُوا۟ dediler ki · لَن inanmayız · نُّؤْمِنَ · لَكَ sana · حَتَّىٰ kadar · تَفْجُرَ fışkırtıncaya · لَنَا bize · مِنَ yeryüzünden · ٱلْأَرْضِ · يَنۢبُوعًا bir göze
أَوۡ تَكُونَ لَكَ جَنَّةࣱ مِّن نَّخِيلࣲ وَعِنَبࣲ فَتُفَجِّرَ ٱلۡأَنۡهَٰرَ خِلَٰلَهَا تَفۡجِيرًا ﴿91﴾
ev tekûne leke cennetüm min neḫîliv ve`inebin fetüfeccira-l'enhâra ḫilâlehâ tefcîrâ.
91. “Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın.”
Kelime meali
أَوْ yahut · تَكُونَ olmalı · لَكَ senin · جَنَّةٌۭ bir bahçen · مِّن hurmalardan · نَّخِيلٍۢ · وَعِنَبٍۢ ve üzümlerden · فَتُفَجِّرَ fışkırtmalısın · ٱلْأَنْهَـٰرَ ırmaklar · خِلَـٰلَهَا aralarından · تَفْجِيرًا gürül gürül
أَوۡ تُسۡقِطَ ٱلسَّمَآءَ كَمَا زَعَمۡتَ عَلَيۡنَا كِسَفًا أَوۡ تَأۡتِيَ بِٱللَّهِ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ قَبِيلًا ﴿92﴾
ev tüsḳiṭa-ssemâe kemâ za`amte `aleynâ kisefen ev te'tiye billâhi velmelâiketi ḳabîlâ.
92. “Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça düşürmelisin veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.”
Kelime meali
أَوْ yahut · تُسْقِطَ düşürmelisin · ٱلسَّمَآءَ gökten · كَمَا gibi · زَعَمْتَ zannettiğin · عَلَيْنَا üzerimize · كِسَفًا parçalar · أَوْ yahut · تَأْتِىَ getirmelisin · بِٱللَّهِ Allah'ı · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ ve melekleri · قَبِيلًا karşımıza
أَوۡ يَكُونَ لَكَ بَيۡتࣱ مِّن زُخۡرُفٍ أَوۡ تَرۡقَىٰ فِي ٱلسَّمَآءِ وَلَن نُّؤۡمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّىٰ تُنَزِّلَ عَلَيۡنَا كِتَٰبࣰ ا نَّقۡرَؤُهُۥۗ قُلۡ سُبۡحَانَ رَبِّي هَلۡ كُنتُ إِلَّا بَشَرࣰ ا رَّسُولࣰ ا ﴿93﴾
ev yekûne leke beytüm min zuḫrufin ev terḳâ fi-ssemâ'. velen nü'mine liruḳiyyike ḥattâ tünezzile `aleynâ kitâben naḳraüh. ḳul sübḥâne rabbî hel küntü illâ beşerar rasûlâ.
93. “Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer-peygamberim.”
Kelime meali
أَوْ yahut · يَكُونَ olmalı · لَكَ senin · بَيْتٌۭ bir evin · مِّن altından · زُخْرُفٍ · أَوْ ya da · تَرْقَىٰ çıkmalısın · فِى göğe · ٱلسَّمَآءِ · وَلَن ama asla · نُّؤْمِنَ inanmayız · لِرُقِيِّكَ senin (göğe) çıkmana · حَتَّىٰ indirmedikçe · تُنَزِّلَ · عَلَيْنَا üzerimize · كِتَـٰبًۭا bir Kitap · نَّقْرَؤُهُۥ ۗ okuyacağımız · قُلْ de ki · سُبْحَانَ şanı yücedir · رَبِّى Rabbimin · هَلْ miyim? · كُنتُ ben · إِلَّا başka bir şey · بَشَرًۭا bir insan(dan) · رَّسُولًۭا elçi ol(arak gönderil)en
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓاْ أَبَعَثَ ٱللَّهُ بَشَرࣰ ا رَّسُولࣰ ا ﴿94﴾
vemâ mene`a-nnâse ey yü'minû iẕ câehümü-lhüdâ illâ en ḳâlû ebe`aŝe-llâhü beşerar rasûlâ.
94. Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir.
Kelime meali
وَمَا ve · مَنَعَ alıkoyan şey · ٱلنَّاسَ insanları · أَن iman etmekten · يُؤْمِنُوٓا۟ · إِذْ zaman · جَآءَهُمُ kendilerine geldiği · ٱلْهُدَىٰٓ hidayet · إِلَّآ ancak · أَن demeleridir · قَالُوٓا۟ · أَبَعَثَ mı gönderdi? · ٱللَّهُ Allah · بَشَرًۭا bir insanı · رَّسُولًۭا elçi olarak
قُل لَّوۡ كَانَ فِي ٱلۡأَرۡضِ مَلَٰٓئِكَةࣱ يَمۡشُونَ مُطۡمَئِنِّينَ لَنَزَّلۡنَا عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَلَكࣰ ا رَّسُولࣰ ا ﴿95﴾
ḳul lev kâne fi-l'arḍi melâiketüy yemşûne muṭmeinnîne lenezzelnâ `aleyhim mine-ssemâi meleker rasûlâ.
95. De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.”
Kelime meali
قُل de ki · لَّوْ eğer · كَانَ olsaydı · فِى yer yüzünde · ٱلْأَرْضِ · مَلَـٰٓئِكَةٌۭ melekler · يَمْشُونَ yürüyen · مُطْمَئِنِّينَ uslu uslu · لَنَزَّلْنَا elbette gönderirdik · عَلَيْهِم onlara · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَلَكًۭا bir meleği · رَّسُولًۭا elçi
قُلۡ كَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدَۢا بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۚ إِنَّهُۥ كَانَ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرࣰ ا ﴿96﴾
ḳul kefâ billâhi şehîdem beynî vebeyneküm. innehû kâne bi`ibâdihî ḫabîram beṣîrâ.
96. Yine de ki: “Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. O, kullarını çok iyi bilip görmektedir.”
Kelime meali
قُلْ de ki · كَفَىٰ yeter · بِٱللَّهِ Allah · شَهِيدًۢا şahid olarak · بَيْنِى benimle · وَبَيْنَكُمْ ۚ sizin aranızda · إِنَّهُۥ şüphesiz O · كَانَ kullarını · بِعِبَادِهِۦ · خَبِيرًۢا haber alır · بَصِيرًۭا görür
وَمَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُمۡ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِهِۦۖ وَنَحۡشُرُهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ عُمۡيࣰ ا وَبُكۡمࣰ ا وَصُمࣰّ اۖ مَّأۡوَىٰهُمۡ جَهَنَّمُۖ كُلَّمَا خَبَتۡ زِدۡنَٰهُمۡ سَعِيرࣰ ا ﴿97﴾
vemey yehdi-llâhü fehüve-lmühted. vemey yuḍlil felen tecide lehüm evliyâe min dûnih. venaḥşüruhüm yevme-lḳiyâmeti `alâ vucûhihim `umyev vebükmev veṣummâ. me'vâhüm cehennem. küllemâ ḫabet zidnâhüm se`îrâ.
97. Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidayetten uzaklaştırırsa artık böylelerine Allah’tan başka destekçiler bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz.
Kelime meali
وَمَن ve kime · يَهْدِ hidayet ederse · ٱللَّهُ Allah · فَهُوَ işte odur · ٱلْمُهْتَدِ ۖ doğru yolu bulan · وَمَن kimi de · يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa · فَلَن artık · تَجِدَ bulamazsın · لَهُمْ onlar için · أَوْلِيَآءَ veliler · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ ۖ · وَنَحْشُرُهُمْ ve onları süreriz · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · عَلَىٰ üyerine · وُجُوهِهِمْ yüzleri · عُمْيًۭا kör · وَبُكْمًۭا ve dilsiz · وَصُمًّۭا ۖ ve sağır · مَّأْوَىٰهُمْ varacakları yer · جَهَنَّمُ ۖ cehennemdir · كُلَّمَا her seferinde · خَبَتْ (ateş) dindiği · زِدْنَـٰهُمْ onlara artırırız · سَعِيرًۭا çılgın alevi
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُم بِأَنَّهُمۡ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَقَالُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا عِظَٰمࣰ ا وَرُفَٰتًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ خَلۡقࣰ ا جَدِيدًا ﴿98﴾
ẕâlike cezâühüm biennehüm keferû biâyâtinâ veḳâlû eiẕâ künnâ `iżâmev verufâten einnâ lemeb`ûŝûne ḫalḳan cedîdâ.
98. Cezaları işte budur. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: “Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi?”
Kelime meali
ذَٰلِكَ işte budur · جَزَآؤُهُم cezaları · بِأَنَّهُمْ çünkü onlar · كَفَرُوا۟ inkar ettiler · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizi · وَقَالُوٓا۟ ve dediler · أَءِذَا sonra mı? · كُنَّا biz olduktan · عِظَـٰمًۭا kemikler · وَرُفَـٰتًا ve ufalanmış toprak · أَءِنَّا biz mi? · لَمَبْعُوثُونَ diriltileceğiz · خَلْقًۭا bir yaratılışla · جَدِيدًا yeni
۞أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ قَادِرٌ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُمۡ وَجَعَلَ لَهُمۡ أَجَلࣰ ا لَّا رَيۡبَ فِيهِ فَأَبَى ٱلظَّٰلِمُونَ إِلَّا كُفُورࣰ ا ﴿99﴾
evelem yerav enne-llâhe-lleẕî ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa ḳâdirun `alâ ey yaḫlüḳa miŝlehüm vece`ale lehüm ecelel lâ raybe fîh. feebe-żżâlimûne illâ küfûrâ.
99. Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kādirdir! Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur. Ama zalimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.
Kelime meali
۞ أَوَلَمْ görmediler mi ki? · يَرَوْا۟ · أَنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · ٱلَّذِى yaratan · خَلَقَ · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · قَادِرٌ kadirdir · عَلَىٰٓ yaratmağa da · أَن · يَخْلُقَ · مِثْلَهُمْ kendilerinin benzerini · وَجَعَلَ ve koymuştur · لَهُمْ kendileri için · أَجَلًۭا bir süre · لَّا yoktur · رَيْبَ şüphe · فِيهِ onda · فَأَبَى ama yapmazlar · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimler · إِلَّا başka bir şey · كُفُورًۭا inkardan
قُل لَّوۡ أَنتُمۡ تَمۡلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحۡمَةِ رَبِّيٓ إِذࣰ ا لَّأَمۡسَكۡتُمۡ خَشۡيَةَ ٱلۡإِنفَاقِۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ قَتُورࣰ ا ﴿100﴾
ḳul lev entüm temlikûne ḫazâine raḥmeti rabbî iẕel leemsektüm ḫaşyete-l'infâḳ. vekâne-l'insânü ḳatûrâ.
100. De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsan oğlu çok eli sıkıdır!”
Kelime meali
قُل de ki · لَّوْ eğer · أَنتُمْ siz · تَمْلِكُونَ sahip olsaydınız · خَزَآئِنَ hazinelerine · رَحْمَةِ rahmet · رَبِّىٓ Rabbimin · إِذًۭا o zaman · لَّأَمْسَكْتُمْ tutardınız · خَشْيَةَ korkarak · ٱلْإِنفَاقِ ۚ harcamaktan · وَكَانَ gerçekten · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · قَتُورًۭا çok cimridir
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَىٰ تِسۡعَ ءَايَٰتِۭ بَيِّنَٰتࣲۖ فَسۡـَٔلۡ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ إِذۡ جَآءَهُمۡ فَقَالَ لَهُۥ فِرۡعَوۡنُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَٰمُوسَىٰ مَسۡحُورࣰ ا ﴿101﴾
veleḳad âteynâ mûsâ tis`a âyâtim beyyinâtin fes'el benî isrâîle iẕ câehüm feḳâle lehû fir`avnü innî leeżunnüke yâ mûsâ mesḥûrâ.
101. Andolsun biz Mûsâ’ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâil-oğulları’na sor; Mûsâ onlara geldiğinde Firavun ona, “Ey Mûsâ” demişti, “Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!”
Kelime meali
وَلَقَدْ andolsun · ءَاتَيْنَا biz vermiştik · مُوسَىٰ Musa'ya · تِسْعَ dokuz · ءَايَـٰتٍۭ mu'cize · بَيِّنَـٰتٍۢ ۖ açık açık · فَسْـَٔلْ sor · بَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · إِذْ zaman · جَآءَهُمْ (Musa) onlara geldiği · فَقَالَ demişti · لَهُۥ ona · فِرْعَوْنُ Fir'avn · إِنِّى şüphesiz ben · لَأَظُنُّكَ sanıyorum ki sen · يَـٰمُوسَىٰ Ey Musa · مَسْحُورًۭا büyülenmişsin
قَالَ لَقَدۡ عَلِمۡتَ مَآ أَنزَلَ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ بَصَآئِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَٰفِرۡعَوۡنُ مَثۡبُورࣰ ا ﴿102﴾
ḳâle leḳad `alimte mâ enzele hâülâi illâ rabbü-ssemâvâti vel'arḍi beṣâir. veinnî leeżunnüke yâ fir`avnü meŝbûrâ.
102. Mûsâ şöyle dedi: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik!
Kelime meali
قَالَ (Musa) dedi ki · لَقَدْ andolsun · عَلِمْتَ sen biliyorsun ki · مَآ indirmez · أَنزَلَ · هَـٰٓؤُلَآءِ bunları · إِلَّا başkası · رَبُّ Rabbinden · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · بَصَآئِرَ kanıtlar olarak · وَإِنِّى şüphesiz ben de · لَأَظُنُّكَ seni görüyorum · يَـٰفِرْعَوْنُ Ey Fir'avn · مَثْبُورًۭا mahvolmuş
فَأَرَادَ أَن يَسۡتَفِزَّهُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ فَأَغۡرَقۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ جَمِيعࣰ ا ﴿103﴾
feerâde ey yestefizzehüm mine-l'arḍi feagraḳnâhü vemem me`ahû cemî`â.
103. Derken Firavun onların ülkedeki varlığına son vermek istedi. Bu yüzden biz onu ve yanındakileri, hepsini denizde boğduk.
Kelime meali
فَأَرَادَ (Fir'avn) istedi · أَن onları sürüp çıkarmak · يَسْتَفِزَّهُم · مِّنَ o ülkeden · ٱلْأَرْضِ · فَأَغْرَقْنَـٰهُ biz de onu boğduk · وَمَن kimselerle · مَّعَهُۥ yanındaki · جَمِيعًۭا toptan
وَقُلۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ لِبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٱسۡكُنُواْ ٱلۡأَرۡضَ فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ ٱلۡأٓخِرَةِ جِئۡنَا بِكُمۡ لَفِيفࣰ ا ﴿104﴾
veḳulnâ mim ba`dihî libenî isrâîle-skünü-l'arḍa feiẕâ câe va`dü-l'âḫirati ci'nâ biküm lefîfâ.
104. Arkasından da İsrâiloğulları’na, “Yurdunuzda oturun! Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz!” dedik.
Kelime meali
وَقُلْنَا ve dedik · مِنۢ onun ardından · بَعْدِهِۦ · لِبَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail · ٱسْكُنُوا۟ oturun · ٱلْأَرْضَ o ülkede · فَإِذَا gelince · جَآءَ · وَعْدُ zamanı · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · جِئْنَا getireceğiz · بِكُمْ hepinizi · لَفِيفًۭا bir araya
وَبِٱلۡحَقِّ أَنزَلۡنَٰهُ وَبِٱلۡحَقِّ نَزَلَۗ وَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ إِلَّا مُبَشِّرࣰ ا وَنَذِيرࣰ ا ﴿105﴾
vebilḥaḳḳi enzelnâhü vebilḥaḳḳi nezel. vemâ erselnâke illâ mübeşşirav veneẕîrâ.
105. Biz Kur’an’ı sadece gerçeğin bilgisi olarak indirdik, o da (sana) yalnız gerçeği söyleyerek geldi; seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
Kelime meali
وَبِٱلْحَقِّ ve hak olarak · أَنزَلْنَـٰهُ biz o(Kur'a)nı indirdik · وَبِٱلْحَقِّ ve hak ile · نَزَلَ ۗ inmiştir · وَمَآ seni göndermedik · أَرْسَلْنَـٰكَ · إِلَّا dışında · مُبَشِّرًۭا müjdeleyici olmak · وَنَذِيرًۭا ve uyarıcı olmak
وَقُرۡءَانࣰ ا فَرَقۡنَٰهُ لِتَقۡرَأَهُۥ عَلَى ٱلنَّاسِ عَلَىٰ مُكۡثࣲ وَنَزَّلۡنَٰهُ تَنزِيلࣰ ا ﴿106﴾
veḳur'ânen feraḳnâhü litaḳraehû `ale-nnâsi `alâ mükŝiv venezzelnâhü tenzîlâ.
106. Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye okumaya elverişli bölümlere ayırdık, peyderpey indirdik.
Kelime meali
وَقُرْءَانًۭا ve Kur'an'ı · فَرَقْنَـٰهُ parçalara ayırdık · لِتَقْرَأَهُۥ okuman için · عَلَى insanlara · ٱلنَّاسِ · عَلَىٰ ağır ağır · مُكْثٍۢ · وَنَزَّلْنَـٰهُ ve onu indirdik · تَنزِيلًۭا birbiri ardınca
قُلۡ ءَامِنُواْ بِهِۦٓ أَوۡ لَا تُؤۡمِنُوٓاْۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ مِن قَبۡلِهِۦٓ إِذَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ يَخِرُّونَۤ لِلۡأَذۡقَانِۤ سُجَّدࣰ اۤ ﴿107﴾
ḳul âminû bihî ev lâ tü'minû. inne-lleẕîne ûtü-l`ilme min ḳablihî iẕâ yütlâ `aleyhim yeḫirrûne lil'eẕḳâni süccedâ.
107. De ki: “Siz ona inanın veya inanmayın, şu bir gerçektir ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk’ın kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.
Kelime meali
قُلْ de ki · ءَامِنُوا۟ siz inanın · بِهِۦٓ ona · أَوْ veya · لَا inanmayın · تُؤْمِنُوٓا۟ ۚ · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimselere · أُوتُوا۟ verilen(ler) · ٱلْعِلْمَ bilgi · مِن daha önce · قَبْلِهِۦٓ · إِذَا zaman · يُتْلَىٰ okunduğu · عَلَيْهِمْ kendilerine · يَخِرُّونَ onlar derhal kapanırlar · لِلْأَذْقَانِ çeneleri üstüne · سُجَّدًۭا secdeye
وَيَقُولُونَ سُبۡحَٰنَ رَبِّنَآ إِن كَانَ وَعۡدُ رَبِّنَا لَمَفۡعُولࣰ ا ﴿108﴾
veyeḳûlûne sübḥâne rabbinâ in kâne va`dü rabbinâ lemef`ûlâ.
108. Ve “Rabbimizi tesbih ederiz, rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir” derler.
Kelime meali
وَيَقُولُونَ ve derler · سُبْحَـٰنَ şanı yücedir · رَبِّنَآ Rabbimizin · إِن gerçekten · كَانَ va'di (sözü) · وَعْدُ · رَبِّنَا Rabbimizin · لَمَفْعُولًۭا mutlaka yerine getirilir
وَيَخِرُّونَ لِلۡأَذۡقَانِ يَبۡكُونَ وَيَزِيدُهُمۡ خُشُوعࣰ ا۩ ﴿109﴾
veyeḫirrûne lil'eẕḳâni yebkûne veyezîdühüm ḫuşû`â.
109. Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar; Kur’an onların saygısını arttırır.
Kelime meali
وَيَخِرُّونَ ve kapanırlar · لِلْأَذْقَانِ çeneleri üstüne · يَبْكُونَ ağlayarak · وَيَزِيدُهُمْ ve onların (Kur'an) artırır · خُشُوعًۭا ۩ derin saygısını
قُلِ ٱدۡعُواْ ٱللَّهَ أَوِ ٱدۡعُواْ ٱلرَّحۡمَٰنَۖ أَيࣰّ ا مَّا تَدۡعُواْ فَلَهُ ٱلۡأَسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰۚ وَلَا تَجۡهَرۡ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتۡ بِهَا وَٱبۡتَغِ بَيۡنَ ذَٰلِكَ سَبِيلࣰ ا ﴿110﴾
ḳuli-d`ü-llâhe evi-d`ü-rraḥmân. eyyem mâ ted`û felehü-l'esmâü-lḥusnâ. velâ techer biṣalâtike velâ tüḫâfit bihâ vebtegi beyne ẕâlike sebîlâ.
110. De ki: “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O’na mahsustur.” Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut.
Kelime meali
قُلِ de ki · ٱدْعُوا۟ dua edin (çağırın) · ٱللَّهَ Allah diye · أَوِ veya · ٱدْعُوا۟ dua edin (çağırın) · ٱلرَّحْمَـٰنَ ۖ Rahman diye · أَيًّۭا hangisiyle · مَّا çağırsanız · تَدْعُوا۟ · فَلَهُ O'nundur · ٱلْأَسْمَآءُ isimler · ٱلْحُسْنَىٰ ۚ en güzel · وَلَا pek bağırma · تَجْهَرْ · بِصَلَاتِكَ namazında · وَلَا pek de gizleme · تُخَافِتْ · بِهَا onu (sesini) · وَٱبْتَغِ tut · بَيْنَ arasında · ذَٰلِكَ bunun · سَبِيلًۭا bir yol
وَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي لَمۡ يَتَّخِذۡ وَلَدࣰ ا وَلَمۡ يَكُن لَّهُۥ شَرِيكࣱ فِي ٱلۡمُلۡكِ وَلَمۡ يَكُن لَّهُۥ وَلِيࣱّ مِّنَ ٱلذُّلِّۖ وَكَبِّرۡهُ تَكۡبِيرَۢا ﴿111﴾
veḳuli-lḥamdü lillâhi-lleẕî lem yetteḫiẕ veledev velem yekül lehû şerîkün fi-lmülki velem yekül lehû veliyyüm mine-ẕẕülli vekebbirhü tekbîrâ.
111. “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim” de ve tekbir getirerek O’nun şanını yücelt!
Kelime meali
وَقُلِ ve de ki · ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى edinmeyen · لَمْ · يَتَّخِذْ · وَلَدًۭا çocuk · وَلَمْ ve · يَكُن olmayan · لَّهُۥ onun · شَرِيكٌۭ ortağı · فِى mülkte · ٱلْمُلْكِ · وَلَمْ ve · يَكُن (ihtiyacı) olmayan · لَّهُۥ onun · وَلِىٌّۭ yardımcıya · مِّنَ acze düşüp de · ٱلذُّلِّ ۖ · وَكَبِّرْهُ ve O'nu yücelt · تَكْبِيرًۢا tam bir yüceltme ile