Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Kehf Suresi

سُوْرَةُ الْكَهْفِ · 18. sure · 110 âyet · Mekkî · 15. cüz · Mushaf sayfa 293

Kehf suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبۡدِهِ ٱلۡكِتَٰبَ وَلَمۡ يَجۡعَل لَّهُۥ عِوَجَاۜ ﴿1﴾

elḥamdü lillâhi-lleẕî enzele `alâ `abdihi-lkitâbe velem yec`al lehû `ivecâ.

1–3. Hamd Allah’a mahsustur. (O Allah ki, insanları) kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak, dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlerin, içinde ebedî kalacakları güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir.

Kelime meali

ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِىٓ ki · أَنزَلَ indirdi · عَلَىٰ kuluna · عَبْدِهِ · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · وَلَمْ ve · يَجْعَل koymadı · لَّهُۥ ona · عِوَجَاۜ hiçbir eğrilik

قَيِّمࣰ ا لِّيُنذِرَ بَأۡسࣰ ا شَدِيدࣰ ا مِّن لَّدُنۡهُ وَيُبَشِّرَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمۡ أَجۡرًا حَسَنࣰ ا ﴿2﴾

ḳayyimel liyünẕira be'sen şedîdem mil ledünhü veyübeşşira-lmü'minîne-lleẕîne ya`melûne-ṣṣâliḥâti enne lehüm ecran ḥasenâ.

Kelime meali

قَيِّمًۭا dosdoğru olarak · لِّيُنذِرَ uyarması için · بَأْسًۭا azaba karşı · شَدِيدًۭا şiddetli · مِّن katından (indirdi) · لَّدُنْهُ · وَيُبَشِّرَ ve müjdelemesi için · ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere · ٱلَّذِينَ yapan · يَعْمَلُونَ · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · أَنَّ kendileri için bulunduğunu · لَهُمْ · أَجْرًا mükafat · حَسَنًۭا güzel

مَّٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدࣰ ا ﴿3﴾

mâkiŝîne fîhi ebedâ.

Kelime meali

مَّـٰكِثِينَ kalacaklardır · فِيهِ onun içinde · أَبَدًۭا sürekli olarak

وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدࣰ ا ﴿4﴾

veyünẕira-lleẕîne ḳâlü-tteḫaẕe-llâhü veledâ.

4. (Bir de) “Allah evlât edindi” diyenleri uyarmak için...

Kelime meali

وَيُنذِرَ ve uyarması için · ٱلَّذِينَ diyenleri · قَالُوا۟ · ٱتَّخَذَ edindi · ٱللَّهُ Allah · وَلَدًۭا çocuk

مَّا لَهُم بِهِۦ مِنۡ عِلۡمࣲ وَلَا لِأٓبَآئِهِمۡۚ كَبُرَتۡ كَلِمَةࣰ تَخۡرُجُ مِنۡ أَفۡوَٰهِهِمۡۚ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبࣰ ا ﴿5﴾

mâ lehüm bihî min `ilmiv velâ liâbâihim. kebürat kelimeten taḫrucü min efvâhihim. iy yeḳûlûne illâ keẕibâ.

5. Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar çirkin! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

Kelime meali

مَّا yoktur · لَهُم onların · بِهِۦ bu hususta · مِنْ hiçbir · عِلْمٍۢ bilgisi · وَلَا ve yoktur · لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ atalarının · كَبُرَتْ ne büyük (küstahça) · كَلِمَةًۭ söz · تَخْرُجُ çıkıyor · مِنْ ağızlarından · أَفْوَٰهِهِمْ ۚ · إِن onlar söylemiyorlar · يَقُولُونَ · إِلَّا başka bir şey · كَذِبًۭا yalandan

فَلَعَلَّكَ بَٰخِعࣱ نَّفۡسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ إِن لَّمۡ يُؤۡمِنُواْ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَسَفًا ﴿6﴾

fele`alleke bâḫi`un nefseke `alâ âŝârihim il lem yü'minû bihâẕe-lḥadîŝi esefâ.

6. Durum böyleyken bu son kitaba inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!

Kelime meali

فَلَعَلَّكَ herhalde sen · بَـٰخِعٌۭ helak edeceksin · نَّفْسَكَ kendini · عَلَىٰٓ peşlerinde · ءَاثَـٰرِهِمْ · إِن diye · لَّمْ inanmıyorlar · يُؤْمِنُوا۟ · بِهَـٰذَا bu · ٱلْحَدِيثِ söze · أَسَفًا üzüntüden

إِنَّا جَعَلۡنَا مَا عَلَى ٱلۡأَرۡضِ زِينَةࣰ لَّهَا لِنَبۡلُوَهُمۡ أَيُّهُمۡ أَحۡسَنُ عَمَلࣰ ا ﴿7﴾

innâ ce`alnâ mâ `ale-l'arḍi zînetel lehâ lineblüvehüm eyyühüm aḥsenü `amelâ.

7. Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık.

Kelime meali

إِنَّا şüphesiz biz · جَعَلْنَا yarattık · مَا şeyleri · عَلَى üzerindeki · ٱلْأَرْضِ yer · زِينَةًۭ süs olsun diye · لَّهَا kendisine · لِنَبْلُوَهُمْ onları denemek için · أَيُّهُمْ hangisinin · أَحْسَنُ daha güzel · عَمَلًۭا iş yaptığını

وَإِنَّا لَجَٰعِلُونَ مَا عَلَيۡهَا صَعِيدࣰ ا جُرُزًا ﴿8﴾

veinnâ lecâ`ilûne mâ `aleyhâ ṣa`îden cüruzâ.

8. Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız.

Kelime meali

وَإِنَّا biz elbette · لَجَـٰعِلُونَ yaparız · مَا şeyleri · عَلَيْهَا (yerin) üzerindeki · صَعِيدًۭا bir toprak · جُرُزًا kupkuru

أَمۡ حَسِبۡتَ أَنَّ أَصۡحَٰبَ ٱلۡكَهۡفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُواْ مِنۡ ءَايَٰتِنَا عَجَبًا ﴿9﴾

em ḥasibte enne aṣḥâbe-lkehfi verraḳîmi kânû min âyâtinâ `acebâ.

9. Yoksa sen, bizim âyetlerimizden olan Ashâb-ı Kehf ve Rakīm’i mi şaşırtıcı buldun?

Kelime meali

أَمْ yoksa · حَسِبْتَ (mi) sandın? · أَنَّ sadece · أَصْحَـٰبَ sahiplerinin · ٱلْكَهْفِ Kehf · وَٱلرَّقِيمِ ve Rakim · كَانُوا۟ olduklarını · مِنْ bizim ayetlerimizden · ءَايَـٰتِنَا · عَجَبًا şaşılacak

إِذۡ أَوَى ٱلۡفِتۡيَةُ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ فَقَالُواْ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحۡمَةࣰ وَهَيِّئۡ لَنَا مِنۡ أَمۡرِنَا رَشَدࣰ ا ﴿10﴾

iẕ eve-lfityetü ile-lkehfi feḳâlû rabbenâ âtinâ mil ledünke raḥmetev veheyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.

10. O gençler mağaraya sığınmışlar ve “Rabbimiz! Bize katından rahmet gönder ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!” demişlerdi.

Kelime meali

إِذْ zaman · أَوَى sığındıkları · ٱلْفِتْيَةُ o gençler · إِلَى mağaraya · ٱلْكَهْفِ · فَقَالُوا۟ dediler · رَبَّنَآ Rabbimiz · ءَاتِنَا bize ver · مِن katından · لَّدُنكَ · رَحْمَةًۭ bir rahmet · وَهَيِّئْ ve hazırla · لَنَا bize · مِنْ şu işimizden · أَمْرِنَا · رَشَدًۭا bir çıkış yolu

فَضَرَبۡنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمۡ فِي ٱلۡكَهۡفِ سِنِينَ عَدَدࣰ ا ﴿11﴾

feḍarabnâ `alâ âẕânihim fi-lkehfi sinîne `adedâ.

11. Bunun üzerine biz de onları o mağarada yıllarca derin bir uykuya daldırdık.

Kelime meali

فَضَرَبْنَا biz de vurduk · عَلَىٰٓ (ağırlık) · ءَاذَانِهِمْ kulaklarına · فِى mağarada · ٱلْكَهْفِ · سِنِينَ yıllar · عَدَدًۭا nice

ثُمَّ بَعَثۡنَٰهُمۡ لِنَعۡلَمَ أَيُّ ٱلۡحِزۡبَيۡنِ أَحۡصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓاْ أَمَدࣰ ا ﴿12﴾

ŝümme be`aŝnâhüm lina`leme eyyü-lḥizbeyni aḥṣâ limâ lebiŝû emedâ.

12. Sonra da iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edip değerlendireceğini ortaya koyalım diye onları uyandırdık.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · بَعَثْنَـٰهُمْ onları uyandırdık · لِنَعْلَمَ bilmek için · أَىُّ hangisinin · ٱلْحِزْبَيْنِ iki zümreden · أَحْصَىٰ daha iyi hesabedeceğini · لِمَا (onların) kaldıkları · لَبِثُوٓا۟ · أَمَدًۭا süreyi

نَّحۡنُ نَقُصُّ عَلَيۡكَ نَبَأَهُم بِٱلۡحَقِّۚ إِنَّهُمۡ فِتۡيَةٌ ءَامَنُواْ بِرَبِّهِمۡ وَزِدۡنَٰهُمۡ هُدࣰ ى ﴿13﴾

naḥnü neḳuṣṣu `aleyke nebeehüm bilḥaḳḳ. innehüm fityetün âmenû birabbihim vezidnâhüm hüdâ.

13. Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar rablerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk.

Kelime meali

نَّحْنُ biz · نَقُصُّ anlatıyoruz · عَلَيْكَ sana · نَبَأَهُم onların haberlerini · بِٱلْحَقِّ ۚ gerçek olarak · إِنَّهُمْ muhakkak onlar · فِتْيَةٌ gençlerdi · ءَامَنُوا۟ inanmış · بِرَبِّهِمْ Rablerine · وَزِدْنَـٰهُمْ biz de onların artırmıştık · هُدًۭى hidayetlerini

وَرَبَطۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ إِذۡ قَامُواْ فَقَالُواْ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ لَن نَّدۡعُوَاْ مِن دُونِهِۦٓ إِلَٰهࣰ اۖ لَّقَدۡ قُلۡنَآ إِذࣰ ا شَطَطًا ﴿14﴾

verabaṭnâ `alâ ḳulûbihim iẕ ḳâmû feḳâlû rabbünâ rabbü-ssemâvâti vel'arḍi len ned`uve min dûnihî ilâhel leḳad ḳulnâ iẕen şeṭaṭâ.

14. (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: “Bizim rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir; O’ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Yoksa kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz.

Kelime meali

وَرَبَطْنَا ve metanet bağlamıştık · عَلَىٰ üstüne · قُلُوبِهِمْ kalblerinin · إِذْ kalktılar · قَامُوا۟ · فَقَالُوا۟ ve dediler ki · رَبُّنَا Rabbimiz · رَبُّ Rabbidir · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · لَن biz asla demeyiz · نَّدْعُوَا۟ · مِن O'ndan başkasına · دُونِهِۦٓ · إِلَـٰهًۭا ۖ Tanrı · لَّقَدْ yoksa · قُلْنَآ konuşmuş oluruz · إِذًۭا o zaman · شَطَطًا saçma sapan

هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمُنَا ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةࣰۖ لَّوۡلَا يَأۡتُونَ عَلَيۡهِم بِسُلۡطَٰنِۭ بَيِّنࣲۖ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا ﴿15﴾

hâülâi ḳavmüne-tteḫaẕû min dûnihî âliheh. levlâ ye'tûne `aleyhim bisülṭânim beyyin. femen ażlemü mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕibâ.

15. Şu bizim kavmimiz Allah’tan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!

Kelime meali

هَـٰٓؤُلَآءِ şunlar · قَوْمُنَا şu kavmimiz · ٱتَّخَذُوا۟ edindiler · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦٓ · ءَالِهَةًۭ ۖ tanrılar · لَّوْلَا gerekmez mi? · يَأْتُونَ getirmeleri · عَلَيْهِم onların · بِسُلْطَـٰنٍۭ bir delil · بَيِّنٍۢ ۖ açık · فَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّنِ uydurandan · ٱفْتَرَىٰ · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًۭا yalan

وَإِذِ ٱعۡتَزَلۡتُمُوهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأۡوُۥٓاْ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ يَنشُرۡ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَيُهَيِّئۡ لَكُم مِّنۡ أَمۡرِكُم مِّرۡفَقࣰ ا ﴿16﴾

veiẕi-`tezeltümûhüm vemâ ya`büdûne ille-llâhe fe'vû ile-lkehfi yenşür leküm rabbüküm mir raḥmetihî veyüheyyi' leküm min emriküm mirfeḳâ.

16. Mademki siz onlardan ve Allah’ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, rabbiniz size rahmetini yaysın; işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.”

Kelime meali

وَإِذِ madem ki · ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ siz onlardan ayrıldınız · وَمَا ve şeylerden · يَعْبُدُونَ taptıkları · إِلَّا başka · ٱللَّهَ Allah'tan · فَأْوُۥٓا۟ o halde sığının · إِلَى mağaraya · ٱلْكَهْفِ · يَنشُرْ yaysın (bollaştırsın) · لَكُمْ size · رَبُّكُم Rabbiniz · مِّن rahmetini · رَّحْمَتِهِۦ · وَيُهَيِّئْ ve hazırlasın · لَكُم size · مِّنْ (şu) işinizden · أَمْرِكُم · مِّرْفَقًۭا yararlı bir şey

۞وَتَرَى ٱلشَّمۡسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهۡفِهِمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقۡرِضُهُمۡ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمۡ فِي فَجۡوَةࣲ مِّنۡهُۚ ذَٰلِكَ مِنۡ ءَايَٰتِ ٱللَّهِۗ مَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيࣰّ ا مُّرۡشِدࣰ ا ﴿17﴾

vetera-şşemse iẕâ ṭale`at tezâveru `an kehfihim ẕâte-lyemîni veiẕâ garabet taḳriḍuhüm ẕâte-şşimâli vehüm fî fecvetim minh. ẕâlike min âyâti-llâh. mey yehdi-llâhü fehüve-lmühted. vemey yuḍlil felen tecide lehû veliyyem mürşidâ.

17. (Mağaraya sığındılar. Orada baksan) güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağına vurduğunu; batarken de onlara dokunmadan sol taraftan geçip gittiğini görürsün. Onlar ise mağaranın ortasındalar. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o doğruyu bulmuştur; kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir rehber bulamazsın.

Kelime meali

۞ وَتَرَى ve görürsün · ٱلشَّمْسَ güneşi · إِذَا zaman · طَلَعَت doğduğu · تَّزَٰوَرُ eğiliyor · عَن mağaralarından · كَهْفِهِمْ · ذَاتَ sağa doğru · ٱلْيَمِينِ · وَإِذَا ve zaman · غَرَبَت battığı · تَّقْرِضُهُمْ onları makaslayıp geçiyor · ذَاتَ sola doğru · ٱلشِّمَالِ · وَهُمْ ve onlar · فِى içindedirler · فَجْوَةٍۢ bir dehlizin · مِّنْهُ ۚ onun (mağaranın) · ذَٰلِكَ bu (durum) · مِنْ ayetlerindendir · ءَايَـٰتِ · ٱللَّهِ ۗ Allah'ın · مَن kime · يَهْدِ hidayet verirse · ٱللَّهُ Allah · فَهُوَ o · ٱلْمُهْتَدِ ۖ yolu bulmuştur · وَمَن ve kimi de · يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa · فَلَن artık · تَجِدَ bulamazsın · لَهُۥ onun için · وَلِيًّۭا bir dost · مُّرْشِدًۭا yol gösteren

وَتَحۡسَبُهُمۡ أَيۡقَاظࣰ ا وَهُمۡ رُقُودࣱۚ وَنُقَلِّبُهُمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِۖ وَكَلۡبُهُم بَٰسِطࣱ ذِرَاعَيۡهِ بِٱلۡوَصِيدِۚ لَوِ ٱطَّلَعۡتَ عَلَيۡهِمۡ لَوَلَّيۡتَ مِنۡهُمۡ فِرَارࣰ ا وَلَمُلِئۡتَ مِنۡهُمۡ رُعۡبࣰ ا ﴿18﴾

vetaḥsebühüm eyḳâżav vehüm ruḳûd. venüḳallibühüm ẕâte-lyemîni veẕâte-şşimâl. vekelbühüm bâsiṭun ẕirâ`ayhi bilveṣîd. levi-ṭṭala`te `aleyhim levelleyte minhüm firârav velemüli'te minhüm ru`bâ.

18. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı.

Kelime meali

وَتَحْسَبُهُمْ sen onları sanırsın · أَيْقَاظًۭا uyanıklar · وَهُمْ onlar · رُقُودٌۭ ۚ uyudukları halde · وَنُقَلِّبُهُمْ ve onları (uykuda) çeviririz · ذَاتَ sağlarına · ٱلْيَمِينِ · وَذَاتَ ve · ٱلشِّمَالِ ۖ sollarına · وَكَلْبُهُم ve köpekleri de · بَـٰسِطٌۭ uzatmış vaziyettedir · ذِرَاعَيْهِ ön ayaklarını · بِٱلْوَصِيدِ ۚ girişte · لَوِ eğer · ٱطَّلَعْتَ görseydin · عَلَيْهِمْ onların durumunu · لَوَلَّيْتَ mutlaka dönüp · مِنْهُمْ onlardan · فِرَارًۭا kaçardın · وَلَمُلِئْتَ ve içine dolardı · مِنْهُمْ onlardan · رُعْبًۭا korku

وَكَذَٰلِكَ بَعَثۡنَٰهُمۡ لِيَتَسَآءَلُواْ بَيۡنَهُمۡۚ قَالَ قَآئِلࣱ مِّنۡهُمۡ كَمۡ لَبِثۡتُمۡۖ قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمࣲۚ قَالُواْ رَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثۡتُمۡ فَٱبۡعَثُوٓاْ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمۡ هَٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلۡمَدِينَةِ فَلۡيَنظُرۡ أَيُّهَآ أَزۡكَىٰ طَعَامࣰ ا فَلۡيَأۡتِكُم بِرِزۡقࣲ مِّنۡهُ وَلۡيَتَلَطَّفۡ وَلَا يُشۡعِرَنَّ بِكُمۡ أَحَدًا ﴿19﴾

vekeẕâlike be`aŝnâhüm liyetesâelû beynehüm. ḳâle ḳâilüm minhüm kem lebiŝtüm. ḳâlû lebiŝnâ yevmen ev ba`ḍa yevm. ḳâlû rabbüküm a`lemü bimâ lebiŝtüm feb`aŝû eḥadeküm biveriḳiküm hâẕihî ile-lmedîneti felyenżur eyyühâ ezkâ ṭa`âmen felye'tiküm birizḳim minhü velyeteleṭṭaf velâ yüş`iranne biküm eḥadâ.

19. İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, “Ne kadar kaldınız?” dedi. (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler; ve eklediler, “Kaldığınız müddeti rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca çok dikkatli davransın da sakın varlığınızı kimseye sezdirmesin.

Kelime meali

وَكَذَٰلِكَ yine böyle · بَعَثْنَـٰهُمْ onları dirilttik · لِيَتَسَآءَلُوا۟ sormaları için · بَيْنَهُمْ ۚ kendi aralarında · قَالَ dedi ki · قَآئِلٌۭ konuşan biri · مِّنْهُمْ içlerinden · كَمْ ne kadar? · لَبِثْتُمْ ۖ kaldınız · قَالُوا۟ dediler · لَبِثْنَا kaldık · يَوْمًا bir gün · أَوْ ya da · بَعْضَ bir parçası (kadar) · يَوْمٍۢ ۚ günün · قَالُوا۟ dediler · رَبُّكُمْ Rabbiniz · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَا ne kadar · لَبِثْتُمْ kaldığınızı; · فَٱبْعَثُوٓا۟ gönderin · أَحَدَكُم birinizi · بِوَرِقِكُمْ gümüş (para) ile · هَـٰذِهِۦٓ şu · إِلَى şehre · ٱلْمَدِينَةِ · فَلْيَنظُرْ baksın · أَيُّهَآ hangi · أَزْكَىٰ daha temiz ise · طَعَامًۭا yiyecek · فَلْيَأْتِكُم size getirsin · بِرِزْقٍۢ bir azık · مِّنْهُ ondan · وَلْيَتَلَطَّفْ ve dikkatli davransın · وَلَا sakın · يُشْعِرَنَّ sezdirmesin · بِكُمْ sizi · أَحَدًا birisine

إِنَّهُمۡ إِن يَظۡهَرُواْ عَلَيۡكُمۡ يَرۡجُمُوكُمۡ أَوۡ يُعِيدُوكُمۡ فِي مِلَّتِهِمۡ وَلَن تُفۡلِحُوٓاْ إِذًا أَبَدࣰ ا ﴿20﴾

innehüm iy yażherû `aleyküm yercümûküm ev yü`îdûküm fî milletihim velen tüfliḥû iẕen ebedâ.

20. Çünkü onlar eğer sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; işte o zaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.”

Kelime meali

إِنَّهُمْ çünkü onlar · إِن eğer · يَظْهَرُوا۟ ellerine geçirirlerse · عَلَيْكُمْ sizi · يَرْجُمُوكُمْ taşlayarak öldürürler · أَوْ yahut · يُعِيدُوكُمْ döndürürler · فِى kendi dinlerine · مِلَّتِهِمْ · وَلَن ve asla · تُفْلِحُوٓا۟ iflah olamazsınız · إِذًا o takdirde · أَبَدًۭا asla

وَكَذَٰلِكَ أَعۡثَرۡنَا عَلَيۡهِمۡ لِيَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيۡبَ فِيهَآ إِذۡ يَتَنَٰزَعُونَ بَيۡنَهُمۡ أَمۡرَهُمۡۖ فَقَالُواْ ٱبۡنُواْ عَلَيۡهِم بُنۡيَٰنࣰ اۖ رَّبُّهُمۡ أَعۡلَمُ بِهِمۡۚ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُواْ عَلَىٰٓ أَمۡرِهِمۡ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيۡهِم مَّسۡجِدࣰ ا ﴿21﴾

vekeẕâlike a`ŝernâ `aleyhim liya`lemû enne va`de-llâhi ḥaḳḳuv veenne-ssâ`ate lâ raybe fîhâ. iẕ yetenâza`ûne beynehüm emrahüm feḳâlü-bnû `aleyhim bünyânâ. rabbühüm a`lemü bihim. ḳâle-lleẕîne galebû `alâ emrihim lenetteḫiẕenne `aleyhim mescidâ.

21. Böylece (kıssayı anlatarak insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Bir zaman insanlar aralarında Ashâb-ı Kehf’in durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların yöneticileri ise “Bizler, kesinlikle onların yanı başına bir mâbed yapacağız” dediler.

Kelime meali

وَكَذَٰلِكَ ve böylece · أَعْثَرْنَا buldurduk · عَلَيْهِمْ onları · لِيَعْلَمُوٓا۟ bilsinler diye · أَنَّ şüphesiz · وَعْدَ va'dinin · ٱللَّهِ Allah'ın · حَقٌّۭ gerçek olduğunu · وَأَنَّ ve şüphesiz · ٱلسَّاعَةَ saatin(geleceğinde) · لَا asla olmadığını · رَيْبَ şüphe · فِيهَآ onda · إِذْ o sırada · يَتَنَـٰزَعُونَ tartışıyorlardı · بَيْنَهُمْ kendi aralarında · أَمْرَهُمْ ۖ onların durumlarını · فَقَالُوا۟ dediler · ٱبْنُوا۟ bina edin · عَلَيْهِم onların üstüne · بُنْيَـٰنًۭا ۖ bir bina · رَّبُّهُمْ Rableri · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِهِمْ ۚ onları · قَالَ dediler ki · ٱلَّذِينَ gâlip gelenler · غَلَبُوا۟ · عَلَىٰٓ onların işine · أَمْرِهِمْ · لَنَتَّخِذَنَّ mutlaka yapacağız · عَلَيْهِم onların üstüne · مَّسْجِدًۭا bir mescid

سَيَقُولُونَ ثَلَٰثَةࣱ رَّابِعُهُمۡ كَلۡبُهُمۡ وَيَقُولُونَ خَمۡسَةࣱ سَادِسُهُمۡ كَلۡبُهُمۡ رَجۡمَۢا بِٱلۡغَيۡبِۖ وَيَقُولُونَ سَبۡعَةࣱ وَثَامِنُهُمۡ كَلۡبُهُمۡۚ قُل رَّبِّيٓ أَعۡلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعۡلَمُهُمۡ إِلَّا قَلِيلࣱۗ فَلَا تُمَارِ فِيهِمۡ إِلَّا مِرَآءࣰ ظَٰهِرࣰ ا وَلَا تَسۡتَفۡتِ فِيهِم مِّنۡهُمۡ أَحَدࣰ ا ﴿22﴾

seyeḳûlûne ŝelâŝetür râbi`uhüm kelbühüm. veyeḳûlûne ḫamsetün sâdisühüm kelbühüm racmem bilgayb. veyeḳûlûne seb`atüv veŝâminühüm kelbühüm. ḳur rabbî a`lemü bi`iddetihim mâ ya`lemühüm illâ ḳalîlün. felâ tümâri fîhim illâ mirâen żâhirâ. velâ testefti fîhim minhüm eḥadâ.

22. (Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Onların sayısını rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!”

Kelime meali

سَيَقُولُونَ diyecekler · ثَلَـٰثَةٌۭ onlar üçtür · رَّابِعُهُمْ dördüncüleri · كَلْبُهُمْ köpekleridir · وَيَقُولُونَ ve diyecekler · خَمْسَةٌۭ beştir · سَادِسُهُمْ altıncıları · كَلْبُهُمْ köpekleridir · رَجْمًۢا taş atar gibi · بِٱلْغَيْبِ ۖ görülmeyene · وَيَقُولُونَ ve diyecekler · سَبْعَةٌۭ yedidir · وَثَامِنُهُمْ sekizincileri · كَلْبُهُمْ ۚ köpekleridir · قُل de ki · رَّبِّىٓ Rabbim · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِعِدَّتِهِم onların sayısını · مَّا yoktur · يَعْلَمُهُمْ onları bilen · إِلَّا dışında · قَلِيلٌۭ ۗ azı · فَلَا münakaşaya girme · تُمَارِ · فِيهِمْ onlar hakkında · إِلَّا dışında · مِرَآءًۭ tartışma · ظَـٰهِرًۭا sathi · وَلَا ve · تَسْتَفْتِ bir şey sorma · فِيهِم onlar hakkında · مِّنْهُمْ bunlardan · أَحَدًۭا hiçbirine

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاْيۡءٍ إِنِّي فَاعِلࣱ ذَٰلِكَ غَدًا ﴿23﴾

velâ teḳûlenne lişey'in innî fâ`ilün ẕâlike gadâ.

23–24. “Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde rabbini an ve “Umarım rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de.

Kelime meali

وَلَا ve · تَقُولَنَّ deme · لِشَا۟ىْءٍ hiçbir şey için · إِنِّى mutlaka · فَاعِلٌۭ yapacağım · ذَٰلِكَ bunu · غَدًا yarın

إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ وَٱذۡكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَهۡدِيَنِ رَبِّي لِأَقۡرَبَ مِنۡ هَٰذَا رَشَدࣰ ا ﴿24﴾

illâ ey yeşâe-llâh. veẕkür rabbeke iẕâ nesîte veḳul `asâ ey yehdiyeni rabbî liaḳrabe min hâẕâ raşedâ.

Kelime meali

إِلَّآ ancak · أَن dilerse · يَشَآءَ · ٱللَّهُ ۚ Allah · وَٱذْكُر ve an (hatırla) · رَّبَّكَ Rabbini · إِذَا zaman · نَسِيتَ unuttuğun · وَقُلْ ve de ki · عَسَىٰٓ umarım · أَن beni ulaştırmasını · يَهْدِيَنِ · رَبِّى Rabbimin · لِأَقْرَبَ daha yakın · مِنْ bundan · هَـٰذَا · رَشَدًۭا bir doğruya

وَلَبِثُواْ فِي كَهۡفِهِمۡ ثَلَٰثَ مِاْئَةࣲ سِنِينَ وَٱزۡدَادُواْ تِسۡعࣰ ا ﴿25﴾

velebiŝû fî kehfihim ŝelâŝe mietin sinîne vezdâdû tis`â.

25. Onlar mağaralarında üç yüzyıl kaldılar, buna dokuz yıl da ilâve ettiler.

Kelime meali

وَلَبِثُوا۟ ve kaldılar · فِى mağaralarında · كَهْفِهِمْ · ثَلَـٰثَ üç · مِا۟ئَةٍۢ yüz · سِنِينَ yıl · وَٱزْدَادُوا۟ ve ilave ettiler · تِسْعًۭا dokuz (yıl)

قُلِ ٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثُواْۖ لَهُۥ غَيۡبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ أَبۡصِرۡ بِهِۦ وَأَسۡمِعۡۚ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِيࣲّ وَلَا يُشۡرِكُ فِي حُكۡمِهِۦٓ أَحَدࣰ ا ﴿26﴾

ḳuli-llâhü a`lemü bimâ lebiŝû. lehû gaybü-ssemâvâti vel'arḍ. ebṣir bihî veesmi`. mâ lehüm min dûnihî miv veliyy. velâ yüşrikü fî ḥukmihî eḥadâ.

26. De ki: “Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir. O öyle bir duyar, öyle bir görür ki! Onların Allah’tan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”

Kelime meali

قُلِ de ki · ٱللَّهُ Allah · أَعْلَمُ daha iyi bilir · بِمَا ne kadar · لَبِثُوا۟ ۖ kaldıklarını · لَهُۥ O'nundur · غَيْبُ gaybı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin · أَبْصِرْ ne güzel görendir · بِهِۦ onu · وَأَسْمِعْ ۚ ne güzel işitendir · مَا yoktur · لَهُم onların · مِّن O'ndan başka · دُونِهِۦ · مِن hiçbir · وَلِىٍّۢ yardımcısı · وَلَا ve · يُشْرِكُ O ortak etmez · فِى kendi hükmüne · حُكْمِهِۦٓ · أَحَدًۭا kimseyi

وَٱتۡلُ مَآ أُوحِيَ إِلَيۡكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَۖ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلۡتَحَدࣰ ا ﴿27﴾

vetlü mâ ûḥiye ileyke min kitâbi rabbik. lâ mübeddile likelimâtihî velen tecide min dûnihî mülteḥadâ.

27. Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın.

Kelime meali

وَٱتْلُ oku · مَآ şeyi · أُوحِىَ vahyedilen · إِلَيْكَ sana · مِن Kitabı'ndan · كِتَابِ · رَبِّكَ ۖ Rabbinin · لَا yoktur · مُبَدِّلَ değiştirecek · لِكَلِمَـٰتِهِۦ O'nun sözlerini · وَلَن ve · تَجِدَ bulamazsın · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ · مُلْتَحَدًۭا sığınılacak bir kimse

وَٱصۡبِرۡ نَفۡسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ رَبَّهُم بِٱلۡغَدَوٰةِ وَٱلۡعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجۡهَهُۥۖ وَلَا تَعۡدُ عَيۡنَاكَ عَنۡهُمۡ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَا تُطِعۡ مَنۡ أَغۡفَلۡنَا قَلۡبَهُۥ عَن ذِكۡرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمۡرُهُۥ فُرُطࣰ ا ﴿28﴾

vaṣbir nefseke me`a-lleẕîne yed`ûne rabbehüm bilgadâti vel`aşiyyi yürîdûne vechehû velâ ta`dü `aynâke `anhüm. türîdü zînete-lḥayâti-ddünyâ velâ tüṭi` men agfelnâ ḳalbehû `an ẕikrinâ vettebe`a hevâhû vekâne emruhû füruṭâ.

28. Rızâsını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme! Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!

Kelime meali

وَٱصْبِرْ tut (sabret) · نَفْسَكَ nefsini · مَعَ beraber · ٱلَّذِينَ yalvaranlarla · يَدْعُونَ · رَبَّهُم Rablerine · بِٱلْغَدَوٰةِ sabah · وَٱلْعَشِىِّ akşam · يُرِيدُونَ isteyerek · وَجْهَهُۥ ۖ rızasını · وَلَا ve · تَعْدُ sapmasın · عَيْنَاكَ gözlerin · عَنْهُمْ onlardan · تُرِيدُ isteyerek · زِينَةَ süsünü · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · وَلَا ve · تُطِعْ itaat etme · مَنْ kişiye · أَغْفَلْنَا alıkoyduğumuz · قَلْبَهُۥ kalbini · عَن bizi anmaktan · ذِكْرِنَا · وَٱتَّبَعَ ve tâbi olan · هَوَىٰهُ keyfine · وَكَانَ ve olan · أَمْرُهُۥ işi · فُرُطًۭا aşırılık

وَقُلِ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكُمۡۖ فَمَن شَآءَ فَلۡيُؤۡمِن وَمَن شَآءَ فَلۡيَكۡفُرۡۚ إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا لِلظَّٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمۡ سُرَادِقُهَاۚ وَإِن يَسۡتَغِيثُواْ يُغَاثُواْ بِمَآءࣲ كَٱلۡمُهۡلِ يَشۡوِي ٱلۡوُجُوهَۚ بِئۡسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتۡ مُرۡتَفَقًا ﴿29﴾

veḳuli-lḥaḳḳu mir rabbiküm femen şâe felyü'miv vemen şâe felyekfür innâ a`tednâ liżżâlimîne nâran eḥâṭa bihim sürâdiḳuhâ. veiy yestegîŝû yügâŝû bimâin kelmühli yeşvi-lvucûh. bi'se-şşerâb. vesâet mürtefeḳâ.

29. Ve de ki: Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz, zalimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak!

Kelime meali

وَقُلِ de ki · ٱلْحَقُّ bu gerçek · مِن Rabbinizdendir · رَّبِّكُمْ ۖ · فَمَن artık kimse · شَآءَ dileyen · فَلْيُؤْمِن inansın · وَمَن ve kimse · شَآءَ dileyen · فَلْيَكْفُرْ ۚ inkar etsin · إِنَّآ çünkü biz · أَعْتَدْنَا hazırladık · لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlere · نَارًا bir ateş · أَحَاطَ kuşatmıştır · بِهِمْ onları · سُرَادِقُهَا ۚ çadırı · وَإِن ve eğer · يَسْتَغِيثُوا۟ feryad edip yardım isteseler · يُغَاثُوا۟ kendilerine yardım edilir · بِمَآءٍۢ bir su ile · كَٱلْمُهْلِ erimiş maden gibi · يَشْوِى haşlayan · ٱلْوُجُوهَ ۚ yüzleri · بِئْسَ o ne kötü · ٱلشَّرَابُ bir içecektir · وَسَآءَتْ ve ne kötü · مُرْتَفَقًا ağırlanmadır

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجۡرَ مَنۡ أَحۡسَنَ عَمَلًا ﴿30﴾

inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti innâ lâ nüḍî`u ecra men aḥsene `amelâ.

30. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zâyi etmeyiz.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ onlar ki · ءَامَنُوا۟ inandılar · وَعَمِلُوا۟ ve yaptılar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · إِنَّا elbette biz · لَا asla · نُضِيعُ zayi etmeyiz · أَجْرَ ecrini · مَنْ kimsenin · أَحْسَنَ güzel yapan · عَمَلًا işi

أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ جَنَّٰتُ عَدۡنࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَٰرُ يُحَلَّوۡنَ فِيهَا مِنۡ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبࣲ وَيَلۡبَسُونَ ثِيَابًا خُضۡرࣰ ا مِّن سُندُسࣲ وَإِسۡتَبۡرَقࣲ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلۡأَرَآئِكِۚ نِعۡمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتۡ مُرۡتَفَقࣰ ا ﴿31﴾

ülâike lehüm cennâtü `adnin tecrî min taḥtihimü-l'enhâru yüḥallevne fîhâ min esâvira min ẕehebiv veyelbesûne ŝiyâben ḫuḍram min sündüsiv veistebraḳim müttekiîne fîhâ `ale-l'erâik. ni`me-ŝŝevâb. veḥasünet mürtefeḳâ.

31. İşte onlara, altlarından ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak!

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar öyle kimselerdir ki · لَهُمْ kendileri için vardır · جَنَّـٰتُ cennetleri · عَدْنٍۢ Adn · تَجْرِى akar · مِن altlarından · تَحْتِهِمُ · ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar · يُحَلَّوْنَ bezenirler · فِيهَا orada · مِنْ bileziklerle · أَسَاوِرَ · مِن altından · ذَهَبٍۢ · وَيَلْبَسُونَ ve giyerler · ثِيَابًا giysiler · خُضْرًۭا yeşil · مِّن ince ipekten · سُندُسٍۢ · وَإِسْتَبْرَقٍۢ ve kalın ipekten · مُّتَّكِـِٔينَ yaslanırlar · فِيهَا orada · عَلَى üzerine · ٱلْأَرَآئِكِ ۚ koltuklar · نِعْمَ ne güzel · ٱلثَّوَابُ sevap · وَحَسُنَتْ ve ne güzel · مُرْتَفَقًۭا ağırlanma

۞وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلࣰ ا رَّجُلَيۡنِ جَعَلۡنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيۡنِ مِنۡ أَعۡنَٰبࣲ وَحَفَفۡنَٰهُمَا بِنَخۡلࣲ وَجَعَلۡنَا بَيۡنَهُمَا زَرۡعࣰ ا ﴿32﴾

vaḍrib lehüm meŝeler racüleyni ce`alnâ lieḥadihimâ cenneteyni min a`nâbiv veḥafefnâhümâ binaḫliv vece`alnâ beynehümâ zer`â.

32. Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekin bitirmiştik.

Kelime meali

۞ وَٱضْرِبْ ve anlat · لَهُم onlara · مَّثَلًۭا misal olarak · رَّجُلَيْنِ şu iki adamı (ki) · جَعَلْنَا vermiştik · لِأَحَدِهِمَا ikisinden birine · جَنَّتَيْنِ iki bağ · مِنْ üzüm · أَعْنَـٰبٍۢ · وَحَفَفْنَـٰهُمَا ve onların etrafını çevirmiştik · بِنَخْلٍۢ hurmalarla · وَجَعَلْنَا ve bitirmiştik · بَيْنَهُمَا ortalarında da · زَرْعًۭا ekin

كِلۡتَا ٱلۡجَنَّتَيۡنِ ءَاتَتۡ أُكُلَهَا وَلَمۡ تَظۡلِم مِّنۡهُ شَيۡـࣰٔ اۚ وَفَجَّرۡنَا خِلَٰلَهُمَا نَهَرࣰ ا ﴿33﴾

kilte-lcenneteyni âtet ükülehâ velem tażlim minhü şey'ev vefeccernâ ḫilâlehümâ neherâ.

33. Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık.

Kelime meali

كِلْتَا her iki · ٱلْجَنَّتَيْنِ bağ (da) · ءَاتَتْ vermişti · أُكُلَهَا yemişini · وَلَمْ ve · تَظْلِم eksik etmemişti · مِّنْهُ ondan · شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şey · وَفَجَّرْنَا ve akıtmıştık · خِلَـٰلَهُمَا aralarından · نَهَرًۭا bir ırmak

وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرࣱ فَقَالَ لِصَٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَا۠ أَكۡثَرُ مِنكَ مَالࣰ ا وَأَعَزُّ نَفَرࣰ ا ﴿34﴾

vekâne lehû ŝemer. feḳâle liṣâḥibihî vehüve yüḥâviruhû ene ekŝeru minke mâlev vee`azzü neferâ.

34. Böylece adamın bol ürünü oluyordu. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: “Benim malım seninkinden daha çok; insan sayısı olarak da daha güçlüyüm.”

Kelime meali

وَكَانَ ve vardı · لَهُۥ O(adam)ın · ثَمَرٌۭ ürünü · فَقَالَ dedi ki · لِصَـٰحِبِهِۦ arkadaşı · وَهُوَ ve o · يُحَاوِرُهُۥٓ konuşurken · أَنَا۠ ben · أَكْثَرُ zenginim · مِنكَ senden · مَالًۭا malca · وَأَعَزُّ ve güçlüyüm · نَفَرًۭا adamca da

وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمࣱ لِّنَفۡسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَٰذِهِۦٓ أَبَدࣰ ا ﴿35﴾

vedeḫale cennetehû vehüve żâlimül linefsih. ḳâle mâ eżunnü en tebîde hâẕihî ebedâ.

35. Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi ve şöyle dedi: “Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam.

Kelime meali

وَدَخَلَ ve girdi · جَنَّتَهُۥ bağına · وَهُوَ o · ظَالِمٌۭ zulmederek · لِّنَفْسِهِۦ kendisine · قَالَ dedi · مَآ hiç · أَظُنُّ sanmam · أَن yok olacağını · تَبِيدَ · هَـٰذِهِۦٓ bunun · أَبَدًۭا ebediyyen

وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةࣰ وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيۡرࣰ ا مِّنۡهَا مُنقَلَبࣰ ا ﴿36﴾

vemâ eżunnü-ssâ`ate ḳâimetev veleir rudittü ilâ rabbî leecidenne ḫayram minhâ münḳalebâ.

36. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbimin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum.”

Kelime meali

وَمَآ ve hiç · أَظُنُّ zannetmem · ٱلسَّاعَةَ kıyametin · قَآئِمَةًۭ kopacağını · وَلَئِن şayet · رُّدِدتُّ döndürülsem bile · إِلَىٰ Rabbime · رَبِّى · لَأَجِدَنَّ bulurum · خَيْرًۭا daha güzel · مِّنْهَا bundan · مُنقَلَبًۭا bir akıbet

قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرۡتَ بِٱلَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابࣲ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةࣲ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلࣰ ا ﴿37﴾

ḳâle lehû ṣâḥibühû vehüve yüḥâviruhû ekeferte billeẕî ḫaleḳake min türâbin ŝümme min nuṭfetin ŝümme sevvâke racülâ.

37. Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, “Yoksa sen” dedi, “Seni topraktan, sonra nutfeden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’a da mı inanmıyorsun?”

Kelime meali

قَالَ dedi ki · لَهُۥ ona · صَاحِبُهُۥ arkadaşı · وَهُوَ kendisiyle · يُحَاوِرُهُۥٓ konuşan · أَكَفَرْتَ inkar mı ediyorsun? · بِٱلَّذِى seni yaratanı · خَلَقَكَ · مِن topraktan · تُرَابٍۢ · ثُمَّ sonra · مِن nutfe (sperm)den · نُّطْفَةٍۢ · ثُمَّ sonra da · سَوَّىٰكَ seni biçimlendireni · رَجُلًۭا bir adam olarak

لَّٰكِنَّا۠ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّي وَلَآ أُشۡرِكُ بِرَبِّيٓ أَحَدࣰ ا ﴿38﴾

lâkinnâ hüve-llâhü rabbî velâ üşrikü birabbî eḥadâ.

38. Halbuki O Allah benim rabbimdir ve ben rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.

Kelime meali

لَّـٰكِنَّا۠ fakat · هُوَ O · ٱللَّهُ Allah · رَبِّى benim Rabbimdir · وَلَآ ve asla · أُشْرِكُ ben ortak koşmam · بِرَبِّىٓ Rabbime · أَحَدًۭا hiç kimseyi

وَلَوۡلَآ إِذۡ دَخَلۡتَ جَنَّتَكَ قُلۡتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ إِن تَرَنِ أَنَا۠ أَقَلَّ مِنكَ مَالࣰ ا وَوَلَدࣰ ا ﴿39﴾

velevlâ iẕ deḫalte cenneteke ḳulte mâ şâe-llâhü lâ ḳuvvete illâ billâh. in terani ene eḳalle minke mâlev veveledâ.

39–40. Keşke bağına girdiğinde, ‘Mâşallah! Güç yalnız Allah’ındır’ deseydin! Eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan, ben de rabbimin, senin bağından daha iyisini bana vereceğini umuyorum. Allah senin bağına gökten âfetler gönderir de bağ boş ve kaygan bir zemin haline gelebilir.

Kelime meali

وَلَوْلَآ gerekmez miydi? · إِذْ zaman · دَخَلْتَ girdiğin · جَنَّتَكَ bağına · قُلْتَ demen · مَا ne · شَآءَ dilerse · ٱللَّهُ Allah · لَا yoktur · قُوَّةَ kuvvet · إِلَّا başka · بِٱللَّهِ ۚ Allah'tan · إِن gerçi · تَرَنِ sen görüyorsun · أَنَا۠ beni · أَقَلَّ daha az · مِنكَ senden · مَالًۭا malca · وَوَلَدًۭا ve evlatça

فَعَسَىٰ رَبِّيٓ أَن يُؤۡتِيَنِ خَيۡرࣰ ا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرۡسِلَ عَلَيۡهَا حُسۡبَانࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصۡبِحَ صَعِيدࣰ ا زَلَقًا ﴿40﴾

fe`asâ rabbî ey yü'tiyeni ḫayram min cennetike veyürsile `aleyhâ ḥusbânem mine-ssemâi fetuṣbiḥa ṣa`îden zeleḳâ.

Kelime meali

فَعَسَىٰ umulur ki · رَبِّىٓ Rabbim · أَن bana verebilir · يُؤْتِيَنِ · خَيْرًۭا daha iyisini · مِّن senin bağından · جَنَّتِكَ · وَيُرْسِلَ ve gönderir · عَلَيْهَا onun üzerine · حُسْبَانًۭا yıldırımlar · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · فَتُصْبِحَ böylece kesilir · صَعِيدًۭا bağın · زَلَقًا kupkuru bir toprak

أَوۡ يُصۡبِحَ مَآؤُهَا غَوۡرࣰ ا فَلَن تَسۡتَطِيعَ لَهُۥ طَلَبࣰ ا ﴿41﴾

ev yuṣbiḥa mâühâ gavran felen testeṭî`a lehû ṭalebâ.

41. Yahut bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu aramaya bile gücün yetmez.”

Kelime meali

أَوْ yahut · يُصْبِحَ çekilir · مَآؤُهَا suyu · غَوْرًۭا dibe · فَلَن bir daha · تَسْتَطِيعَ gücün yetmez · لَهُۥ onu · طَلَبًۭا aramaya

وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصۡبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيۡهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَٰلَيۡتَنِي لَمۡ أُشۡرِكۡ بِرَبِّيٓ أَحَدࣰ ا ﴿42﴾

veüḥîṭa biŝemerihî feaṣbeḥa yüḳallibü keffeyhi `alâ mâ enfeḳa fîhâ vehiye ḫâviyetün `alâ `urûşihâ veyeḳûlü yâ leytenî lem üşrik birabbî eḥadâ.

42. Çok geçmeden adamın ürünleri (felâketlerle) kuşatıldı. Sahibi, çardakları yere çökmüş haldeki bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü çırpınmaya başladı. “Ah” diyordu, “Keşke ben rabbime hiçbir şeyi ortak koşmamış olsaydım!”

Kelime meali

وَأُحِيطَ derken yok edildi · بِثَمَرِهِۦ ürünü · فَأَصْبَحَ ve başladı · يُقَلِّبُ oğuşturmağa · كَفَّيْهِ ellerini · عَلَىٰ üzerine · مَآ şeyler · أَنفَقَ harcadıkları · فِيهَا ona · وَهِىَ ve o · خَاوِيَةٌ yıkılmıştı · عَلَىٰ üzerine · عُرُوشِهَا çardakları · وَيَقُولُ ve diyordu · يَـٰلَيْتَنِى ah keşke ben · لَمْ ortak koşmasaydım · أُشْرِكْ · بِرَبِّىٓ Rabbime · أَحَدًۭا kimseyi

وَلَمۡ تَكُن لَّهُۥ فِئَةࣱ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا ﴿43﴾

velem tekül lehû fietüy yenṣurûnehû min dûni-llâhi vemâ kâne münteṣirâ.

43. Ona Allah’tan başka yardım edecek yandaşları da yoktu; kendisi de (bu felâkete) engel olamadı.

Kelime meali

وَلَمْ ve · تَكُن olmadı · لَّهُۥ onun · فِئَةٌۭ bir topluluğu · يَنصُرُونَهُۥ kendisine yardım eden · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · وَمَا ve · كَانَ olmadı · مُنتَصِرًا kendisinine yardım edilen

هُنَالِكَ ٱلۡوَلَٰيَةُ لِلَّهِ ٱلۡحَقِّۚ هُوَ خَيۡرࣱ ثَوَابࣰ ا وَخَيۡرٌ عُقۡبࣰ ا ﴿44﴾

hünâlike-lvelâyetü lillâhi-lḥaḳḳ. hüve ḫayrun ŝevâbev veḫayrun `uḳbâ.

44. İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel âkıbeti veren yine O’dur.

Kelime meali

هُنَالِكَ işte o durumda · ٱلْوَلَـٰيَةُ velilik (koruyuculuk) · لِلَّهِ yalnız Allah'a mahsustur · ٱلْحَقِّ ۚ hak olan · هُوَ O'dur · خَيْرٌۭ en iyi olan · ثَوَابًۭا mükafatı · وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır · عُقْبًۭا akıbet

وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا كَمَآءٍ أَنزَلۡنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخۡتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلۡأَرۡضِ فَأَصۡبَحَ هَشِيمࣰ ا تَذۡرُوهُ ٱلرِّيَٰحُۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ مُّقۡتَدِرًا ﴿45﴾

vaḍrib lehüm meŝele-lḥayâti-ddünyâ kemâin enzelnâhü mine-ssemâi faḫteleṭa bihî nebâtü-l'arḍi feaṣbeḥa heşîmen teẕrûhü-rriyâḥ. vekâne-llâhü `alâ külli şey'im muḳtedirâ.

45. Onlara dünya hayatına dair şu örneği de ver: O gökten indirdiğimiz su gibidir; o su sayesinde yerdeki bitkiler gelişip birbirine karışır, sonra da bu bitkiler rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelir. Allah her şeye muktedirdir.

Kelime meali

وَٱضْرِبْ ve anlat · لَهُم onlara · مَّثَلَ misalini · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا dünya · كَمَآءٍ bir su · أَنزَلْنَـٰهُ indirdik · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · فَٱخْتَلَطَ karıştı · بِهِۦ onunla · نَبَاتُ bitkisi · ٱلْأَرْضِ yerin · فَأَصْبَحَ ve haline geliverdi · هَشِيمًۭا çöp kırıntıları · تَذْرُوهُ savurduğu · ٱلرِّيَـٰحُ ۗ rüzgarların · وَكَانَ ve · ٱللَّهُ Allah · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · مُّقْتَدِرًا kadirdir

ٱلۡمَالُ وَٱلۡبَنُونَ زِينَةُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَٱلۡبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيۡرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابࣰ ا وَخَيۡرٌ أَمَلࣰ ا ﴿46﴾

elmâlü velbenûne zînetü-lḥayâti-ddünyâ. velbâḳiyâtu-ṣṣâliḥâtü ḫayrun `inde rabbike ŝevâbev veḫayrun emelâ.

46. Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.

Kelime meali

ٱلْمَالُ mal · وَٱلْبَنُونَ ve oğullar · زِينَةُ süsüdür · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا ۖ dünya · وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ fakat kalıcı olan · ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ güzel işler ise · خَيْرٌ daha hayırlıdır · عِندَ katında · رَبِّكَ Rabbinin · ثَوَابًۭا sevapça · وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır · أَمَلًۭا umutça da

وَيَوۡمَ نُسَيِّرُ ٱلۡجِبَالَ وَتَرَى ٱلۡأَرۡضَ بَارِزَةࣰ وَحَشَرۡنَٰهُمۡ فَلَمۡ نُغَادِرۡ مِنۡهُمۡ أَحَدࣰ ا ﴿47﴾

veyevme nüseyyiru-lcibâle vetera-l'arḍa bârizetev veḥaşernâhüm felem nügâdir minhüm eḥadâ.

47. Bir gün dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü dümdüz göreceksin. Hiçbirini geride bırakmaksızın onları da mahşerde toplarız.

Kelime meali

وَيَوْمَ O gün · نُسَيِّرُ yürütürüz · ٱلْجِبَالَ dağları · وَتَرَى ve görürsün · ٱلْأَرْضَ yeri · بَارِزَةًۭ çırılçıplak · وَحَشَرْنَـٰهُمْ onları toplamışız · فَلَمْ ve · نُغَادِرْ bırakmamışızdır · مِنْهُمْ onlardan · أَحَدًۭا hiçbirini

وَعُرِضُواْ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفࣰّ ا لَّقَدۡ جِئۡتُمُونَا كَمَا خَلَقۡنَٰكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةِۭۚ بَلۡ زَعَمۡتُمۡ أَلَّن نَّجۡعَلَ لَكُم مَّوۡعِدࣰ ا ﴿48﴾

ve`uriḍû `alâ rabbike ṣaffâ. leḳad ci'tümûnâ kemâ ḫalaḳnâküm evvele merrah. bel za`amtüm ellen nec`ale leküm mev`idâ.

48. Artık hepsi sıra sıra rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır (onlara): “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız gibi (tek başınıza) bize geldiniz. Oysa size asla bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi sanmıştınız.”

Kelime meali

وَعُرِضُوا۟ ve hepsi sunulmuşlardır · عَلَىٰ senin Rabbine · رَبِّكَ · صَفًّۭا sıra sıra · لَّقَدْ andolsun · جِئْتُمُونَا bize geldiniz · كَمَا gibi · خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattığımız · أَوَّلَ ilk · مَرَّةٍۭ ۚ defa · بَلْ oysa · زَعَمْتُمْ siz sanmıştınız · أَلَّن tayin etmeyeceğimizi · نَّجْعَلَ · لَكُم size · مَّوْعِدًۭا bir vade

وَوُضِعَ ٱلۡكِتَٰبُ فَتَرَى ٱلۡمُجۡرِمِينَ مُشۡفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَٰوَيۡلَتَنَا مَالِ هَٰذَا ٱلۡكِتَٰبِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةࣰ وَلَا كَبِيرَةً إِلَّآ أَحۡصَىٰهَاۚ وَوَجَدُواْ مَا عَمِلُواْ حَاضِرࣰ اۗ وَلَا يَظۡلِمُ رَبُّكَ أَحَدࣰ ا ﴿49﴾

vevuḍi`a-lkitâbü fetere-lmücrimîne müşfiḳîne mimmâ fîhi veyeḳûlûne yâ veyletenâ mâ lihâẕe-lkitâbi lâ yügâdiru ṣagîratev velâ kebîraten illâ aḥṣâhâ. vevecedû mâ `amilû ḥâḍirâ. velâ yażlimü rabbüke eḥadâ.

49. Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuştur; suçluların, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış olarak, “Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

Kelime meali

وَوُضِعَ (ortaya) konulmuştur · ٱلْكِتَـٰبُ Kitap · فَتَرَى ve görürsün · ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların · مُشْفِقِينَ korkarak · مِمَّا onun içindekilerden · فِيهِ · وَيَقُولُونَ ve dediklerini · يَـٰوَيْلَتَنَا ey vah bize · مَالِ ne oluyor · هَـٰذَا bu · ٱلْكِتَـٰبِ Kitaba · لَا (hiçbir şey) · يُغَادِرُ bırakmıyor · صَغِيرَةًۭ (ne) küçük · وَلَا ne de · كَبِيرَةً büyük · إِلَّآ her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor · أَحْصَىٰهَا ۚ · وَوَجَدُوا۟ ve bulmuşlardır · مَا şeyleri · عَمِلُوا۟ yaptıkları · حَاضِرًۭا ۗ hazır · وَلَا ve · يَظْلِمُ zulmetmez · رَبُّكَ Rabbin · أَحَدًۭا kimseye

وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ كَانَ مِنَ ٱلۡجِنِّ فَفَسَقَ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِۦٓۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ وَذُرِّيَّتَهُۥٓ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِي وَهُمۡ لَكُمۡ عَدُوُّۢۚ بِئۡسَ لِلظَّٰلِمِينَ بَدَلࣰ ا ﴿50﴾

veiẕ ḳulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdeme fesecedû illâ iblîs. kâne mine-lcinni fefeseḳa `an emri rabbih. efetetteḫiẕûnehû veẕürriyyetehû evliyâe min dûnî vehüm leküm `adüvv. bi'se liżżâlimîne bedelâ.

50. Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik; İblîs’ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler adına bu ne kötü bir tercih!

Kelime meali

وَإِذْ ve hani · قُلْنَا demiştik · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · ٱسْجُدُوا۟ secde edin · لِـَٔادَمَ Adem'e · فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler · إِلَّآ hariç · إِبْلِيسَ İblis · كَانَ (O) idi · مِنَ cinlerden · ٱلْجِنِّ · فَفَسَقَ dışına çıktı · عَنْ buyruğunun · أَمْرِ · رَبِّهِۦٓ ۗ Rabbinin · أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ siz onu mu ediniyorsunuz? · وَذُرِّيَّتَهُۥٓ ve onun neslini · أَوْلِيَآءَ dostlar · مِن benden ayrı olarak · دُونِى · وَهُمْ oysa onlar · لَكُمْ sizin · عَدُوٌّۢ ۚ düşmanınızdır · بِئْسَ ne kötü · لِلظَّـٰلِمِينَ zalimler için · بَدَلًۭا bir değiştirmedir

۞مَّآ أَشۡهَدتُّهُمۡ خَلۡقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَلَا خَلۡقَ أَنفُسِهِمۡ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلۡمُضِلِّينَ عَضُدࣰ ا ﴿51﴾

mâ eşhettühüm ḫalḳa-ssemâvâti vel'arḍi velâ ḫalḳa enfüsihim. vemâ küntü mütteḫiẕe-lmüḍillîne `aḍudâ.

51. Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim.

Kelime meali

۞ مَّآ onları hazır bulundurmadım · أَشْهَدتُّهُمْ · خَلْقَ yaratılmasında · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَلَا ve ne de · خَلْقَ yaratılmasında · أَنفُسِهِمْ kendilerinin · وَمَا ve · كُنتُ değilim · مُتَّخِذَ edinmiş · ٱلْمُضِلِّينَ yoldan şaşırtanları · عَضُدًۭا yardımcı

وَيَوۡمَ يَقُولُ نَادُواْ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُمۡ فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ وَجَعَلۡنَا بَيۡنَهُم مَّوۡبِقࣰ ا ﴿52﴾

veyevme yeḳûlü nâdû şürakâiye-lleẕîne za`amtüm fede`avhüm felem yestecîbû lehüm vece`alnâ beynehüm mevbiḳâ.

52. Unutma ki bir gün Allah, “Benim ortaklarım olduğunu ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın!” buyuracak. Onları çağıracaklar fakat kendilerine cevap veremeyecekler; çünkü biz aralarına aşılamaz bir uçurum koyduk.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve o gün · يَقُولُ (Allah kafirlere) der ki' · نَادُوا۟ çağırın · شُرَكَآءِىَ benim ortaklarım · ٱلَّذِينَ şeyleri · زَعَمْتُمْ zannettiğiniz · فَدَعَوْهُمْ işte çağırdılar · فَلَمْ ama · يَسْتَجِيبُوا۟ cevap vermediler · لَهُمْ kendilerine · وَجَعَلْنَا ve biz koyduk · بَيْنَهُم onların aralarına · مَّوْبِقًۭا tehlikeli bir uçurum

وَرَءَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓاْ أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمۡ يَجِدُواْ عَنۡهَا مَصۡرِفࣰ ا ﴿53﴾

verae-lmücrimûne-nnâra feżannû ennehüm müvâḳi`ûhâ velem yecidû `anhâ maṣrifâ.

53. Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar; fakat ondan kurtuluş yolu bulamayacaklar.

Kelime meali

وَرَءَا ve gördüler · ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular · ٱلنَّارَ ateşi · فَظَنُّوٓا۟ artık iyice anladılar · أَنَّهُم kendilerinin · مُّوَاقِعُوهَا içine düşeceklerini · وَلَمْ fakat · يَجِدُوا۟ bulamadılar · عَنْهَا ondan · مَصْرِفًۭا kaçacak bir yer

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلࣲۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ أَكۡثَرَ شَيۡءࣲ جَدَلࣰ ا ﴿54﴾

veleḳad ṣarrafnâ fî hâẕe-lḳur'âni linnâsi min külli meŝel. vekâne-l'insânü ekŝera şey'in cedelâ.

54. Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali vermişizdir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık · فِى bu · هَـٰذَا · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da · لِلنَّاسِ insanlara · مِن her çeşit · كُلِّ · مَثَلٍۢ ۚ misali · وَكَانَ ama · ٱلْإِنسَـٰنُ insan · أَكْثَرَ daha çok · شَىْءٍۢ her şeyden · جَدَلًۭا tartışmacıdır

وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰ وَيَسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّهُمۡ إِلَّآ أَن تَأۡتِيَهُمۡ سُنَّةُ ٱلۡأَوَّلِينَ أَوۡ يَأۡتِيَهُمُ ٱلۡعَذَابُ قُبُلࣰ ا ﴿55﴾

vemâ mene`a-nnâse ey yü'minû iẕ câehümü-lhüdâ veyestagfirû rabbehüm illâ en te'tiyehüm sünnetü-l'evvelîne ev ye'tiyehümü-l`aẕâbü ḳubülâ.

55. Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir.

Kelime meali

وَمَا şey · مَنَعَ alıkoyan · ٱلنَّاسَ insanları · أَن inanmaktan · يُؤْمِنُوٓا۟ · إِذْ zaman · جَآءَهُمُ kendilerine geldiği · ٱلْهُدَىٰ hidayet · وَيَسْتَغْفِرُوا۟ ve istiğfar etmekten · رَبَّهُمْ Rablerine · إِلَّآ ancak · أَن kendilerine de gelmesidir · تَأْتِيَهُمْ · سُنَّةُ yasasının · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin · أَوْ yahut · يَأْتِيَهُمُ karşılarına gelmesidir · ٱلْعَذَابُ azabın · قُبُلًۭا açıkça

وَمَا نُرۡسِلُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَۚ وَيُجَٰدِلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِٱلۡبَٰطِلِ لِيُدۡحِضُواْ بِهِ ٱلۡحَقَّۖ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِي وَمَآ أُنذِرُواْ هُزُوࣰ ا ﴿56﴾

vemâ nürsilü-lmürselîne illâ mübeşşirîne vemünẕirîn. veyücâdilü-lleẕîne keferû bilbâṭili liyüdḥiḍû bihi-lḥaḳḳa vetteḫaẕû âyâtî vemâ ünẕirû hüzüvâ.

56. Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır.

Kelime meali

وَمَا ve · نُرْسِلُ biz göndermeyiz · ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri · إِلَّا (olması) dışında · مُبَشِّرِينَ müjdeleyiciler · وَمُنذِرِينَ ۚ ve uyarıcılar · وَيُجَـٰدِلُ ve mücadele ediyorlar · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · بِٱلْبَـٰطِلِ batılla · لِيُدْحِضُوا۟ gidermek için · بِهِ onunla · ٱلْحَقَّ ۖ hakkı · وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edindiler · ءَايَـٰتِى ayetlerimi · وَمَآ ve şeyleri · أُنذِرُوا۟ uyarıldıkları · هُزُوًۭا alay konusu

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعۡرَضَ عَنۡهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتۡ يَدَاهُۚ إِنَّا جَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣰ اۖ وَإِن تَدۡعُهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ فَلَن يَهۡتَدُوٓاْ إِذًا أَبَدࣰ ا ﴿57﴾

vemen ażlemü mimmen ẕükkira biâyâti rabbihî fea`raḍa `anhâ venesiye mâ ḳaddemet yedâh. innâ ce`alnâ `alâ ḳulûbihim ekinneten ey yefḳahûhü vefî âẕânihim vaḳrâ. vein ted`uhüm ile-lhüdâ feley yehtedû iẕen ebedâ.

57. Kendisine rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır? Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyecekler.

Kelime meali

وَمَنْ kim olabilir? · أَظْلَمُ daha zalim · مِمَّن kimseden · ذُكِّرَ hatırlatılan · بِـَٔايَـٰتِ ayetleri · رَبِّهِۦ Rabbinin · فَأَعْرَضَ fakat yüz çeviren · عَنْهَا onlardan · وَنَسِىَ ve unutandan · مَا şeyi · قَدَّمَتْ öne sürdüğü · يَدَاهُ ۚ ellerinin · إِنَّا gerçekten biz · جَعَلْنَا koyduk · عَلَىٰ üzerine · قُلُوبِهِمْ onların kalbleri · أَكِنَّةً engel olan örtüler · أَن onu anlamalarına · يَفْقَهُوهُ · وَفِىٓ ve içine · ءَاذَانِهِمْ kulaklarının · وَقْرًۭا ۖ ağırlıklar · وَإِن eğer · تَدْعُهُمْ onları çağırsan da · إِلَى doğru yola · ٱلْهُدَىٰ · فَلَن asla · يَهْتَدُوٓا۟ doğru yola gelmezler · إِذًا o halde · أَبَدًۭا asla

وَرَبُّكَ ٱلۡغَفُورُ ذُو ٱلرَّحۡمَةِۖ لَوۡ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُواْ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلۡعَذَابَۚ بَل لَّهُم مَّوۡعِدࣱ لَّن يَجِدُواْ مِن دُونِهِۦ مَوۡئِلࣰ ا ﴿58﴾

verabbüke-lgafûru ẕü-rraḥmeh. lev yüâḫiẕühüm bimâ kesebû le`accele lehümü-l`aẕâb. bel lehüm mev`idül ley yecidû min dûnihî mev'ilâ.

58. Senin rabbin hep bağışlayıcıdır ve merhamet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) cezalandıracak olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan öte kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır.

Kelime meali

وَرَبُّكَ ve Rabbin · ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır · ذُو sahibidir · ٱلرَّحْمَةِ ۖ rahmet · لَوْ eğer · يُؤَاخِذُهُم onları hemen cezalandırsaydı · بِمَا yaptıklariyle · كَسَبُوا۟ · لَعَجَّلَ çabuklaştırırdı · لَهُمُ onların · ٱلْعَذَابَ ۚ azabını · بَل fakat · لَّهُم onlar için vardır · مَّوْعِدٌۭ va'dedilen bir zaman · لَّن asla · يَجِدُوا۟ bulamayacaklardır · مِن ondan başka · دُونِهِۦ · مَوْئِلًۭا sığınacak bir yer

وَتِلۡكَ ٱلۡقُرَىٰٓ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَعَلۡنَا لِمَهۡلِكِهِم مَّوۡعِدࣰ ا ﴿59﴾

vetilke-lḳurâ ehleknâhüm lemmâ żalemû vece`alnâ limehlikihim mev`idâ.

59. İşte o beldeler (ahalisi), zulme sapınca onları helâk ettik; helâk etmek için de belli bir süre belirlemiştik.

Kelime meali

وَتِلْكَ ve işte · ٱلْقُرَىٰٓ (şu) kentleri · أَهْلَكْنَـٰهُمْ helak ettik · لَمَّا zulmetmeğe başlayınca · ظَلَمُوا۟ · وَجَعَلْنَا ve belirledik; · لِمَهْلِكِهِم onları helak etmek için · مَّوْعِدًۭا bir süre

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ لَآ أَبۡرَحُ حَتَّىٰٓ أَبۡلُغَ مَجۡمَعَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ أَوۡ أَمۡضِيَ حُقُبࣰ ا ﴿60﴾

veiẕ ḳâle mûsâ lifetâhü lâ ebraḥu ḥattâ eblüga mecme`a-lbaḥrayni ev emḍiye ḥuḳubâ.

60. Bir vakit Mûsâ genç adamına, “Ta iki denizin birleştiği yere varmadıkça yahut (bu yolda) senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim” demişti.

Kelime meali

وَإِذْ ve hani · قَالَ demişti ki · مُوسَىٰ Musa · لِفَتَىٰهُ uşağına · لَآ durmayacağım · أَبْرَحُ · حَتَّىٰٓ kadar · أَبْلُغَ varıncaya · مَجْمَعَ birleştiği yere · ٱلْبَحْرَيْنِ iki denizin · أَوْ veya · أَمْضِىَ yürüyeceğim · حُقُبًۭا uzun bir zaman

فَلَمَّا بَلَغَا مَجۡمَعَ بَيۡنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِي ٱلۡبَحۡرِ سَرَبࣰ ا ﴿61﴾

felemmâ belegâ mecme`a beynihimâ nesiyâ ḥûtehümâ fetteḫaẕe sebîlehû fi-lbaḥri serabâ.

61. Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını (yoklamayı) unuttular. Balık denizde yolunu tutup gitmişti.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · بَلَغَا varınca · مَجْمَعَ birleştiği yere · بَيْنِهِمَا iki (denizin) arasının · نَسِيَا unuttular · حُوتَهُمَا balıklarını · فَٱتَّخَذَ (balık) tuttu · سَبِيلَهُۥ yolunu · فِى denizde · ٱلْبَحْرِ · سَرَبًۭا sıyrılıp

فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَىٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدۡ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَٰذَا نَصَبࣰ ا ﴿62﴾

felemmâ câvezâ ḳâle lifetâhü âtinâ gadâenâ. leḳad leḳînâ min seferinâ hâẕâ neṣabâ.

62. Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ genç adama, “Yiyeceğimizi getir. Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük” dedi.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَاوَزَا orayı geçip gittiklerinde · قَالَ (Musa) dedi · لِفَتَىٰهُ uşağına · ءَاتِنَا bize getir · غَدَآءَنَا kahvaltımızı · لَقَدْ andolsun ki · لَقِينَا çektik · مِن yolculuğumuzdan · سَفَرِنَا · هَـٰذَا şu · نَصَبًۭا yorgunluk

قَالَ أَرَءَيۡتَ إِذۡ أَوَيۡنَآ إِلَى ٱلصَّخۡرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ ٱلۡحُوتَ وَمَآ أَنسَىٰنِيهُ إِلَّا ٱلشَّيۡطَٰنُ أَنۡ أَذۡكُرَهُۥۚ وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِي ٱلۡبَحۡرِ عَجَبࣰ ا ﴿63﴾

ḳâle era'eyte iẕ eveynâ ile-ṣṣaḫrati feinnî nesîtü-lḥût. vemâ ensânîhü ille-şşeyṭânü en eẕkürah. vetteḫaẕe sebîlehû fi-lbaḥr. `acebâ.

63. Genç, “Gördün mü, dedi, o kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unuttum! Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir.” Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.

Kelime meali

قَالَ (Uşağı) dedi · أَرَءَيْتَ gördün mü? · إِذْ vakit · أَوَيْنَآ sığındığımız · إِلَى kayaya · ٱلصَّخْرَةِ · فَإِنِّى gerçekten ben · نَسِيتُ unuttum · ٱلْحُوتَ balığı · وَمَآ fakat · أَنسَىٰنِيهُ bana unutturmadı · إِلَّا başkası · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytandan · أَنْ onu söylememi · أَذْكُرَهُۥ ۚ · وَٱتَّخَذَ ve tuttu · سَبِيلَهُۥ yolunu · فِى içinde · ٱلْبَحْرِ denizin · عَجَبًۭا şaşılacak biçimde

قَالَ ذَٰلِكَ مَا كُنَّا نَبۡغِۚ فَٱرۡتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصࣰ ا ﴿64﴾

ḳâle ẕâlike mâ künnâ nebgi. ferteddâ `alâ âŝârihimâ ḳaṣaṣâ.

64. Mûsâ, “İşte aradığımız bu idi” dedi. Hemen izleri üzerine geri döndüler.

Kelime meali

قَالَ (Musa) dedi · ذَٰلِكَ işte · مَا şey · كُنَّا aradığımız · نَبْغِ ۚ · فَٱرْتَدَّا geriye döndüler · عَلَىٰٓ üzerini · ءَاثَارِهِمَا izleri · قَصَصًۭا ta'kibederek

فَوَجَدَا عَبۡدࣰ ا مِّنۡ عِبَادِنَآ ءَاتَيۡنَٰهُ رَحۡمَةࣰ مِّنۡ عِندِنَا وَعَلَّمۡنَٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلۡمࣰ ا ﴿65﴾

fevecedâ `abdem min `ibâdinâ âteynâhü raḥmetem min `indinâ ve`allemnâhü mil ledünnâ `ilmâ.

65. Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.

Kelime meali

فَوَجَدَا ve buldular · عَبْدًۭا bir kul · مِّنْ kullarımızdan · عِبَادِنَآ · ءَاتَيْنَـٰهُ biz ona vermiştik · رَحْمَةًۭ bir rahmet · مِّنْ katımızdan · عِندِنَا · وَعَلَّمْنَـٰهُ ve ona öğretmiştik · مِن katımızdan · لَّدُنَّا · عِلْمًۭا bir ilim

قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰ هَلۡ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمۡتَ رُشۡدࣰ ا ﴿66﴾

ḳâle lehû mûsâ hel ettebi`uke `alâ en tü`allimeni mimmâ `ullimte ruşdâ.

66. Mûsâ ona, “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · لَهُۥ ona · مُوسَىٰ Musa · هَلْ sana tabi olabilir miyim? · أَتَّبِعُكَ · عَلَىٰٓ üzere · أَن bana da öğretmen için · تُعَلِّمَنِ · مِمَّا şeyden · عُلِّمْتَ sana öğretilen · رُشْدًۭا bir bilgi

قَالَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا ﴿67﴾

ḳâle inneke len testeṭî`a me`iye ṣabrâ.

67–68. O kul, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · إِنَّكَ sen · لَن asla · تَسْتَطِيعَ dayanamazsın · مَعِىَ benimle beraber bulunmaya · صَبْرًۭا sabırla

وَكَيۡفَ تَصۡبِرُ عَلَىٰ مَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ خُبۡرࣰ ا ﴿68﴾

vekeyfe taṣbiru `alâ mâ lem tüḥiṭ bihî ḫubrâ.

Kelime meali

وَكَيْفَ ve nasıl? · تَصْبِرُ dayanabilirsin · عَلَىٰ bir şeye · مَا · لَمْ kavrayamadığın · تُحِطْ · بِهِۦ onu · خُبْرًۭا haberdar edilerek

قَالَ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ صَابِرࣰ ا وَلَآ أَعۡصِي لَكَ أَمۡرࣰ ا ﴿69﴾

ḳâle setecidünî in şâe-llâhü ṣâbirav velâ a`ṣî leke emrâ.

69. Mûsâ, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi · سَتَجِدُنِىٓ beni bulursun · إِن eğer · شَآءَ dilerse · ٱللَّهُ Allah · صَابِرًۭا sabredici · وَلَآ ve · أَعْصِى karşı gelmem · لَكَ senin · أَمْرًۭا emrine

قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعۡتَنِي فَلَا تَسۡـَٔلۡنِي عَن شَيۡءٍ حَتَّىٰٓ أُحۡدِثَ لَكَ مِنۡهُ ذِكۡرࣰ ا ﴿70﴾

ḳâle feini-tteba`tenî felâ tes'elnî `an şey'in ḥattâ uḥdiŝe leke minhü ẕikrâ.

70. O da, “Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” diye tembih etti.

Kelime meali

قَالَ dedi · فَإِنِ eğer · ٱتَّبَعْتَنِى bana tabi olursan · فَلَا bana soru sorma · تَسْـَٔلْنِى · عَن hiçbir şey · شَىْءٍ · حَتَّىٰٓ kadar · أُحْدِثَ ben anlatıncaya · لَكَ sana · مِنْهُ onu · ذِكْرًۭا bir hatırlatma

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِي ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَاۖ قَالَ أَخَرَقۡتَهَا لِتُغۡرِقَ أَهۡلَهَا لَقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـًٔا إِمۡرࣰ ا ﴿71﴾

fenṭaleḳâ. ḥattâ iẕâ rakibâ fi-ssefîneti ḫaraḳahâ. ḳâle eḫaraḳtehâ litugriḳa ehlehâ. leḳad ci'te şey'en imrâ.

71. Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

Kelime meali

فَٱنطَلَقَا sonra yürüdüler · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · رَكِبَا bindikleri · فِى gemiye · ٱلسَّفِينَةِ · خَرَقَهَا ۖ onu deliverdi · قَالَ dedi · أَخَرَقْتَهَا mi onu deldin? · لِتُغْرِقَ boğmak için · أَهْلَهَا halkını · لَقَدْ gerçekten · جِئْتَ sen yaptın · شَيْـًٔا bir iş · إِمْرًۭا çok tehlikeli

قَالَ أَلَمۡ أَقُلۡ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا ﴿72﴾

ḳâle elem eḳul inneke len testeṭî`a me`iye ṣabrâ.

72. Kul, “Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi · أَلَمْ demedim mi? · أَقُلْ · إِنَّكَ gerçekten sen · لَن dayanamazsın · تَسْتَطِيعَ · مَعِىَ benimle beraber bulunmaya · صَبْرًۭا sabırla

قَالَ لَا تُؤَاخِذۡنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرۡهِقۡنِي مِنۡ أَمۡرِي عُسۡرࣰ ا ﴿73﴾

ḳâle lâ tüâḫiẕnî bimâ nesîtü velâ türhiḳnî min emrî `usrâ.

73. Mûsâ, “Unuttuğum şeyden dolayı beni paylama ve işimi çıkmaza sokma!” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi · لَا beni kınama · تُؤَاخِذْنِى · بِمَا şeyden ötürü · نَسِيتُ unuttuğum · وَلَا ve · تُرْهِقْنِى bana çıkarma · مِنْ dolayı · أَمْرِى bu işimden · عُسْرًۭا bir güçlük

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَٰمࣰ ا فَقَتَلَهُۥ قَالَ أَقَتَلۡتَ نَفۡسࣰ ا زَكِيَّةَۢ بِغَيۡرِ نَفۡسࣲ لَّقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـࣰٔ ا نُّكۡرࣰ ا ﴿74﴾

fenṭaleḳâ. ḥattâ iẕâ leḳiyâ gulâmen feḳatelehû ḳâle eḳatelte nefsen zekiyyetem bigayri nefs. leḳad ci'te şey'en nükrâ.

74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir gence rastladıklarında, o kul hemen onu öldürdü. Mûsâ dedi ki: “Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!”

Kelime meali

فَٱنطَلَقَا yine yürüdüler · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا rastladılar · لَقِيَا · غُلَـٰمًۭا bir çocuğa · فَقَتَلَهُۥ hemen onu öldürdü · قَالَ (Musa) dedi ki · أَقَتَلْتَ mı katlettin? · نَفْسًۭا bir canı · زَكِيَّةًۢ tertemiz · بِغَيْرِ karşılığı olmadan · نَفْسٍۢ bir can · لَّقَدْ doğrusu · جِئْتَ sen yaptın · شَيْـًۭٔا bir iş · نُّكْرًۭا çirkin

۞قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا ﴿75﴾

ḳâle elem eḳul leke inneke len testeṭî`a me`iye ṣabrâ.

75. O kul, “Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim? dedi.

Kelime meali

۞ قَالَ dedi · أَلَمْ dememiş miydim? · أَقُل · لَّكَ sana · إِنَّكَ sen · لَن dayanamazsın · تَسْتَطِيعَ · مَعِىَ benimle beraber bulunmaya · صَبْرًۭا sabırla

قَالَ إِن سَأَلۡتُكَ عَن شَيۡءِۭ بَعۡدَهَا فَلَا تُصَٰحِبۡنِيۖ قَدۡ بَلَغۡتَ مِن لَّدُنِّي عُذۡرࣰ ا ﴿76﴾

ḳâle in seeltüke `an şey'im ba`dehâ felâ tüṣâḥibnî. ḳad belagte mil ledünnî `uẕrâ.

76. Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde hakikaten benden yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · إِن eğer · سَأَلْتُكَ sana sorarsam · عَن bir şey · شَىْءٍۭ · بَعْدَهَا bundan sonra · فَلَا artık olma · تُصَـٰحِبْنِى ۖ bana arkadaş · قَدْ elbette · بَلَغْتَ sana ulaşmıştır · مِن benim tarafımdan · لَّدُنِّى · عُذْرًۭا bir özür

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهۡلَ قَرۡيَةٍ ٱسۡتَطۡعَمَآ أَهۡلَهَا فَأَبَوۡاْ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارࣰ ا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُۥۖ قَالَ لَوۡ شِئۡتَ لَتَّخَذۡتَ عَلَيۡهِ أَجۡرࣰ ا ﴿77﴾

fenṭaleḳâ. ḥattâ iẕâ eteyâ ehle ḳaryetin-staṭ`amâ ehlehâ feebev ey yüḍayyifûhümâ fevecedâ fîhâ cidâray yürîdü ey yenḳaḍḍa feeḳâmeh. ḳâle lev şi'te letteḫaẕte `aleyhi ecrâ.

77. Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Mûsâ, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi.

Kelime meali

فَٱنطَلَقَا yine yürüdüler · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَآ vardıklarında · أَتَيَآ · أَهْلَ halkına · قَرْيَةٍ bir kent · ٱسْتَطْعَمَآ yemek istediler · أَهْلَهَا oranın halkından · فَأَبَوْا۟ fakat kaçındılar · أَن onları konuklamaktan · يُضَيِّفُوهُمَا · فَوَجَدَا derken buldular · فِيهَا orada · جِدَارًۭا bir duvar · يُرِيدُ yüz tutan · أَن yıkılmağa · يَنقَضَّ · فَأَقَامَهُۥ ۖ hemen onu doğrulttu · قَالَ (Musa) dedi ki · لَوْ eğer · شِئْتَ isteseydin · لَتَّخَذْتَ alırdın · عَلَيْهِ buna karşılık · أَجْرًۭا bir ücret

قَالَ هَٰذَا فِرَاقُ بَيۡنِي وَبَيۡنِكَۚ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأۡوِيلِ مَا لَمۡ تَسۡتَطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرًا ﴿78﴾

ḳâle hâẕâ firâḳu beynî vebeynik. seünebbiüke bite'vîli mâ lem testeṭi` `aleyhi ṣabrâ.

78. O cevap verdi: “İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim” dedi.

Kelime meali

قَالَ dedi · هَـٰذَا işte bu · فِرَاقُ ayrılmasıdır · بَيْنِى benimle · وَبَيْنِكَ ۚ senin arasının · سَأُنَبِّئُكَ sana haber vereceğim · بِتَأْوِيلِ içyüzünü · مَا şeylerin · لَمْ güç yetiremediğin · تَسْتَطِع · عَّلَيْهِ üzerine · صَبْرًا sabırla

أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتۡ لِمَسَٰكِينَ يَعۡمَلُونَ فِي ٱلۡبَحۡرِ فَأَرَدتُّ أَنۡ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكࣱ يَأۡخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصۡبࣰ ا ﴿79﴾

emme-ssefînetü fekânet limesâkîne ya`melûne fi-lbaḥri feerattü en e`îbehâ vekâne verâehüm meliküy ye'ḫuẕü külle sefînetin gaṣbâ.

79. “Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gaspetmekte olan bir kral vardı.

Kelime meali

أَمَّا O gemi · ٱلسَّفِينَةُ · فَكَانَتْ idi · لِمَسَـٰكِينَ yoksulların · يَعْمَلُونَ çalışan · فِى denizde · ٱلْبَحْرِ · فَأَرَدتُّ istedim · أَنْ ki · أَعِيبَهَا onu kusurlu yapmak · وَكَانَ çünkü vardı · وَرَآءَهُم onların ilerisinde · مَّلِكٌۭ bir kral · يَأْخُذُ alan · كُلَّ her · سَفِينَةٍ gemiyi · غَصْبًۭا zorla

وَأَمَّا ٱلۡغُلَٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤۡمِنَيۡنِ فَخَشِينَآ أَن يُرۡهِقَهُمَا طُغۡيَٰنࣰ ا وَكُفۡرࣰ ا ﴿80﴾

veemme-lgulâmü fekâne ebevâhü mü'mineyni feḫaşînâ ey yürhiḳahümâ ṭugyânev veküfrâ.

80. Gence gelince, onun anne babası mümin kimselerdi; gencin onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk.

Kelime meali

وَأَمَّا gelince · ٱلْغُلَـٰمُ çocuğa · فَكَانَ idi · أَبَوَاهُ onun anası babası · مُؤْمِنَيْنِ mü'min insanlar · فَخَشِينَآ korktuk · أَن onlara sarmasından · يُرْهِقَهُمَا · طُغْيَـٰنًۭا azgınlık · وَكُفْرًۭا ve küfür

فَأَرَدۡنَآ أَن يُبۡدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيۡرࣰ ا مِّنۡهُ زَكَوٰةࣰ وَأَقۡرَبَ رُحۡمࣰ ا ﴿81﴾

feeradnâ ey yübdilehümâ rabbühümâ ḫayram minhü zekâtev veaḳrabe ruḥmâ.

81. Böylece istedik ki, rableri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

Kelime meali

فَأَرَدْنَآ istedik ki · أَن onun yerine versin · يُبْدِلَهُمَا · رَبُّهُمَا Rableri · خَيْرًۭا daha hayırlısını · مِّنْهُ ondan · زَكَوٰةًۭ daha temiz · وَأَقْرَبَ ve daha yakınını · رُحْمًۭا merhamete

وَأَمَّا ٱلۡجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَٰمَيۡنِ يَتِيمَيۡنِ فِي ٱلۡمَدِينَةِ وَكَانَ تَحۡتَهُۥ كَنزࣱ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَٰلِحࣰ ا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبۡلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسۡتَخۡرِجَا كَنزَهُمَا رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۚ وَمَا فَعَلۡتُهُۥ عَنۡ أَمۡرِيۚ ذَٰلِكَ تَأۡوِيلُ مَا لَمۡ تَسۡطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرࣰ ا ﴿82﴾

veemme-lcidâru fekâne ligulâmeyni yetîmeyni fi-lmedîneti vekâne taḥtehû kenzül lehümâ vekâne ebûhümâ ṣâliḥâ. feerâde rabbüke ey yeblügâ eşüddehümâ veyestaḫricâ kenzehümâ. raḥmetem mir rabbik. vemâ fe`altühû `an emrî. ẕâlike te'vîlü mâ lem tesṭi` `aleyhi ṣabrâ.

82. Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir define vardı; babaları ise iyi bir adamdı. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.”

Kelime meali

وَأَمَّا ise · ٱلْجِدَارُ duvar · فَكَانَ idi · لِغُلَـٰمَيْنِ çocuğun · يَتِيمَيْنِ iki yetim · فِى şehirde · ٱلْمَدِينَةِ · وَكَانَ ve vardı · تَحْتَهُۥ altında · كَنزٌۭ bir hazine · لَّهُمَا onlara ait · وَكَانَ ve idi · أَبُوهُمَا babaları da · صَـٰلِحًۭا iyi bir kimse · فَأَرَادَ istedi ki · رَبُّكَ Rabbin · أَن onlar (büyüyüp) ersinler · يَبْلُغَآ · أَشُدَّهُمَا güçlü çağlarına · وَيَسْتَخْرِجَا ve çıkarsınlar · كَنزَهُمَا hazinelerini · رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ ۚ · وَمَا bunları yapmadım · فَعَلْتُهُۥ · عَنْ ben kendiliğimden · أَمْرِى ۚ · ذَٰلِكَ işte budur · تَأْوِيلُ içyüzü · مَا şeylerin · لَمْ senin güç yetiremediğin · تَسْطِع · عَّلَيْهِ hakkında · صَبْرًۭا sabırla

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَن ذِي ٱلۡقَرۡنَيۡنِۖ قُلۡ سَأَتۡلُواْ عَلَيۡكُم مِّنۡهُ ذِكۡرًا ﴿83﴾

veyes'elûneke `an ẕi-lḳarneyn. ḳul seetlû `aleyküm minhü ẕikrâ.

83. Sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size onunla ilgili bir parça okuyacağım.”

Kelime meali

وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyorlar · عَن Zu'l-Karneyn'den · ذِى · ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ Zu'l-Karneyn'den · قُلْ de ki · سَأَتْلُوا۟ okuyacağım · عَلَيْكُم size · مِّنْهُ ondan · ذِكْرًا bir hatıra

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُۥ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَءَاتَيۡنَٰهُ مِن كُلِّ شَيۡءࣲ سَبَبࣰ ا ﴿84﴾

innâ mekkennâ lehû fi-l'arḍi veâteynâhü min külli şey'in sebebâ.

84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir yol öğrettik.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · مَكَّنَّا güçlü kıldık · لَهُۥ onu · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona verdik · مِن her · كُلِّ · شَىْءٍۢ şeyden · سَبَبًۭا bir sebep

فَأَتۡبَعَ سَبَبًا ﴿85﴾

feetbe`a sebebâ.

85. O da bir yol tutup gitti.

Kelime meali

فَأَتْبَعَ o da tuttu · سَبَبًا bir yol

حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغۡرِبَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَغۡرُبُ فِي عَيۡنٍ حَمِئَةࣲ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوۡمࣰ اۖ قُلۡنَا يَٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيهِمۡ حُسۡنࣰ ا ﴿86﴾

ḥattâ iẕâ belega magribe-şşemsi vecedehâ tagrubü fî `aynin ḥamietiv vevecede `indehâ ḳavmâ. ḳulnâ yâ ẕe-lḳarneyni immâ en tü`aẕẕibe veimmâ en tetteḫiẕe fîhim ḥusnâ.

86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” dedik.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا ne zaman ki · بَلَغَ ulaştı · مَغْرِبَ battığı yere · ٱلشَّمْسِ güneşin · وَجَدَهَا ve onu buldu · تَغْرُبُ batarken · فِى bir gözede · عَيْنٍ · حَمِئَةٍۢ kara balçıklı · وَوَجَدَ ve buldu · عِندَهَا onun yanında da · قَوْمًۭا ۗ bir kavim · قُلْنَا dedik ki · يَـٰذَا Ey · ٱلْقَرْنَيْنِ Zu'l-Karneyn · إِمَّآ ya · أَن azâb edersin · تُعَذِّبَ · وَإِمَّآ veya · أَن davranırsın · تَتَّخِذَ · فِيهِمْ kendilerine · حُسْنًۭا güzel

قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوۡفَ نُعَذِّبُهُۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُۥ عَذَابࣰ ا نُّكۡرࣰ ا ﴿87﴾

ḳâle emmâ men żaleme fesevfe nü`aẕẕibühû ŝümme yüraddü ilâ rabbihî feyü`aẕẕibühû `aẕâben nükrâ.

87. O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, rabbine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · أَمَّا kim · مَن · ظَلَمَ haksızlık ederse · فَسَوْفَ ona azab edeceğiz · نُعَذِّبُهُۥ · ثُمَّ sonra · يُرَدُّ döndürülecektir · إِلَىٰ Rabbine · رَبِّهِۦ · فَيُعَذِّبُهُۥ O da ona azab edecektir · عَذَابًۭا bir azapla · نُّكْرًۭا görülmemiş

وَأَمَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلۡحُسۡنَىٰۖ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنۡ أَمۡرِنَا يُسۡرࣰ ا ﴿88﴾

veemmâ men âmene ve`amile ṣâliḥan felehû cezâen-lḥusnâ. veseneḳûlü lehû min emrinâ yüsrâ.

88. İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız.”

Kelime meali

وَأَمَّا ise · مَنْ kimseye · ءَامَنَ inanan · وَعَمِلَ ve yapan · صَـٰلِحًۭا iyi işler · فَلَهُۥ ona vardır · جَزَآءً mükafat · ٱلْحُسْنَىٰ ۖ en güzel · وَسَنَقُولُ ve söyleyeceğiz · لَهُۥ ona · مِنْ buyruğumuzdan · أَمْرِنَا · يُسْرًۭا kolay olanı

ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا ﴿89﴾

ŝümme etbe`a sebebâ.

89. Sonra yine bir yol tutup gitti.

Kelime meali

ثُمَّ sonra yine · أَتْبَعَ tuttu · سَبَبًا bir yol

حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطۡلِعَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَطۡلُعُ عَلَىٰ قَوۡمࣲ لَّمۡ نَجۡعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتۡرࣰ ا ﴿90﴾

ḥattâ iẕâ belega maṭli`a-şşemsi vecedehâ taṭlü`u `alâ ḳavmil lem nec`al lehüm min dûnihâ sitrâ.

90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا ne zaman ki · بَلَغَ ulaştı · مَطْلِعَ doğduğu yere · ٱلشَّمْسِ güneşin · وَجَدَهَا ve onu buldu · تَطْلُعُ doğarken · عَلَىٰ üzerine · قَوْمٍۢ bir kavmin · لَّمْ yapmadığımız · نَجْعَل · لَّهُم kendilerine · مِّن ona (güneşe) karşı · دُونِهَا · سِتْرًۭا bir siper

كَذَٰلِكَۖ وَقَدۡ أَحَطۡنَا بِمَا لَدَيۡهِ خُبۡرࣰ ا ﴿91﴾

keẕâlik. veḳad eḥaṭnâ bimâ ledeyhi ḫubrâ.

91. İşte böyle oldu! Biz onunla ilgili her şeyi ayrıntısıyla biliyorduk.

Kelime meali

كَذَٰلِكَ işte böyle · وَقَدْ ve muhakkak · أَحَطْنَا biliyorduk · بِمَا onun yanındakini · لَدَيْهِ · خُبْرًۭا ilmimizle

ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا ﴿92﴾

ŝümme etbe`a sebebâ.

92. Sonra yine bir yol tuttu.

Kelime meali

ثُمَّ sonra yine · أَتْبَعَ tuttu · سَبَبًا bir yol

حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيۡنَ ٱلسَّدَّيۡنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوۡمࣰ ا لَّا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ قَوۡلࣰ ا ﴿93﴾

ḥattâ iẕâ belegae beyne-sseddeyni vecede min dûnihimâ ḳavmel lâ yekâdûne yefḳahûne ḳavlâ.

93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا ne zaman ki · بَلَغَ ulaştı · بَيْنَ arasına · ٱلسَّدَّيْنِ iki sed · وَجَدَ buldu · مِن onların dışında · دُونِهِمَا · قَوْمًۭا bir kavim · لَّا neredeyse · يَكَادُونَ · يَفْقَهُونَ hiç anlamayan · قَوْلًۭا söz

قَالُواْ يَٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِنَّ يَأۡجُوجَ وَمَأۡجُوجَ مُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَهَلۡ نَجۡعَلُ لَكَ خَرۡجًا عَلَىٰٓ أَن تَجۡعَلَ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَهُمۡ سَدࣰّ ا ﴿94﴾

ḳâlû yâ ẕe-lḳarneyni inne ye'cûce veme'cûce müfsidûne fi-l'arḍi fehel nec`alü leke ḫarcen `alâ en tec`ale beynenâ vebeynehüm seddâ.

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel ödesek kabul eder misin?”

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler ki · يَـٰذَا · ٱلْقَرْنَيْنِ Karneyn · إِنَّ şüphesiz · يَأْجُوجَ Ye'cuc · وَمَأْجُوجَ ve Me'cuc · مُفْسِدُونَ bozgunculuk yapıyorlar · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَهَلْ mi? · نَجْعَلُ verelim · لَكَ sana · خَرْجًا bir vergi · عَلَىٰٓ için · أَن yapman · تَجْعَلَ · بَيْنَنَا bizimle · وَبَيْنَهُمْ onların arasına · سَدًّۭا bir sed

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيۡرࣱ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجۡعَلۡ بَيۡنَكُمۡ وَبَيۡنَهُمۡ رَدۡمًا ﴿95﴾

ḳâle mâ mekkennî fîhi rabbî ḫayrun fee`înûnî biḳuvvetin ec`al beyneküm vebeynehüm radmâ.

95. Zülkarneyn şöyle cevap verdi: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.

Kelime meali

قَالَ dedi ki · مَا beni bulundurduğu imkanlar · مَكَّنِّى · فِيهِ içinde · رَبِّى Rabbimin · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · فَأَعِينُونِى siz bana yardım edin de · بِقُوَّةٍ güçle · أَجْعَلْ yapayım · بَيْنَكُمْ sizinle · وَبَيْنَهُمْ onlar arasına · رَدْمًا sağlam bir engel

ءَاتُونِي زُبَرَ ٱلۡحَدِيدِۖ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيۡنَ ٱلصَّدَفَيۡنِ قَالَ ٱنفُخُواْۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُۥ نَارࣰ ا قَالَ ءَاتُونِيٓ أُفۡرِغۡ عَلَيۡهِ قِطۡرࣰ ا ﴿96﴾

âtûnî zübera-lḥadîd. ḥattâ iẕâ sâvâ beyne-ṣṣadefeyni ḳâle-nfüḫû. ḥattâ iẕâ ce`alehû nâran ḳâle âtûnî üfrig `aleyhi ḳiṭrâ.

96. Bana, demir kütleleri getirin.” Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince, “Ateşi körükleyin!” dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi.

Kelime meali

ءَاتُونِى bana getirin · زُبَرَ kütleleri · ٱلْحَدِيدِ ۖ demir · حَتَّىٰٓ o kadar ki · إِذَا aynı seviyeye getirince · سَاوَىٰ · بَيْنَ arasını · ٱلصَّدَفَيْنِ iki dağın · قَالَ dedi · ٱنفُخُوا۟ ۖ üfleyin! · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا onu sokunca · جَعَلَهُۥ · نَارًۭا bir ateş haline · قَالَ dedi · ءَاتُونِىٓ getirin bana · أُفْرِغْ dökeyim · عَلَيْهِ üzerine · قِطْرًۭا erimiş katran

فَمَا ٱسۡطَٰعُوٓاْ أَن يَظۡهَرُوهُ وَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ لَهُۥ نَقۡبࣰ ا ﴿97﴾

feme-sṭâ`û ey yażherûhü veme-steṭâ`û lehû naḳbâ.

97. Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.

Kelime meali

فَمَا artık · ٱسْطَـٰعُوٓا۟ ne güçleri yetti · أَن onu aşmaya · يَظْهَرُوهُ · وَمَا ne de · ٱسْتَطَـٰعُوا۟ güçleri yetti · لَهُۥ onu · نَقْبًۭا delmeye

قَالَ هَٰذَا رَحۡمَةࣱ مِّن رَّبِّيۖ فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ رَبِّي جَعَلَهُۥ دَكَّآءَۖ وَكَانَ وَعۡدُ رَبِّي حَقࣰّ ا ﴿98﴾

ḳâle hâẕâ raḥmetüm mir rabbî. feiẕâ câe va`dü rabbî ce`alehû dekkâ'. vekâne va`dü rabbî ḥaḳḳâ.

98. Zülkarneyn, “Bu, rabbimden bir rahmettir. Fakat rabbimin vaadi gelince O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır” dedi.

Kelime meali

قَالَ (Zu'l-Karneyn) dedi ki · هَـٰذَا bu · رَحْمَةٌۭ bir rahmetdir · مِّن Rabbimden · رَّبِّى ۖ · فَإِذَا zaman · جَآءَ geldiği · وَعْدُ va'di · رَبِّى Rabbimin · جَعَلَهُۥ onu eder · دَكَّآءَ ۖ yerle bir · وَكَانَ ve · وَعْدُ va'di · رَبِّى Rabbimin · حَقًّۭا haktır (gerçektir)

۞وَتَرَكۡنَا بَعۡضَهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ يَمُوجُ فِي بَعۡضࣲۖ وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَجَمَعۡنَٰهُمۡ جَمۡعࣰ ا ﴿99﴾

veteraknâ ba`ḍahüm yevmeiẕiy yemûcü fî ba`ḍiv venüfiḫa fi-ṣṣûri fecema`nâhüm cem`â.

99. O gün (kıyamet günü) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; sûra da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.

Kelime meali

۞ وَتَرَكْنَا biz bırakırız · بَعْضَهُمْ birbirlerini · يَوْمَئِذٍۢ o gün · يَمُوجُ dalgalanır bir halde · فِى içinde · بَعْضٍۢ ۖ birbiri · وَنُفِخَ ve üflenir · فِى Sur'a · ٱلصُّورِ · فَجَمَعْنَـٰهُمْ ve onları toplarız · جَمْعًۭا hepsini

وَعَرَضۡنَا جَهَنَّمَ يَوۡمَئِذࣲ لِّلۡكَٰفِرِينَ عَرۡضًا ﴿100﴾

ve`araḍnâ cehenneme yevmeiẕil lilkâfirîne `arḍâ.

100–101. Ve (dünyada iken) gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan, vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.

Kelime meali

وَعَرَضْنَا ve göstereceğiz · جَهَنَّمَ cehennemi · يَوْمَئِذٍۢ o gün · لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirlere · عَرْضًا açıkça

ٱلَّذِينَ كَانَتۡ أَعۡيُنُهُمۡ فِي غِطَآءٍ عَن ذِكۡرِي وَكَانُواْ لَا يَسۡتَطِيعُونَ سَمۡعًا ﴿101﴾

elleẕîne kânet a`yünühüm fî giṭâin `an ẕikrî vekânû lâ yesteṭî`ûne sem`â.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onlar ki · كَانَتْ idi · أَعْيُنُهُمْ gözleri · فِى içinde · غِطَآءٍ perde · عَن karşı · ذِكْرِى beni anmaya · وَكَانُوا۟ ve idiler · لَا tahammül edemez · يَسْتَطِيعُونَ · سَمْعًا (Kur'an'ı) dinlemeğe

أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَن يَتَّخِذُواْ عِبَادِي مِن دُونِيٓ أَوۡلِيَآءَۚ إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا جَهَنَّمَ لِلۡكَٰفِرِينَ نُزُلࣰ ا ﴿102﴾

efeḥasibe-lleẕîne keferû ey yetteḫiẕû `ibâdî min dûnî evliyâ'. innâ a`tednâ cehenneme lilkâfirîne nüzülâ.

102. O inkârcılar, beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi inkârcılar için bir konak olarak hazırladık!

Kelime meali

أَفَحَسِبَ mi sandılar? · ٱلَّذِينَ o · كَفَرُوٓا۟ inkarcılar · أَن kendilerine edineceklerini · يَتَّخِذُوا۟ · عِبَادِى kullarımı · مِن benden ayrı olarak · دُونِىٓ · أَوْلِيَآءَ ۚ veliler (dost) · إِنَّآ şüphesiz biz · أَعْتَدْنَا hazırladık · جَهَنَّمَ cehennemi · لِلْكَـٰفِرِينَ kafirlere · نُزُلًۭا konak olarak

قُلۡ هَلۡ نُنَبِّئُكُم بِٱلۡأَخۡسَرِينَ أَعۡمَٰلًا ﴿103﴾

ḳul hel nünebbiüküm bil'aḫserîne a`mâlâ.

103. De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?

Kelime meali

قُلْ de ki · هَلْ mi? · نُنَبِّئُكُم size söyleyeyim · بِٱلْأَخْسَرِينَ en çok ziyana uğrayanları · أَعْمَـٰلًا işleri bakımından

ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعۡيُهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّهُمۡ يُحۡسِنُونَ صُنۡعًا ﴿104﴾

elleẕîne ḍalle sa`yühüm fi-lḥayâti-ddünyâ vehüm yaḥsebûne ennehüm yuḥsinûne ṣun`â.

104. Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onların · ضَلَّ boşa gider · سَعْيُهُمْ bütün çabaları · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · وَهُمْ ve kendileri de · يَحْسَبُونَ sanırlar · أَنَّهُمْ kendilerinin · يُحْسِنُونَ iyi yaptıklarını · صُنْعًا işlerini

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ وَلِقَآئِهِۦ فَحَبِطَتۡ أَعۡمَٰلُهُمۡ فَلَا نُقِيمُ لَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَزۡنࣰ ا ﴿105﴾

ülâike-lleẕîne keferû biâyâti rabbihim veliḳâihî feḥabiṭat a`mâlühüm felâ nüḳîmü lehüm yevme-lḳiyâmeti veznâ.

105. İşte onlar, rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa gitmiş olanlardır. Bu sebeple biz kıyamet gününde onların (dünyadaki) amellerine değer vermeyiz.

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · كَفَرُوا۟ inkar eden · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini · رَبِّهِمْ Rablerinin · وَلِقَآئِهِۦ ve O'na kavuşmayı · فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar · أَعْمَـٰلُهُمْ eylemleri · فَلَا kurmayız · نُقِيمُ · لَهُمْ onlar için · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · وَزْنًۭا bir terazi

ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُمۡ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُواْ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِي وَرُسُلِي هُزُوًا ﴿106﴾

ẕâlike cezâühüm cehennemü bimâ keferû vetteḫaẕû âyâtî verusülî hüzüvâ.

106. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya almaları sebebiyle işte onların cezası cehennemdir.

Kelime meali

ذَٰلِكَ işte bu · جَزَآؤُهُمْ onların cezası · جَهَنَّمُ cehennemdir · بِمَا sebebiyle · كَفَرُوا۟ inkarları · وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edinmeleri · ءَايَـٰتِى ayetlerimi · وَرُسُلِى ve elçilerimi · هُزُوًا eğlence

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَانَتۡ لَهُمۡ جَنَّٰتُ ٱلۡفِرۡدَوۡسِ نُزُلًا ﴿107﴾

inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti kânet lehüm cennâtü-lfirdevsi nüzülâ.

107. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden · وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler · كَانَتْ onlar için vardır · لَهُمْ · جَنَّـٰتُ cennetleri · ٱلْفِرْدَوْسِ Firdevs · نُزُلًا konak olarak

خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يَبۡغُونَ عَنۡهَا حِوَلࣰ ا ﴿108﴾

ḫâlidîne fîhâ lâ yebgûne `anhâ ḥivelâ.

108. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.

Kelime meali

خَـٰلِدِينَ sürekli kalacaklardır · فِيهَا orada · لَا hiç · يَبْغُونَ istemezler · عَنْهَا oradan · حِوَلًۭا ayrılmak

قُل لَّوۡ كَانَ ٱلۡبَحۡرُ مِدَادࣰ ا لِّكَلِمَٰتِ رَبِّي لَنَفِدَ ٱلۡبَحۡرُ قَبۡلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَٰتُ رَبِّي وَلَوۡ جِئۡنَا بِمِثۡلِهِۦ مَدَدࣰ ا ﴿109﴾

ḳul lev kâne-lbaḥru midâdel likelimâti rabbî lenefide-lbaḥru ḳable en tenfede kelimâtü rabbî velev ci'nâ bimiŝlihî mededâ.

109. De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi rabbimin sözleri bitmeden mutlaka deniz tükenirdi.”

Kelime meali

قُل de ki · لَّوْ şayet · كَانَ olsa · ٱلْبَحْرُ deniz · مِدَادًۭا mürekkep · لِّكَلِمَـٰتِ sözleri(ni yazmak) için · رَبِّى Rabbimin · لَنَفِدَ tükenir · ٱلْبَحْرُ deniz · قَبْلَ önce · أَن tükenmeden · تَنفَدَ · كَلِمَـٰتُ sözleri · رَبِّى Rabbimin · وَلَوْ ve şayet · جِئْنَا getirsek bile · بِمِثْلِهِۦ bir o kadarını daha · مَدَدًۭا yardım için

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَيَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱۖ فَمَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلۡيَعۡمَلۡ عَمَلࣰ ا صَٰلِحࣰ ا وَلَا يُشۡرِكۡ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدَۢا ﴿110﴾

ḳul innemâ ene beşerum miŝlüküm yûḥâ ileyye ennemâ ilâhüküm ilâhüv vâḥid. femen kâne yercû liḳâe rabbihî felya`mel `amelen ṣâliḥav velâ yüşrik bi`ibâdeti rabbihî eḥadâ.

110. De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”

Kelime meali

قُلْ de ki · إِنَّمَآ şüphesiz · أَنَا۠ ben de · بَشَرٌۭ bir insanım · مِّثْلُكُمْ sizin gibi · يُوحَىٰٓ vahyolunuyor · إِلَىَّ bana · أَنَّمَآ şüphesiz · إِلَـٰهُكُمْ Tanrınız · إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır · وَٰحِدٌۭ ۖ bir tek · فَمَن o halde kim · كَانَ ise · يَرْجُوا۟ arzu eder · لِقَآءَ kavuşmayı · رَبِّهِۦ Rabbine · فَلْيَعْمَلْ yapsın · عَمَلًۭا iş(ler) · صَـٰلِحًۭا iyi · وَلَا ve asla · يُشْرِكْ ortak etmesin · بِعِبَادَةِ (yaptığı) ibadete · رَبِّهِۦٓ Rabbine · أَحَدًۢا (hiç) kimseyi