Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Nahl Suresi

سُوْرَةُ النَّحْلِ · 16. sure · 128 âyet · Mekkî · 14. cüz · Mushaf sayfa 267

Nahl suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

أَتَىٰٓ أَمۡرُ ٱللَّهِ فَلَا تَسۡتَعۡجِلُوهُۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿1﴾

etâ emru-llâhi felâ testa`cilûh. sübḥânehû vete`âlâ `ammâ yüşrikûn.

1. Allah’ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir.

Kelime meali

أَتَىٰٓ geldi · أَمْرُ emri · ٱللَّهِ Allah'ın · فَلَا artık · تَسْتَعْجِلُوهُ ۚ onu acele istemeyin · سُبْحَـٰنَهُۥ (Allah) uzaktır · وَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا ortak koştuklarından · يُشْرِكُونَ

يُنَزِّلُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ بِٱلرُّوحِ مِنۡ أَمۡرِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦٓ أَنۡ أَنذِرُوٓاْ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱتَّقُونِ ﴿2﴾

yünezzilü-lmelâikete birrûḥi min emrihî `alâ mey yeşâü min `ibâdihî en enẕirû ennehû lâ ilâhe illâ ene fetteḳûn.

2. Allah, “Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarın ve bana saygıda kusur etmeyin” hükmünü bildirmeleri için kullarından dilediğine, emri uyarınca vahyi taşıyan melekler indirir.

Kelime meali

يُنَزِّلُ indirir · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ Melekleri · بِٱلرُّوحِ ruh ile · مِنْ emrinden (olan) · أَمْرِهِۦ · عَلَىٰ üzerine · مَن kimseler · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦٓ · أَنْ diye · أَنذِرُوٓا۟ uyarsın · أَنَّهُۥ muhakkak · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّآ başka · أَنَا۠ benden · فَٱتَّقُونِ benden korkun

خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّۚ تَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿3﴾

ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa bilḥaḳḳ. te`âlâ `ammâ yüşrikûn.

3. Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. O, putperestlerin ortak koştukları her şeyden münezzehtir.

Kelime meali

خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · بِٱلْحَقِّ ۚ hak ile · تَعَـٰلَىٰ yücedir · عَمَّا ortak koştuklarından · يُشْرِكُونَ

خَلَقَ ٱلۡإِنسَٰنَ مِن نُّطۡفَةࣲ فَإِذَا هُوَ خَصِيمࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿4﴾

ḫaleḳa-l'insâne min nuṭfetin feiẕâ hüve ḫaṣîmüm mübîn.

4. İnsanı bir damla sudan yarattı; fakat görürsün ki o, yaratıcısına apaçık bir muhalif olup çıkmıştır!

Kelime meali

خَلَقَ yarattı · ٱلْإِنسَـٰنَ insanı · مِن nutfeden · نُّطْفَةٍۢ · فَإِذَا birden · هُوَ o (insan) · خَصِيمٌۭ bir hasım (olup çıktı) · مُّبِينٌۭ apaçık

وَٱلۡأَنۡعَٰمَ خَلَقَهَاۖ لَكُمۡ فِيهَا دِفۡءࣱ وَمَنَٰفِعُ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ﴿5﴾

vel'en`âme ḫaleḳahâ. leküm fîhâ dif'üv vemenâfi`u veminhâ te'külûn.

5. Eti yenen büyük ve küçük baş hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz.

Kelime meali

وَٱلْأَنْعَـٰمَ ve hayvanları da · خَلَقَهَا ۗ yarattı · لَكُمْ sizin için vardır · فِيهَا onlarda · دِفْءٌۭ ısınma · وَمَنَـٰفِعُ ve menfaatler · وَمِنْهَا ve onlardan · تَأْكُلُونَ yersiniz

وَلَكُمۡ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسۡرَحُونَ ﴿6﴾

veleküm fîhâ cemâlün ḥîne türîḥûne veḥîne tesraḥûn.

6. Onlarda akşamları otlaktan getirirken, sabahları otlatmaya salıverirken size sergiledikleri bir güzellik de vardır.

Kelime meali

وَلَكُمْ ve sizin için vardır · فِيهَا onlarda · جَمَالٌ bir güzellik · حِينَ zaman · تُرِيحُونَ akşamleyin getirdiğiniz · وَحِينَ ve zaman · تَسْرَحُونَ sabahleyin götürdüğünüz

وَتَحۡمِلُ أَثۡقَالَكُمۡ إِلَىٰ بَلَدࣲ لَّمۡ تَكُونُواْ بَٰلِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ ٱلۡأَنفُسِۚ إِنَّ رَبَّكُمۡ لَرَءُوفࣱ رَّحِيمࣱ‏ ﴿7﴾

vetaḥmilü eŝḳâleküm ilâ beledil lem tekûnû bâligîhi illâ bişiḳḳi-l'enfüs. inne rabbeküm leraûfür raḥîm.

7. Bu hayvanlar ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır. Kuşkusuz rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.

Kelime meali

وَتَحْمِلُ ve taşırlar · أَثْقَالَكُمْ ağırlıklarınızı · إِلَىٰ (uzak) · بَلَدٍۢ şehirlere · لَّمْ olmadığınız · تَكُونُوا۟ · بَـٰلِغِيهِ varıyor · إِلَّا dışında · بِشِقِّ zahmetler çekmek · ٱلْأَنفُسِ ۚ canlar(ınız) · إِنَّ doğrusu · رَبَّكُمْ Rabbiniz · لَرَءُوفٌۭ çok şefkatlidir · رَّحِيمٌۭ çok acıyandır

وَٱلۡخَيۡلَ وَٱلۡبِغَالَ وَٱلۡحَمِيرَ لِتَرۡكَبُوهَا وَزِينَةࣰۚ وَيَخۡلُقُ مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿8﴾

velḫayle velbigâle velḥamîra literkebûhâ vezîneh. veyaḫlüḳu mâ lâ ta`lemûn.

8. Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı. O, sizin bilmediğiniz başka şeyler de yaratır.

Kelime meali

وَٱلْخَيْلَ ve atları · وَٱلْبِغَالَ ve katırları · وَٱلْحَمِيرَ ve merkepleri · لِتَرْكَبُوهَا binmeniz için · وَزِينَةًۭ ۚ ve süs için · وَيَخْلُقُ yaratmaktadır · مَا şeyleri · لَا sizin bilmediklerinizi · تَعْلَمُونَ

وَعَلَى ٱللَّهِ قَصۡدُ ٱلسَّبِيلِ وَمِنۡهَا جَآئِرࣱۚ وَلَوۡ شَآءَ لَهَدَىٰكُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿9﴾

ve`ale-llâhi ḳaṣdü-ssebîli veminhâ câir. velev şâe lehedâküm ecme`în.

9. Doğru yol Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.

Kelime meali

وَعَلَى ve aittir · ٱللَّهِ Allah'a · قَصْدُ doğru · ٱلسَّبِيلِ yol · وَمِنْهَا fakat onun vardır · جَآئِرٌۭ ۚ eğrisi de · وَلَوْ şayet · شَآءَ dileseydi · لَهَدَىٰكُمْ doğru yola iletirdi · أَجْمَعِينَ hepinizi

هُوَ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰۖ لَّكُم مِّنۡهُ شَرَابࣱ وَمِنۡهُ شَجَرࣱ فِيهِ تُسِيمُونَ ﴿10﴾

hüve-lleẕî enzele mine-ssemâi mâel leküm minhü şerâbüv veminhü şecerun fîhi tüsîmûn.

10. Gökten su indiren O’dur. Ondan hem kendiniz için içecek su hem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verir.

Kelime meali

هُوَ O'dur · ٱلَّذِىٓ indiren · أَنزَلَ · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ ۖ bir su · لَّكُم sizin için · مِّنْهُ ondandır · شَرَابٌۭ içeceğ(iniz) · وَمِنْهُ ve ondandır · شَجَرٌۭ (bitkiler) · فِيهِ onda · تُسِيمُونَ hayvanları otlattığınız

يُنۢبِتُ لَكُم بِهِ ٱلزَّرۡعَ وَٱلزَّيۡتُونَ وَٱلنَّخِيلَ وَٱلۡأَعۡنَٰبَ وَمِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ ﴿11﴾

yümbitü leküm bihi-zzer`a vezzeytûne venneḫîle vel'a`nâbe vemin külli-ŝŝemerât. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy yetefekkerûn.

11. Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır.

Kelime meali

يُنۢبِتُ bitirmektedir · لَكُم size · بِهِ onunla · ٱلزَّرْعَ ekinler · وَٱلزَّيْتُونَ ve zeytin · وَٱلنَّخِيلَ ve hurma · وَٱلْأَعْنَـٰبَ ve üzümler · وَمِن ve · كُلِّ her çeşitten · ٱلثَّمَرَٰتِ ۗ meyvalar · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكَ · لَـَٔايَةًۭ ibret vardır · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَتَفَكَّرُونَ düşünen

وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَۖ وَٱلنُّجُومُ مُسَخَّرَٰتُۢ بِأَمۡرِهِۦٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿12﴾

veseḫḫara lekümü-lleyle vennehâra veşşemse velḳamer. vennücûmü müseḫḫarâtüm biemrih. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy ya`ḳilûn.

12. O, geceyle gündüzü, ayla güneşi hizmetinize verdi; yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Bunda aklını kullanan bir topluluk için önemli ibretler vardır.

Kelime meali

وَسَخَّرَ hizmetinize verdi · لَكُمُ sizin · ٱلَّيْلَ geceyi · وَٱلنَّهَارَ ve gündüzü · وَٱلشَّمْسَ ve güneşi · وَٱلْقَمَرَ ۖ ve ay'ı · وَٱلنُّجُومُ ve yıldızlar da · مُسَخَّرَٰتٌۢ boyun eğdirilmiştir · بِأَمْرِهِۦٓ ۗ O'nun emriyle · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكَ · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler vardır · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْقِلُونَ aklını kullanan

وَمَا ذَرَأَ لَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُخۡتَلِفًا أَلۡوَٰنُهُۥٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَذَّكَّرُونَ ﴿13﴾

vemâ ẕerae leküm fi-l'arḍi muḫtelifen elvânüh. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy yeẕẕekkerûn.

13. Sizin için yerden türlü renklerde bitirdiği şeyler de böyle; bunda da düşünüp taşınan bir topluluk için büyük ibret vardır.

Kelime meali

وَمَا ve vardır · ذَرَأَ yarattıklarında · لَكُمْ sizin için · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · مُخْتَلِفًا çeşitli · أَلْوَٰنُهُۥٓ ۗ renklerdeki · إِنَّ şüphesiz · فِى bunda · ذَٰلِكَ · لَـَٔايَةًۭ ibret vardır · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَذَّكَّرُونَ öğüt alan

وَهُوَ ٱلَّذِي سَخَّرَ ٱلۡبَحۡرَ لِتَأۡكُلُواْ مِنۡهُ لَحۡمࣰ ا طَرِيࣰّ ا وَتَسۡتَخۡرِجُواْ مِنۡهُ حِلۡيَةࣰ تَلۡبَسُونَهَاۖ وَتَرَى ٱلۡفُلۡكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿14﴾

vehüve-lleẕî seḫḫara-lbaḥra lite'külû minhü laḥmen ṭariyyev vetestaḫricû minhü ḥilyeten telbesûnehâ. vetera-lfülke mevâḫira fîhi velitebtegû min faḍlihî vele`alleküm teşkürûn.

14. Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O’dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O’nun lütfuna nâil olmanız ve O’na şükretmeniz içindir.

Kelime meali

وَهُوَ O'dur · ٱلَّذِى hizmetinize veren · سَخَّرَ · ٱلْبَحْرَ denizi · لِتَأْكُلُوا۟ yemeniz için · مِنْهُ ondan · لَحْمًۭا et · طَرِيًّۭا taptaze · وَتَسْتَخْرِجُوا۟ ve çıkarmanız için · مِنْهُ ondan · حِلْيَةًۭ süsler · تَلْبَسُونَهَا kuşanacağınız · وَتَرَى ve görüyorsun ki · ٱلْفُلْكَ gemiler · مَوَاخِرَ denizi yara yara gitmektedir · فِيهِ onun içinde · وَلِتَبْتَغُوا۟ aramanız için · مِن O'nun lutfunu · فَضْلِهِۦ · وَلَعَلَّكُمْ ve olur ki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz

وَأَلۡقَىٰ فِي ٱلۡأَرۡضِ رَوَٰسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمۡ وَأَنۡهَٰرࣰ ا وَسُبُلࣰ ا لَّعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ﴿15﴾

veelḳâ fi-l'arḍi ravâsiye en temîde biküm veenhârav vesübülel le`alleküm tehtedûn.

15. O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı ki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz.

Kelime meali

وَأَلْقَىٰ ve attı · فِى yeryüzüne · ٱلْأَرْضِ · رَوَٰسِىَ dağlar · أَن diye · تَمِيدَ sarsmasın · بِكُمْ sizi · وَأَنْهَـٰرًۭا ve ırmaklar · وَسُبُلًۭا ve yollar · لَّعَلَّكُمْ umulur ki · تَهْتَدُونَ doğru yolu bulursunuz

وَعَلَٰمَٰتࣲۚ وَبِٱلنَّجۡمِ هُمۡ يَهۡتَدُونَ ﴿16﴾

ve`alâmât. vebinnecmi hüm yehtedûn.

16. Daha nice işaretler koydu. Yıldızlarla da insanlar yollarını bulurlar.

Kelime meali

وَعَلَـٰمَـٰتٍۢ ۚ ve (nice) işaretler · وَبِٱلنَّجْمِ ve yıldız(lar)la · هُمْ onlar · يَهْتَدُونَ yol bulurlar

أَفَمَن يَخۡلُقُ كَمَن لَّا يَخۡلُقُۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿17﴾

efemey yaḫlüḳu kemel lâ yaḫlüḳ. efelâ teẕekkerûn.

17. O halde yaratanla yaratamayan bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?

Kelime meali

أَفَمَن midir? · يَخْلُقُ yaratan · كَمَن kimse gibi · لَّا yaratmayan · يَخْلُقُ ۗ · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَذَكَّرُونَ

وَإِن تَعُدُّواْ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ لَا تُحۡصُوهَآۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَفُورࣱ رَّحِيمࣱ‏ ﴿18﴾

vein te`uddû ni`mete-llâhi lâ tuḥṣûhâ. inne-llâhe legafûrur raḥîm.

18. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.

Kelime meali

وَإِن ve eğer · تَعُدُّوا۟ saysanız · نِعْمَةَ ni'metini · ٱللَّهِ Allah'ın · لَا sayamazsınız · تُحْصُوهَآ ۗ · إِنَّ doğrusu · ٱللَّهَ Allah · لَغَفُورٌۭ çok bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ çok esirgeyendir;

وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ ﴿19﴾

vellâhü ya`lemü mâ tüsirrûne vemâ tü`linûn.

19. Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.

Kelime meali

وَٱللَّهُ ve Allah · يَعْلَمُ her şeyi bilir · مَا gizlediğiniz · تُسِرُّونَ · وَمَا ve · تُعْلِنُونَ açığa vurduğunuz

وَٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَخۡلُقُونَ شَيۡـࣰٔ ا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ ﴿20﴾

velleẕîne yed`ûne min dûni-llâhi lâ yaḫlüḳûne şey'ev vehüm yuḫleḳûn.

20. Onların, Allah’ın dışında taptıkları varlıklar hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ kimseler · يَدْعُونَ taptıkları · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · لَا yaratamazlar · يَخْلُقُونَ · شَيْـًۭٔا hiçbir şey · وَهُمْ zaten onlar · يُخْلَقُونَ yaratılmaktadırlar

أَمۡوَٰتٌ غَيۡرُ أَحۡيَآءࣲۖ وَمَا يَشۡعُرُونَ أَيَّانَ يُبۡعَثُونَ ﴿21﴾

emvâtün gayru aḥyâ'. vemâ yeş`urûne eyyâne yüb`aŝûn.

21. Onlar canlı değil ölüdürler; insanların ne zaman diriltileceklerini bilmezler.

Kelime meali

أَمْوَٰتٌ onlar ölüdürler · غَيْرُ değildirler · أَحْيَآءٍۢ ۖ diri · وَمَا (fakat) · يَشْعُرُونَ bilmezler · أَيَّانَ ne zaman · يُبْعَثُونَ dirileceklerini

إِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱۚ فَٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةࣱ وَهُم مُّسۡتَكۡبِرُونَ ﴿22﴾

ilâhüküm ilâhüv vâḥid. felleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati ḳulûbühüm münkiratüv vehüm müstekbirûn.

22. Sizin tanrınız bir tek tanrıdır. Âhirete inanmayanlara gelince, işte onların kalpleri inkârcıdır; onlar ululuk taslayan küstahlardır.

Kelime meali

إِلَـٰهُكُمْ sizin tanrınız · إِلَـٰهٌۭ tanrıdır · وَٰحِدٌۭ ۚ bir tek · فَٱلَّذِينَ ama · لَا inanmayanların · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · قُلُوبُهُم kalbleri · مُّنكِرَةٌۭ inkarcıdır · وَهُم ve onlar · مُّسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslarlar

لَا جَرَمَ أَنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡمُسۡتَكۡبِرِينَ ﴿23﴾

lâ cerame enne-llâhe ya`lemü mâ yüsirrûne vemâ yü`linûn. innehû lâ yüḥibbü-lmüstekbirîn.

23. Hiç kuşku yok ki Allah onların saklı tuttuklarını da açığa vurduklarını da bilmektedir. O, ululuk taslayanları sevmez.

Kelime meali

لَا gizli kalmaz · جَرَمَ · أَنَّ gerçekten · ٱللَّهَ Allah'a · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · يُسِرُّونَ onların gizledikleri · وَمَا ve şeyleri · يُعْلِنُونَ ۚ açığa vurdukları · إِنَّهُۥ şüphesiz O · لَا sevmez · يُحِبُّ · ٱلْمُسْتَكْبِرِينَ büyüklük taslayanları

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمۡ قَالُوٓاْ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿24﴾

veiẕâ ḳîle lehüm mâẕâ enzele rabbüküm ḳâlû esâṭîru-l'evvelîn.

24. Onlara, “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğunda “Eskilerin masallarını!” diye cevap verirler.

Kelime meali

وَإِذَا ve ne zaman ki · قِيلَ dendi · لَهُم onlara · مَّاذَآ ne · أَنزَلَ indirdi · رَبُّكُمْ ۙ Rabbiniz · قَالُوٓا۟ derler · أَسَـٰطِيرُ masalları · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin

لِيَحۡمِلُوٓاْ أَوۡزَارَهُمۡ كَامِلَةࣰ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَمِنۡ أَوۡزَارِ ٱلَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمٍۗ أَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ﴿25﴾

liyaḥmilû evzârahüm kâmiletey yevme-lḳiyâmeti vemin evzâri-lleẕîne yüḍillûnehüm bigayri `ilm. elâ sâe mâ yezirûn.

25. Sonuç olarak, kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte görün, yüklendikleri şey ne kadar kötü!

Kelime meali

لِيَحْمِلُوٓا۟ yüklenmeleri için · أَوْزَارَهُمْ kendi günahlarını · كَامِلَةًۭ tam olarak · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۙ kıyamet · وَمِنْ ve bir kısmını · أَوْزَارِ günahlarının · ٱلَّذِينَ saptırdıkları kimselerin · يُضِلُّونَهُم · بِغَيْرِ bilgisizce · عِلْمٍ ۗ · أَلَا bak · سَآءَ ne kötü · مَا şey · يَزِرُونَ yükleniyorlar

قَدۡ مَكَرَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَأَتَى ٱللَّهُ بُنۡيَٰنَهُم مِّنَ ٱلۡقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيۡهِمُ ٱلسَّقۡفُ مِن فَوۡقِهِمۡ وَأَتَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿26﴾

ḳad mekera-lleẕîne min ḳablihim feete-llâhü bünyânehüm mine-lḳavâ`idi feḫarra `aleyhimü-ssaḳfü min fevḳihim veetâhümü-l`aẕâbü min ḥayŝü lâ yeş`urûn.

26. Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar, ama Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş, üstlerindeki tavan tepelerine inmiş, böylece hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti.

Kelime meali

قَدْ kuşkusuz · مَكَرَ tuzak kurmuşlardı · ٱلَّذِينَ kimseler · مِن onlardan önceki · قَبْلِهِمْ · فَأَتَى yıktı (söktü) · ٱللَّهُ Allah · بُنْيَـٰنَهُم binalarını · مِّنَ temellerinden · ٱلْقَوَاعِدِ · فَخَرَّ çökmüştü · عَلَيْهِمُ başlarına · ٱلسَّقْفُ tavan · مِن üstlerindeki · فَوْقِهِمْ · وَأَتَىٰهُمُ ve onlara gelmişti · ٱلْعَذَابُ azab · مِنْ yerden · حَيْثُ · لَا ummadıkları · يَشْعُرُونَ

ثُمَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يُخۡزِيهِمۡ وَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تُشَٰٓقُّونَ فِيهِمۡۚ قَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ إِنَّ ٱلۡخِزۡيَ ٱلۡيَوۡمَ وَٱلسُّوٓءَ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿27﴾

ŝümme yevme-lḳiyâmeti yuḫzîhim veyeḳûlü eyne şürakâiye-lleẕîne küntüm tüşâḳḳûne fîhim. ḳâle-lleẕîne ûtü-l`ilme inne-lḫizye-lyevme vessûe `ale-lkâfirîn.

27. Sonra kıyamet gününde Allah onları rezil eder ve der ki: “Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede?” Kendilerine ilim verilmiş olanlar, “Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına!” derler.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · يُخْزِيهِمْ onları rezil eder · وَيَقُولُ ve derki · أَيْنَ hani nerede? · شُرَكَآءِىَ ortaklarım · ٱلَّذِينَ ettiğiniz · كُنتُمْ · تُشَـٰٓقُّونَ düşmanlık · فِيهِمْ ۚ haklarında · قَالَ derler · ٱلَّذِينَ olanlar · أُوتُوا۟ verilmiş · ٱلْعِلْمَ ilim · إِنَّ şüphesiz · ٱلْخِزْىَ rezillik · ٱلْيَوْمَ bugün · وَٱلسُّوٓءَ ve kötülük · عَلَى üzerinedir · ٱلْكَـٰفِرِينَ kafirler

ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّىٰهُمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ ظَالِمِيٓ أَنفُسِهِمۡۖ فَأَلۡقَوُاْ ٱلسَّلَمَ مَا كُنَّا نَعۡمَلُ مِن سُوٓءِۭۚ بَلَىٰٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمُۢ بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿28﴾

elleẕîne teteveffâhümü-lmelâiketü żâlimî enfüsihim. feelḳavu-sseleme mâ künnâ na`melü min sû'. belâ inne-llâhe `alîmüm bimâ küntüm ta`melûn.

28. Kendilerine kötülük edip dururken canlarını meleklerin aldığı kimseler, “Biz hiçbir kötülük yapmadık” diyerek boyun büküp teslim olurlar. “Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!”

Kelime meali

ٱلَّذِينَ kimseler · تَتَوَفَّىٰهُمُ canlarını aldığı · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ meleklerin · ظَالِمِىٓ zulmederlerken · أَنفُسِهِمْ ۖ nefislerine · فَأَلْقَوُا۟ diyerek · ٱلسَّلَمَ teslim olurlar · مَا biz · كُنَّا · نَعْمَلُ yapmıyorduk · مِن hiçbir · سُوٓءٍۭ ۚ kötülük · بَلَىٰٓ hayır · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَلِيمٌۢ biliyor · بِمَا şeyleri · كُنتُمْ sizin · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız

فَٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٰبَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَاۖ فَلَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَكَبِّرِينَ ﴿29﴾

fedḫulû ebvâbe cehenneme ḫâlidîne fîhâ. felebi'se meŝve-lmütekebbirîn.

29. “İçinde ebedî olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!” Ululuk taslayanların yeri ne kötü!

Kelime meali

فَٱدْخُلُوٓا۟ onun için girin · أَبْوَٰبَ kapılarına · جَهَنَّمَ cehennemin · خَـٰلِدِينَ sürekli kalmak üzere · فِيهَا ۖ içinde · فَلَبِئْسَ ne kötüdür · مَثْوَى yeri · ٱلْمُتَكَبِّرِينَ kibirlenenlerin

۞وَقِيلَ لِلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ مَاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمۡۚ قَالُواْ خَيۡرࣰ اۗ لِّلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةࣱۚ وَلَدَارُ ٱلۡأٓخِرَةِ خَيۡرࣱۚ وَلَنِعۡمَ دَارُ ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿30﴾

veḳîle lilleẕîne-tteḳav mâẕâ enzele rabbüküm. ḳâlû ḫayrâ. lilleẕîne aḥsenû fî hâẕihi-ddünyâ ḥaseneh. veledâru-l'âḫirati ḫayr. veleni`me dâru-lmütteḳîn.

30. Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, “Rabbiniz size ne indirdi?” diye sorulur. Onlar, “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Allah’a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzel!

Kelime meali

۞ وَقِيلَ ve dendi ki · لِلَّذِينَ kimselere · ٱتَّقَوْا۟ korunan(lara) · مَاذَآ ne? · أَنزَلَ indirdi · رَبُّكُمْ ۚ Rabbiniz · قَالُوا۟ dediler · خَيْرًۭا ۗ hayr · لِّلَّذِينَ kimseler için vardır · أَحْسَنُوا۟ güzel iş yapan(lara) · فِى bu · هَـٰذِهِ · ٱلدُّنْيَا dünyada · حَسَنَةٌۭ ۚ güzellik · وَلَدَارُ ve yurdu ise · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · خَيْرٌۭ ۚ daha hayırlıdır · وَلَنِعْمَ ve ne güzeldir · دَارُ yurdu · ٱلْمُتَّقِينَ korunanların

جَنَّٰتُ عَدۡنࣲ يَدۡخُلُونَهَا تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ لَهُمۡ فِيهَا مَا يَشَآءُونَۚ كَذَٰلِكَ يَجۡزِي ٱللَّهُ ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿31﴾

cennâtü `adniy yedḫulûnehâ tecrî min taḥtihe-l'enhâru lehüm fîhâ mâ yeşâûn. keẕâlike yeczi-llâhü-lmütteḳîn.

31. Girecekleri yer, zemininden ırmaklar akan adn cennetleridir; orada diledikleri her şeye sahip olacaklar. Takvâ sahiplerini Allah böyle ödüllendirecektir.

Kelime meali

جَنَّـٰتُ cennetlerine · عَدْنٍۢ adn · يَدْخُلُونَهَا girerler · تَجْرِى akan · مِن altlarından · تَحْتِهَا · ٱلْأَنْهَـٰرُ ۖ ırmaklar · لَهُمْ onlar için vardır · فِيهَا orada · مَا her şey · يَشَآءُونَ ۚ diledikleri · كَذَٰلِكَ işte böyle · يَجْزِى mükafatlandırır · ٱللَّهُ Allah · ٱلْمُتَّقِينَ korunanları

ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّىٰهُمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمُ ٱدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿32﴾

elleẕîne teteveffâhümü-lmelâiketü ṭayyibîne yeḳûlûne selâmün `aleykümü-dḫulü-lcennete bimâ küntüm ta`melûn.

32. Onlar, meleklerin, “Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!” diyerek mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimselerdir.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ kimselere · تَتَوَفَّىٰهُمُ canlarını aldıkları · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ melekler · طَيِّبِينَ ۙ iyi insanlar olarak · يَقُولُونَ derler · سَلَـٰمٌ selam · عَلَيْكُمُ size · ٱدْخُلُوا۟ girin · ٱلْجَنَّةَ cennete · بِمَا karşılık · كُنتُمْ olduklarınıza · تَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّآ أَن تَأۡتِيَهُمُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ أَوۡ يَأۡتِيَ أَمۡرُ رَبِّكَۚ كَذَٰلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ وَمَا ظَلَمَهُمُ ٱللَّهُ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿33﴾

hel yenżurûne illâ en te'tiyehümü-lmelâiketü ev ye'tiye emru rabbik. keẕâlike fe`ale-lleẕîne min ḳablihim. vemâ żalemehümü-llâhü velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.

33. O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini, yahut rabbinin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar! Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine haksızlık etmişlerdi.

Kelime meali

هَلْ mi? · يَنظُرُونَ bekliyorlar · إِلَّآ ille · أَن kendilerine gelmesini · تَأْتِيَهُمُ · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ meleklerin · أَوْ yahut · يَأْتِىَ gelmesini · أَمْرُ emrinin · رَبِّكَ ۚ Rabbinin · كَذَٰلِكَ öyle · فَعَلَ yapmıştı · ٱلَّذِينَ kimseler (de) · مِن onlardan önceki · قَبْلِهِمْ ۚ · وَمَا onlara zulmetmedi · ظَلَمَهُمُ · ٱللَّهُ Allah · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوٓا۟ onlar · أَنفُسَهُمْ kendi kendilerine · يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı

فَأَصَابَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُواْ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿34﴾

feeṣâbehüm seyyietü mâ `amilû veḥâḳa bihim mâ kânû bihî yestehziûn.

34. Sonunda yaptıklarının kötülüğü yine kendilerine dokundu ve alay ettikleri şey onları kuşattı.

Kelime meali

فَأَصَابَهُمْ nihayet onlara ulaştı · سَيِّـَٔاتُ kötülükleri · مَا yaptıklarının · عَمِلُوا۟ · وَحَاقَ ve kuşattı · بِهِم onları · مَّا şey · كَانُوا۟ onunla · بِهِۦ · يَسْتَهْزِءُونَ alay ettikleri

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ لَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ مَا عَبَدۡنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَيۡءࣲ نَّحۡنُ وَلَآ ءَابَآؤُنَا وَلَا حَرَّمۡنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَيۡءࣲۚ كَذَٰلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ فَهَلۡ عَلَى ٱلرُّسُلِ إِلَّا ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ ﴿35﴾

veḳâle-lleẕîne eşrakû lev şâe-llâhü mâ `abednâ min dûnihî min şey'in naḥnü velâ âbâünâ velâ ḥarramnâ min dûnihî min şey'. keẕâlike fe`ale-lleẕîne min ḳablihim. fehel `ale-rrusüli ille-lbelâgu-lmübîn.

35. Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık.” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir.

Kelime meali

وَقَالَ ve dediler · ٱلَّذِينَ kimseler · أَشْرَكُوا۟ ortak koşan(lar) · لَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · مَا tapmazdık · عَبَدْنَا · مِن O'ndan başka · دُونِهِۦ · مِن hiçbir · شَىْءٍۢ şeye · نَّحْنُ (ne) biz · وَلَآ ne de · ءَابَآؤُنَا atalarımız · وَلَا ve haram kılmazdık · حَرَّمْنَا · مِن O'nsuz · دُونِهِۦ · مِن hiçbir · شَىْءٍۢ ۚ şeyi · كَذَٰلِكَ böyle · فَعَلَ yapmıştı · ٱلَّذِينَ kimseler de · مِن onlardan önceki(ler) · قَبْلِهِمْ ۚ · فَهَلْ değil midir? · عَلَى düşen · ٱلرُّسُلِ elçilere · إِلَّا yalnız · ٱلْبَلَـٰغُ tebliğ etmek · ٱلْمُبِينُ açıkça

وَلَقَدۡ بَعَثۡنَا فِي كُلِّ أُمَّةࣲ رَّسُولًا أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱجۡتَنِبُواْ ٱلطَّٰغُوتَۖ فَمِنۡهُم مَّنۡ هَدَى ٱللَّهُ وَمِنۡهُم مَّنۡ حَقَّتۡ عَلَيۡهِ ٱلضَّلَٰلَةُۚ فَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ﴿36﴾

veleḳad be`aŝnâ fî külli ümmetir rasûlen eni-`büdü-llâhe vectenibu-ṭṭâgût. feminhüm men hede-llâhü veminhüm men ḥaḳḳat `aleyhi-ḍḍalâleh. fesîrû fi-l'arḍi fenżurû keyfe kâne `âḳibetü-lmükeẕẕibîn.

36. Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların âkıbetinin ne olduğunu görün.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · بَعَثْنَا biz gönderdik · فِى içinde · كُلِّ her · أُمَّةٍۢ millet · رَّسُولًا bir elçi · أَنِ diye · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · وَٱجْتَنِبُوا۟ ve kaçının · ٱلطَّـٰغُوتَ ۖ tagutdan · فَمِنْهُم onlardan · مَّنْ kimine · هَدَى hidayet etti · ٱللَّهُ Allah · وَمِنْهُم ve onlardan · مَّنْ kimine de · حَقَّتْ hak oldu · عَلَيْهِ üzerlerine · ٱلضَّلَـٰلَةُ ۚ sapıklık · فَسِيرُوا۟ işte gezin · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · فَٱنظُرُوا۟ ve bakın · كَيْفَ nasıl · كَانَ olmuş · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُكَذِّبِينَ yalanlayanların

إِن تَحۡرِصۡ عَلَىٰ هُدَىٰهُمۡ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي مَن يُضِلُّۖ وَمَا لَهُم مِّن نَّٰصِرِينَ ﴿37﴾

in taḥriṣ `alâ hüdâhüm feinne-llâhe lâ yehdî mey yüḍillü vemâ lehüm min nâṣirîn.

37. Sen onların doğru yola yönelmelerini tutku derecesinde istesen de Allah, yoldan çıkardığı kimseyi hidayete erdirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz.

Kelime meali

إِن şayet · تَحْرِصْ ne kadar istesen de · عَلَىٰ onların yola gelmelerini · هُدَىٰهُمْ · فَإِنَّ kuşkusuz · ٱللَّهَ Allah · لَا yola getirmez · يَهْدِى · مَن kimseyi · يُضِلُّ ۖ şaşırttığı · وَمَا ve olmaz · لَهُم onların · مِّن hiçbir · نَّـٰصِرِينَ yardımcıları

وَأَقۡسَمُواْ بِٱللَّهِ جَهۡدَ أَيۡمَٰنِهِمۡ لَا يَبۡعَثُ ٱللَّهُ مَن يَمُوتُۚ بَلَىٰ وَعۡدًا عَلَيۡهِ حَقࣰّ ا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿38﴾

veaḳsemû billâhi cehde eymânihim lâ yeb`aŝü-llâhü mey yemût. belâ va`den `aleyhi ḥaḳḳav velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.

38. Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah’ın bizzat üstlendiği gerçek bir vaadidir, fakat insanların çoğu bilmez.

Kelime meali

وَأَقْسَمُوا۟ ve yemin ettiler · بِٱللَّهِ Allah'a · جَهْدَ bütün şiddetiyle · أَيْمَـٰنِهِمْ ۙ yeminlerinin · لَا diriltmez (diye) · يَبْعَثُ · ٱللَّهُ Allah · مَن kimseyi · يَمُوتُ ۚ ölen · بَلَىٰ hayır · وَعْدًا verdiği sözdür · عَلَيْهِ O'nun onlara · حَقًّۭا gerçek olarak · وَلَـٰكِنَّ ama · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

لِيُبَيِّنَ لَهُمُ ٱلَّذِي يَخۡتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعۡلَمَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّهُمۡ كَانُواْ كَٰذِبِينَ ﴿39﴾

liyübeyyine lehümü-lleẕî yaḫtelifûne fîhi veliya`leme-lleẕîne keferû ennehüm kânû kâẕibîn.

39. Böylece Allah, hakkında ihtilâf ettikleri şeyi onlara açıklamayı ve inkâr edenlerin, yalancı olduklarını kendilerinin anlamalarını murat etmiştir.

Kelime meali

لِيُبَيِّنَ açıklasın (diye) · لَهُمُ onlara · ٱلَّذِى ihtilaf ettiklerini · يَخْتَلِفُونَ · فِيهِ hakkında · وَلِيَعْلَمَ ve bilsinler (diye) · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوٓا۟ inkar eden(ler) · أَنَّهُمْ onların · كَانُوا۟ olduklarını · كَـٰذِبِينَ yalancılar

إِنَّمَا قَوۡلُنَا لِشَيۡءٍ إِذَآ أَرَدۡنَٰهُ أَن نَّقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ﴿40﴾

innemâ ḳavlünâ lişey'in iẕâ eradnâhü en neḳûle lehû kün feyekûn.

40. Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir, o da hemen oluverir.

Kelime meali

إِنَّمَا şüphesiz · قَوْلُنَا söyleyeceğimiz söz · لِشَىْءٍ bir şeyi · إِذَآ zaman · أَرَدْنَـٰهُ istediğimiz · أَن sadece · نَّقُولَ dememizdir · لَهُۥ ona · كُن ol · فَيَكُونُ derhal oluverir

وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي ٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمۡ فِي ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةࣰۖ وَلَأَجۡرُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿41﴾

velleẕîne hâcerû fi-llâhi mim ba`di mâ żulimû lenübevviennehüm fi-ddünyâ ḥaseneh. veleecru-l'âḫirati ekber. lev kânû ya`lemûn.

41. Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler!

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ göç edenleri · هَاجَرُوا۟ · فِى uğrunda · ٱللَّهِ Allah · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا kendilerine zulmedildikten · ظُلِمُوا۟ · لَنُبَوِّئَنَّهُمْ yerleştireceğiz · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · حَسَنَةًۭ ۖ güzelce · وَلَأَجْرُ ve mükafatı ise · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · أَكْبَرُ ۚ daha büyüktür · لَوْ keşke · كَانُوا۟ onlar · يَعْلَمُونَ bilselerdi

ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ ﴿42﴾

elleẕîne ṣaberû ve`alâ rabbihim yetevekkelûn.

42. Onlar güçlüklere katlanan, rablerine güvenen kimselerdir.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onlar ki · صَبَرُوا۟ sabrettiler · وَعَلَىٰ ve sadece · رَبِّهِمْ Rablerine · يَتَوَكَّلُونَ dayanmaktadırlar

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ إِلَّا رِجَالࣰ ا نُّوحِيٓ إِلَيۡهِمۡۖ فَسۡـَٔلُوٓاْ أَهۡلَ ٱلذِّكۡرِ إِن كُنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ﴿43﴾

vemâ erselnâ min ḳablike illâ ricâlen nûḥî ileyhim fes'elû ehle-ẕẕikri in küntüm lâ ta`lemûn.

43. Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun.

Kelime meali

وَمَآ ve · أَرْسَلْنَا biz göndermedik · مِن senden önce · قَبْلِكَ · إِلَّا başkasını · رِجَالًۭا erkeklerden · نُّوحِىٓ vahyettiğimiz · إِلَيْهِمْ ۚ kendilerine · فَسْـَٔلُوٓا۟ sorun · أَهْلَ ehline · ٱلذِّكْرِ zikir · إِن eğer · كُنتُمْ siz · لَا bilmiyorsanız · تَعْلَمُونَ

بِٱلۡبَيِّنَٰتِ وَٱلزُّبُرِۗ وَأَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلذِّكۡرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيۡهِمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُونَ ﴿44﴾

bilbeyyinâti vezzübür. veenzelnâ ileyke-ẕẕikra litübeyyine linnâsi mâ nüzzile ileyhim vele`allehüm yetefekkerûn.

44. O peygamberleri apaçık delillerle ve kutsal metinlerle gönderdik. İnsanlara indirileni kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik.

Kelime meali

بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtları · وَٱلزُّبُرِ ۗ ve Kitapları · وَأَنزَلْنَآ ve indirdik · إِلَيْكَ sana · ٱلذِّكْرَ Zikr'i · لِتُبَيِّنَ açıklayasın diye · لِلنَّاسِ insanlara · مَا şeyi · نُزِّلَ indirilen · إِلَيْهِمْ kendilerine · وَلَعَلَّهُمْ ta ki · يَتَفَكَّرُونَ düşünüp öğüt alsınlar

أَفَأَمِنَ ٱلَّذِينَ مَكَرُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَخۡسِفَ ٱللَّهُ بِهِمُ ٱلۡأَرۡضَ أَوۡ يَأۡتِيَهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿45﴾

efeemine-lleẕîne mekerü-sseyyiâti ey yaḫsife-llâhü bihimü-l'arḍa ev ye'tiyehümü-l`aẕâbü min ḥayŝü lâ yeş`urûn.

45–46. Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah’ın onları yerin dibine geçirmeyeceğinden veya hiç bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden ya da onlar işe güce dalmışken Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakalamayacağından emin mi oldular? Onların bunu engelleme güçleri de yoktur.

Kelime meali

أَفَأَمِنَ emin midirler? · ٱلَّذِينَ kimseler · مَكَرُوا۟ yapmayı kuran(lar) · ٱلسَّيِّـَٔاتِ kötülükler · أَن geçirmeyeceğinden · يَخْسِفَ · ٱللَّهُ Allah'ın · بِهِمُ kendilerini · ٱلْأَرْضَ yer(in dibin)e · أَوْ yahut · يَأْتِيَهُمُ kendilerine gelmeyeceğinden · ٱلْعَذَابُ azabın · مِنْ hiçbir · حَيْثُ yerden · لَا hiç · يَشْعُرُونَ ummadıkları

أَوۡ يَأۡخُذَهُمۡ فِي تَقَلُّبِهِمۡ فَمَا هُم بِمُعۡجِزِينَ ﴿46﴾

ev ye'ḫuẕehüm fî teḳallübihim femâ hüm bimü`cizîn.

Kelime meali

أَوْ yahut · يَأْخُذَهُمْ kendilerini yakalamayacağından? · فِى dönüp dolaşırlarken · تَقَلُّبِهِمْ · فَمَا değillerdir · هُم onlar · بِمُعْجِزِينَ engel olacak da

أَوۡ يَأۡخُذَهُمۡ عَلَىٰ تَخَوُّفࣲ فَإِنَّ رَبَّكُمۡ لَرَءُوفࣱ رَّحِيمٌ ﴿47﴾

ev ye'ḫuẕehüm `alâ teḫavvuf. feinne rabbeküm leraûfür raḥîm.

47. Yoksa Allah’ın içlerine felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağına dair bir güvenceleri mi var? Ama sizin rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir.

Kelime meali

أَوْ yahut · يَأْخُذَهُمْ kendilerini yakalamayacağından? · عَلَىٰ üzerinde · تَخَوُّفٍۢ bir korku · فَإِنَّ doğrusu · رَبَّكُمْ Rabbiniz · لَرَءُوفٌۭ çok şefkatlidir · رَّحِيمٌ çok acıyandır

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَىٰ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَيۡءࣲ يَتَفَيَّؤُاْ ظِلَٰلُهُۥ عَنِ ٱلۡيَمِينِ وَٱلشَّمَآئِلِ سُجَّدࣰ ا لِّلَّهِ وَهُمۡ دَٰخِرُونَ ﴿48﴾

evelem yerav ilâ mâ ḫaleḳa-llâhü min şey'iy yetefeyyeü żilâlühû `ani-lyemîni veşşemâili süccedel lillâhi vehüm dâḫirûn.

48. Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır.

Kelime meali

أَوَلَمْ görmediler mi? · يَرَوْا۟ · إِلَىٰ şeyleri · مَا · خَلَقَ yarattığı · ٱللَّهُ Allah'ın · مِن her şeyden · شَىْءٍۢ · يَتَفَيَّؤُا۟ döndüğünü · ظِلَـٰلُهُۥ gölgelerinin · عَنِ sağdan · ٱلْيَمِينِ · وَٱلشَّمَآئِلِ ve soldan · سُجَّدًۭا secde ederek · لِّلَّهِ Allah'a · وَهُمْ ve onlar · دَٰخِرُونَ sürünerek

وَلِلَّهِۤ يَسۡجُدُۤ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ مِن دَآبَّةࣲ وَٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ وَهُمۡ لَا يَسۡتَكۡبِرُونَ ﴿49﴾

velillâhi yescüdü mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'arḍi min dâbbetiv velmelâiketü vehüm lâ yestekbirûn.

49. Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.

Kelime meali

وَلِلَّهِ ve Allah'a · يَسْجُدُ secde ederler · مَا ne varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَمَا ve ne varsa · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ · مِن canlılardan · دَآبَّةٍۢ · وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ ve meleklerden · وَهُمْ ve onlar · لَا asla · يَسْتَكْبِرُونَ büyük taslamazlar

يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوۡقِهِمۡ وَيَفۡعَلُونَ مَا يُؤۡمَرُونَ۩ ﴿50﴾

yeḫâfûne rabbehüm min fevḳihim veyef`alûne mâ yü'merûn.

50. Onlar, yüceler yücesi bildikleri rablerinden korkar, kendilerine buyurulanı yerine getirirler.

Kelime meali

يَخَافُونَ korkarlar · رَبَّهُم Rablerinden · مِّن üstlerindeki · فَوْقِهِمْ · وَيَفْعَلُونَ ve yaparlar · مَا şeyi · يُؤْمَرُونَ ۩ emredildikleri

۞وَقَالَ ٱللَّهُ لَا تَتَّخِذُوٓاْ إِلَٰهَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِۖ إِنَّمَا هُوَ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱ فَإِيَّٰيَ فَٱرۡهَبُونِ ﴿51﴾

veḳâle-llâhü lâ tetteḫiẕû ilâheyni-ŝneyn. innemâ hüve ilâhüv vâḥid. feiyyâye ferhebûn.

51. Allah buyurdu ki: “İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Şu halde yalnız benden korkun.”

Kelime meali

۞ وَقَالَ ve dedi · ٱللَّهُ Allah · لَا edinmeyin · تَتَّخِذُوٓا۟ · إِلَـٰهَيْنِ (iki) tanrı · ٱثْنَيْنِ ۖ iki · إِنَّمَا şüphesiz · هُوَ O · إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır · وَٰحِدٌۭ ۖ tek · فَإِيَّـٰىَ yalnız benden · فَٱرْهَبُونِ korkun

وَلَهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَلَهُ ٱلدِّينُ وَاصِبًاۚ أَفَغَيۡرَ ٱللَّهِ تَتَّقُونَ ﴿52﴾

velehû mâ fi-ssemâvâti vel'arḍi velehü-ddînü vâṣibâ. efegayra-llâhi tetteḳûn.

52. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat da daima ve yalnız O’na yapılır. Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?

Kelime meali

وَلَهُۥ ve hepsi O'nundur · مَا ne varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerde · وَلَهُ ve O'nundur · ٱلدِّينُ din (kulluk) · وَاصِبًا ۚ daima · أَفَغَيْرَ başkasından mı? · ٱللَّهِ Allah'tan · تَتَّقُونَ korkuyorsunuz

وَمَا بِكُم مِّن نِّعۡمَةࣲ فَمِنَ ٱللَّهِۖ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فَإِلَيۡهِ تَجۡـَٔرُونَ ﴿53﴾

vemâ biküm min ni`metin femine-llâhi ŝümme iẕâ messekümu-ḍḍurru feileyhi tec'erûn.

53. Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız.

Kelime meali

وَمَا (ulaşan) · بِكُم size · مِّن her ni'met · نِّعْمَةٍۢ · فَمِنَ Allahtandır · ٱللَّهِ ۖ · ثُمَّ sonra · إِذَا zaman · مَسَّكُمُ size dokunduğu · ٱلضُّرُّ bir sıkıntı · فَإِلَيْهِ yalnız O'na · تَجْـَٔرُونَ yalvarırsınız

ثُمَّ إِذَا كَشَفَ ٱلضُّرَّ عَنكُمۡ إِذَا فَرِيقࣱ مِّنكُم بِرَبِّهِمۡ يُشۡرِكُونَ ﴿54﴾

ŝümme iẕâ keşefe-ḍḍurra `anküm iẕâ ferîḳum minküm birabbihim yüşrikûn.

54. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içinizden bazıları, gariptir ki, hemen rablerine ortak koşarlar.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِذَا zaman · كَشَفَ kaldırdığı · ٱلضُّرَّ o sıkıntıyı · عَنكُمْ sizden · إِذَا hemen · فَرِيقٌۭ bir grup · مِّنكُم içinizden · بِرَبِّهِمْ Rablerine · يُشْرِكُونَ ortak koşarlar

لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡۚ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ ﴿55﴾

liyekfürû bimâ âteynâhüm. fetemette`û. fesevfe ta`lemûn.

55. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için (böyle yaparlar). Yiyip için bakalım, ama yakında anlayacaksınız!

Kelime meali

لِيَكْفُرُوا۟ nankörlük etmek için · بِمَآ karşı · ءَاتَيْنَـٰهُمْ ۚ kendilerine verdiğimize · فَتَمَتَّعُوا۟ ۖ öyleyse eğlenin · فَسَوْفَ yakında · تَعْلَمُونَ bileceksiniz

وَيَجۡعَلُونَ لِمَا لَا يَعۡلَمُونَ نَصِيبࣰ ا مِّمَّا رَزَقۡنَٰهُمۡۗ تَٱللَّهِ لَتُسۡـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمۡ تَفۡتَرُونَ ﴿56﴾

veyec`alûne limâ lâ ya`lemûne neṣîbem mimmâ razaḳnâhüm. tellâhi letüs'elünne `ammâ küntüm tefterûn.

56. Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Allah’a yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.

Kelime meali

وَيَجْعَلُونَ ve ayırıyorlar · لِمَا şeylere · لَا bilmedikleri · يَعْلَمُونَ · نَصِيبًۭا bir pay · مِّمَّا verdiğimiz rızıktan · رَزَقْنَـٰهُمْ ۗ · تَٱللَّهِ Allah'a andolsun ki · لَتُسْـَٔلُنَّ siz mutlaka sorulacaksınız · عَمَّا şeylerden · كُنتُمْ olduğunuz · تَفْتَرُونَ uyduruyorlar

وَيَجۡعَلُونَ لِلَّهِ ٱلۡبَنَٰتِ سُبۡحَٰنَهُۥ وَلَهُم مَّا يَشۡتَهُونَ ﴿57﴾

veyec`alûne lillâhi-lbenâti sübḥânehû velehüm mâ yeştehûn.

57. Yine onlar -hâşâ- “Kızlar Allah’ındır” diyorlar. Akıllarınca beğendikleri de kendilerinin oluyor!

Kelime meali

وَيَجْعَلُونَ ve isnad ediyorlar · لِلَّهِ Allah'a · ٱلْبَنَـٰتِ kızları · سُبْحَـٰنَهُۥ ۙ şanı yüce olan · وَلَهُم ve kendilerine de · مَّا hoşlandıklarını · يَشْتَهُونَ

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِٱلۡأُنثَىٰ ظَلَّ وَجۡهُهُۥ مُسۡوَدࣰّ ا وَهُوَ كَظِيمࣱ‏ ﴿58﴾

veiẕâ büşşira eḥadühüm bil'ünŝâ żalle vechühû müsveddev vehüve keżîm.

58. Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir.

Kelime meali

وَإِذَا zaman · بُشِّرَ müjdelendiği · أَحَدُهُم onlardan birine · بِٱلْأُنثَىٰ kız çocuğu · ظَلَّ kesilir · وَجْهُهُۥ yüzü · مُسْوَدًّۭا kapkara · وَهُوَ ve o · كَظِيمٌۭ içi öfkeyle dolar

يَتَوَٰرَىٰ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ مِن سُوٓءِ مَا بُشِّرَ بِهِۦٓۚ أَيُمۡسِكُهُۥ عَلَىٰ هُونٍ أَمۡ يَدُسُّهُۥ فِي ٱلتُّرَابِۗ أَلَا سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ ﴿59﴾

yetevârâ mine-lḳavmi min sûi mâ büşşira bih. eyümsikühû `alâ hûnin em yedüssühû fi-ttürâb. elâ sâe mâ yaḥkümûn.

59. (Aklınca) verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!

Kelime meali

يَتَوَٰرَىٰ gizlenir · مِنَ kavminden · ٱلْقَوْمِ · مِن dolayı · سُوٓءِ kötülüğünden · مَا verilen müjdenin · بُشِّرَ · بِهِۦٓ ۚ ona · أَيُمْسِكُهُۥ onu tutsun mu? · عَلَىٰ hakaretle · هُونٍ · أَمْ yoksa · يَدُسُّهُۥ onu gömsün mü? · فِى toprağa · ٱلتُّرَابِ ۗ · أَلَا bak · سَآءَ ne kötü · مَا hüküm veriyorlar · يَحْكُمُونَ

لِلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ مَثَلُ ٱلسَّوۡءِۖ وَلِلَّهِ ٱلۡمَثَلُ ٱلۡأَعۡلَىٰۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿60﴾

lilleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati meŝelü-ssev'. velillâhi-lmeŝelü-l'a`lâ. vehüve-l`azîzü-lḥakîm.

60. Âhirete inanmayanlar kötü sıfatlarla anılır; Allah’a ise en yüce sıfatlar yaraşır. O azîzdir, hakîmdir.

Kelime meali

لِلَّذِينَ içindir · لَا inanmayanlar · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · مَثَلُ sıfatlar · ٱلسَّوْءِ ۖ en kötü · وَلِلَّهِ (oysa) Allah'ındır · ٱلْمَثَلُ sıfatlar · ٱلْأَعْلَىٰ ۚ en yüce · وَهُوَ ve O · ٱلْعَزِيزُ azizdir · ٱلْحَكِيمُ hikmet sahibidir

وَلَوۡ يُؤَاخِذُ ٱللَّهُ ٱلنَّاسَ بِظُلۡمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيۡهَا مِن دَآبَّةࣲ وَلَٰكِن يُؤَخِّرُهُمۡ إِلَىٰٓ أَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ىۖ فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ لَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ سَاعَةࣰ وَلَا يَسۡتَقۡدِمُونَ ﴿61﴾

velev yüâḫiẕü-llâhü-nnâse biżulmihim mâ terake `aleyhâ min dâbbetiv velâkiy yü'eḫḫiruhüm ilâ ecelim müsemmâ. feiẕâ câe ecelühüm lâ yeste'ḫirûne sâ`atev velâ yestaḳdimûn.

61. Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onlara belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar mühlet tanıyor. Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler.

Kelime meali

وَلَوْ ve eğer · يُؤَاخِذُ cezalandırsaydı · ٱللَّهُ Allah · ٱلنَّاسَ insanları · بِظُلْمِهِم yaptıkları (her) haksızlıkla · مَّا bırakmazdı · تَرَكَ · عَلَيْهَا üzerinde (yeryüzünde) · مِن hiçbir · دَآبَّةٍۢ canlı · وَلَـٰكِن fakat · يُؤَخِّرُهُمْ onları erteler · إِلَىٰٓ bir süreye kadar · أَجَلٍۢ · مُّسَمًّۭى ۖ takdir edilen · فَإِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَجَلُهُمْ süreleri · لَا asla · يَسْتَـْٔخِرُونَ geri kalmazlar · سَاعَةًۭ ۖ bir sa'at (dahi) · وَلَا ne de · يَسْتَقْدِمُونَ ileri geçerler

وَيَجۡعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكۡرَهُونَۚ وَتَصِفُ أَلۡسِنَتُهُمُ ٱلۡكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ ٱلۡحُسۡنَىٰۚ لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ ٱلنَّارَ وَأَنَّهُم مُّفۡرَطُونَ ﴿62﴾

veyec`alûne lillâhi mâ yekrahûne veteṣifü elsinetühümü-lkeẕibe enne lehümü-lḥusnâ. lâ cerame enne lehümü-nnâra veennehüm müfraṭûn.

62. Hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nisbet ediyorlar. Öte yandan en güzel sonucun kendileri için olacağı yolunda dillerinden asılsız iddialar dökülüyor. Kaçınılmaz olarak onlara ancak ateş vardır ve onlar oraya sürüleceklerdir!

Kelime meali

وَيَجْعَلُونَ ve isnad ediyorlar · لِلَّهِ Allah'a · مَا şeyi · يَكْرَهُونَ hoşlanmadıkları · وَتَصِفُ ve uyduruyorlar · أَلْسِنَتُهُمُ onların dilleri · ٱلْكَذِبَ yalan · أَنَّ hakkında · لَهُمُ kendilerinin olacağı · ٱلْحُسْنَىٰ ۖ en güzel sonucun · لَا hiç yok ki · جَرَمَ şüphe · أَنَّ mutlaka · لَهُمُ onlara vardır · ٱلنَّارَ ateş · وَأَنَّهُم ve onlar · مُّفْرَطُونَ ona sürüleceklerdir

تَٱللَّهِ لَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰٓ أُمَمࣲ مِّن قَبۡلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ ٱلۡيَوۡمَ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ‏ ﴿63﴾

tellâhi leḳad erselnâ ilâ ümemim min ḳablike fezeyyene lehümü-şşeyṭânü a`mâlehüm fehüve veliyyühümü-lyevme velehüm `aẕâbün elîm.

63. Allah’a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik; fakat şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. Bugün de şeytan öylelerinin velîsidir. Onlar için dehşetli bir azap vardır.

Kelime meali

تَٱللَّهِ Allah'a andolsun ki · لَقَدْ muhakkak · أَرْسَلْنَآ elçi gönderdik · إِلَىٰٓ milletlere · أُمَمٍۢ · مِّن senden önceki · قَبْلِكَ · فَزَيَّنَ süsledi · لَهُمُ onlara · ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan · أَعْمَـٰلَهُمْ yaptıklarını · فَهُوَ O · وَلِيُّهُمُ onların dostudur · ٱلْيَوْمَ bugün · وَلَهُمْ ve onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acıklı

وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ ٱلَّذِي ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿64﴾

vemâ enzelnâ `aleyke-lkitâbe illâ litübeyyine lehümü-lleẕi-ḫtelefû fîhi vehüdev veraḥmetel liḳavmiy yü'minûn.

64. Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için ve inanan bir topluluğa rehber ve rahmet olsun diye indirdik.

Kelime meali

وَمَآ ve · أَنزَلْنَا indirmedik · عَلَيْكَ sana · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı · إِلَّا dışında · لِتُبَيِّنَ açıklaman · لَهُمُ onlara · ٱلَّذِى şeyi · ٱخْتَلَفُوا۟ ayrılığa düştükleri · فِيهِ ۙ hakkında · وَهُدًۭى ve yol gösterici · وَرَحْمَةًۭ ve rahmet · لِّقَوْمٍۢ bir kavim için · يُؤْمِنُونَ inanan

وَٱللَّهُ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَسۡمَعُونَ ﴿65﴾

vellâhü enzele mine-ssemâi mâen feaḥyâ bihi-l'arḍa ba`de mevtihâ. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy yesme`ûn.

65. Allah gökten su indirip onunla ölmüş toprağa hayat vermektedir. Kuşkusuz bunda dinlemesini bilen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır.

Kelime meali

وَٱللَّهُ ve Allah · أَنزَلَ indirdi · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۭ bir su · فَأَحْيَا ve diriltti · بِهِ onunla · ٱلْأَرْضَ yeri · بَعْدَ sonra · مَوْتِهَآ ۚ ölümünden · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ elbette ibret(ler) · لِّقَوْمٍۢ bir millet için · يَسْمَعُونَ işiten

وَإِنَّ لَكُمۡ فِي ٱلۡأَنۡعَٰمِ لَعِبۡرَةࣰۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهِۦ مِنۢ بَيۡنِ فَرۡثࣲ وَدَمࣲ لَّبَنًا خَالِصࣰ ا سَآئِغࣰ ا لِّلشَّٰرِبِينَ ﴿66﴾

veinne leküm fi-l'en`âmi le`ibrah. nüsḳîküm mimmâ fî büṭûnihî mim beyni ferŝiv vedemil lebenen ḫâliṣan sâigal lişşâribîn.

66. Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · لَكُمْ sizin için · فِى vardır · ٱلْأَنْعَـٰمِ hayvanlarda · لَعِبْرَةًۭ ۖ ibret(ler) · نُّسْقِيكُم size içiriyoruz · مِّمَّا olandan · فِى onların karınlarında · بُطُونِهِۦ · مِنۢ arasıdan · بَيْنِ · فَرْثٍۢ fışkı · وَدَمٍۢ ile kan · لَّبَنًا süt · خَالِصًۭا halis · سَآئِغًۭا lezzetli · لِّلشَّـٰرِبِينَ içenler için

وَمِن ثَمَرَٰتِ ٱلنَّخِيلِ وَٱلۡأَعۡنَٰبِ تَتَّخِذُونَ مِنۡهُ سَكَرࣰ ا وَرِزۡقًا حَسَنًاۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ ﴿67﴾

vemin ŝemerâti-nneḫîli vel'a`nâbi tetteḫiẕûne minhü sekerav verizḳan ḥasenâ. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy ya`ḳilûn.

67. Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz. Bunda da aklını kullanan bir topluluk için açık delil vardır.

Kelime meali

وَمِن ve · ثَمَرَٰتِ meyvalarından · ٱلنَّخِيلِ hurma ağaçlarının · وَٱلْأَعْنَـٰبِ ve üzümlerden · تَتَّخِذُونَ elde edersiniz · مِنْهُ onlardan · سَكَرًۭا sarhoşluk · وَرِزْقًا ve bir rızık · حَسَنًا ۗ güzel · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ elbette ibret(ler) · لِّقَوْمٍۢ bir toplum için · يَعْقِلُونَ aklını kullanan

وَأَوۡحَىٰ رَبُّكَ إِلَى ٱلنَّحۡلِ أَنِ ٱتَّخِذِي مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتࣰ ا وَمِنَ ٱلشَّجَرِ وَمِمَّا يَعۡرِشُونَ ﴿68﴾

veevḥâ rabbüke ile-nnaḥli eni-tteḫiẕî mine-lcibâli büyûtev vemine-şşeceri vemimmâ ya`rişûn.

68. Ve rabbin bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin.

Kelime meali

وَأَوْحَىٰ şöyle vahyetti · رَبُّكَ Rabbin · إِلَى bal arısına · ٱلنَّحْلِ · أَنِ edin · ٱتَّخِذِى · مِنَ dağlardan · ٱلْجِبَالِ · بُيُوتًۭا evler · وَمِنَ ve · ٱلشَّجَرِ ağaçlardan · وَمِمَّا ve · يَعْرِشُونَ kurdukları çardaklardan

ثُمَّ كُلِي مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ فَٱسۡلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلࣰ اۚ يَخۡرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا شَرَابࣱ مُّخۡتَلِفٌ أَلۡوَٰنُهُۥ فِيهِ شِفَآءࣱ لِّلنَّاسِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ ﴿69﴾

ŝümme külî min külli-ŝŝemerâti feslükî sübüle rabbiki ẕülülâ. yaḫrucü mim büṭûnihâ şerâbüm muḫtelifün elvânühû fîhi şifâül linnâs. inne fî ẕâlike leâyetel liḳavmiy yetefekkerûn.

69. Sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!” Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · كُلِى ye; · مِن her çeşit · كُلِّ · ٱلثَّمَرَٰتِ meyvalardan · فَٱسْلُكِى ve yürü · سُبُلَ yollarında · رَبِّكِ Rabbinin · ذُلُلًۭا ۚ boyun eğerek · يَخْرُجُ çıkar · مِنۢ onun karınlarından · بُطُونِهَا · شَرَابٌۭ bir içecek · مُّخْتَلِفٌ çeşit çeşit · أَلْوَٰنُهُۥ renkleri · فِيهِ onda vardır · شِفَآءٌۭ şifa · لِّلنَّاسِ ۗ insanlara · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ elbette bir ibret · لِّقَوْمٍۢ bir millet için · يَتَفَكَّرُونَ düşünen

وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ ثُمَّ يَتَوَفَّىٰكُمۡۚ وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَىٰٓ أَرۡذَلِ ٱلۡعُمُرِ لِكَيۡ لَا يَعۡلَمَ بَعۡدَ عِلۡمࣲ شَيۡـًٔاۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمࣱ قَدِيرࣱ‏ ﴿70﴾

vellâhü ḫaleḳaküm ŝümme yeteveffâküm veminküm mey yüraddü ilâ erẕeli-l`umüri likey lâ ya`leme ba`de `ilmin şey'â. inne-llâhe `alîmün ḳadîr.

70. Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır. Kuşkusuz Allah ilim ve kudret sahibidir.

Kelime meali

وَٱللَّهُ ve Allah · خَلَقَكُمْ sizi yarattı · ثُمَّ sonra · يَتَوَفَّىٰكُمْ ۚ öldürür · وَمِنكُم ve içinizden · مَّن kimi · يُرَدُّ itilir · إِلَىٰٓ en reziline · أَرْذَلِ · ٱلْعُمُرِ ömrün · لِكَىْ diye · لَا hiçbir şeyi bilmez olsun · يَعْلَمَ · بَعْدَ sonra · عِلْمٍۢ bilgiden · شَيْـًٔا ۚ biraz · إِنَّ doğrusu · ٱللَّهَ Allah · عَلِيمٌۭ bilendir · قَدِيرٌۭ kadirdir

وَٱللَّهُ فَضَّلَ بَعۡضَكُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ فِي ٱلرِّزۡقِۚ فَمَا ٱلَّذِينَ فُضِّلُواْ بِرَآدِّي رِزۡقِهِمۡ عَلَىٰ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَهُمۡ فِيهِ سَوَآءٌۚ أَفَبِنِعۡمَةِ ٱللَّهِ يَجۡحَدُونَ ﴿71﴾

vellâhü feḍḍale ba`ḍaküm `alâ ba`ḍin fi-rrizḳ. feme-lleẕîne füḍḍilû birâddî rizḳihim `alâ mâ meleket eymânühüm fehüm fîhi sevâün. efebini`meti-llâhi yecḥadûn.

71. Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki onlar Allah’ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı?

Kelime meali

وَٱللَّهُ Allah · فَضَّلَ üstün kıldı · بَعْضَكُمْ kiminizi · عَلَىٰ üzerine · بَعْضٍۢ kiminiz · فِى rızıkta · ٱلرِّزْقِ ۚ · فَمَا değildir · ٱلَّذِينَ üstün kılınanlar · فُضِّلُوا۟ · بِرَآدِّى verip de · رِزْقِهِمْ kendi rızıklarını · عَلَىٰ altında bulunanlara · مَا · مَلَكَتْ · أَيْمَـٰنُهُمْ ellerinin · فَهُمْ onlar · فِيهِ onda · سَوَآءٌ ۚ eşit olacak şekilde · أَفَبِنِعْمَةِ ni'metini mi? · ٱللَّهِ Allah'ın · يَجْحَدُونَ inkar ediyorlar

وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٰجࣰ ا وَجَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُم بَنِينَ وَحَفَدَةࣰ وَرَزَقَكُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَٰتِۚ أَفَبِٱلۡبَٰطِلِ يُؤۡمِنُونَ وَبِنِعۡمَتِ ٱللَّهِ هُمۡ يَكۡفُرُونَ ﴿72﴾

vellâhü ce`ale leküm min enfüsiküm ezvâcev vece`ale leküm min ezvâciküm benîne veḥafedetev verazeḳaküm mine-ṭṭayyibât. efebilbâṭili yü'minûne vebini`meti-llâhi hüm yekfürûn.

72. Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi güzel ürünlerle rızıklandırdı. Onlar yine de bâtıla inanıp Allah’ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar?

Kelime meali

وَٱللَّهُ Allah · جَعَلَ yarattı · لَكُم size · مِّنْ kendi nefislerinizden · أَنفُسِكُمْ · أَزْوَٰجًۭا eşler · وَجَعَلَ ve yarattı · لَكُم size · مِّنْ eşlerinizden · أَزْوَٰجِكُم · بَنِينَ oğullar · وَحَفَدَةًۭ ve torunlar · وَرَزَقَكُم ve sizi besledi · مِّنَ güzel rızıklarla · ٱلطَّيِّبَـٰتِ ۚ · أَفَبِٱلْبَـٰطِلِ hâlâ batıla mı? · يُؤْمِنُونَ inanıyorlar · وَبِنِعْمَتِ ve ni'metine · ٱللَّهِ Allah'ın · هُمْ onlar · يَكْفُرُونَ nankörlük ediyorlar

وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَمۡلِكُ لَهُمۡ رِزۡقࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا يَسۡتَطِيعُونَ ﴿73﴾

veya`büdûne min dûni-llâhi mâ lâ yemlikü lehüm rizḳam mine-ssemâvâti vel'arḍi şey'ev velâ yesteṭî`ûn.

73. Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar?

Kelime meali

وَيَعْبُدُونَ ve tapıyorlar · مِن başka · دُونِ · ٱللَّهِ Allah'tan · مَا asla · لَا · يَمْلِكُ veremeyecek · لَهُمْ kendilerine · رِزْقًۭا rızık · مِّنَ göklerden · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ve yerden · شَيْـًۭٔا hiçbir · وَلَا ve · يَسْتَطِيعُونَ bunu asla yapamayacak olan

فَلَا تَضۡرِبُواْ لِلَّهِ ٱلۡأَمۡثَالَۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ ﴿74﴾

felâ taḍribû lillâhi-l'emŝâl. inne-llâhe ya`lemü veentüm lâ ta`lemûn.

74. Allah hakkında (kafanıza göre) misal getirmeyiniz. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Kelime meali

فَلَا benzetmeler yapmayın · تَضْرِبُوا۟ · لِلَّهِ Allah'a · ٱلْأَمْثَالَ ۚ meseller · إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُ bilir · وَأَنتُمْ siz ise · لَا bilmezsiniz · تَعْلَمُونَ

۞ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلًا عَبۡدࣰ ا مَّمۡلُوكࣰ ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَيۡءࣲ وَمَن رَّزَقۡنَٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنࣰ ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرࣰّ ا وَجَهۡرًاۖ هَلۡ يَسۡتَوُۥنَۚ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿75﴾

ḍarabe-llâhü meŝelen `abdem memlûkel lâ yaḳdiru `alâ şey'iv vemer razaḳnâhü minnâ rizḳan ḥasenen fehüve yünfiḳu minhü sirrav vecehrâ. hel yestevûn. elḥamdü lillâh. bel ekŝeruhüm lâ ya`lemûn.

75. Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor: Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur ama onların çoğu bilmezler.

Kelime meali

۞ ضَرَبَ misal verir · ٱللَّهُ Allah · مَثَلًا misaliyle · عَبْدًۭا bir köle · مَّمْلُوكًۭا başkasının malı olan · لَّا gücü yetmeyen · يَقْدِرُ · عَلَىٰ hiçbir şeye · شَىْءٍۢ · وَمَن ve kimseyi · رَّزَقْنَـٰهُ rızıklandırdığımız · مِنَّا katımızdan · رِزْقًا rızık ile · حَسَنًۭا güzel · فَهُوَ ki o · يُنفِقُ infak eder · مِنْهُ ondan · سِرًّۭا gizli · وَجَهْرًا ۖ ve açık · هَلْ olurlar mı? · يَسْتَوُۥنَ ۚ bunlar eşit · ٱلْحَمْدُ Hamd · لِلَّهِ ۚ Allah'adır · بَلْ fakat · أَكْثَرُهُمْ çokları · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

وَضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلࣰ ا رَّجُلَيۡنِ أَحَدُهُمَآ أَبۡكَمُ لَا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَيۡءࣲ وَهُوَ كَلٌّ عَلَىٰ مَوۡلَىٰهُ أَيۡنَمَا يُوَجِّههُّ لَا يَأۡتِ بِخَيۡرٍ هَلۡ يَسۡتَوِي هُوَ وَمَن يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ وَهُوَ عَلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ‏ ﴿76﴾

veḍarabe-llâhü meŝeler racüleyni eḥadühümâ ebkemü lâ yaḳdiru `alâ şey'iv vehüve kellün `alâ mevlâhü eynemâ yüveccihhü lâ ye'ti biḫayr. hel yestevî hüve vemey ye'müru bil`adli vehüve `alâ ṣirâṭim müsteḳîm.

76. Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?

Kelime meali

وَضَرَبَ ve misal verir · ٱللَّهُ Allah · مَثَلًۭا misaliyle · رَّجُلَيْنِ (şu) iki adamı · أَحَدُهُمَآ birisi · أَبْكَمُ dilsizdir · لَا gücü yetmez · يَقْدِرُ · عَلَىٰ hiçbir şeye · شَىْءٍۢ · وَهُوَ ve o · كَلٌّ bir yüktür · عَلَىٰ üzerine · مَوْلَىٰهُ efendisinin · أَيْنَمَا nereye · يُوَجِّههُّ onu gönderse · لَا getirmez · يَأْتِ · بِخَيْرٍ ۖ bir hayır · هَلْ gibi olur mu? · يَسْتَوِى · هُوَ o · وَمَن ve kimse · يَأْمُرُ emreden · بِٱلْعَدْلِ ۙ adaleti · وَهُوَ ve o (kimse) · عَلَىٰ üzere (giden) · صِرَٰطٍۢ yol · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru

وَلِلَّهِ غَيۡبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَمَآ أَمۡرُ ٱلسَّاعَةِ إِلَّا كَلَمۡحِ ٱلۡبَصَرِ أَوۡ هُوَ أَقۡرَبُۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ‏ ﴿77﴾

velillâhi gaybü-ssemâvâti vel'arḍ. vemâ emru-ssâ`ati illâ kelemḥi-lbeṣari ev hüve aḳrab. inne-llâhe `alâ külli şey'in ḳadîr.

77. Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Kelime meali

وَلِلَّهِ Allah'a aittir · غَيْبُ gaybı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ۚ ve yerin · وَمَآ ve değildir · أَمْرُ işi · ٱلسَّاعَةِ sa'atin (kıyametin) · إِلَّا (başka değil) ancak · كَلَمْحِ açıp yumma gibidir · ٱلْبَصَرِ bir göz · أَوْ yahut · هُوَ o · أَقْرَبُ ۚ daha yakın(kısa)dır · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · قَدِيرٌۭ gücü yetendir

وَٱللَّهُ أَخۡرَجَكُم مِّنۢ بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ شَيۡـࣰٔ ا وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ ﴿78﴾

vellâhü aḫraceküm mim büṭûni ümmehâtiküm lâ ta`lemûne şey'ev vece`ale lekümü-ssem`a vel'ebṣâra vel'ef'idete le`alleküm teşkürûn.

78. Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi.

Kelime meali

وَٱللَّهُ ve Allah · أَخْرَجَكُم sizi çıkardı · مِّنۢ karınlarından · بُطُونِ · أُمَّهَـٰتِكُمْ annelerinizin · لَا bilmezken · تَعْلَمُونَ · شَيْـًۭٔا hiçbir şey · وَجَعَلَ ve verdi · لَكُمُ size · ٱلسَّمْعَ işitme · وَٱلْأَبْصَـٰرَ ve gözler · وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ۙ ve gönüller · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَشْكُرُونَ şükredersiniz

أَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلطَّيۡرِ مُسَخَّرَٰتࣲ فِي جَوِّ ٱلسَّمَآءِ مَا يُمۡسِكُهُنَّ إِلَّا ٱللَّهُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ ﴿79﴾

elem yerav ile-ṭṭayri müseḫḫarâtin fî cevvi-ssemâ'. mâ yümsikühünne ille-llâh. inne fî ẕâlike leâyâtil liḳavmiy yü'minûn.

79. Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır.

Kelime meali

أَلَمْ bakmadılar mı? · يَرَوْا۟ · إِلَى kuşlara · ٱلطَّيْرِ · مُسَخَّرَٰتٍۢ O'nun emrine boyun eğdirilmiş · فِى boşluğunda · جَوِّ · ٱلسَّمَآءِ göğün · مَا yoktur · يُمْسِكُهُنَّ onları tutan · إِلَّا başka · ٱللَّهُ ۗ Allah'tan · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ayetler · لِّقَوْمٍۢ bir kavim için · يُؤْمِنُونَ inanan

وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنۢ بُيُوتِكُمۡ سَكَنࣰ ا وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ ٱلۡأَنۡعَٰمِ بُيُوتࣰ ا تَسۡتَخِفُّونَهَا يَوۡمَ ظَعۡنِكُمۡ وَيَوۡمَ إِقَامَتِكُمۡ وَمِنۡ أَصۡوَافِهَا وَأَوۡبَارِهَا وَأَشۡعَارِهَآ أَثَٰثࣰ ا وَمَتَٰعًا إِلَىٰ حِينࣲ‏ ﴿80﴾

vellâhü ce`ale leküm mim büyûtiküm sekenev vece`ale leküm min cülûdi-l'en`âmi büyûten testeḫiffûnehâ yevme ża`niküm veyevme iḳâmetiküm vemin aṣvâfihâ veevbârihâ veeş`ârihâ eŝâŝev vemetâ`an ilâ ḥîn.

80. Allah size evlerinizi huzur yeri yaptı; hayvanların derisinden gerek yolculuk gününüzde gerekse ikamet gününüzde kolaylıkla taşıyabileceğiniz barınaklar yapmanızı; kezâ bir süreye kadar onların yünlerini, yumuşak tüylerini, kıllarını ev ve giyim eşyasıyla ticaret malı olarak değerlendirmenizi sağladı.

Kelime meali

وَٱللَّهُ ve Allah · جَعَلَ yaptı · لَكُم sizin için · مِّنۢ evlerinizi · بُيُوتِكُمْ · سَكَنًۭا oturma yeri · وَجَعَلَ ve yaptı · لَكُم sizin için · مِّن derilerinden · جُلُودِ · ٱلْأَنْعَـٰمِ hayvan · بُيُوتًۭا evler · تَسْتَخِفُّونَهَا kolayca kullanacağınız hafif · يَوْمَ gününüzde · ظَعْنِكُمْ göç · وَيَوْمَ ve gününüzde · إِقَامَتِكُمْ ۙ ikamet · وَمِنْ ve · أَصْوَافِهَا yünlerinden · وَأَوْبَارِهَا ve yapağılarından · وَأَشْعَارِهَآ ve kıllarından · أَثَـٰثًۭا giyilecek döşenecek eşya' · وَمَتَـٰعًا ve geçimlik · إِلَىٰ bir süreye kadar · حِينٍۢ

وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلَٰلࣰ ا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡجِبَالِ أَكۡنَٰنࣰ ا وَجَعَلَ لَكُمۡ سَرَٰبِيلَ تَقِيكُمُ ٱلۡحَرَّ وَسَرَٰبِيلَ تَقِيكُم بَأۡسَكُمۡۚ كَذَٰلِكَ يُتِمُّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُسۡلِمُونَ ﴿81﴾

vellâhü ce`ale leküm mimmâ ḫaleḳa żilâlev vece`ale leküm mine-lcibâli eknânev vece`ale leküm serâbîle teḳîkümü-lḥarra veserabîle teḳîküm be'seküm. keẕâlike yütimmü ni`metehû `aleyküm le`alleküm tüslimûn.

81. Yine Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler yaptı, dağlarda size sığınaklar yarattı; size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler, mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti. İşte Allah, teslimiyet gösteresiniz diye size nimetini böyle eksiksiz vermektedir.

Kelime meali

وَٱللَّهُ Allah · جَعَلَ yaptı · لَكُم sizin için · مِّمَّا yarattıklarından · خَلَقَ · ظِلَـٰلًۭا gölgeler · وَجَعَلَ ve var etti · لَكُم sizin için · مِّنَ dağlarda · ٱلْجِبَالِ · أَكْنَـٰنًۭا oturulacak barınaklar · وَجَعَلَ ve var eyledi · لَكُمْ sizin için · سَرَٰبِيلَ elbiseler · تَقِيكُمُ sizi koruyan · ٱلْحَرَّ sıcaktan · وَسَرَٰبِيلَ ve elbiseler · تَقِيكُم sizi koruyan · بَأْسَكُمْ ۚ savaşınızda · كَذَٰلِكَ böyle · يُتِمُّ tamamlıyor · نِعْمَتَهُۥ ni'metini · عَلَيْكُمْ size · لَعَلَّكُمْ umulur ki siz · تُسْلِمُونَ teslim (müslüman) olursunuz

فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا عَلَيۡكَ ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ ﴿82﴾

fein tevellev feinnemâ `aleyke-lbelâgu-lmübîn.

82. (Ey resulüm!) Buna rağmen eğer onlar senden yüz çevirirlerse artık sana düşen, sadece açık seçik duyurmaktır.

Kelime meali

فَإِن eğer yine · تَوَلَّوْا۟ yüz çevirirlerse · فَإِنَّمَا artık · عَلَيْكَ senin üzerine düşen · ٱلْبَلَـٰغُ duyurmaktır · ٱلْمُبِينُ açık bir şekilde

يَعۡرِفُونَ نِعۡمَتَ ٱللَّهِ ثُمَّ يُنكِرُونَهَا وَأَكۡثَرُهُمُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿83﴾

ya`rifûne ni`mete-llâhi ŝümme yünkirûnehâ veekŝeruhümü-lkâfirûn.

83. Onlar Allah’ın nimetlerini biliyor, ama sonra kalkıp nankörlük ediyorlar. Onların çoğu inkârcıdır!

Kelime meali

يَعْرِفُونَ bilirler · نِعْمَتَ ni'metini · ٱللَّهِ Allah'ın · ثُمَّ sonra da · يُنكِرُونَهَا bunu inkar ederler · وَأَكْثَرُهُمُ ve çokları da · ٱلْكَـٰفِرُونَ inkar ederler

وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةࣲ شَهِيدࣰ ا ثُمَّ لَا يُؤۡذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ وَلَا هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ ﴿84﴾

veyevme neb`aŝü min külli ümmetin şehîden ŝümme lâ yü'ẕenü lilleẕîne keferû velâ hüm yüsta`tebûn.

84. Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız ve artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek ne de onlardan Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermeleri istenecektir.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · نَبْعَثُ getirdiğimiz · مِن her · كُلِّ · أُمَّةٍۢ ümmetten · شَهِيدًۭا bir şahid · ثُمَّ artık · لَا izin verilmez · يُؤْذَنُ · لِلَّذِينَ kimselere · كَفَرُوا۟ inkar eden(lere) · وَلَا ve ne de · هُمْ onların · يُسْتَعْتَبُونَ özür dilemeleri istenir

وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلۡعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنۡهُمۡ وَلَا هُمۡ يُنظَرُونَ ﴿85﴾

veiẕâ rae-lleẕîne żalemü-l`aẕâbe felâ yüḫaffefü `anhüm velâ hüm yünżarûn.

85. O zalimler azabı görünce artık cezaları hafifletilmez, kendilerine mühlet de tanınmaz.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · رَءَا gördükleri · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوا۟ zulmedenler · ٱلْعَذَابَ azabı · فَلَا artık · يُخَفَّفُ hafifletilmez · عَنْهُمْ onlardan · وَلَا ve asla · هُمْ onlara · يُنظَرُونَ fırsat verilmez

وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ شُرَكَآءَهُمۡ قَالُواْ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ شُرَكَآؤُنَا ٱلَّذِينَ كُنَّا نَدۡعُواْ مِن دُونِكَۖ فَأَلۡقَوۡاْ إِلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلَ إِنَّكُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿86﴾

veiẕâ rae-lleẕîne eşrakû şürakâehüm ḳâlû rabbenâ hâülâi şürakâüne-lleẕîne künnâ ned`û min dûnik. feelḳav ileyhimü-lḳavle inneküm lekâẕibûn.

86. Şirke sapanlar, Allah’a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. Fakat o varlıklar, “Siz gerçekten yalancısınız” diyerek onlara gerekli cevabı verirler.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · رَءَا gördükleri · ٱلَّذِينَ kimseler · أَشْرَكُوا۟ ortak koşanlar · شُرَكَآءَهُمْ ortak koştuklarını · قَالُوا۟ derler ki · رَبَّنَا Rabbimiz · هَـٰٓؤُلَآءِ işte (bunlar) · شُرَكَآؤُنَا ortaklarımız · ٱلَّذِينَ olduğumuz · كُنَّا · نَدْعُوا۟ tapıyor · مِن senden başka · دُونِكَ ۖ · فَأَلْقَوْا۟ söz atarlar · إِلَيْهِمُ onlara · ٱلْقَوْلَ şu sözle · إِنَّكُمْ siz · لَكَـٰذِبُونَ tamamen yalancılarsınız

وَأَلۡقَوۡاْ إِلَى ٱللَّهِ يَوۡمَئِذٍ ٱلسَّلَمَۖ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ ﴿87﴾

veelḳav ile-llâhi yevmeiẕin-sseleme veḍalle `anhüm mâ kânû yefterûn.

87. Onlar da artık ister istemez Allah’ın iradesine boyun eğerler; tanrı diye uydurdukları ise onları yüzüstü bırakmış olur.

Kelime meali

وَأَلْقَوْا۟ ve olurlar · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ · يَوْمَئِذٍ o gün · ٱلسَّلَمَ ۖ teslim · وَضَلَّ ve sapıp gider · عَنْهُم kendilerinden · مَّا şeyler · كَانُوا۟ oldukları · يَفْتَرُونَ uyduruyor(lar)

ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ زِدۡنَٰهُمۡ عَذَابࣰ ا فَوۡقَ ٱلۡعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يُفۡسِدُونَ ﴿88﴾

elleẕîne keferû veṣaddû `an sebîli-llâhi zidnâhüm `aẕâben fevḳa-l`aẕâbi bimâ kânû yüfsidûn.

88. Hem kendileri inkâr eden hem de insanların Allah yolundan gitmesini engelleyenler yok mu, bozgunculuk yapmış olmalarından ötürü işte onlara azap üstüne azap vereceğiz.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · وَصَدُّوا۟ ve engel olanlar · عَن yolundan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ Allah'ın · زِدْنَـٰهُمْ artırırız onlara · عَذَابًۭا azabı · فَوْقَ üstüne · ٱلْعَذَابِ azaplarının · بِمَا dolayı · كَانُوا۟ yaptıkları · يُفْسِدُونَ bozgunculuklarından

وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةࣲ شَهِيدًا عَلَيۡهِم مِّنۡ أَنفُسِهِمۡۖ وَجِئۡنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَىٰ هَٰٓؤُلَآءِۚ وَنَزَّلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ تِبۡيَٰنࣰ ا لِّكُلِّ شَيۡءࣲ وَهُدࣰ ى وَرَحۡمَةࣰ وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُسۡلِمِينَ ﴿89﴾

veyevme neb`aŝü fî külli ümmetin şehîden `aleyhim min enfüsihim veci'nâ bike şehîden `alâ hâülâ'. venezzelnâ `aleyke-lkitâbe tibyânel likülli şey'iv vehüdev veraḥmetev vebüşrâ lilmüslimîn.

89. Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı, Allah’a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik.

Kelime meali

وَيَوْمَ ve gün · نَبْعَثُ getireceğimiz · فِى içinde · كُلِّ her · أُمَّةٍۢ ümmet · شَهِيدًا bir şahid · عَلَيْهِم üzerlerine · مِّنْ kendi aralarından · أَنفُسِهِمْ ۖ · وَجِئْنَا getireceğiz · بِكَ seni de · شَهِيدًا şahid · عَلَىٰ üzerine · هَـٰٓؤُلَآءِ ۚ bunların · وَنَزَّلْنَا ve indirdik · عَلَيْكَ sana · ٱلْكِتَـٰبَ bu Kitabı · تِبْيَـٰنًۭا açıklayan · لِّكُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyi · وَهُدًۭى ve yol gösterici olarak · وَرَحْمَةًۭ ve rahmet olarak · وَبُشْرَىٰ ve müjde olarak · لِلْمُسْلِمِينَ müslümanlara

۞إِنَّ ٱللَّهَ يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ وَٱلۡإِحۡسَٰنِ وَإِيتَآيِٕ ذِي ٱلۡقُرۡبَىٰ وَيَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِ وَٱلۡبَغۡيِۚ يَعِظُكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ﴿90﴾

inne-llâhe ye'müru bil`adli vel'iḥsâni veîtâi ẕi-lḳurbâ veyenhâ `ani-lfaḥşâi velmünkeri velbagy. ye`iżuküm le`alleküm teẕekkerûn.

90. Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.

Kelime meali

۞ إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَأْمُرُ emreder · بِٱلْعَدْلِ adaleti · وَٱلْإِحْسَـٰنِ ve ihsanı · وَإِيتَآئِ ve vermeyi · ذِى akrabaya · ٱلْقُرْبَىٰ · وَيَنْهَىٰ ve meneder · عَنِ edepsizlikten · ٱلْفَحْشَآءِ · وَٱلْمُنكَرِ ve fenalıktan · وَٱلْبَغْىِ ۚ ve azgınlıktan · يَعِظُكُمْ size böyle öğüt verir · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَذَكَّرُونَ öğüt alırsınız (diye)

وَأَوۡفُواْ بِعَهۡدِ ٱللَّهِ إِذَا عَٰهَدتُّمۡ وَلَا تَنقُضُواْ ٱلۡأَيۡمَٰنَ بَعۡدَ تَوۡكِيدِهَا وَقَدۡ جَعَلۡتُمُ ٱللَّهَ عَلَيۡكُمۡ كَفِيلًاۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ ﴿91﴾

veevfû bi`ahdi-llâhi iẕâ `âhettüm velâ tenḳuḍü-l'eymâne ba`de tevkîdihâ veḳad ce`altümü-llâhe `aleyküm kefîlâ. inne-llâhe ya`lemü mâ tef`alûn.

91. Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah’ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir.

Kelime meali

وَأَوْفُوا۟ tam yerine getirin · بِعَهْدِ ahdini · ٱللَّهِ Allah'ın · إِذَا zaman · عَـٰهَدتُّمْ andlaşma yaptığınız · وَلَا ve asla · تَنقُضُوا۟ bozmayın · ٱلْأَيْمَـٰنَ yeminleri · بَعْدَ sonra · تَوْكِيدِهَا pekiştirdikten · وَقَدْ çünkü · جَعَلْتُمُ yaptınız · ٱللَّهَ Allah'ı · عَلَيْكُمْ üzerinize · كَفِيلًا ۚ kefil (şahid) · إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · يَعْلَمُ bilir · مَا şeyleri · تَفْعَلُونَ yaptıklarınız

وَلَا تَكُونُواْ كَٱلَّتِي نَقَضَتۡ غَزۡلَهَا مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةٍ أَنكَٰثࣰ ا تَتَّخِذُونَ أَيۡمَٰنَكُمۡ دَخَلَۢا بَيۡنَكُمۡ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرۡبَىٰ مِنۡ أُمَّةٍۚ إِنَّمَا يَبۡلُوكُمُ ٱللَّهُ بِهِۦۚ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ مَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ ﴿92﴾

velâ tekûnû kelletî neḳaḍat gazlehâ mim ba`di ḳuvvetin enkâŝâ. tetteḫiẕûne eymâneküm deḫalem beyneküm en tekûne ümmetün hiye erbâ min ümmeh. innemâ yeblûkümü-llâhü bih. veleyübeyyinenne leküm yevme-lḳiyâmeti mâ küntüm fîhi taḫtelifûn.

92. Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Allah bu şekilde sizi imtihan etmektedir. Ve O, hakkında görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri kıyamet gününde size mutlaka açıklayacaktır.

Kelime meali

وَلَا ve asla · تَكُونُوا۟ olmayın · كَٱلَّتِى gibi · نَقَضَتْ çözen kadın · غَزْلَهَا ipliğini · مِنۢ sonra · بَعْدِ · قُوَّةٍ kuvvetli · أَنكَـٰثًۭا büktükten · تَتَّخِذُونَ bir vasıta yaparak · أَيْمَـٰنَكُمْ yeminlerinizi · دَخَلًۢا bozucu · بَيْنَكُمْ aranızda · أَن olduğu için · تَكُونَ · أُمَّةٌ bir topluluk · هِىَ daha çok · أَرْبَىٰ · مِنْ diğer bir topluluktan · أُمَّةٍ ۚ · إِنَّمَا çünkü · يَبْلُوكُمُ sizi dener · ٱللَّهُ Allah · بِهِۦ ۚ bununla · وَلَيُبَيِّنَنَّ ve açıklayacaktır · لَكُمْ size · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · مَا şeyleri · كُنتُمْ olduğunuz · فِيهِ hakkında · تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştüğünüz

وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَعَلَكُمۡ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ وَلَٰكِن يُضِلُّ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَلَتُسۡـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿93﴾

velev şâe-llâhü lece`aleküm ümmetev vâḥidetev velâkiy yüḍillü mey yeşâü veyehdî mey yeşâ'. veletüs'elünne `ammâ küntüm ta`melûn.

93. Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu yapardı. Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız.

Kelime meali

وَلَوْ şayet · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · لَجَعَلَكُمْ hepinizi yapardı · أُمَّةًۭ ümmet · وَٰحِدَةًۭ bir tek · وَلَـٰكِن fakat · يُضِلُّ şaşırtır · مَن kimseyi · يَشَآءُ dilediği · وَيَهْدِى ve doğru yola iletir · مَن kimseyi · يَشَآءُ ۚ dilediği · وَلَتُسْـَٔلُنَّ ve siz mutlaka sorulacaksınız · عَمَّا şeylerden · كُنتُمْ olduğunuz · تَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

وَلَا تَتَّخِذُوٓاْ أَيۡمَٰنَكُمۡ دَخَلَۢا بَيۡنَكُمۡ فَتَزِلَّ قَدَمُۢ بَعۡدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ ٱلسُّوٓءَ بِمَا صَدَدتُّمۡ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَكُمۡ عَذَابٌ عَظِيمࣱ‏ ﴿94﴾

velâ tetteḫiẕû eymâneküm deḫalem beyneküm fetezille ḳademüm ba`de ŝübûtihâ veteẕûḳu-ssûe bimâ ṣadettüm `an sebîli-llâh. veleküm `aẕâbün `ażîm.

94. Evet, yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yapmayın; sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar ve insanları Allah yolundan saptırmanızın acı meyvesini tadarsınız, ayrıca ağır bir azapla da cezalandırılırsınız.

Kelime meali

وَلَا yapmayın · تَتَّخِذُوٓا۟ · أَيْمَـٰنَكُمْ yeminlerinizi · دَخَلًۢا bozan bir şey · بَيْنَكُمْ aranızı · فَتَزِلَّ kayar · قَدَمٌۢ ayak · بَعْدَ sonra · ثُبُوتِهَا sağlam bastıktan · وَتَذُوقُوا۟ ve tadarsınız · ٱلسُّوٓءَ kötülüğü · بِمَا dolayı · صَدَدتُّمْ engel olduğunuzdan · عَن yoludan · سَبِيلِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · وَلَكُمْ ve sizin için vardır · عَذَابٌ bir azab · عَظِيمٌۭ büyük

وَلَا تَشۡتَرُواْ بِعَهۡدِ ٱللَّهِ ثَمَنࣰ ا قَلِيلًاۚ إِنَّمَا عِندَ ٱللَّهِ هُوَ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿95﴾

velâ teşterû bi`ahdi-llâhi ŝemenen ḳalîlâ. innemâ `inde-llâhi hüve ḫayrul leküm in küntüm ta`lemûn.

95. Allah’a verdiğiniz sözü küçük bir menfaate satmayın! Eğer bilirseniz sizin için Allah’ın katında olan daha hayırlıdır.

Kelime meali

وَلَا ve asla · تَشْتَرُوا۟ satmayın · بِعَهْدِ verdiğiniz sözü · ٱللَّهِ Allah'a · ثَمَنًۭا bir paraya · قَلِيلًا ۚ az · إِنَّمَا şüphesiz · عِندَ yanında olan · ٱللَّهِ Allah'ın · هُوَ o · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · لَّكُمْ sizin için · إِن eğer · كُنتُمْ bilirseniz · تَعْلَمُونَ

مَا عِندَكُمۡ يَنفَدُ وَمَا عِندَ ٱللَّهِ بَاقࣲۗ وَلَنَجۡزِيَنَّ ٱلَّذِينَ صَبَرُوٓاْ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿96﴾

mâ `indeküm yenfedü vemâ `inde-llâhi bâḳ. velenecziyenne-lleẕîne ṣaberû ecrahüm biaḥseni mâ kânû ya`melûn.

96. Sizde bulunanlar tükenip gider, ama Allah’ın katındakiler kalıcıdır. Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzeliyle vereceğiz.

Kelime meali

مَا bulunan · عِندَكُمْ sizin yanınızda · يَنفَدُ ۖ tükenir · وَمَا bulunan ise · عِندَ yanında · ٱللَّهِ Allah'ın · بَاقٍۢ ۗ kalıcıdır · وَلَنَجْزِيَنَّ elbette vereceğiz · ٱلَّذِينَ kimselerin · صَبَرُوٓا۟ sabreden(lerin) · أَجْرَهُم karşılığını · بِأَحْسَنِ en güzeliyle · مَا olduklarının · كَانُوا۟ · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

مَنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰ ا مِّن ذَكَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنࣱ فَلَنُحۡيِيَنَّهُۥ حَيَوٰةࣰ طَيِّبَةࣰۖ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿97﴾

men `amile ṣâliḥam min ẕekerin ev ünŝâ vehüve mü'minün felenuḥyiyennehû ḥayâten ṭayyibeh. velenecziyennehüm ecrahüm biaḥseni mâ kânû ya`melûn.

97. Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.

Kelime meali

مَنْ her kim · عَمِلَ bir iş yaparsa · صَـٰلِحًۭا iyi · مِّن erkekten · ذَكَرٍ · أَوْ veya · أُنثَىٰ kadından · وَهُوَ o · مُؤْمِنٌۭ inanmış olarak · فَلَنُحْيِيَنَّهُۥ onu yaşatırız · حَيَوٰةًۭ bir hayatla · طَيِّبَةًۭ ۖ hoş · وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ ve elbette veririz · أَجْرَهُم onların ücretini · بِأَحْسَنِ en güzeliyle · مَا olduklarının · كَانُوا۟ · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

فَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِ مِنَ ٱلشَّيۡطَٰنِ ٱلرَّجِيمِ ﴿98﴾

feiẕâ ḳara'te-lḳur'âne feste`iẕ billâhi mine-şşeyṭâni-rracîm.

98. Kur’an okuyacağın vakit, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

Kelime meali

فَإِذَا zaman · قَرَأْتَ okuduğun · ٱلْقُرْءَانَ Kur'an · فَٱسْتَعِذْ sığın · بِٱللَّهِ Allah'a · مِنَ şeytandan · ٱلشَّيْطَـٰنِ · ٱلرَّجِيمِ kovulmuş

إِنَّهُۥ لَيۡسَ لَهُۥ سُلۡطَٰنٌ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ ﴿99﴾

innehû leyse lehû sülṭânün `ale-lleẕîne âmenû ve`alâ rabbihim yetevekkelûn.

99. Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz.

Kelime meali

إِنَّهُۥ çünkü · لَيْسَ yoktur · لَهُۥ o(şeyta)nın · سُلْطَـٰنٌ bir gücü · عَلَى üzerinde · ٱلَّذِينَ inananlar · ءَامَنُوا۟ · وَعَلَىٰ ve üzerinde · رَبِّهِمْ Rablerine · يَتَوَكَّلُونَ dayananlar

إِنَّمَا سُلۡطَٰنُهُۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يَتَوَلَّوۡنَهُۥ وَٱلَّذِينَ هُم بِهِۦ مُشۡرِكُونَ ﴿100﴾

innemâ sülṭânühû `ale-lleẕîne yetevellevnehû velleẕîne hüm bihî müşrikûn.

100. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.

Kelime meali

إِنَّمَا sadece · سُلْطَـٰنُهُۥ onun gücü · عَلَى üzerinde · ٱلَّذِينَ kimselere · يَتَوَلَّوْنَهُۥ onu dost tutan(lar) · وَٱلَّذِينَ ve kimselere · هُم onlar · بِهِۦ onu · مُشْرِكُونَ ortak koşan(lar)

وَإِذَا بَدَّلۡنَآ ءَايَةࣰ مَّكَانَ ءَايَةࣲ وَٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مُفۡتَرِۭۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿101﴾

veiẕâ beddelnâ âyetem mekâne âyetiv vellâhü a`lemü bimâ yünezzilü ḳâlû innemâ ente müfter. bel ekŝeruhüm lâ ya`lemûn.

101. Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece uyduruyorsun” dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · بَدَّلْنَآ değiştirdiğimiz · ءَايَةًۭ bir ayeti · مَّكَانَ yerine · ءَايَةٍۢ ۙ bir ayet · وَٱللَّهُ ve Allah · أَعْلَمُ bilirken · بِمَا ne · يُنَزِّلُ indirdiğini · قَالُوٓا۟ derler · إِنَّمَآ şüphesiz · أَنتَ sen · مُفْتَرٍۭ ۚ iftira ediyorsun · بَلْ hayır · أَكْثَرُهُمْ onların çokları · لَا bilmiyorlar · يَعْلَمُونَ

قُلۡ نَزَّلَهُۥ رُوحُ ٱلۡقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِٱلۡحَقِّ لِيُثَبِّتَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَهُدࣰ ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُسۡلِمِينَ ﴿102﴾

ḳul nezzelehû rûḥu-lḳudüsi mir rabbike bilḥaḳḳi liyüŝebbite-lleẕîne âmenû vehüdev vebüşrâ lilmüslimîn.

102. İman edenlere sebat kazandırsın, müslümanlara rehber ve müjde olsun diye rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere Kur’an’ı Ruhulkudüs’ün indirdiğini söyle.

Kelime meali

قُلْ de ki · نَزَّلَهُۥ onu indirdi · رُوحُ · ٱلْقُدُسِ -nden-Kudüs · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · بِٱلْحَقِّ gerçek olarak · لِيُثَبِّتَ sağlamlaştırmak için · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · وَهُدًۭى ve yol gösterici · وَبُشْرَىٰ ve müjde olarak · لِلْمُسْلِمِينَ müslümanlara

وَلَقَدۡ نَعۡلَمُ أَنَّهُمۡ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُۥ بَشَرࣱۗ لِّسَانُ ٱلَّذِي يُلۡحِدُونَ إِلَيۡهِ أَعۡجَمِيࣱّ وَهَٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيࣱّ مُّبِينٌ ﴿103﴾

veleḳad na`lemü ennehüm yeḳûlûne innemâ yü`allimühû beşer. lisânü-lleẕî yülḥidûne ileyhi a`cemiyyüv vehâẕâ lisânün `arabiyyüm mübîn.

103. Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve elbette · نَعْلَمُ biliyoruz · أَنَّهُمْ onların · يَقُولُونَ dediklerini · إِنَّمَا muhakkak · يُعَلِّمُهُۥ ona öğretiyor · بَشَرٌۭ ۗ bir insan · لِّسَانُ dili · ٱلَّذِى şahsın · يُلْحِدُونَ nisbet ettikleri · إِلَيْهِ ona · أَعْجَمِىٌّۭ a'cemi (yabancıdır) · وَهَـٰذَا bu ise · لِسَانٌ bir dildir · عَرَبِىٌّۭ Arapça · مُّبِينٌ apaçık

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ لَا يَهۡدِيهِمُ ٱللَّهُ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿104﴾

inne-lleẕîne lâ yü'minûne biâyâti-llâhi lâ yehdîhimü-llâhü velehüm `aẕâbün elîm.

104. Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseleri · لَا inanmayan(ları) · يُؤْمِنُونَ · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerine · ٱللَّهِ Allah'ın · لَا doğru yola iletmez · يَهْدِيهِمُ · ٱللَّهُ Allah · وَلَهُمْ onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌ acıklı

إِنَّمَا يَفۡتَرِي ٱلۡكَذِبَ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡكَٰذِبُونَ ﴿105﴾

innemâ yefteri-lkeẕibe-lleẕîne lâ yü'minûne biâyâti-llâh. veülâike hümü-lkâẕibûn.

105. Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.

Kelime meali

إِنَّمَا şüphesiz ancak · يَفْتَرِى uydurur · ٱلْكَذِبَ yalanı · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا inanmayan(lar) · يُؤْمِنُونَ · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerine · ٱللَّهِ ۖ Allah'ın · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْكَـٰذِبُونَ yalancılar

مَن كَفَرَ بِٱللَّهِ مِنۢ بَعۡدِ إِيمَٰنِهِۦٓ إِلَّا مَنۡ أُكۡرِهَ وَقَلۡبُهُۥ مُطۡمَئِنُّۢ بِٱلۡإِيمَٰنِ وَلَٰكِن مَّن شَرَحَ بِٱلۡكُفۡرِ صَدۡرࣰ ا فَعَلَيۡهِمۡ غَضَبࣱ مِّنَ ٱللَّهِ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمࣱ‏ ﴿106﴾

men kefera billâhi mim ba`di îmânihî illâ men ükrihe veḳalbühû muṭmeinnüm bil'îmâni velâkim men şeraḥa bilküfri ṣadran fe`aleyhim gaḍabüm mine-llâh. velehüm `aẕâbün `ażîm.

106. Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere- kim kalbini inkâra açarsa işte Allah’ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir azap vardır.

Kelime meali

مَن inkar eden · كَفَرَ · بِٱللَّهِ Allah'ı · مِنۢ sonra · بَعْدِ · إِيمَـٰنِهِۦٓ inandıktan · إِلَّا hariç · مَنْ kimseler · أُكْرِهَ (inkara) zorlanan · وَقَلْبُهُۥ ve kalbi · مُطْمَئِنٌّۢ mutmain olduğu halde · بِٱلْإِيمَـٰنِ imanla · وَلَـٰكِن fakat · مَّن kimselere · شَرَحَ açan · بِٱلْكُفْرِ küfre · صَدْرًۭا göğsünü · فَعَلَيْهِمْ üzerlerine iner · غَضَبٌۭ bir gazab · مِّنَ Allahtan · ٱللَّهِ · وَلَهُمْ ve onlar için vardır · عَذَابٌ bir azab · عَظِيمٌۭ büyük

ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمُ ٱسۡتَحَبُّواْ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا عَلَى ٱلۡأٓخِرَةِ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ﴿107﴾

ẕâlike biennehümü-steḥabbü-lḥayâte-ddünyâ `ale-l'âḫirati veenne-llâhe lâ yehdi-lḳavme-lkâfirîn.

107. Bu, onların dünya hayatını âhirete tercih etmelerindendir. Allah kâfirler topluluğuna hidayet vermez.

Kelime meali

ذَٰلِكَ bu böyledir · بِأَنَّهُمُ şüphesiz onların · ٱسْتَحَبُّوا۟ tercih etmelerindendir · ٱلْحَيَوٰةَ hayatını · ٱلدُّنْيَا dünya · عَلَى ahirete · ٱلْـَٔاخِرَةِ · وَأَنَّ ve şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'ın · لَا doğru yola iletmeyeceğindendir · يَهْدِى · ٱلْقَوْمَ kavmi · ٱلْكَـٰفِرِينَ inkar eden

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ طَبَعَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ وَسَمۡعِهِمۡ وَأَبۡصَٰرِهِمۡۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡغَٰفِلُونَ ﴿108﴾

ülâike-lleẕîne ṭabe`a-llâhü `alâ ḳulûbihim vesem`ihim veebṣârihim. veülâike hümü-lgâfilûn.

108. Bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır.

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · طَبَعَ mühürlediği · ٱللَّهُ Allah'ın · عَلَىٰ üzerini · قُلُوبِهِمْ kalbleri · وَسَمْعِهِمْ ve kulaklarını · وَأَبْصَـٰرِهِمْ ۖ ve gözlerini · وَأُو۟لَـٰٓئِكَ ve işte · هُمُ onlardır · ٱلْغَـٰفِلُونَ gafiller

لَا جَرَمَ أَنَّهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ ﴿109﴾

lâ cerame ennehüm fi-l'âḫirati hümü-lḫâsirûn.

109. Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek olanlar bunlardır.

Kelime meali

لَا hiç yok · جَرَمَ şüphe · أَنَّهُمْ elbette onlar · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ · هُمُ onlar · ٱلْخَـٰسِرُونَ ziyana uğrayacaklardır

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَٰهَدُواْ وَصَبَرُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعۡدِهَا لَغَفُورࣱ رَّحِيمࣱ‏ ﴿110﴾

ŝümme inne rabbeke lilleẕîne hâcerû mim ba`di mâ fütinû ŝümme câhedû veṣaberû inne rabbeke mim ba`dihâ legafûrur raḥîm.

110. Öte yandan, bilesin ki rabbin, eziyetlerle sınandıktan sonra yurtlarından göçenlerin, ardından çabalarını sürdürüp sabır gösterenlerin yardımcısıdır; artık bu yapılanlardan sonra rabbin elbette çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لِلَّذِينَ (yanındadır) · هَاجَرُوا۟ hicret edenlerin · مِنۢ sonra · بَعْدِ · مَا işkenceye uğratıldıktan · فُتِنُوا۟ · ثُمَّ sonra · جَـٰهَدُوا۟ cihad edenlerin · وَصَبَرُوٓا۟ ve sabredenlerin · إِنَّ elbette · رَبَّكَ Rabbin · مِنۢ bun(lar)dan sonra · بَعْدِهَا · لَغَفُورٌۭ elbette bağışlayandır; · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir

۞يَوۡمَ تَأۡتِي كُلُّ نَفۡسࣲ تُجَٰدِلُ عَن نَّفۡسِهَا وَتُوَفَّىٰ كُلُّ نَفۡسࣲ مَّا عَمِلَتۡ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿111﴾

yevme te'tî küllü nefsin tücâdilü `an nefsihâ vetüveffâ küllü nefsim mâ `amilet vehüm lâ yużlemûn.

111. O gün herkes gelip kendisini savunacak, herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenecek, onlara haksızlık edilmeyecektir.

Kelime meali

۞ يَوْمَ o gün · تَأْتِى gelir · كُلُّ her · نَفْسٍۢ nefis · تُجَـٰدِلُ uğraşır · عَن kendi canı için · نَّفْسِهَا · وَتُوَفَّىٰ ve tam karşılığı verilir · كُلُّ herkese · نَفْسٍۢ nefse · مَّا yaptığının · عَمِلَتْ · وَهُمْ onlara · لَا asla · يُظْلَمُونَ haksızlık edilmez

وَضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلࣰ ا قَرۡيَةࣰ كَانَتۡ ءَامِنَةࣰ مُّطۡمَئِنَّةࣰ يَأۡتِيهَا رِزۡقُهَا رَغَدࣰ ا مِّن كُلِّ مَكَانࣲ فَكَفَرَتۡ بِأَنۡعُمِ ٱللَّهِ فَأَذَٰقَهَا ٱللَّهُ لِبَاسَ ٱلۡجُوعِ وَٱلۡخَوۡفِ بِمَا كَانُواْ يَصۡنَعُونَ ﴿112﴾

veḍarabe-llâhü meŝelen ḳaryeten kânet âminetem muṭmeinnetey ye'tîhâ rizḳuhâ ragadem min külli mekânin fekeferat bien`umi-llâhi feeẕâḳahe-llâhü libâse-lcû`i velḫavfi bimâ kânû yaṣne`ûn.

112. Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı.

Kelime meali

وَضَرَبَ ve misal verir · ٱللَّهُ Allah · مَثَلًۭا misaliyle · قَرْيَةًۭ bir kenti · كَانَتْ idi · ءَامِنَةًۭ güven · مُّطْمَئِنَّةًۭ huzur içinde · يَأْتِيهَا kendisine geliyordu · رِزْقُهَا rızkı · رَغَدًۭا bol bol · مِّن her · كُلِّ · مَكَانٍۢ yerden · فَكَفَرَتْ fakat nankörlük etti · بِأَنْعُمِ ni'metlerine · ٱللَّهِ Allah'ın · فَأَذَٰقَهَا (bunun üzerine) ona taddırdı · ٱللَّهُ Allah · لِبَاسَ elbisesi · ٱلْجُوعِ açlık · وَٱلْخَوْفِ ve korku · بِمَا ötürü · كَانُوا۟ oldukları · يَصْنَعُونَ yapıyor(lar)

وَلَقَدۡ جَآءَهُمۡ رَسُولࣱ مِّنۡهُمۡ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَهُمۡ ظَٰلِمُونَ ﴿113﴾

veleḳad câehüm rasûlüm minhüm fekeẕẕebûhü feeḫaẕehümü-l`aẕâbü vehüm żâlimûn.

113. Oysa onlara kendi içlerinden bir peygamber de gelmişti. Ama onu yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de haksızlıklarını sürdürürken azap onları yakalayıverdi.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · جَآءَهُمْ onlara geldi · رَسُولٌۭ bir elçi · مِّنْهُمْ kendilerinden · فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılar · فَأَخَذَهُمُ onları yakalayıverdi · ٱلْعَذَابُ azab · وَهُمْ ve onlar · ظَـٰلِمُونَ zulümlerine devam ederken

فَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ حَلَٰلࣰ ا طَيِّبࣰ ا وَٱشۡكُرُواْ نِعۡمَتَ ٱللَّهِ إِن كُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ ﴿114﴾

fekülû mimmâ razeḳakümü-llâhü ḥalâlen ṭayyibâ. veşkürû ni`mete-llâhi in küntüm iyyâhü ta`büdûn.

114. Allah’ın size verdiği helâl ve güzel rızıktan yiyip için ve eğer yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’nun nimetine de şükredin.

Kelime meali

فَكُلُوا۟ yeyin · مِمَّا size verdiği rızıktan · رَزَقَكُمُ · ٱللَّهُ Allah'ın · حَلَـٰلًۭا helal · طَيِّبًۭا ve hoş (olarak) · وَٱشْكُرُوا۟ ve şükredin · نِعْمَتَ ni'metine · ٱللَّهِ Allah'ın · إِن eğer · كُنتُمْ ediyorsanız · إِيَّاهُ O'na · تَعْبُدُونَ kulluk

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللَّهِ بِهِۦۖ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغࣲ وَلَا عَادࣲ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورࣱ رَّحِيمࣱ‏ ﴿115﴾

innemâ ḥarrame `aleykümü-lmeytete veddeme velaḥme-lḫinzîri vemâ ühille ligayri-llâhi bih. femeni-ḍṭurra gayra bâgiv velâ `âdin feinne-llâhe gafûrur raḥîm.

115. Allah size sadece murdar eti (meyte), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça (yiyebilir). Çünkü rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.

Kelime meali

إِنَّمَا şüphesiz · حَرَّمَ haram kıldı · عَلَيْكُمُ size · ٱلْمَيْتَةَ ölüyü · وَٱلدَّمَ ve kanı · وَلَحْمَ ve etini · ٱلْخِنزِيرِ domuz · وَمَآ ve şeyi · أُهِلَّ kesilen · لِغَيْرِ başkasının · ٱللَّهِ Allah'tan · بِهِۦ ۖ adına · فَمَنِ kim · ٱضْطُرَّ mecbur kalırsa · غَيْرَ saldırmadan · بَاغٍۢ · وَلَا ve · عَادٍۢ sınırı da aşmadan · فَإِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · غَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌۭ esirgeyendir

وَلَا تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلۡسِنَتُكُمُ ٱلۡكَذِبَ هَٰذَا حَلَٰلࣱ وَهَٰذَا حَرَامࣱ لِّتَفۡتَرُواْ عَلَى ٱللَّهِ ٱلۡكَذِبَۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَفۡتَرُونَ عَلَى ٱللَّهِ ٱلۡكَذِبَ لَا يُفۡلِحُونَ ﴿116﴾

velâ teḳûlû limâ teṣifü elsinetükümü-lkeẕibe hâẕâ ḥalâlüv vehâẕâ ḥarâmül litefterû `ale-llâhi-lkeẕib. inne-lleẕîne yefterûne `ale-llâhi-lkeẕibe lâ yüfliḥûn.

116. Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin; çünkü Allah hakkında asılsız şey söylemiş olursunuz; Allah hakkında asılsız şey söyleyenler de kesinlikle iflah olmazlar.

Kelime meali

وَلَا ve · تَقُولُوا۟ demeyin · لِمَا ötürü · تَصِفُ nitelendirmesinden · أَلْسِنَتُكُمُ dillerinizin · ٱلْكَذِبَ yalan · هَـٰذَا şu · حَلَـٰلٌۭ helaldir · وَهَـٰذَا şu ise · حَرَامٌۭ haramdır · لِّتَفْتَرُوا۟ sonra uydurmuş olursunuz · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · ٱلْكَذِبَ ۚ yalan · إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ kimseler · يَفْتَرُونَ uyduran(lar) · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · ٱلْكَذِبَ yalan · لَا iflah olmazlar · يُفْلِحُونَ

مَتَٰعࣱ قَلِيلࣱ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ‏ ﴿117﴾

metâ`un ḳalîl. velehüm `aẕâbün elîm.

117. Az bir faydalanma... Ardından onlara elem veren bir azap vardır.

Kelime meali

مَتَـٰعٌۭ bir mefaattir · قَلِيلٌۭ azıcık · وَلَهُمْ ve onlara vardır · عَذَابٌ bir azab · أَلِيمٌۭ acıklı

وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمۡنَا مَا قَصَصۡنَا عَلَيۡكَ مِن قَبۡلُۖ وَمَا ظَلَمۡنَٰهُمۡ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ﴿118﴾

ve`ale-lleẕîne hâdû ḥarramnâ mâ ḳaṣaṣnâ `aleyke min ḳabl. vemâ żalemnâhüm velâkin kânû enfüsehüm yażlimûn.

118. Yahudilere daha önce sana sözünü ettiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Onlara biz haksızlık etmedik, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı.

Kelime meali

وَعَلَى ve · ٱلَّذِينَ olanlara da · هَادُوا۟ Yahudi · حَرَّمْنَا haram kılmıştık · مَا anlattıklarımızı · قَصَصْنَا · عَلَيْكَ sana · مِن bundan önce · قَبْلُ ۖ · وَمَا değildik · ظَلَمْنَـٰهُمْ onlara zulmediyor · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوٓا۟ ediyorlardı · أَنفُسَهُمْ onlar kendilerine · يَظْلِمُونَ zulm

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسُّوٓءَ بِجَهَٰلَةࣲ ثُمَّ تَابُواْ مِنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ وَأَصۡلَحُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعۡدِهَا لَغَفُورࣱ رَّحِيمٌ ﴿119﴾

ŝümme inne rabbeke lilleẕîne `amilü-ssûe bicehâletin ŝümme tâbû mim ba`di ẕâlike veaṣleḥû inne rabbeke mim ba`dihâ legafûrur raḥîm.

119. Sonuç olarak senin rabbin cahillikle kötülük işleyen, ama bunun ardından tövbe edip kendilerini düzeltenlerin yardımcısıdır; onların bu dönüşünden sonra, bilesin ki, artık rabbinin mağfiret ve rahmeti de çok geniştir.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لِلَّذِينَ kimseler için · عَمِلُوا۟ işleyen(ler) · ٱلسُّوٓءَ kötülük · بِجَهَـٰلَةٍۢ cehaletle · ثُمَّ sonra · تَابُوا۟ tevbe edenler (için) · مِنۢ ardından · بَعْدِ · ذَٰلِكَ bunun · وَأَصْلَحُوٓا۟ ve uslananlar (için) · إِنَّ elbette · رَبَّكَ Rabbin · مِنۢ bunlardan sonra · بَعْدِهَا · لَغَفُورٌۭ bağışlayandır · رَّحِيمٌ esirgeyendir

إِنَّ إِبۡرَٰهِيمَ كَانَ أُمَّةࣰ قَانِتࣰ ا لِّلَّهِ حَنِيفࣰ ا وَلَمۡ يَكُ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿120﴾

inne ibrâhîme kâne ümmeten ḳânitel lillâhi ḥanîfâ. velem yekü mine-lmüşrikîn.

120. Kuşkusuz İbrâhim, bir tevhid önderi olarak Allah’a gönülden itaat eden iyilik rehberiydi, müşriklerden de değildi.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim · كَانَ idi · أُمَّةًۭ bir ümmet · قَانِتًۭا O'na ita'at eden · لِّلَّهِ Allah'ı · حَنِيفًۭا birleyen · وَلَمْ ve · يَكُ değildi · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ

شَاكِرࣰ ا لِّأَنۡعُمِهِۚ ٱجۡتَبَىٰهُ وَهَدَىٰهُ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ‏ ﴿121﴾

şâkiral lien`umih. ictebâhü vehedâhü ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.

121. Allah’ın nimetlerine şükrederdi; Allah onu seçkin kılmış, doğru yola yöneltmişti.

Kelime meali

شَاكِرًۭا şükredici idi · لِّأَنْعُمِهِ ۚ O'nun ni'metlerine · ٱجْتَبَىٰهُ onu seçmiş · وَهَدَىٰهُ ve iletmişti · إِلَىٰ yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru

وَءَاتَيۡنَٰهُ فِي ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةࣰۖ وَإِنَّهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿122﴾

veâteynâhü fi-ddünyâ ḥaseneh. veinnehû fi-l'âḫirati lemine-ṣṣâliḥîn.

122. Biz İbrâhim’e bu dünyada iyilik verdik; kuşkusuz o, âhirette de sâlihlerden olacaktır.

Kelime meali

وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona vermiştik · فِى dünyada · ٱلدُّنْيَا · حَسَنَةًۭ ۖ iyilik · وَإِنَّهُۥ şüphesiz O · فِى ahirette de · ٱلْـَٔاخِرَةِ · لَمِنَ iyilerdendir · ٱلصَّـٰلِحِينَ

ثُمَّ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ أَنِ ٱتَّبِعۡ مِلَّةَ إِبۡرَٰهِيمَ حَنِيفࣰ اۖ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ﴿123﴾

ŝümme evḥaynâ ileyke eni-ttebi` millete ibrâhîme ḥanîfâ. vemâ kâne mine-lmüşrikîn.

123. Sonra sana, “Tevhid önderi olan ve putperestler arasında yer almamış bulunan İbrâhim’in dinine uy” diye vahyettik.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَوْحَيْنَآ vahyettik · إِلَيْكَ sana · أَنِ uy · ٱتَّبِعْ · مِلَّةَ yoluna · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'in · حَنِيفًۭا ۖ hanif olan · وَمَا ve · كَانَ değildi · مِنَ ortak koşanlardan · ٱلْمُشْرِكِينَ

إِنَّمَا جُعِلَ ٱلسَّبۡتُ عَلَى ٱلَّذِينَ ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِۚ وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحۡكُمُ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ﴿124﴾

innemâ cü`ile-ssebtü `ale-lleẕîne-ḫtelefû fîh. veinne rabbeke leyaḥkümü beynehüm yevme-lḳiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḫtelifûn.

124. Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Rabbin kıyamet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir.

Kelime meali

إِنَّمَا şüphesiz · جُعِلَ (farz) kılındı · ٱلسَّبْتُ cumartesi günü · عَلَى üzerinde · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱخْتَلَفُوا۟ ayrılığa düşen(ler) · فِيهِ ۚ onun · وَإِنَّ ve şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · لَيَحْكُمُ elbette hükmünü verecektir · بَيْنَهُمْ aralarında · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · فِيمَا şey hakkında · كَانُوا۟ onda · فِيهِ · يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri

ٱدۡعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِٱلۡحِكۡمَةِ وَٱلۡمَوۡعِظَةِ ٱلۡحَسَنَةِۖ وَجَٰدِلۡهُم بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ﴿125﴾

üd`u ilâ sebîli rabbike bilḥikmeti velmev`iżati-lḥaseneti vecâdilhüm billetî hiye aḥsen. inne rabbeke hüve a`lemü bimen ḍalle `an sebîlihî vehüve a`lemü bilmühtedîn.

125. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir.

Kelime meali

ٱدْعُ çağır · إِلَىٰ yoluna · سَبِيلِ · رَبِّكَ Rabbinin · بِٱلْحِكْمَةِ hikmetle · وَٱلْمَوْعِظَةِ ve öğütle · ٱلْحَسَنَةِ ۖ güzel · وَجَـٰدِلْهُم ve onlarla mücadele et · بِٱلَّتِى (biçimde) · هِىَ o · أَحْسَنُ ۚ en güzel · إِنَّ kuşkusuz · رَبَّكَ Rabbin · هُوَ işte O'dur · أَعْلَمُ en iyi bilen · بِمَن kimseleri · ضَلَّ sapan(ları) · عَن yolundan · سَبِيلِهِۦ ۖ · وَهُوَ ve O · أَعْلَمُ (en iyi) bilendir · بِٱلْمُهْتَدِينَ hidayete erenleri

وَإِنۡ عَاقَبۡتُمۡ فَعَاقِبُواْ بِمِثۡلِ مَا عُوقِبۡتُم بِهِۦۖ وَلَئِن صَبَرۡتُمۡ لَهُوَ خَيۡرࣱ لِّلصَّٰبِرِينَ ﴿126﴾

vein `âḳabtüm fe`âḳibû bimiŝli mâ `ûḳibtüm bih. velein ṣabertüm lehüve ḫayrul liṣṣâbirîn.

126. Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak daha hayırlıdır.

Kelime meali

وَإِنْ ve eğer · عَاقَبْتُمْ ceza verecekseniz · فَعَاقِبُوا۟ ceza verin · بِمِثْلِ aynısını · مَا size verilen cezanın · عُوقِبْتُم · بِهِۦ ۖ onunla · وَلَئِن ama · صَبَرْتُمْ sabdederseniz · لَهُوَ andolsun ki o · خَيْرٌۭ daha iyidir · لِّلصَّـٰبِرِينَ sabredenler için

وَٱصۡبِرۡ وَمَا صَبۡرُكَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ وَلَا تَحۡزَنۡ عَلَيۡهِمۡ وَلَا تَكُ فِي ضَيۡقࣲ مِّمَّا يَمۡكُرُونَ ﴿127﴾

vaṣbir vemâ ṣabruke illâ billâhi velâ taḥzen `aleyhim velâ tekü fî ḍayḳim mimmâ yemkürûn.

127. Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma.

Kelime meali

وَٱصْبِرْ ve sabret · وَمَا değildir · صَبْرُكَ senin sabrın · إِلَّا başka · بِٱللَّهِ ۚ Allah(ın yardımından) · وَلَا ve · تَحْزَنْ üzülme · عَلَيْهِمْ onlara · وَلَا ve · تَكُ düşme · فِى sıkıntıya · ضَيْقٍۢ · مِّمَّا kurdukları tuzaklardan · يَمْكُرُونَ

إِنَّ ٱللَّهَ مَعَ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَواْ وَّٱلَّذِينَ هُم مُّحۡسِنُونَ ﴿128﴾

inne-llâhe me`a-lleẕîne-tteḳav velleẕîne hüm muḥsinûn.

128. Çünkü Allah takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır.

Kelime meali

إِنَّ çünkü · ٱللَّهَ Allah · مَعَ beraberdir · ٱلَّذِينَ kimselerle · ٱتَّقَوا۟ korunan(larla) · وَّٱلَّذِينَ ve kimselerle · هُم onlar · مُّحْسِنُونَ iyilik eden(lerle)