Kalem Suresi
Kalem suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ ﴿1﴾
nûn. velḳalemi vemâ yesṭurûn.
1–2. Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki sen -rabbinin lutfu sayesinde- asla deli değilsin.
Kelime meali
نٓ ۚ Nun · وَٱلْقَلَمِ kaleme andolsun · وَمَا ve · يَسْطُرُونَ yazdıklarına
مَآ أَنتَ بِنِعۡمَةِ رَبِّكَ بِمَجۡنُونࣲ ﴿2﴾
mâ ente bini`meti rabbike bimecnûn.
Kelime meali
مَآ değilsin · أَنتَ sen · بِنِعْمَةِ ni'metiyle · رَبِّكَ Rabbinin · بِمَجْنُونٍۢ cinlenmiş (deli)
وَإِنَّ لَكَ لَأَجۡرًا غَيۡرَ مَمۡنُونࣲ ﴿3﴾
veinne leke leecran gayra memnûn.
3. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir ödül vardır.
Kelime meali
وَإِنَّ ve şüphesiz · لَكَ senin için vardır · لَأَجْرًا bir mükafat · غَيْرَ olmayan · مَمْنُونٍۢ kesintisi
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمࣲ ﴿4﴾
veinneke le`alâ ḫulüḳin `ażîm.
4. Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin.
Kelime meali
وَإِنَّكَ ve şüphesiz sen · لَعَلَىٰ üzerindesin · خُلُقٍ bir ahlak · عَظِيمٍۢ büyük
فَسَتُبۡصِرُ وَيُبۡصِرُونَ ﴿5﴾
fesetübṣiru veyübṣirûn.
5–6. Aranızdan hanginizin aklı bozuk olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
Kelime meali
فَسَتُبْصِرُ göreceksin · وَيُبْصِرُونَ onlar da görecekler
بِأَييِّكُمُ ٱلۡمَفۡتُونُ ﴿6﴾
bieyyikümü-lmeftûn.
Kelime meali
بِأَييِّكُمُ hanginiz · ٱلْمَفْتُونُ fitnelenmiştir
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ﴿7﴾
inne rabbeke hüve a`lemü bimen ḍalle `an sebîlih. vehüve a`lemü bilmühtedîn.
7. Doğrusu, yolundan sapan kimseyi en iyi bilen rabbindir; hidayete erenleri de en iyi bilen O’dur.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · رَبَّكَ Rabbin · هُوَ O'dur · أَعْلَمُ en iyi bilen · بِمَن kim(ler) · ضَلَّ sapmıştır · عَن kendi yolundan · سَبِيلِهِۦ · وَهُوَ ve O'dur · أَعْلَمُ en iyi bilen · بِٱلْمُهْتَدِينَ doğru yoldadır
فَلَا تُطِعِ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ﴿8﴾
felâ tüṭi`i-lmükeẕẕibîn.
8. Şu halde seni yalancılıkla itham edenlere boyun eğme!
Kelime meali
فَلَا öyleyse · تُطِعِ ita'at etme · ٱلْمُكَذِّبِينَ yalanlayanlara
وَدُّواْ لَوۡ تُدۡهِنُ فَيُدۡهِنُونَ ﴿9﴾
veddû lev tüdhinü feyüdhinûn.
9. İstedikleri şudur: Sen tâviz veresin ki, onlar da tâviz versinler.
Kelime meali
وَدُّوا۟ istediler ki · لَوْ keşke · تُدْهِنُ sen yağcılık yapasın · فَيُدْهِنُونَ onlar da yağcılık yapsınlar
وَلَا تُطِعۡ كُلَّ حَلَّافࣲ مَّهِينٍ ﴿10﴾
velâ tüṭi` külle ḥallâfim mehîn.
10–14. Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve kaba, üstelik karakteri bozuk kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.
Kelime meali
وَلَا ve · تُطِعْ ita'at etme · كُلَّ hiçbirine · حَلَّافٍۢ yemin edip duran · مَّهِينٍ aşağılık
هَمَّازࣲ مَّشَّآءِۭ بِنَمِيمࣲ ﴿11﴾
hemmâzim meşşâim binemîm.
Kelime meali
هَمَّازٍۢ kötüleyip duran · مَّشَّآءٍۭ götürüp getiren · بِنَمِيمٍۢ söz
مَّنَّاعࣲ لِّلۡخَيۡرِ مُعۡتَدٍ أَثِيمٍ ﴿12﴾
mennâ`il lilḫayri mü`tedin eŝîm.
Kelime meali
مَّنَّاعٍۢ engel olan · لِّلْخَيْرِ hayra · مُعْتَدٍ saldırgan · أَثِيمٍ günahkar
عُتُلِّۭ بَعۡدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ﴿13﴾
`utüllim ba`de ẕâlike zenîm.
Kelime meali
عُتُلٍّۭ kaba · بَعْدَ sonra da · ذَٰلِكَ bundan · زَنِيمٍ kötülükle damgalı
أَن كَانَ ذَا مَالࣲ وَبَنِينَ ﴿14﴾
en kâne ẕâ mâliv vebenîn.
Kelime meali
أَن diye · كَانَ olmuş · ذَا sahibi · مَالٍۢ mal · وَبَنِينَ ve oğullar
إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿15﴾
iẕâ tütlâ `aleyhi âyâtünâ ḳâle esâṭîru-l'evvelîn.
15. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der.
Kelime meali
إِذَا zaman · تُتْلَىٰ okunduğu · عَلَيْهِ kendisine · ءَايَـٰتُنَا ayetlerimiz · قَالَ der · أَسَـٰطِيرُ masallarıdır · ٱلْأَوَّلِينَ eskilerin
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلۡخُرۡطُومِ ﴿16﴾
senesimühû `ale-lḫurṭûm.
16. Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız!
Kelime meali
سَنَسِمُهُۥ biz onu damgalayacağız · عَلَى üzerini · ٱلْخُرْطُومِ burnunun
إِنَّا بَلَوۡنَٰهُمۡ كَمَا بَلَوۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ إِذۡ أَقۡسَمُواْ لَيَصۡرِمُنَّهَا مُصۡبِحِينَ ﴿17﴾
innâ belevnâhüm kemâ belevnâ aṣḥâbe-lcenneh. iẕ aḳsemû leyaṣrimünnehâ muṣbiḥîn.
17–18. Biz, vaktiyle şu bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara da belâ verdik. Hani bahçe sahipleri, (“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi.
Kelime meali
إِنَّا elbette biz · بَلَوْنَـٰهُمْ bunlara da bela verdik · كَمَا gibi · بَلَوْنَآ bela verdiğimiz · أَصْحَـٰبَ sahiplerine · ٱلْجَنَّةِ bahçe · إِذْ hani · أَقْسَمُوا۟ onlar yemin etmişlerdi · لَيَصْرِمُنَّهَا bahçeyi mutlaka devşireceklerine · مُصْبِحِينَ sabah olunca
وَلَا يَسۡتَثۡنُونَ ﴿18﴾
velâ yesteŝnûn.
Kelime meali
وَلَا ve · يَسْتَثْنُونَ istisna da etmiyorlardı
فَطَافَ عَلَيۡهَا طَآئِفࣱ مِّن رَّبِّكَ وَهُمۡ نَآئِمُونَ ﴿19﴾
feṭâfe `aleyhâ ṭâifüm mir rabbike vehüm nâimûn.
19–20. Fakat onlar uykudayken rabbin tarafından gelen kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kesilip kurumuş gibi oldu.
Kelime meali
فَطَافَ fakat sardı · عَلَيْهَا onu · طَآئِفٌۭ dolaşıcı bir bela · مِّن Rabbinden · رَّبِّكَ · وَهُمْ ve onlar · نَآئِمُونَ uyurlarken
فَأَصۡبَحَتۡ كَٱلصَّرِيمِ ﴿20﴾
feaṣbeḥat keṣṣarîm.
Kelime meali
فَأَصْبَحَتْ (bahçe) kesiliverdi · كَٱلصَّرِيمِ simsiyah
فَتَنَادَوۡاْ مُصۡبِحِينَ ﴿21﴾
fetenâdev muṣbiḥîn.
21. Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler:
Kelime meali
فَتَنَادَوْا۟ birbirlerine seslendiler · مُصْبِحِينَ sabahleyin
أَنِ ٱغۡدُواْ عَلَىٰ حَرۡثِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰرِمِينَ ﴿22﴾
eni-gdû `alâ ḥarŝiküm in küntüm ṣârimîn.
22. “Eğer devşirecekseniz erkenden tarlanızın başına gidin!”
Kelime meali
أَنِ diye · ٱغْدُوا۟ erkenden gidin · عَلَىٰ ekininize · حَرْثِكُمْ · إِن eğer · كُنتُمْ devşirecekseniz · صَـٰرِمِينَ
فَٱنطَلَقُواْ وَهُمۡ يَتَخَٰفَتُونَ ﴿23﴾
fenṭaleḳû vehüm yeteḫâfetûn.
23. Derken yola koyuldular. Birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı:
Kelime meali
فَٱنطَلَقُوا۟ derken yürüdüler · وَهُمْ ve onlar · يَتَخَـٰفَتُونَ fısıldaşıyorlardı
أَن لَّا يَدۡخُلَنَّهَا ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكُم مِّسۡكِينࣱ ﴿24﴾
el lâ yedḫulennehe-lyevme `aleyküm miskîn.
24. “Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!”
Kelime meali
أَن diye · لَّا sakın sokulmasın · يَدْخُلَنَّهَا · ٱلْيَوْمَ bugün · عَلَيْكُم yanınıza · مِّسْكِينٌۭ hiçbir yoksul
وَغَدَوۡاْ عَلَىٰ حَرۡدࣲ قَٰدِرِينَ ﴿25﴾
vegadev `alâ ḥardin ḳâdirîn.
25. Amaçlarını, planladıkları gibi gerçekleştirmek üzere erkenden yola düşüp gittiler.
Kelime meali
وَغَدَوْا۟ ve erkenden gittiler · عَلَىٰ engellemeye · حَرْدٍۢ · قَـٰدِرِينَ güçleri yettiği halde
فَلَمَّا رَأَوۡهَا قَالُوٓاْ إِنَّا لَضَآلُّونَ ﴿26﴾
felemmâ raevhâ ḳâlû innâ leḍâllûn.
26–27. Bahçeyi gördüklerinde ise, “Herhalde yanlış yere gelmişiz; yok yok, ürünü kaybetmişiz” dediler.
Kelime meali
فَلَمَّا fakat · رَأَوْهَا bahçeyi görünce · قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّا elbette biz · لَضَآلُّونَ biz (yolu) şaşırdık
بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ ﴿27﴾
bel naḥnü maḥrûmûn.
Kelime meali
بَلْ hayır · نَحْنُ biz · مَحْرُومُونَ mahrum bırakıldık
قَالَ أَوۡسَطُهُمۡ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ لَوۡلَا تُسَبِّحُونَ ﴿28﴾
ḳâle evseṭuhüm elem eḳul leküm levlâ tüsebbiḥûn.
28. İçlerinden aklı başında olan biri şöyle dedi: “Ben size, ‘Allah’ın yüceliğini dile getirmelisiniz’ dememiş miydim?”
Kelime meali
قَالَ dedi · أَوْسَطُهُمْ orta yol üzere olanları · أَلَمْ ben demedim mi? · أَقُل · لَّكُمْ size · لَوْلَا gerekmez miydi? · تُسَبِّحُونَ tesbih etmeniz
قَالُواْ سُبۡحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ﴿29﴾
ḳâlû sübḥâne rabbinâ innâ künnâ żâlimîn.
29. Şöyle cevap verdiler: “Rabbimizin şanı yücedir; doğrusu biz haksızlık etmişiz.”
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · سُبْحَـٰنَ tesbih ederiz · رَبِّنَآ Rabbimizi · إِنَّا doğrusu biz · كُنَّا zulmedenlermişiz · ظَـٰلِمِينَ
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَلَٰوَمُونَ ﴿30﴾
feaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetelâvemûn.
30. Ardından, birbirlerini kınamaya başladılar:
Kelime meali
فَأَقْبَلَ dönüp başladılar · بَعْضُهُمْ bir kısmı · عَلَىٰ diğerini · بَعْضٍۢ · يَتَلَـٰوَمُونَ kınamağa
قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ ﴿31﴾
ḳâlû yâ veylenâ innâ künnâ ṭâgîn.
31. “Yazıklar olsun bize!” dediler, “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık.
Kelime meali
قَالُوا۟ dediler · يَـٰوَيْلَنَآ ey yazık bize · إِنَّا elbette biz · كُنَّا azgınlarmışız · طَـٰغِينَ
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبۡدِلَنَا خَيۡرࣰ ا مِّنۡهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ﴿32﴾
`asâ rabbünâ ey yübdilenâ ḫayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râgibûn.
32. Belki rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Biz rabbimizden bunu diliyoruz.”
Kelime meali
عَسَىٰ belki · رَبُّنَآ Rabbimiz · أَن bize onun yerine verir · يُبْدِلَنَا · خَيْرًۭا daha iyisini · مِّنْهَآ ondan · إِنَّآ elbette biz · إِلَىٰ Rabbimizi · رَبِّنَا · رَٰغِبُونَ arzulayanlarız
كَذَٰلِكَ ٱلۡعَذَابُۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ﴿33﴾
keẕâlike-l`aẕâb. vele`aẕâbü-l'âḫirati ekber. lev kânû ya`lemûn.
33. İşte ceza budur. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
Kelime meali
كَذَٰلِكَ işte böyledir · ٱلْعَذَابُ ۖ azab · وَلَعَذَابُ ve azabı ise · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · أَكْبَرُ ۚ daha büyüktür · لَوْ keşke · كَانُوا۟ idi · يَعْلَمُونَ bilseler
إِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمۡ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿34﴾
inne lilmütteḳîne `inde rabbihim cennâti-nne`îm.
34. Şüphesiz Allah’a itaatsizlikten sakınanlar için rableri katında nimetlerle dolu cennetler vardır.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · لِلْمُتَّقِينَ muttakiler için vardır · عِندَ katında · رَبِّهِمْ Rableri · جَنَّـٰتِ bahçeleri · ٱلنَّعِيمِ ni'met
أَفَنَجۡعَلُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ كَٱلۡمُجۡرِمِينَ ﴿35﴾
efenec`alü-lmüslimîne kelmücrimîn.
35. Öyle ya, emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız?
Kelime meali
أَفَنَجْعَلُ biz yapar mıyız? · ٱلْمُسْلِمِينَ müslümanları · كَٱلْمُجْرِمِينَ suçlular gibi
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ﴿36﴾
mâ leküm. keyfe taḥkümûn.
36. Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
Kelime meali
مَا neyiniz var? · لَكُمْ · كَيْفَ nasıl · تَحْكُمُونَ hüküm veriyorsunuz
أَمۡ لَكُمۡ كِتَٰبࣱ فِيهِ تَدۡرُسُونَ ﴿37﴾
em leküm kitâbün fîhi tedrusûn.
37–38. Yoksa elinizde okuduğunuz bir kitap var da orada istediğinizin sizin olacağı mı yazılı?
Kelime meali
أَمْ yoksa · لَكُمْ sizin var mı? · كِتَـٰبٌۭ bir Kitabınız · فِيهِ onda (mı?) · تَدْرُسُونَ okuyorsunuz
إِنَّ لَكُمۡ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ﴿38﴾
inne leküm fîhi lemâ teḫayyerûn.
Kelime meali
إِنَّ şüphesiz · لَكُمْ sizin için var · فِيهِ onda · لَمَا her şey · تَخَيَّرُونَ istediğiniz
أَمۡ لَكُمۡ أَيۡمَٰنٌ عَلَيۡنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّ لَكُمۡ لَمَا تَحۡكُمُونَ ﴿39﴾
em leküm eymânün `aleynâ bâligatün ilâ yevmi-lḳiyâmeti inne leküm lemâ taḥkümûn.
39. Yoksa, “Neye hüküm verirseniz o mutlaka sizindir” diye tarafımızdan lehinize verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
Kelime meali
أَمْ yoksa · لَكُمْ sizin -mı var? · أَيْمَـٰنٌ · عَلَيْنَا üzerimizde · بَـٰلِغَةٌ sürecek · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ gününe · ٱلْقِيَـٰمَةِ ۙ kıyamet · إِنَّ şüphesiz · لَكُمْ sizindir · لَمَا ne · تَحْكُمُونَ hükmederseniz
سَلۡهُمۡ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ﴿40﴾
selhüm eyyühüm biẕâlike za`îm.
40. Sor onlara: İçlerinden kim buna kefil oluyor?
Kelime meali
سَلْهُمْ sor onlara · أَيُّهُم onların hangisi? · بِذَٰلِكَ buna · زَعِيمٌ kefildir
أَمۡ لَهُمۡ شُرَكَآءُ فَلۡيَأۡتُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ ﴿41﴾
em lehüm şürakâ'. felye'tû bişürakâihim in kânû ṣâdiḳîn.
41. Yoksa onların (kendilerine akıl veren) ortakları mı var? Doğru söylüyorlarsa haydi getirsinler ortaklarını!
Kelime meali
أَمْ yoksa · لَهُمْ kendilerinin -mı var? · شُرَكَآءُ · فَلْيَأْتُوا۟ o halde çağırsınlar · بِشُرَكَآئِهِمْ ortaklarını · إِن eğer · كَانُوا۟ iseler · صَـٰدِقِينَ doğrulardan
يَوۡمَ يُكۡشَفُ عَن سَاقࣲ وَيُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ ﴿42﴾
yevme yükşefü `an sâḳiv veyüd`avne ile-ssücûdi felâ yesteṭî`ûn.
42. O büyük korku ve dehşet günü gelip de secdeye çağrıldıklarında bunu yapamazlar;
Kelime meali
يَوْمَ gün · يُكْشَفُ açılacağı sıvanacağı' · عَن bacakların · سَاقٍۢ · وَيُدْعَوْنَ ve da'vet edilecekleri · إِلَى secdeye; · ٱلسُّجُودِ · فَلَا güçleri yetmez · يَسْتَطِيعُونَ
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةࣱۖ وَقَدۡ كَانُواْ يُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمۡ سَٰلِمُونَ ﴿43﴾
ḫâşi`aten ebṣâruhüm terheḳuhüm ẕilleh. veḳad kânû yüd`avne ile-ssücûdi vehüm sâlimûn.
43. O sırada gözlerine korku çökmüş, perişan olmuşlardır. Halbuki onlar, yapabilecek durumda iken de secdeye çağrılmışlardı.
Kelime meali
خَـٰشِعَةً korkuyla · أَبْصَـٰرُهُمْ gözleri · تَرْهَقُهُمْ onları kaplar · ذِلَّةٌۭ ۖ bir zillet · وَقَدْ halbuki · كَانُوا۟ da'vet edilirlerdi · يُدْعَوْنَ · إِلَى secdeye · ٱلسُّجُودِ · وَهُمْ onlar · سَـٰلِمُونَ sağlam iken
فَذَرۡنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِۖ سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿44﴾
feẕernî vemey yükeẕẕibü bihâẕe-lḥadîŝ. senestedricühüm min ḥayŝü lâ ya`lemûn.
44. Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak! Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş azaba doğru çekeceğiz.
Kelime meali
فَذَرْنِى bana bırak · وَمَن kimseyi · يُكَذِّبُ yalanlayan · بِهَـٰذَا bu · ٱلْحَدِيثِ ۖ sözü · سَنَسْتَدْرِجُهُم onları derece derece yaklaştıracağız · مِّنْ yerden · حَيْثُ · لَا bilmedikleri · يَعْلَمُونَ
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ﴿45﴾
veümlî lehüm. inne keydî metîn.
45. Onlara mühlet veriyorum; ama benim planım çok sağlamdır!
Kelime meali
وَأُمْلِى mühlet veriyorum · لَهُمْ ۚ onlara · إِنَّ doğrusu · كَيْدِى benim tuzağım · مَتِينٌ sağlamdır
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرࣰ ا فَهُم مِّن مَّغۡرَمࣲ مُّثۡقَلُونَ ﴿46﴾
em tes'elühüm ecran fehüm mim magramim müŝḳalûn.
46. Yoksa, sanki sen onlardan bir ücret istiyorsun da bunun ağırlığı altında kalmaktan mı çekiniyorlar?
Kelime meali
أَمْ yoksa · تَسْـَٔلُهُمْ sen istiyorsun (da) · أَجْرًۭا bir ücret (mi?) · فَهُم onlardan · مِّن borçtan (dolayı) · مَّغْرَمٍۢ · مُّثْقَلُونَ ağır bir yük altındadırlar
أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ ﴿47﴾
em `indehümü-lgaybü fehüm yektübûn.
47. Yahut gayb bilgisine sahipler de oradan mı alıp yazıyorlar?
Kelime meali
أَمْ yoksa · عِندَهُمُ yanlarında (mıdır?) · ٱلْغَيْبُ gayb · فَهُمْ onlar · يَكْتُبُونَ yazıyorlar
فَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلۡحُوتِ إِذۡ نَادَىٰ وَهُوَ مَكۡظُومࣱ ﴿48﴾
faṣbir liḥukmi rabbike velâ tekün keṣâḥibi-lḥût. iẕ nâdâ vehüve mekżûm.
48. Sen rabbinin hükmüne sabret; balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma. Hani o, öfkeli bir halde bağırıp çağırmıştı.
Kelime meali
فَٱصْبِرْ sen sabret · لِحُكْمِ hükmüne · رَبِّكَ Rabbinin · وَلَا ve · تَكُن olma · كَصَاحِبِ sahibi gibi (Yunus) · ٱلْحُوتِ balık · إِذْ hani · نَادَىٰ seslenmişti · وَهُوَ ve o · مَكْظُومٌۭ sıkıntıdan yutkunarak
لَّوۡلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعۡمَةࣱ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ مَذۡمُومࣱ ﴿49﴾
levlâ en tedârakehû ni`metüm mir rabbihî lenübiẕe bil`arâi vehüve meẕmûm.
49. Rabbinin lutfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak ıssız bir sahaya atılacaktı.
Kelime meali
لَّوْلَآ eğer olmasaydı · أَن ona yetişmesi · تَدَٰرَكَهُۥ · نِعْمَةٌۭ bir ni'metin · مِّن Rabbinden · رَّبِّهِۦ · لَنُبِذَ elbette atılırdı · بِٱلْعَرَآءِ çıplak bir yere · وَهُوَ ve o · مَذْمُومٌۭ kınananrak
فَٱجۡتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ﴿50﴾
fectebâhü rabbühû fece`alehû mine-ṣṣâliḥîn.
50. Fakat rabbi onu seçip sâlihlerden eyledi.
Kelime meali
فَٱجْتَبَـٰهُ onun du'asını kabul etti · رَبُّهُۥ Rabbi · فَجَعَلَهُۥ ve onu yaptı · مِنَ salihlerden · ٱلصَّـٰلِحِينَ
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَيُزۡلِقُونَكَ بِأَبۡصَٰرِهِمۡ لَمَّا سَمِعُواْ ٱلذِّكۡرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجۡنُونࣱ ﴿51﴾
veiy yekâdü-lleẕîne keferû leyüzliḳûneke biebṣârihim lemmâ semi`ü-ẕẕikra veyeḳûlûne innehû lemecnûn.
51. O inkârcılar Kur’an’ı işittikleri zaman, seni gözleriyle devireceklermiş gibi bakar, “Şüphe yok o bir delidir” derler.
Kelime meali
وَإِن ve · يَكَادُ neredeyse · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · لَيُزْلِقُونَكَ seni devireceklerdi · بِأَبْصَـٰرِهِمْ gözleriyle · لَمَّا zaman · سَمِعُوا۟ işittikleri · ٱلذِّكْرَ Zikr(Kur'an)'ı · وَيَقُولُونَ ve diyorlardı · إِنَّهُۥ şüphesiz O · لَمَجْنُونٌۭ mecnundur
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكۡرࣱ لِّلۡعَٰلَمِينَ ﴿52﴾
vemâ hüve illâ ẕikrul lil`âlemîn.
52. Oysa Kur’an, âlemler için öğütten başka bir şey değildir.
Kelime meali
وَمَا halbuki değildir · هُوَ o · إِلَّا başka bir şey · ذِكْرٌۭ uyarıdan · لِّلْعَـٰلَمِينَ alemler için