Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Mü'minûn Suresi

سُوْرَةُ الْمُؤْمِنُوْنَ · 23. sure · 118 âyet · Mekkî · 18. cüz · Mushaf sayfa 342

Mü'minûn suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ﴿1﴾

ḳad efleḥa-lmü'minûn.

1. Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir;

Kelime meali

قَدْ andolsun · أَفْلَحَ felaha ulaştı · ٱلْمُؤْمِنُونَ mü'minler

ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي صَلَاتِهِمۡ خَٰشِعُونَ ﴿2﴾

elleẕîne hüm fî ṣalâtihim ḫâşi`ûn.

2. Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar;

Kelime meali

ٱلَّذِينَ ki · هُمْ onlar · فِى namazlarında · صَلَاتِهِمْ · خَـٰشِعُونَ saygılıdırlar

وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنِ ٱللَّغۡوِ مُعۡرِضُونَ ﴿3﴾

velleẕîne hüm `ani-llagvi mü`riḍûn.

3. Anlamsız, yararsız söz ve davranışlardan uzak dururlar;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve · هُمْ onlar · عَنِ boş şeylerden · ٱللَّغْوِ · مُعْرِضُونَ yüz çevirirler

وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِلزَّكَوٰةِ فَٰعِلُونَ ﴿4﴾

velleẕîne hüm lilzekâti fâ`ilûn.

4. Zekâtı verirler;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve · هُمْ onlar · لِلزَّكَوٰةِ zekatı · فَـٰعِلُونَ verirler

وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَٰفِظُونَ ﴿5﴾

velleẕîne hüm lifürûcihim ḥâfiżûn.

5. İffetlerini korurlar;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve · هُمْ onlar · لِفُرُوجِهِمْ ırzlarını · حَـٰفِظُونَ korurlar

إِلَّا عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَإِنَّهُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ ﴿6﴾

illâ `alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm feinnehüm gayru melûmîn.

6. Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir.

Kelime meali

إِلَّا ancak hariç · عَلَىٰٓ eşleri · أَزْوَٰجِهِمْ · أَوْ yahut · مَا (cariyeler) · مَلَكَتْ sahip oldukları · أَيْمَـٰنُهُمْ ellerinin · فَإِنَّهُمْ elbette onlar · غَيْرُ değildir · مَلُومِينَ kınanacak

فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ ﴿7﴾

femeni-btegâ verâe ẕâlike feülâike hümü-l`âdûn.

7. Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar onlardır.

Kelime meali

فَمَنِ o halde kim · ٱبْتَغَىٰ gitmek isterse · وَرَآءَ ötesine · ذَٰلِكَ bunun · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْعَادُونَ haddi aşanlardır

وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِأَمَٰنَٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٰعُونَ ﴿8﴾

velleẕîne hüm liemânâtihim ve`ahdihim râ`ûn.

8. Yine o müminler emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve · هُمْ onlar · لِأَمَـٰنَـٰتِهِمْ emanetlerine · وَعَهْدِهِمْ ve ahidlerine · رَٰعُونَ özen gösterirler

وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَوَٰتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ﴿9﴾

velleẕîne hüm `alâ ṣalevâtihim yüḥâfiżûn.

9. Namazlarını titizlikle eda ederler.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve · هُمْ onlar · عَلَىٰ namazlarını · صَلَوَٰتِهِمْ · يُحَافِظُونَ korurlar

أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡوَٰرِثُونَ ﴿10﴾

ülâike hümü-lvâriŝûn.

10. İşte vâris olacaklar bunlardır;

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlardır · ٱلْوَٰرِثُونَ varis olacaklar

ٱلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلۡفِرۡدَوۡسَ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿11﴾

elleẕîne yeriŝûne-lfirdevs. hüm fîhâ ḫâlidûn.

11. Firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada onlar ebedî kalacaklardır.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ onlar ki · يَرِثُونَ varis olacaklar · ٱلْفِرْدَوْسَ Firdevs'e · هُمْ onlar · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaklardır

وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِن سُلَٰلَةࣲ مِّن طِينࣲ‏ ﴿12﴾

veleḳad ḫalaḳne-l'insâne min sülâletim min ṭîn.

12. Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · خَلَقْنَا biz yarattık · ٱلْإِنسَـٰنَ insanı · مِن süzmesinden · سُلَـٰلَةٍۢ · مِّن çamurun · طِينٍۢ

ثُمَّ جَعَلۡنَٰهُ نُطۡفَةࣰ فِي قَرَارࣲ مَّكِينࣲ‏ ﴿13﴾

ŝümme ce`alnâhü nuṭfeten fî ḳarârim mekîn.

13. Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · جَعَلْنَـٰهُ onu koyduk · نُطْفَةًۭ bir nutfe (sperm) olarak · فِى bir karar yerine · قَرَارٍۢ · مَّكِينٍۢ sağlam

ثُمَّ خَلَقۡنَا ٱلنُّطۡفَةَ عَلَقَةࣰ فَخَلَقۡنَا ٱلۡعَلَقَةَ مُضۡغَةࣰ فَخَلَقۡنَا ٱلۡمُضۡغَةَ عِظَٰمࣰ ا فَكَسَوۡنَا ٱلۡعِظَٰمَ لَحۡمࣰ ا ثُمَّ أَنشَأۡنَٰهُ خَلۡقًا ءَاخَرَۚ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ أَحۡسَنُ ٱلۡخَٰلِقِينَ ﴿14﴾

ŝümme ḫalaḳne-nnuṭfete `aleḳaten feḫalaḳne-l`aleḳate muḍgaten feḫalaḳne-lmuḍgate `iżâmen fekesevne-l`iżâme laḥmâ. ŝümme enşe'nâhü ḫalḳan âḫar. fetebârake-llâhü aḥsenü-lḫâliḳîn.

14. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir varlık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · خَلَقْنَا çevirdik · ٱلنُّطْفَةَ nutfeyi · عَلَقَةًۭ alaka(embriyo)ya · فَخَلَقْنَا sonra çevirdik · ٱلْعَلَقَةَ alaka(embriyo)yı · مُضْغَةًۭ bir çiğnemlik ete · فَخَلَقْنَا sonre çevirdik · ٱلْمُضْغَةَ bir çiğnemlik eti · عِظَـٰمًۭا kemiklere · فَكَسَوْنَا sonre giydirdik · ٱلْعِظَـٰمَ kemiklere · لَحْمًۭا et · ثُمَّ sonra · أَنشَأْنَـٰهُ onu yaptık · خَلْقًا bir yaratık · ءَاخَرَ ۚ bambaşka · فَتَبَارَكَ ne yücedir · ٱللَّهُ Allah · أَحْسَنُ en güzeli · ٱلْخَـٰلِقِينَ yaratanların

ثُمَّ إِنَّكُم بَعۡدَ ذَٰلِكَ لَمَيِّتُونَ ﴿15﴾

ŝümme inneküm ba`de ẕâlike lemeyyitûn.

15. Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّكُم şüphesiz siz · بَعْدَ ardından · ذَٰلِكَ bunun · لَمَيِّتُونَ öleceksiniz

ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ تُبۡعَثُونَ ﴿16﴾

ŝümme inneküm yevme-lḳiyâmeti tüb`aŝûn.

16. Sonra da kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · إِنَّكُمْ muhakkak siz · يَوْمَ günü · ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet · تُبْعَثُونَ diriltileceksiniz

وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا فَوۡقَكُمۡ سَبۡعَ طَرَآئِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ ٱلۡخَلۡقِ غَٰفِلِينَ ﴿17﴾

veleḳad ḫalaḳnâ fevḳaküm seb`a ṭarâiḳ. vemâ künnâ `ani-lḫalḳi gâfilîn.

17. Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratılanlardan habersiz değiliz.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · خَلَقْنَا yarattık · فَوْقَكُمْ üstünüzde · سَبْعَ yedi · طَرَآئِقَ tabaka (gök) · وَمَا ve · كُنَّا biz değiliz · عَنِ yaratmaktan · ٱلْخَلْقِ · غَـٰفِلِينَ gafil

وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرࣲ فَأَسۡكَنَّٰهُ فِي ٱلۡأَرۡضِۖ وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابِۭ بِهِۦ لَقَٰدِرُونَ ﴿18﴾

veenzelnâ mine-ssemâi mâem biḳaderin feeskennâhü fi-l'arḍ. veinnâ `alâ ẕehâbim bihî leḳâdirûn.

18. Gökten uygun ölçüde su indirir, onu arzda tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter.

Kelime meali

وَأَنزَلْنَا ve indirdik · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۢ su · بِقَدَرٍۢ belli ölçüde · فَأَسْكَنَّـٰهُ ve onu durdurduk · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ ۖ · وَإِنَّا elbette biz · عَلَىٰ gidermeğe de · ذَهَابٍۭ · بِهِۦ onu · لَقَـٰدِرُونَ kadiriz

فَأَنشَأۡنَا لَكُم بِهِۦ جَنَّٰتࣲ مِّن نَّخِيلࣲ وَأَعۡنَٰبࣲ لَّكُمۡ فِيهَا فَوَٰكِهُ كَثِيرَةࣱ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ﴿19﴾

feenşe'nâ leküm bihî cennâtim min neḫîliv vea`nâb. leküm fîhâ fevâkihü keŝîratüv veminhâ te'külûn.

19–20. O su sayesinde sizin için, çok sayıda meyvelerin bulunduğu, yiyip beslendiğiniz hurma bahçeleri, üzüm bağları; kezâ Sînâ dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz.

Kelime meali

فَأَنشَأْنَا sonra yetiştirdik · لَكُم size · بِهِۦ onunla (suyla) · جَنَّـٰتٍۢ bahçeleri · مِّن hurma · نَّخِيلٍۢ · وَأَعْنَـٰبٍۢ ve üzüm · لَّكُمْ sizin için · فِيهَا içlerinde bulunan · فَوَٰكِهُ meyvalar · كَثِيرَةٌۭ birçok · وَمِنْهَا ve onlardan · تَأْكُلُونَ yiyorsunuz

وَشَجَرَةࣰ تَخۡرُجُ مِن طُورِ سَيۡنَآءَ تَنۢبُتُ بِٱلدُّهۡنِ وَصِبۡغࣲ لِّلۡأٓكِلِينَ ﴿20﴾

veşeceraten taḫrucü min ṭûri seynâe tembütü biddühni veṣibgil lil'âkilîn.

Kelime meali

وَشَجَرَةًۭ ve bir ağaç · تَخْرُجُ çıkan · مِن Tur-i-dan · طُورِ Tur-i · سَيْنَآءَ · تَنۢبُتُ biten · بِٱلدُّهْنِ yağlı olarak · وَصِبْغٍۢ (ekmeklerini) batıracakları · لِّلْـَٔاكِلِينَ yiyenlerin

وَإِنَّ لَكُمۡ فِي ٱلۡأَنۡعَٰمِ لَعِبۡرَةࣰۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ كَثِيرَةࣱ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ ﴿21﴾

veinne leküm fi-l'en`âmi le`ibrah. nüsḳîküm mimmâ fî büṭûnihâ veleküm fîhâ menâfi`u keŝîratüv veminhâ te'külûn.

21. Sizin için hayvanlarda da alınacak ders vardır. Size onların karınlarında oluşan nesneden içiriyoruz; onlardan sağladığınız başka birçok fayda da var, onlardan yiyecek sağlıyorsunuz.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · لَكُمْ sizin için vardır · فِى hayvanlarda · ٱلْأَنْعَـٰمِ · لَعِبْرَةًۭ ۖ ibret · نُّسْقِيكُم size içiriyoruz · مِّمَّا içindekinden · فِى · بُطُونِهَا karınlarının · وَلَكُمْ ve sizin için · فِيهَا onlarda vardır · مَنَـٰفِعُ faydalar · كَثِيرَةٌۭ daha birçok · وَمِنْهَا ve onlardan · تَأْكُلُونَ yersiniz

وَعَلَيۡهَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ تُحۡمَلُونَ ﴿22﴾

ve`aleyhâ ve`ale-lfülki tuḥmelûn.

22. Onların üzerinde ve gemilerde taşınıyorsunuz.

Kelime meali

وَعَلَيْهَا ve onların üzerinde · وَعَلَى ve üzerinde · ٱلْفُلْكِ gemiler · تُحْمَلُونَ taşınırsınız

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿23﴾

veleḳad erselnâ nûḥan ilâ ḳavmihî feḳâle yâ ḳavmi-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tetteḳûn.

23. Andolsun ki Nûh’u da kavmine gönderdik de, “Ey kavmim!” dedi, “Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka bir tanrınız yoktur. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz?”

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · نُوحًا Nuh'u · إِلَىٰ kavmine · قَوْمِهِۦ · فَقَالَ dedi · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin için · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ ilah · غَيْرُهُۥٓ ۖ O'ndan başka · أَفَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ

فَقَالَ ٱلۡمَلَؤُاْ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيۡكُمۡ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةࣰ مَّا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِيٓ ءَابَآئِنَا ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿24﴾

feḳâle-lmeleü-lleẕîne keferû min ḳavmihî mâ hâẕâ illâ beşerum miŝlüküm yürîdü ey yetefeḍḍale `aleyküm. velev şâe-llâhü leenzele melâikeh. mâ semi`nâ bihâẕâ fî âbâine-l'evvelîn.

24. Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: “Bu adam, size üstünlük kurmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık.

Kelime meali

فَقَالَ (şöyle) dedi · ٱلْمَلَؤُا۟ ileri gelenler · ٱلَّذِينَ kimselerden · كَفَرُوا۟ inkar eden · مِن kavminden · قَوْمِهِۦ · مَا değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · بَشَرٌۭ bir insandan · مِّثْلُكُمْ sizin gibi · يُرِيدُ istiyor · أَن üstün gelmek · يَتَفَضَّلَ · عَلَيْكُمْ size · وَلَوْ ve eğer · شَآءَ dileseydi · ٱللَّهُ Allah · لَأَنزَلَ elbette indirirdi · مَلَـٰٓئِكَةًۭ melekleri · مَّا yoktur · سَمِعْنَا işitiğimiz · بِهَـٰذَا böyle bir şey · فِىٓ babalarımızdan · ءَابَآئِنَا · ٱلْأَوَّلِينَ geçmişteki

إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلُۢ بِهِۦ جِنَّةࣱ فَتَرَبَّصُواْ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينࣲ‏ ﴿25﴾

in hüve illâ racülüm bihî cinnetün feterabbeṣû bihî ḥattâ ḥîn.

25. Bu adam olsa olsa cin çarpmış biridir; bir süre onu gözetim altında tutun.”

Kelime meali

إِنْ değildir · هُوَ O · إِلَّا başka bir şey · رَجُلٌۢ bir adam(dan) · بِهِۦ kendisinde · جِنَّةٌۭ delilik bulunan · فَتَرَبَّصُوا۟ hele gözetleyin · بِهِۦ onu · حَتَّىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ ﴿26﴾

ḳâle rabbi-nṣurnî bimâ keẕẕebûn.

26. Nûh, “Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.

Kelime meali

قَالَ (Nuh) dedi ki · رَبِّ Rabbim · ٱنصُرْنِى bana yardım et · بِمَا karşısında · كَذَّبُونِ yalanlamaları

فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِ أَنِ ٱصۡنَعِ ٱلۡفُلۡكَ بِأَعۡيُنِنَا وَوَحۡيِنَا فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ فَٱسۡلُكۡ فِيهَا مِن كُلࣲّ زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَأَهۡلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيۡهِ ٱلۡقَوۡلُ مِنۡهُمۡۖ وَلَا تُخَٰطِبۡنِي فِي ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِنَّهُم مُّغۡرَقُونَ ﴿27﴾

feevḥaynâ ileyhi eni-ṣne`i-lfülke bia`yüninâ vevaḥyinâ feiẕâ câe emrunâ vefâra-ttennûru feslük fîhâ min küllin zevceyni-ŝneyni veehleke illâ men sebeḳa `aleyhi-lḳavlü minhüm. velâ tüḫâṭibnî fi-lleẕîne żalemû. innehüm mugraḳûn.

27. Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: “Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Buyruğumuz geldiğinde sular coşup yükselmeye başlayınca her cinsten birer çift hayvan ile kendileri aleyhinde hüküm kesinleşmiş olanların dışındaki aileni gemiye al; ama o haksızlığa sapmış olanlar konusunda sakın bana bir şey söyleme! Onlar kesinlikle boğulacaklar!

Kelime meali

فَأَوْحَيْنَآ biz de vahyettik · إِلَيْهِ ona · أَنِ ki · ٱصْنَعِ yap · ٱلْفُلْكَ gemiyi · بِأَعْيُنِنَا gözlerimizin önünde · وَوَحْيِنَا ve vahyimizle · فَإِذَا ne zaman ki · جَآءَ gelince · أَمْرُنَا bizim buyruğumuz · وَفَارَ ve kaynayınca · ٱلتَّنُّورُ ۙ tandır · فَٱسْلُكْ sok (bindir) · فِيهَا ona · مِن her (cins)ten · كُلٍّۢ · زَوْجَيْنِ çift · ٱثْنَيْنِ iki · وَأَهْلَكَ ve aileni · إِلَّا hariç · مَن kimseler · سَبَقَ geçmiş · عَلَيْهِ alehylerine · ٱلْقَوْلُ söz · مِنْهُمْ ۖ onlar içinde · وَلَا ve · تُخَـٰطِبْنِى bana yalvarma · فِى hakkında · ٱلَّذِينَ kimseler · ظَلَمُوٓا۟ ۖ zulmeden(ler) · إِنَّهُم onlar mutlaka · مُّغْرَقُونَ boğulacaklardır

فَإِذَا ٱسۡتَوَيۡتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى ٱلۡفُلۡكِ فَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي نَجَّىٰنَا مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿28﴾

feiẕe-steveyte ente vemem me`ake `ale-lfülki feḳuli-lḥamdü lillâhi-lleẕî neccânâ mine-lḳavmi-żżâlimîn.

28. Yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde, ‘Bizi bu zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun!’ de.

Kelime meali

فَإِذَا zaman · ٱسْتَوَيْتَ yerleştiğiniz · أَنتَ sen · وَمَن ve kimseler · مَّعَكَ yanındaki · عَلَى üzerine · ٱلْفُلْكِ gemi · فَقُلِ de ki · ٱلْحَمْدُ hamdolsun · لِلَّهِ Allah'a · ٱلَّذِى bizi kurtaran · نَجَّىٰنَا · مِنَ kavimden · ٱلْقَوْمِ · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim

وَقُل رَّبِّ أَنزِلۡنِي مُنزَلࣰ ا مُّبَارَكࣰ ا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡمُنزِلِينَ ﴿29﴾

veḳur rabbi enzilnî münzelem mübârakev veente ḫayru-lmünzilîn.

29. Yine de ki: ‘Rabbim! Beni bereketli bir yere indir; en uygun şekilde indirip yerleştiren sensin.’

Kelime meali

وَقُل ve de ki · رَّبِّ Rabbim · أَنزِلْنِى beni indir · مُنزَلًۭا bir inişle · مُّبَارَكًۭا mübarek · وَأَنتَ ve sen · خَيْرُ en hayırlısısın · ٱلْمُنزِلِينَ konuklayanların

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ وَإِن كُنَّا لَمُبۡتَلِينَ ﴿30﴾

inne fî ẕâlike leâyâtiv vein künnâ lemübtelîn.

30. Kuşkusuz bu anlatılanlarda ibretler vardır; muhakkak ki biz bunlarla insanları sınarız.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ nice ibretler · وَإِن gerçi · كُنَّا biz · لَمُبْتَلِينَ (onları) sınıyorduk

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قَرۡنًا ءَاخَرِينَ ﴿31﴾

ŝümme enşe'nâ mim ba`dihim ḳarnen âḫarîn.

31. Sonra onların ardından başka bir nesil meydana getirdik.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَنشَأْنَا yetiştirdik · مِنۢ onların ardından · بَعْدِهِمْ · قَرْنًا bir nesil · ءَاخَرِينَ başka

فَأَرۡسَلۡنَا فِيهِمۡ رَسُولࣰ ا مِّنۡهُمۡ أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿32﴾

feerselnâ fîhim rasûlem minhüm eni-`büdü-llâhe mâ leküm min ilâhin gayruh. efelâ tetteḳûn.

32. Bunların arasından da kendilerine, “Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz?” diyen bir elçi gönderdik.

Kelime meali

فَأَرْسَلْنَا ve gönderdik · فِيهِمْ kendi içlerinden · رَسُولًۭا bir elçi · مِّنْهُمْ onlara · أَنِ diye · ٱعْبُدُوا۟ kulluk edin · ٱللَّهَ Allah'a · مَا yoktur · لَكُم sizin için · مِّنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ ilah · غَيْرُهُۥٓ ۖ O'ndan başka · أَفَلَا korunmaz mısınız? · تَتَّقُونَ

وَقَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱلۡأٓخِرَةِ وَأَتۡرَفۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يَأۡكُلُ مِمَّا تَأۡكُلُونَ مِنۡهُ وَيَشۡرَبُ مِمَّا تَشۡرَبُونَ ﴿33﴾

veḳâle-lmeleü min ḳavmihi-lleẕîne keferû vekeẕẕebû biliḳâi-l'âḫirati veetrafnâhüm fi-lḥayâti-ddünyâ mâ hâẕâ illâ beşerum miŝlüküm ye'külü mimmâ te'külûne minhü veyeşrabü mimmâ teşrabûn.

33. Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan, dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz hatırlı kişiler halka şöyle dediler: “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir.

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi ki · ٱلْمَلَأُ ileri gelenler · مِن kavminden · قَوْمِهِ · ٱلَّذِينَ inkar edenler · كَفَرُوا۟ · وَكَذَّبُوا۟ ve yalanlayanlar · بِلِقَآءِ buluşmasını · ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiret · وَأَتْرَفْنَـٰهُمْ ve kendilerine refah verdiklerimiz · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا dünya · مَا değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · بَشَرٌۭ bir insandan · مِّثْلُكُمْ sizin gibi · يَأْكُلُ yiyor · مِمَّا sizin yediğinizden · تَأْكُلُونَ · مِنْهُ ondan · وَيَشْرَبُ ve içiyor · مِمَّا sizin içtiğinizden · تَشْرَبُونَ

وَلَئِنۡ أَطَعۡتُم بَشَرࣰ ا مِّثۡلَكُمۡ إِنَّكُمۡ إِذࣰ ا لَّخَٰسِرُونَ ﴿34﴾

velein eṭa`tüm beşeram miŝleküm inneküm iẕel leḫâsirûn.

34. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz.

Kelime meali

وَلَئِنْ ve eğer · أَطَعْتُم ita'at ederseniz · بَشَرًۭا bir insana · مِّثْلَكُمْ sizin gibi · إِنَّكُمْ gerçekten siz · إِذًۭا o takdirde · لَّخَـٰسِرُونَ mutlaka ziyana uğrayanlarsınız

أَيَعِدُكُمۡ أَنَّكُمۡ إِذَا مِتُّمۡ وَكُنتُمۡ تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَنَّكُم مُّخۡرَجُونَ ﴿35﴾

eye`idüküm enneküm iẕâ mittüm veküntüm türâbev ve`iżâmen enneküm muḫracûn.

35. O size, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken tekrar hayat alanına çıkarılacağınızı mı söylüyor?

Kelime meali

أَيَعِدُكُمْ O size va'dediyor mu? · أَنَّكُمْ siz · إِذَا zaman · مِتُّمْ öldüğünüz · وَكُنتُمْ ve olduğunuz · تُرَابًۭا toprak · وَعِظَـٰمًا ve kemik · أَنَّكُم sizin · مُّخْرَجُونَ (yeniden hayata) çıkarılacağınızı

۞هَيۡهَاتَ هَيۡهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ ﴿36﴾

heyhâte heyhâte limâ tû`adûn.

36. Bu size söylenenler gerçek olmaktan çok çok uzak!

Kelime meali

۞ هَيْهَاتَ heyhat (ne kadar uzak) · هَيْهَاتَ heyhat (ne kadar uzak) · لِمَا şey · تُوعَدُونَ size va'dedilen

إِنۡ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا نَحۡنُ بِمَبۡعُوثِينَ ﴿37﴾

in hiye illâ ḥayâtüne-ddünyâ nemûtü venaḥyâ vemâ naḥnü bimeb`ûŝîn.

37. Gerçek olan sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır. Ölür ve yaşarız. Bir daha da diriltilecek değiliz.

Kelime meali

إِنْ değildir · هِىَ bu · إِلَّا başka bir şey · حَيَاتُنَا hayatımız(dan) · ٱلدُّنْيَا dünya · نَمُوتُ ölürüz · وَنَحْيَا ve yaşarız · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِمَبْعُوثِينَ tekrar diriltilecek

إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا وَمَا نَحۡنُ لَهُۥ بِمُؤۡمِنِينَ ﴿38﴾

in hüve illâ racülün-fterâ `ale-llâhi keẕibev vemâ naḥnü lehû bimü'minîn.

38. O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz.”

Kelime meali

إِنْ değildir · هُوَ O · إِلَّا başka bir şey · رَجُلٌ bir adam(dan) · ٱفْتَرَىٰ uyduran · عَلَى hakkında · ٱللَّهِ Allah · كَذِبًۭا yalan · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · لَهُۥ ona · بِمُؤْمِنِينَ inanıcı(insan)lar

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ ﴿39﴾

ḳâle rabbi-nṣurnî bimâ keẕẕebûn.

39. O peygamber şöyle dedi: “Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et!”

Kelime meali

قَالَ dedi · رَبِّ Rabbim · ٱنصُرْنِى bana yardım et · بِمَا karşısında · كَذَّبُونِ beni yalanlamaları

قَالَ عَمَّا قَلِيلࣲ لَّيُصۡبِحُنَّ نَٰدِمِينَ ﴿40﴾

ḳâle `ammâ ḳalîlil leyuṣbiḥunne nâdimîn.

40. Allah buyurdu ki: “Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!”

Kelime meali

قَالَ (Allah) dedi ki · عَمَّا az sonra · قَلِيلٍۢ · لَّيُصْبِحُنَّ onlar olacaklar · نَـٰدِمِينَ pişman

فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّيۡحَةُ بِٱلۡحَقِّ فَجَعَلۡنَٰهُمۡ غُثَآءࣰۚ فَبُعۡدࣰ ا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿41﴾

feeḫaẕethümu-ṣṣayḥatü bilḥaḳḳi fece`alnâhüm guŝââ. febü`del lilḳavmi-żżâlimîn.

41. Nitekim kaçınılmaz bir âkıbet olarak onları o korkunç ses yakalayıverdi; böylece sel süprüntüsüne çevirdik onları! Zalimlerin canı cehenneme!

Kelime meali

فَأَخَذَتْهُمُ derken onları yakaladı · ٱلصَّيْحَةُ o korkunç ses · بِٱلْحَقِّ gerçekten · فَجَعَلْنَـٰهُمْ ve onları getirdik · غُثَآءًۭ ۚ sel süprüntüsü haline · فَبُعْدًۭا uzak olsun · لِّلْقَوْمِ kavim · ٱلظَّـٰلِمِينَ o zalim

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قُرُونًا ءَاخَرِينَ ﴿42﴾

ŝümme enşe'nâ mim ba`dihim ḳurûnen âḫarîn.

42. Sonra onların ardından başka başka nesiller getirdik.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَنشَأْنَا yetiştirdik · مِنۢ onların ardından · بَعْدِهِمْ · قُرُونًا nesiller · ءَاخَرِينَ başka

مَا تَسۡبِقُ مِنۡ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ ﴿43﴾

mâ tesbiḳu min ümmetin ecelehâ vemâ yeste'ḫirûn.

43. Hiçbir ümmet kendi ecelinin ne önüne geçebilir ne de (ondan) sonraya kalabilir.

Kelime meali

مَا ileri geçemez · تَسْبِقُ · مِنْ hiçbir · أُمَّةٍ ümmet · أَجَلَهَا süresinden · وَمَا ve · يَسْتَـْٔخِرُونَ geri kalamaz

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا رُسُلَنَا تَتۡرَاۖ كُلَّ مَا جَآءَ أُمَّةࣰ رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُۖ فَأَتۡبَعۡنَا بَعۡضَهُم بَعۡضࣰ ا وَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَحَادِيثَۚ فَبُعۡدࣰ ا لِّقَوۡمࣲ لَّا يُؤۡمِنُونَ ﴿44﴾

ŝümme erselnâ rusülenâ tetrâ. küllemâ câe ümmeter rasûlühâ keẕẕebûhü feetba`nâ ba`ḍahüm ba`ḍav vece`alnâhüm eḥâdîŝ. febü`del liḳavmil lâ yü'minûn.

44. Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük, onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَرْسَلْنَا gönderdik · رُسُلَنَا elçilerimizi · تَتْرَا ۖ ardı ardına · كُلَّ ne zaman · مَا · جَآءَ geldiyse · أُمَّةًۭ bir ümmete · رَّسُولُهَا elçileri · كَذَّبُوهُ ۚ onlar onu yalanladılar · فَأَتْبَعْنَا biz de onları devirdik · بَعْضَهُم birbiri ardınca · بَعْضًۭا birbiri ardınca · وَجَعَلْنَـٰهُمْ ve hepsini yaptık · أَحَادِيثَ ۚ birer ibret hikayesi · فَبُعْدًۭا uzak olsun · لِّقَوْمٍۢ toplum · لَّا inanmayan · يُؤْمِنُونَ

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَٰرُونَ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينٍ ﴿45﴾

ŝümme erselnâ mûsâ veeḫâhü hârûne biâyâtinâ vesülṭânim mübîn.

45–46. Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u, âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Firavun’a ve onun önde gelen adamlarına gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu.

Kelime meali

ثُمَّ sonra · أَرْسَلْنَا gönderdik · مُوسَىٰ Musa'yı · وَأَخَاهُ ve kardeşi · هَـٰرُونَ Harun'u · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimizle · وَسُلْطَـٰنٍۢ ve bir delille · مُّبِينٍ apaçık

إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمًا عَالِينَ ﴿46﴾

ilâ fir`avne vemeleihî festekberû vekânû ḳavmen `âlîn.

Kelime meali

إِلَىٰ Fir'avn'e · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦ ve ileri gelen adamlarına · فَٱسْتَكْبَرُوا۟ onlar büyüklük tasladılar · وَكَانُوا۟ ve oldular · قَوْمًا bir topluluk · عَالِينَ böbürlenen

فَقَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لِبَشَرَيۡنِ مِثۡلِنَا وَقَوۡمُهُمَا لَنَا عَٰبِدُونَ ﴿47﴾

feḳâlû enü'minü libeşerayni miŝlinâ veḳavmühümâ lenâ `âbidûn.

47. Nitekim şöyle dediler: “Soydaşları bize kölelik ederlerken bizden farklı olmayan bu iki adama mı inanacağız!”

Kelime meali

فَقَالُوٓا۟ dediler · أَنُؤْمِنُ inanacak mıyız? · لِبَشَرَيْنِ şu iki insana · مِثْلِنَا bizim gibi · وَقَوْمُهُمَا iki adamın kavmi · لَنَا bize · عَـٰبِدُونَ kölelik ederken

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُواْ مِنَ ٱلۡمُهۡلَكِينَ ﴿48﴾

fekeẕẕebûhümâ fekânû mine-lmühlekîn.

48. Böylece onları yalancılıkla itham ettiler, sonuçta helâk edilenler arasına onlar da katıldı.

Kelime meali

فَكَذَّبُوهُمَا onları yalanladılar · فَكَانُوا۟ ve oldular · مِنَ helak edilenlerden · ٱلْمُهْلَكِينَ

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ لَعَلَّهُمۡ يَهۡتَدُونَ ﴿49﴾

veleḳad âteynâ mûse-lkitâbe le`allehüm yehtedûn.

49. Gerçek şu ki, belki İsrâiloğulları yollarını düzeltirler diye Mûsâ’ya kitabı vermiştik.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · ءَاتَيْنَا biz verdik · مُوسَى Musa'ya · ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı (Tevrat'ı) · لَعَلَّهُمْ belki onlar · يَهْتَدُونَ doğru yolu bulurlar diye

وَجَعَلۡنَا ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُۥٓ ءَايَةࣰ وَءَاوَيۡنَٰهُمَآ إِلَىٰ رَبۡوَةࣲ ذَاتِ قَرَارࣲ وَمَعِينࣲ‏ ﴿50﴾

vece`alne-bne meryeme veümmehû âyetev veâveynâhümâ ilâ rabvetin ẕâti ḳarâriv veme`în.

50. Meryem oğlu ile annesini de bir mûcize yaptık; ikisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik.

Kelime meali

وَجَعَلْنَا ve kıldık · ٱبْنَ oğlunu · مَرْيَمَ Meryem · وَأُمَّهُۥٓ ve annesini · ءَايَةًۭ bir mu'cize · وَءَاوَيْنَـٰهُمَآ ve onları yerleştirdik · إِلَىٰ bir tepeye · رَبْوَةٍۢ · ذَاتِ oturmaya uygun · قَرَارٍۢ · وَمَعِينٍۢ ve suyu bulunan

يَٰٓأَيُّهَا ٱلرُّسُلُ كُلُواْ مِنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَٱعۡمَلُواْ صَٰلِحًاۖ إِنِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمࣱ‏ ﴿51﴾

yâ eyyühe-rrusülü külû mine-ṭṭayyibâti va`melû ṣâliḥâ. innî bimâ ta`melûne `alîm.

51. Ey peygamberler! Tertemiz nimetlerden yiyip için, güzel işler yapın. Kuşkusuz ben yaptıklarınızı eksiksiz bilmekteyim.

Kelime meali

يَـٰٓأَيُّهَا ey · ٱلرُّسُلُ elçiler · كُلُوا۟ yeyin · مِنَ güzel şeylerden · ٱلطَّيِّبَـٰتِ · وَٱعْمَلُوا۟ ve yapın · صَـٰلِحًا ۖ yararlı iş · إِنِّى çünkü ben · بِمَا şeyleri · تَعْمَلُونَ yaptıklarınız · عَلِيمٌۭ bilmekteyim

وَإِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمۡ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ وَأَنَا۠ رَبُّكُمۡ فَٱتَّقُونِ ﴿52﴾

veinne hâẕihî ümmetüküm ümmetev vâḥidetev veenâ rabbüküm fetteḳûn.

52. Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin rabbinizim. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının.

Kelime meali

وَإِنَّ ve şüphesiz · هَـٰذِهِۦٓ bu · أُمَّتُكُمْ sizin ümmetiniz · أُمَّةًۭ ümmettir · وَٰحِدَةًۭ bir tek · وَأَنَا۠ ve ben de · رَبُّكُمْ sizin Rabbinizim · فَٱتَّقُونِ benden korkun

فَتَقَطَّعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَهُمۡ زُبُرࣰ اۖ كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡهِمۡ فَرِحُونَ ﴿53﴾

feteḳaṭṭa`û emrahüm beynehüm zübürâ. küllü ḥizbim bimâ ledeyhim feriḥûn.

53. Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Her kesim kendi inancını beğenmektedir.

Kelime meali

فَتَقَطَّعُوٓا۟ fakat parçalayıp ayırdılar · أَمْرَهُم işlerini · بَيْنَهُمْ aralarında · زُبُرًۭا ۖ Kitaplara · كُلُّ her · حِزْبٍۭ gurup · بِمَا bulunanla · لَدَيْهِمْ kendi yanında · فَرِحُونَ sevinmektedir

فَذَرۡهُمۡ فِي غَمۡرَتِهِمۡ حَتَّىٰ حِينٍ ﴿54﴾

feẕerhüm fî gamratihim ḥattâ ḥîn.

54. Şimdi sen onları bir süre için gaflet ve dalâletleri içinde kendi hallerine bırak!

Kelime meali

فَذَرْهُمْ onları bırak · فِى içinde · غَمْرَتِهِمْ gafletleri · حَتَّىٰ kadar · حِينٍ bir süreye

أَيَحۡسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالࣲ وَبَنِينَ ﴿55﴾

eyaḥsebûne ennemâ nümiddühüm bihî mim mâliv vebenîn.

55–56. Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlâtlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.

Kelime meali

أَيَحْسَبُونَ onlar sanıyorlar mı? · أَنَّمَا ile · نُمِدُّهُم kendilerine verdiğimiz · بِهِۦ mal · مِن · مَّالٍۢ · وَبَنِينَ ve oğullar

نُسَارِعُ لَهُمۡ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ بَل لَّا يَشۡعُرُونَ ﴿56﴾

nüsâri`u lehüm fi-lḫayrât. bel lâ yeş`urûn.

Kelime meali

نُسَارِعُ koşuyoruz · لَهُمْ onların · فِى iyiliklerine · ٱلْخَيْرَٰتِ ۚ · بَل bilakis · لَّا değiller · يَشْعُرُونَ onlar farkında

إِنَّ ٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ خَشۡيَةِ رَبِّهِم مُّشۡفِقُونَ ﴿57﴾

inne-lleẕîne hüm min ḫaşyeti rabbihim müşfiḳûn.

57. Rablerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar;

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلَّذِينَ onlar ki · هُم onlar · مِّنْ saygıdan · خَشْيَةِ · رَبِّهِم Rablerine · مُّشْفِقُونَ titrerler

وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ يُؤۡمِنُونَ ﴿58﴾

velleẕîne hüm biâyâti rabbihim yü'minûn.

58. Rablerinin âyetlerine inananlar;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve onlar ki · هُم onlar · بِـَٔايَـٰتِ ayetlerine · رَبِّهِمْ Rablerinin · يُؤْمِنُونَ inanırlar

وَٱلَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمۡ لَا يُشۡرِكُونَ ﴿59﴾

velleẕîne hüm birabbihim lâ yüşrikûn.

59. Rablerine ortak tanımayanlar;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve onlar ki · هُم onlar · بِرَبِّهِمْ Rablerine · لَا ortak koşmazlar · يُشْرِكُونَ

وَٱلَّذِينَ يُؤۡتُونَ مَآ ءَاتَواْ وَّقُلُوبُهُمۡ وَجِلَةٌ أَنَّهُمۡ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ رَٰجِعُونَ ﴿60﴾

velleẕîne yü'tûne mâ âtev veḳulûbühüm veciletün ennehüm ilâ rabbihim râci`ûn.

60. Verdiklerini, rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler;

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ ve onlar ki · يُؤْتُونَ verirler · مَآ şeyi · ءَاتَوا۟ verdikleri · وَّقُلُوبُهُمْ kalbleri · وَجِلَةٌ ürpererek · أَنَّهُمْ şüphesiz onlar · إِلَىٰ Rablerinin huzuruna · رَبِّهِمْ · رَٰجِعُونَ dönecekler

أُوْلَٰٓئِكَ يُسَٰرِعُونَ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِ وَهُمۡ لَهَا سَٰبِقُونَ ﴿61﴾

ülâike yüsâri`ûne fi-lḫayrâti vehüm lehâ sâbiḳûn.

61. İşte bunlar iyiliklere koşup, bu uğurda yarışırlar.

Kelime meali

أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · يُسَـٰرِعُونَ koşarlar · فِى hayır işlerine · ٱلْخَيْرَٰتِ · وَهُمْ ve onlar · لَهَا (hayır) için · سَـٰبِقُونَ önde giderler

وَلَا نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَاۚ وَلَدَيۡنَا كِتَٰبࣱ يَنطِقُ بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ ﴿62﴾

velâ nükellifü nefsen illâ vus`ahâ veledeynâ kitâbüy yenṭiḳu bilḥaḳḳi vehüm lâ yużlemûn.

62. Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü kılmayız. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır, onlara haksızlık edilmez.

Kelime meali

وَلَا ve · نُكَلِّفُ biz teklif etmeyiz · نَفْسًا hiç kimseye · إِلَّا başkasını · وُسْعَهَا ۖ gücünün yetiğinden · وَلَدَيْنَا ve katımızda vardır · كِتَـٰبٌۭ bir Kitap · يَنطِقُ söyleyen · بِٱلْحَقِّ ۚ gerçeği · وَهُمْ ve onlara · لَا asla · يُظْلَمُونَ haksızlık edilmez

بَلۡ قُلُوبُهُمۡ فِي غَمۡرَةࣲ مِّنۡ هَٰذَا وَلَهُمۡ أَعۡمَٰلࣱ مِّن دُونِ ذَٰلِكَ هُمۡ لَهَا عَٰمِلُونَ ﴿63﴾

bel ḳulûbühüm fî gamratim min hâẕâ velehüm a`mâlüm min dûni ẕâlike hüm lehâ `âmilûn.

63. Hayır! O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir, onların bunlar dışında da hep yapıp durdukları nice (kötü) işleri vardır.

Kelime meali

بَلْ fakat · قُلُوبُهُمْ onların kalbleri · فِى içindedir · غَمْرَةٍۢ gaflet · مِّنْ bundan · هَـٰذَا · وَلَهُمْ onların vardır ki · أَعْمَـٰلٌۭ işleri · مِّن başka · دُونِ · ذَٰلِكَ bundan · هُمْ onlar · لَهَا (hep) o (işler) için · عَـٰمِلُونَ çalışırlar

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذۡنَا مُتۡرَفِيهِم بِٱلۡعَذَابِ إِذَا هُمۡ يَجۡـَٔرُونَ ﴿64﴾

ḥattâ iẕâ eḫaẕnâ mütrafîhim bil`aẕâbi iẕâ hüm yec'erûn.

64. İçlerinden refah ve bolluk içinde olanları, sonunda cezalandırmaya başladığımızda bakarsın ki feryadı basarlar.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَآ zaman · أَخَذْنَا yakaladığımız · مُتْرَفِيهِم varlıklılarını · بِٱلْعَذَابِ azab ile · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يَجْـَٔرُونَ feryada başlarlar

لَا تَجۡـَٔرُواْ ٱلۡيَوۡمَۖ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ ﴿65﴾

lâ tec'erü-lyevme inneküm minnâ lâ tünṣarûn.

65. Bugün boşuna sızlanmayın! Çünkü siz, bizden yardım göremeyeceksiniz!

Kelime meali

لَا artık feryadetmeyin · تَجْـَٔرُوا۟ · ٱلْيَوْمَ ۖ bugün · إِنَّكُم şüphesiz size · مِّنَّا bize karşı · لَا yardım olunmaz · تُنصَرُونَ

قَدۡ كَانَتۡ ءَايَٰتِي تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُمۡ عَلَىٰٓ أَعۡقَٰبِكُمۡ تَنكِصُونَ ﴿66﴾

ḳad kânet âyâtî tütlâ `aleyküm feküntüm `alâ a`ḳâbiküm tenkisûn.

66–67. Zira âyetlerimiz size okunurdu da arkanızı dönüp giderdiniz; gece sohbetleri yaparken büyüklük taslayarak onun hakkında hezeyanlar savururdunuz.

Kelime meali

قَدْ gerçekten · كَانَتْ idi · ءَايَـٰتِى ayetlerim · تُتْلَىٰ okunuyor · عَلَيْكُمْ size · فَكُنتُمْ fakat siz · عَلَىٰٓ üzere · أَعْقَـٰبِكُمْ arkanız · تَنكِصُونَ dönüyordunuz

مُسۡتَكۡبِرِينَ بِهِۦ سَٰمِرࣰ ا تَهۡجُرُونَ ﴿67﴾

müstekbirîne bih. sâmiran tehcürûn.

Kelime meali

مُسْتَكْبِرِينَ kibirlenerek · بِهِۦ ona (ayetlerime) karşı · سَـٰمِرًۭا geceleyin · تَهْجُرُونَ saçmalıyordunuz

أَفَلَمۡ يَدَّبَّرُواْ ٱلۡقَوۡلَ أَمۡ جَآءَهُم مَّا لَمۡ يَأۡتِ ءَابَآءَهُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿68﴾

efelem yeddebberü-lḳavle em câehüm mâ lem ye'ti âbâehümü-l'evvelîn.

68. Onlar bu söz (Kur’an) üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

Kelime meali

أَفَلَمْ onlar iyice düşünmediler mi? · يَدَّبَّرُوا۟ · ٱلْقَوْلَ o sözü (Kur'an'ı) · أَمْ yoksa · جَآءَهُم onlara geldi (mi)? · مَّا bir şey · لَمْ gelmeyen · يَأْتِ · ءَابَآءَهُمُ atalarına · ٱلْأَوَّلِينَ önceki

أَمۡ لَمۡ يَعۡرِفُواْ رَسُولَهُمۡ فَهُمۡ لَهُۥ مُنكِرُونَ ﴿69﴾

em lem ya`rifû rasûlehüm fehüm lehû münkirûn.

69. Yahut kendi peygamberlerini daha tanımadılar da, o yüzden mi onu inkâr ediyorlar?

Kelime meali

أَمْ yoksa · لَمْ tanımadıkları (için mi?) · يَعْرِفُوا۟ · رَسُولَهُمْ elçilerini · فَهُمْ onlar · لَهُۥ onu · مُنكِرُونَ inkar ediyorlar

أَمۡ يَقُولُونَ بِهِۦ جِنَّةُۢۚ بَلۡ جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ وَأَكۡثَرُهُمۡ لِلۡحَقِّ كَٰرِهُونَ ﴿70﴾

em yeḳûlûne bihî cinneh. bel câehüm bilḥaḳḳi veekŝeruhüm lilḥaḳḳi kârihûn.

70. Veya onda bir çeşit cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar? Bilâkis o, kendilerine gerçeği getirmiştir, ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar.

Kelime meali

أَمْ yoksa · يَقُولُونَ (-mı) diyorlar? · بِهِۦ onda · جِنَّةٌۢ ۚ bir delilik var · بَلْ hayır · جَآءَهُم o kendilerine getirdi · بِٱلْحَقِّ hakkı · وَأَكْثَرُهُمْ fakat çokları · لِلْحَقِّ haktan · كَـٰرِهُونَ hoşlanmıyorlar

وَلَوِ ٱتَّبَعَ ٱلۡحَقُّ أَهۡوَآءَهُمۡ لَفَسَدَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهِنَّۚ بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِذِكۡرِهِمۡ فَهُمۡ عَن ذِكۡرِهِم مُّعۡرِضُونَ ﴿71﴾

velevi-ttebe`a-lḥaḳḳu ehvâehüm lefesedeti-ssemâvâtü vel'arḍu vemen fîhinn. bel eteynâhüm biẕikrihim fehüm `an ẕikrihim mü`riḍûn.

71. Eğer hak onların keyfî arzularına uysaydı muhakkak ki gökler, yer ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu. Hayır! Biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirmektedirler.

Kelime meali

وَلَوِ ve eğer · ٱتَّبَعَ uysaydı · ٱلْحَقُّ hak · أَهْوَآءَهُمْ onların keyiflerine · لَفَسَدَتِ bozulur giderdi · ٱلسَّمَـٰوَٰتُ gökler · وَٱلْأَرْضُ ve yer · وَمَن ve kimseler · فِيهِنَّ ۚ bunların içinde bulunan · بَلْ bilakis · أَتَيْنَـٰهُم biz onlara getirdik · بِذِكْرِهِمْ Zikir'lerini · فَهُمْ fakat onlar · عَن Zikirlerinden · ذِكْرِهِم · مُّعْرِضُونَ yüz çeviriyorlar

أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ خَرۡجࣰ ا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيۡرࣱۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ﴿72﴾

em tes'elühüm ḫarcen feḫarâcü rabbike ḫayr. vehüve ḫayru-rrâziḳîn.

72. Sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun ki! (İstemezsin, çünkü) rabbinin vereceği karşılık daha hayırlıdır; O, rızık verenlerin en üstünüdür.

Kelime meali

أَمْ yoksa · تَسْـَٔلُهُمْ onlardan istiyor musun? · خَرْجًۭا bir vergi · فَخَرَاجُ vergisi · رَبِّكَ Rabbinin · خَيْرٌۭ ۖ daha hayırlıdır · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en hayırlısıdır · ٱلرَّٰزِقِينَ rızık verenlerin

وَإِنَّكَ لَتَدۡعُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ‏ ﴿73﴾

veinneke leted`ûhüm ilâ ṣirâṭim müsteḳîm.

73. Gerçek şu ki sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.

Kelime meali

وَإِنَّكَ ve şüphesiz sen · لَتَدْعُوهُمْ onları çağırıyorsun · إِلَىٰ bir yola · صِرَٰطٍۢ · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru

وَإِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ عَنِ ٱلصِّرَٰطِ لَنَٰكِبُونَ ﴿74﴾

veinne-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati `ani-ṣṣirâṭi lenâkibûn.

74. Âhirete inanmayanlar ise ısrarla yoldan sapmaktalar.

Kelime meali

وَإِنَّ ve kuşkusuz · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا inanmayan(lar) · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · عَنِ yoldan · ٱلصِّرَٰطِ · لَنَـٰكِبُونَ sapıyorlar

۞وَلَوۡ رَحِمۡنَٰهُمۡ وَكَشَفۡنَا مَا بِهِم مِّن ضُرࣲّ لَّلَجُّواْ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ﴿75﴾

velev raḥimnâhüm vekeşefnâ mâ bihim min ḍurril leleccû fî ṭugyânihim ya`mehûn.

75. Onlara merhamet edip de içine düştükleri sıkıntıyı gidersek yine de büyüklük taslayarak körü körüne taşkınlıklarını sürdürürler.

Kelime meali

۞ وَلَوْ ve eğer · رَحِمْنَـٰهُمْ biz onlara acısaydık · وَكَشَفْنَا ve kaldırsaydık · مَا olanı · بِهِم kendilerinde · مِّن sıkıntıdan · ضُرٍّۢ · لَّلَجُّوا۟ yine devam ederlerdi · فِى azgınlıklarında · طُغْيَـٰنِهِمْ · يَعْمَهُونَ bocalamaya

وَلَقَدۡ أَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡعَذَابِ فَمَا ٱسۡتَكَانُواْ لِرَبِّهِمۡ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ ﴿76﴾

veleḳad eḫaẕnâhüm bil`aẕâbi feme-stekânû lirabbihim vemâ yeteḍarra`ûn.

76. Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine rablerine boyun eğmediler, hâlâ da O’na yakarmıyorlar.

Kelime meali

وَلَقَدْ andolsun · أَخَذْنَـٰهُم biz onları yakaladık · بِٱلْعَذَابِ azab ile · فَمَا ama yine · ٱسْتَكَانُوا۟ boyun eğmediler · لِرَبِّهِمْ Rabblerine · وَمَا ve · يَتَضَرَّعُونَ O'na yalvarmıyorlar

حَتَّىٰٓ إِذَا فَتَحۡنَا عَلَيۡهِم بَابࣰ ا ذَا عَذَابࣲ شَدِيدٍ إِذَا هُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ ﴿77﴾

ḥattâ iẕâ fetaḥnâ `aleyhim bâben ẕâ `aẕâbin şedîdin iẕâ hüm fîhi müblisûn.

77. En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · فَتَحْنَا açtığımız · عَلَيْهِم üzerlerine · بَابًۭا kapısı · ذَا bir azab · عَذَابٍۢ · شَدِيدٍ şiddetli · إِذَا derhal · هُمْ onlar · فِيهِ O'nun içinde · مُبْلِسُونَ şaşkın ve umutsuz kalırlar

وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تَشۡكُرُونَ ﴿78﴾

vehüve-lleẕî enşee lekümü-ssem`a vel'ebṣâra vel'ef'ideh. ḳalîlem mâ teşkürûn.

78. Sizi kulaklar, gözler ve akıllarla donatan O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz!

Kelime meali

وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِىٓ inşa eden · أَنشَأَ · لَكُمُ sizin için · ٱلسَّمْعَ kulağı · وَٱلْأَبْصَـٰرَ ve gözleri · وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ۚ ve gönülleri · قَلِيلًۭا az · مَّا ne kadar · تَشْكُرُونَ şükrediyorsunuz

وَهُوَ ٱلَّذِي ذَرَأَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَإِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ﴿79﴾

vehüve-lleẕî ẕera'eküm fi-l'arḍi veileyhi tuḥşerûn.

79. Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O’dur. Nihayet O’nun huzurunda toplanacaksınız.

Kelime meali

وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى sizi yaratıp yayan · ذَرَأَكُمْ · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · وَإِلَيْهِ ve O'nun (huzurunda) · تُحْشَرُونَ toplanacaksınız

وَهُوَ ٱلَّذِي يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ وَلَهُ ٱخۡتِلَٰفُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ﴿80﴾

vehüve-lleẕî yuḥyî veyümîtü velehu-ḫtilâfü-lleyli vennehâr. efelâ ta`ḳilûn.

80. Yaşatan da öldüren de O’dur. Gece ile gündüzün yer değiştirmesi de O’nun eseridir. Artık aklınızı kullanmayacak mısınız?

Kelime meali

وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى yaşatan · يُحْىِۦ · وَيُمِيتُ ve öldüren · وَلَهُ ve O'nun(eseri)dir · ٱخْتِلَـٰفُ değişmesi · ٱلَّيْلِ gecenin · وَٱلنَّهَارِ ۚ ve gündüzün · أَفَلَا aklınızı kullanmıyor musunuz? · تَعْقِلُونَ

بَلۡ قَالُواْ مِثۡلَ مَا قَالَ ٱلۡأَوَّلُونَ ﴿81﴾

bel ḳâlû miŝle mâ ḳâle-l'evvelûn.

81. Buna rağmen onlar hâlâ eskilerin dediklerine benzer şeyler söylüyorlar.

Kelime meali

بَلْ hayır · قَالُوا۟ onlar da dediler · مِثْلَ gibi · مَا ne · قَالَ dedi (ise) · ٱلْأَوَّلُونَ evvelkiler

قَالُوٓاْ أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ﴿82﴾

ḳâlû eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemeb`ûŝûn.

82. Diyorlar ki: “Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?

Kelime meali

قَالُوٓا۟ dediler ki · أَءِذَا zaman mı? · مِتْنَا öldüğümüz · وَكُنَّا ve olduğumuz · تُرَابًۭا toprak · وَعِظَـٰمًا ve kemik · أَءِنَّا biz mi? · لَمَبْعُوثُونَ diriltileceğiz

لَقَدۡ وُعِدۡنَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا هَٰذَا مِن قَبۡلُ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿83﴾

leḳad vu`idnâ naḥnü veâbâünâ hâẕâ min ḳablü in hâẕâ illâ esâṭîru-l'evvelîn.

83. Doğrusu daha önce de hem bize hem atalarımıza böyle bir vaadde bulunulmuştu. Ama bu, geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir.”

Kelime meali

لَقَدْ andolsun · وُعِدْنَا yapıldı · نَحْنُ bize · وَءَابَآؤُنَا ve atalarımıza · هَـٰذَا bu (tehdid) · مِن bizden önce · قَبْلُ · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّآ başka bir şey · أَسَـٰطِيرُ masallarından · ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin

قُل لِّمَنِ ٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهَآ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿84﴾

ḳul limeni-l'arḍu vemen fîhâ in küntüm ta`lemûn.

84. De ki: “Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?”

Kelime meali

قُل de ki · لِّمَنِ kimindir? · ٱلْأَرْضُ dünya · وَمَن ve bulunanlar · فِيهَآ içinde · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · تَعْلَمُونَ biliyor

سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿85﴾

seyeḳûlûne lillâh. ḳul efelâ teẕekkerûn.

85. “Allah’a” diyecekler. “O halde düşünmez misiniz?” de.

Kelime meali

سَيَقُولُونَ diyecekler · لِلَّهِ ۚ Allah'ındır · قُلْ de ki · أَفَلَا düşünmüyor musunuz? · تَذَكَّرُونَ

قُلۡ مَن رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلسَّبۡعِ وَرَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿86﴾

ḳul mer rabbü-ssemâvâti-sseb`i verabbü-l`arşi-l`ażîm.

86. “Peki yedi göğün rabbi, yüce arşın rabbi kimdir?” diye sor.

Kelime meali

قُلْ de ki · مَن kimdir? · رَّبُّ Rabbi · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göğün · ٱلسَّبْعِ yedi · وَرَبُّ ve Rabbi · ٱلْعَرْشِ Arş'ın · ٱلْعَظِيمِ büyük

سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿87﴾

seyeḳûlûne lillâh. ḳul efelâ tetteḳûn.

87. “Bunların rabbi Allah’tır” diyecekler. “O halde Allah’a saygınız yok mu?” de.

Kelime meali

سَيَقُولُونَ diyecekler · لِلَّهِ ۚ Allah'ındır · قُلْ de ki · أَفَلَا korkmuyor musunuz? · تَتَّقُونَ

قُلۡ مَنۢ بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيۡءࣲ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيۡهِ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿88﴾

ḳul mem biyedihî melekûtü külli şey'iv vehüve yücîru velâ yücâru `aleyhi in küntüm ta`lemûn.

88. “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?” de.

Kelime meali

قُلْ de ki · مَنۢ kimdir? · بِيَدِهِۦ elinde olan · مَلَكُوتُ melekutu (mülkü ve yönetimi) · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şeyin · وَهُوَ ve O · يُجِيرُ koruyup kollayan · وَلَا fakat · يُجَارُ korunup kollanmayan · عَلَيْهِ kendisi · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · تَعْلَمُونَ biliyor

سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ فَأَنَّىٰ تُسۡحَرُونَ ﴿89﴾

seyeḳûlûne lillâh. ḳul feennâ tüsḥarûn.

89. “Hepsi Allah’a aittir” diyecekler. “O zaman nasıl olup da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz?” de.

Kelime meali

سَيَقُولُونَ diyecekler · لِلَّهِ ۚ Allah'a aittir · قُلْ de ki · فَأَنَّىٰ nasıl? · تُسْحَرُونَ büyüleniyorsunuz

بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِٱلۡحَقِّ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ﴿90﴾

bel eteynâhüm bilḥaḳḳi veinnehüm lekâẕibûn.

90. Doğrusu biz onlara hakkı bildirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar.

Kelime meali

بَلْ doğrusu · أَتَيْنَـٰهُم biz onlara getirdik · بِٱلْحَقِّ hakkı · وَإِنَّهُمْ onlarsa · لَكَـٰذِبُونَ yalancıdırlar

مَا ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ مِن وَلَدࣲ وَمَا كَانَ مَعَهُۥ مِنۡ إِلَٰهٍۚ إِذࣰ ا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَٰهِۭ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿91﴾

me-tteḫaẕe-llâhü miv velediv vemâ kâne me`ahû min ilâhin iẕel leẕehebe küllü ilâhim bimâ ḫaleḳa vele`alâ ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍ. sübḥâne-llâhi `ammâ yeṣifûn.

91. Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.

Kelime meali

مَا edinmemiştir · ٱتَّخَذَ · ٱللَّهُ Allah · مِن hiçbir · وَلَدٍۢ çocuk · وَمَا ve · كَانَ yoktur · مَعَهُۥ O'nunla beraber · مِنْ hiçbir · إِلَـٰهٍ ۚ tanrı · إِذًۭا öyle olsaydı · لَّذَهَبَ götürürdü · كُلُّ her · إِلَـٰهٍۭ tanrı · بِمَا kendi yarattığını · خَلَقَ · وَلَعَلَا ve üstün gelmeğe çalışırdı · بَعْضُهُمْ onlardan biri · عَلَىٰ üzerine · بَعْضٍۢ ۚ diğeri · سُبْحَـٰنَ münezehtir (uzaktır) · ٱللَّهِ Allah · عَمَّا onların tanımlamalarından · يَصِفُونَ

عَٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ فَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ﴿92﴾

`âlimi-lgaybi veşşehâdeti fete`âlâ `ammâ yüşrikûn.

92. Allah görünmez âlemi de duyularla algılanan âlemi de bilmektedir. O, putperestlerin kendisine ortak saydığı şeylerden çok uzaktır.

Kelime meali

عَـٰلِمِ (O) bilir · ٱلْغَيْبِ görünmeyeni · وَٱلشَّهَـٰدَةِ ve görüneni · فَتَعَـٰلَىٰ ve yücedir · عَمَّا şeylerden · يُشْرِكُونَ onların ortak koştukları

قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ ﴿93﴾

ḳur rabbi immâ türiyennî mâ yû`adûn.

93. De ki: “Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana göstereceksen;

Kelime meali

قُل de ki · رَّبِّ Rabbim · إِمَّا eğer · تُرِيَنِّى mutlaka bana göstereceksen · مَا şeyi · يُوعَدُونَ onların tehdidedildikleri

رَبِّ فَلَا تَجۡعَلۡنِي فِي ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿94﴾

rabbi felâ tec`alnî fi-lḳavmi-żżâlimîn.

94. Bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma rabbim!”

Kelime meali

رَبِّ Rabbim · فَلَا beni bırakma · تَجْعَلْنِى · فِى içinde · ٱلْقَوْمِ kavmin · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalim

وَإِنَّا عَلَىٰٓ أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمۡ لَقَٰدِرُونَ ﴿95﴾

veinnâ `alâ en nüriyeke mâ ne`idühüm leḳâdirûn.

95. (Resulüm!) Onları tehdit ettiğimiz durumu sana göstermeye elbette ki kādiriz.

Kelime meali

وَإِنَّا şüphesiz biz · عَلَىٰٓ sana göstermeğe · أَن · نُّرِيَكَ · مَا şeyi · نَعِدُهُمْ onları tehdidettiğimiz · لَقَـٰدِرُونَ elbette kadiriz

ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ ٱلسَّيِّئَةَۚ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَصِفُونَ ﴿96﴾

idfa` billetî hiye aḥsenü-sseyyieh. naḥnü a`lemü bimâ yeṣifûn.

96. Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz.

Kelime meali

ٱدْفَعْ savuştur · بِٱلَّتِى şeyle · هِىَ o · أَحْسَنُ en güzel · ٱلسَّيِّئَةَ ۚ kötülüğü · نَحْنُ biz · أَعْلَمُ biliyoruz · بِمَا (seni) nasıl vasıflandıracaklarını · يَصِفُونَ

وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنۡ هَمَزَٰتِ ٱلشَّيَٰطِينِ ﴿97﴾

veḳur rabbi e`ûẕü bike min hemezâti-şşeyâṭîn.

97. Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım.

Kelime meali

وَقُل ve de ki · رَّبِّ Rabbim · أَعُوذُ sığınırım · بِكَ sana · مِنْ kışkırtmalarından · هَمَزَٰتِ · ٱلشَّيَـٰطِينِ şeytanların

وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحۡضُرُونِ ﴿98﴾

vee`ûẕü bike rabbi ey yaḥḍurûn.

98. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım rabbim!”

Kelime meali

وَأَعُوذُ ve sığınırım · بِكَ sana · رَبِّ Rabbim · أَن yanıma uğramalarından · يَحْضُرُونِ

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَحَدَهُمُ ٱلۡمَوۡتُ قَالَ رَبِّ ٱرۡجِعُونِ ﴿99﴾

ḥattâ iẕâ câe eḥadehümü-lmevtü ḳâle rabbi-rci`ûn.

99–100. Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · جَآءَ geldiği · أَحَدَهُمُ onlardan birine · ٱلْمَوْتُ ölüm · قَالَ der ki · رَبِّ Rabbim · ٱرْجِعُونِ beni geri döndür

لَعَلِّيٓ أَعۡمَلُ صَٰلِحࣰ ا فِيمَا تَرَكۡتُۚ كَلَّآۚ إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَآئِلُهَاۖ وَمِن وَرَآئِهِم بَرۡزَخٌ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ﴿100﴾

le`allî a`melü ṣâliḥan fîmâ teraktü kellâ. innehâ kelimetün hüve ḳâilühâ. vemiv verâihim berzeḫun ilâ yevmi yüb`aŝûn.

Kelime meali

لَعَلِّىٓ böylelikle · أَعْمَلُ yapayım · صَـٰلِحًۭا yararlı bir iş · فِيمَا yerde (dünyada) · تَرَكْتُ ۚ terk ettiğim · كَلَّآ ۚ hayır · إِنَّهَا şüphesiz bu · كَلِمَةٌ bir sözdür · هُوَ o · قَآئِلُهَا ۖ onun söylediği · وَمِن ve · وَرَآئِهِم önlerinde vardır · بَرْزَخٌ bir berzah · إِلَىٰ kadar · يَوْمِ güne · يُبْعَثُونَ diriltilecekleri;

فَإِذَا نُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَلَآ أَنسَابَ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ وَلَا يَتَسَآءَلُونَ ﴿101﴾

feiẕâ nüfiḫa fi-ṣṣûri felâ ensâbe beynehüm yevmeiẕiv velâ yetesâelûn.

101. Sûra üflendiğinde artık ne aralarında akrabalık bağları kalacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!

Kelime meali

فَإِذَا zaman · نُفِخَ üflendiği · فِى Sur'a · ٱلصُّورِ · فَلَآ artık yoktur · أَنسَابَ soylar · بَيْنَهُمْ aralarında · يَوْمَئِذٍۢ o gün · وَلَا ve · يَتَسَآءَلُونَ sormazlar

فَمَن ثَقُلَتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ ﴿102﴾

femen ŝeḳulet mevâzînühû feülâike hümü-lmüfliḥûn.

102. O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte bunlar kurtuluşa ermiş olacaklar.

Kelime meali

فَمَن kimlerin · ثَقُلَتْ ağır gelirse · مَوَٰزِينُهُۥ tartıları · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · هُمُ onlar · ٱلْمُفْلِحُونَ kurtuluşa erenlerdir

وَمَنۡ خَفَّتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فِي جَهَنَّمَ خَٰلِدُونَ ﴿103﴾

vemen ḫaffet mevâzînühû feülâike-lleẕîne ḫasirû enfüsehüm fî cehenneme ḫâlidûn.

103. Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmiş olanlardır. Onlar cehennemde ebedî kalacaklar.

Kelime meali

وَمَنْ ve kimlerin · خَفَّتْ hafif gelirse · مَوَٰزِينُهُۥ tartıları · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar · ٱلَّذِينَ kimselerdir · خَسِرُوٓا۟ ziyana sokan(lar) · أَنفُسَهُمْ kendilerini · فِى cehennemde · جَهَنَّمَ · خَـٰلِدُونَ sürekli kalanlardır

تَلۡفَحُ وُجُوهَهُمُ ٱلنَّارُ وَهُمۡ فِيهَا كَٰلِحُونَ ﴿104﴾

telfeḥu vucûhehümü-nnâru vehüm fîhâ kâliḥûn.

104. Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar.

Kelime meali

تَلْفَحُ yalar · وُجُوهَهُمُ yüzlerini · ٱلنَّارُ ateş · وَهُمْ ve onların · فِيهَا (ateşin) içinde · كَـٰلِحُونَ dişleri açıkta kalır

أَلَمۡ تَكُنۡ ءَايَٰتِي تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ﴿105﴾

elem tekün âyâtî tütlâ `aleyküm feküntüm bihâ tükeẕẕibûn.

105. Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?

Kelime meali

أَلَمْ değil mi? · تَكُنْ · ءَايَـٰتِى ayetlerim · تُتْلَىٰ okunurdu · عَلَيْكُمْ size · فَكُنتُم oysa siz · بِهَا onları · تُكَذِّبُونَ yalanlardınız

قَالُواْ رَبَّنَا غَلَبَتۡ عَلَيۡنَا شِقۡوَتُنَا وَكُنَّا قَوۡمࣰ ا ضَآلِّينَ ﴿106﴾

ḳâlû rabbenâ galebet `aleynâ şiḳvetünâ vekünnâ ḳavmen ḍâllîn.

106. Derler ki: “Rabbimiz! Kötü yanımıza yenildik; biz bir sapkınlar topluluğu olduk.

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · رَبَّنَا Rabbimiz · غَلَبَتْ yendi · عَلَيْنَا bizi · شِقْوَتُنَا bahtsızlığımız · وَكُنَّا ve biz olduk · قَوْمًۭا bir topluluk · ضَآلِّينَ sapık

رَبَّنَآ أَخۡرِجۡنَا مِنۡهَا فَإِنۡ عُدۡنَا فَإِنَّا ظَٰلِمُونَ ﴿107﴾

rabbenâ aḫricnâ minhâ fein `udnâ feinnâ żâlimûn.

107. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; eğer (çıkar da) bir daha eskiye dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.”

Kelime meali

رَبَّنَآ Rabbimiz · أَخْرِجْنَا bizi çıkar · مِنْهَا bundan · فَإِنْ eğer · عُدْنَا bir daha dönersek · فَإِنَّا artık biz gerçekten · ظَـٰلِمُونَ zalimleriz

قَالَ ٱخۡسَـُٔواْ فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ ﴿108﴾

ḳâle-ḫseû fîhâ velâ tükellimûn.

108. Allah buyurur ki: “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin!”

Kelime meali

قَالَ buyurdu ki · ٱخْسَـُٔوا۟ sinin · فِيهَا orada · وَلَا ve · تُكَلِّمُونِ bana bir şey söylemeyin

إِنَّهُۥ كَانَ فَرِيقࣱ مِّنۡ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَآ ءَامَنَّا فَٱغۡفِرۡ لَنَا وَٱرۡحَمۡنَا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٰحِمِينَ ﴿109﴾

innehû kâne ferîḳum min `ibâdî yeḳûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verḥamnâ veente ḫayru-rrâḥimîn.

109. “Kullarım arasında, ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün’ diyen bir kesim de şüphesiz vardı.

Kelime meali

إِنَّهُۥ gerçek şu ki · كَانَ idi · فَرِيقٌۭ bir zümre · مِّنْ kullarımdan · عِبَادِى · يَقُولُونَ diyorlar · رَبَّنَآ Rabbimiz · ءَامَنَّا inandık · فَٱغْفِرْ bağışla · لَنَا bizi · وَٱرْحَمْنَا ve bize acı · وَأَنتَ ve sen · خَيْرُ en hayırlısısın · ٱلرَّٰحِمِينَ acıyanların

فَٱتَّخَذۡتُمُوهُمۡ سِخۡرِيًّا حَتَّىٰٓ أَنسَوۡكُمۡ ذِكۡرِي وَكُنتُم مِّنۡهُمۡ تَضۡحَكُونَ ﴿110﴾

fetteḫaẕtümûhüm siḫriyyen ḥattâ ensevküm ẕikrî veküntüm minhüm taḍḥakûn.

110. Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara.”

Kelime meali

فَٱتَّخَذْتُمُوهُمْ siz onları aldınız · سِخْرِيًّا alaya · حَتَّىٰٓ nihayet · أَنسَوْكُمْ size unutturdular · ذِكْرِى beni anmayı · وَكُنتُم ve siz · مِّنْهُمْ onlara · تَضْحَكُونَ daima gülüyordunuz

إِنِّي جَزَيۡتُهُمُ ٱلۡيَوۡمَ بِمَا صَبَرُوٓاْ أَنَّهُمۡ هُمُ ٱلۡفَآئِزُونَ ﴿111﴾

innî cezeytühümü-lyevme bimâ ṣaberû ennehüm hümü-lfâizûn.

111. “Bugün de ben onlara sabretmelerinin karşılığını veriyorum. Onlar hakikaten muratlarına ermişlerdir.”

Kelime meali

إِنِّى şüphesiz ben · جَزَيْتُهُمُ onlara verdim · ٱلْيَوْمَ bugün · بِمَا karşılığını · صَبَرُوٓا۟ sabretmelerinin · أَنَّهُمْ işte onlardır · هُمُ onlar · ٱلْفَآئِزُونَ kurtulup murada erenler

قَٰلَ كَمۡ لَبِثۡتُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ عَدَدَ سِنِينَ ﴿112﴾

ḳâle kem lebiŝtüm fi-l'arḍi `adede sinîn.

112. Allah, “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.

Kelime meali

قَـٰلَ ve buyurdu · كَمْ ne kadar? · لَبِثْتُمْ kaldınız · فِى yeryüzünde · ٱلْأَرْضِ · عَدَدَ sayısınca · سِنِينَ yıllar

قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمࣲ فَسۡـَٔلِ ٱلۡعَآدِّينَ ﴿113﴾

ḳâlû lebiŝnâ yevmen ev ba`ḍa yevmin fes'eli-l`âddîn.

113. “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor” derler.

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler · لَبِثْنَا kaldık · يَوْمًا bir gün · أَوْ yahut · بَعْضَ bir kısmı kadar · يَوْمٍۢ günün · فَسْـَٔلِ sor · ٱلْعَآدِّينَ sayanlara

قَٰلَ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلَّا قَلِيلࣰ اۖ لَّوۡ أَنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ﴿114﴾

ḳâle il lebiŝtüm illâ ḳalîlel lev enneküm küntüm ta`lemûn.

114. Allah buyurur: “Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu (dünyada iken) bilmiş olsaydınız!”

Kelime meali

قَـٰلَ buyurdu ki · إِن kalmadınız · لَّبِثْتُمْ · إِلَّا başka · قَلِيلًۭا ۖ az bir (zamandan) · لَّوْ keşke · أَنَّكُمْ siz · كُنتُمْ bilseydiniz · تَعْلَمُونَ bizim-mi sandınız?

أَفَحَسِبۡتُمۡ أَنَّمَا خَلَقۡنَٰكُمۡ عَبَثࣰ ا وَأَنَّكُمۡ إِلَيۡنَا لَا تُرۡجَعُونَ ﴿115﴾

efeḥasibtüm ennemâ ḫalaḳnâküm `abeŝev veenneküm ileynâ lâ türce`ûn.

115. Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Kelime meali

أَفَحَسِبْتُمْ bizim · أَنَّمَا sizi yarattığımızı · خَلَقْنَـٰكُمْ · عَبَثًۭا boş yere · وَأَنَّكُمْ ve sizin · إِلَيْنَا bize · لَا asla · تُرْجَعُونَ döndürülmeyeceğinizi

فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡكَرِيمِ ﴿116﴾

fete`âle-llâhü-lmelikü-lḥaḳḳ. lâ ilâhe illâ hû. rabbü-l`arşi-lkerîm.

116. Gerçek egemenliğin sahibi olan Allah yüceler yücesidir. O’ndan başka tanrı yoktur. O, şerefli arşın sahibidir.

Kelime meali

فَتَعَـٰلَى pek yücedir · ٱللَّهُ Allah · ٱلْمَلِكُ mutlak hakim · ٱلْحَقُّ ۖ hak · لَآ yoktur · إِلَـٰهَ tanrı · إِلَّا başka · هُوَ O'ndan · رَبُّ rabbidir · ٱلْعَرْشِ Arş'ın · ٱلْكَرِيمِ Kerim

وَمَن يَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ لَا بُرۡهَٰنَ لَهُۥ بِهِۦ فَإِنَّمَا حِسَابُهُۥ عِندَ رَبِّهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡكَٰفِرُونَ ﴿117﴾

vemey yed`u me`a-llâhi ilâhen âḫara lâ bürhâne lehû bihî feinnemâ ḥisâbühû `inde rabbih. innehû lâ yüfliḥu-lkâfirûn.

117. Her kim Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa -ki bu hususta hiçbir kanıtı olamaz- muhakkak surette o kişinin hesabı rabbinin katında görülecektir. Şu bir gerçektir ki inkârcılar iflah olmayacak!

Kelime meali

وَمَن ve kim · يَدْعُ taparsa · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا bir tanrıya · ءَاخَرَ başka · لَا bulunmayan · بُرْهَـٰنَ hiçbir delil · لَهُۥ hakkında · بِهِۦ onun · فَإِنَّمَا şüphesiz · حِسَابُهُۥ onun hesabı · عِندَ yanındadır · رَبِّهِۦٓ ۚ Rabbinin · إِنَّهُۥ çünkü (o) · لَا asla · يُفْلِحُ iflah olmazlar · ٱلْكَـٰفِرُونَ kafirler

وَقُل رَّبِّ ٱغۡفِرۡ وَٱرۡحَمۡ وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٰحِمِينَ ﴿118﴾

veḳur rabbi-gfir verḥam veente ḫayru-rrâḥimîn.

118. (Resulüm!) De ki: “Bağışla ve acı rabbim! Sen merhametlilerin üstünüsün.”

Kelime meali

وَقُل ve de ki · رَّبِّ Rabbim · ٱغْفِرْ bağışla · وَٱرْحَمْ ve acı · وَأَنتَ ve sen · خَيْرُ en hayırlısısın · ٱلرَّٰحِمِينَ acıyanların