Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Sebe' Suresi

سُوْرَةُ سَبَاٍ · 34. sure · 54 âyet · Mekkî · 22. cüz · Mushaf sayfa 428

Sebe' suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي لَهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِي ٱلۡأٓخِرَةِۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡخَبِيرُ ﴿1﴾

elḥamdü lillâhi-lleẕî lehû mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'arḍi velehü-lḥamdü fi-l'âḫirah. vehüve-lḥakîmü-lḫabîr.

1. Hamd göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah’a mahsustur; âhirette de hamd yalnız O’na özgüdür. Hikmetle yöneten, her şeyden haberdar olan O’dur.

Kelime meali

ٱلْحَمْدُ hamd · لِلَّهِ Allah'a mahsustur · ٱلَّذِى öyle ki · لَهُۥ onundur · مَا ne varsa · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَمَا ve ne varsa · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ · وَلَهُ ve O'na mahsustur · ٱلْحَمْدُ hamd · فِى ahirette · ٱلْـَٔاخِرَةِ ۚ · وَهُوَ ve O · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir · ٱلْخَبِيرُ haber alandır

يَعۡلَمُ مَا يَلِجُ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا يَخۡرُجُ مِنۡهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا يَعۡرُجُ فِيهَاۚ وَهُوَ ٱلرَّحِيمُ ٱلۡغَفُورُ ﴿2﴾

ya`lemü mâ yelicü fi-l'arḍi vemâ yaḫrucü minhâ vemâ yenzilü mine-ssemâi vemâ ya`rucü fîhâ. vehüve-rraḥîmü-lgafûr.

2. O, yere giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, engin merhamet sahibidir, bağışlaması boldur.

Kelime meali

يَعْلَمُ bilir · مَا ne ki · يَلِجُ giriyor · فِى içine · ٱلْأَرْضِ yerin · وَمَا ve ne ki · يَخْرُجُ çıkıyor · مِنْهَا ondan · وَمَا ve ne ki · يَنزِلُ iniyor · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · وَمَا ve ne ki · يَعْرُجُ çıkıyor · فِيهَا ۚ oraya · وَهُوَ ve O · ٱلرَّحِيمُ çok esirgeyendir · ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَا تَأۡتِينَا ٱلسَّاعَةُۖ قُلۡ بَلَىٰ وَرَبِّي لَتَأۡتِيَنَّكُمۡ عَٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِۖ لَا يَعۡزُبُ عَنۡهُ مِثۡقَالُ ذَرَّةࣲ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَلَا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَآ أَصۡغَرُ مِن ذَٰلِكَ وَلَآ أَكۡبَرُ إِلَّا فِي كِتَٰبࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿3﴾

veḳâle-lleẕîne keferû lâ te'tîne-ssâ`ah. ḳul belâ verabbî lete'tiyenneküm `âlimi-lgaybi. lâ ya`zübü `anhü miŝḳâlü ẕerratin fi-ssemâvâti velâ fi-l'arḍi velâ aṣgaru min ẕâlike velâ ekberu illâ fî kitâbim mübîn.

3. İnkâr edenler, “Bize kıyamet gelmeyecek” dediler. De ki: “Bilâkis! Gaybı bilen rabbime andolsun ki o size mutlaka gelecektir.” Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, O’nun bilgisi dışında kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.

Kelime meali

وَقَالَ ve dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · لَا bize gelmez · تَأْتِينَا · ٱلسَّاعَةُ ۖ sa'at · قُلْ de ki · بَلَىٰ hayır · وَرَبِّى Rabbim hakkı için · لَتَأْتِيَنَّكُمْ o mutlaka size gelecektir · عَـٰلِمِ bilen · ٱلْغَيْبِ ۖ gaybı · لَا gizli kalmaz · يَعْزُبُ · عَنْهُ O'ndan · مِثْقَالُ ağırlığınca · ذَرَّةٍۢ zerre · فِى olan · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerde · وَلَا ne de · فِى olan · ٱلْأَرْضِ yerde · وَلَآ ve yoktur · أَصْغَرُ küçük · مِن bundan · ذَٰلِكَ · وَلَآ ve yoktur · أَكْبَرُ büyük · إِلَّا ki olmasın · فِى bir Kitapta · كِتَـٰبٍۢ · مُّبِينٍۢ apaçık

لِّيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِۚ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُم مَّغۡفِرَةࣱ وَرِزۡقࣱ كَرِيمࣱ‏ ﴿4﴾

liyecziye-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti. ülâike lehüm magfiratüv verizḳun kerîm.

4. O, Allah’ın iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları mükâfatlandırması için gelecektir. İşte onlar için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.

Kelime meali

لِّيَجْزِىَ mükafatlandırması için · ٱلَّذِينَ kimseleri · ءَامَنُوا۟ inanan(ları) · وَعَمِلُوا۟ ve yapanları · ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ ۚ iyi işler · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُم onlar için vardır · مَّغْفِرَةٌۭ mağfiret · وَرِزْقٌۭ ve rızık · كَرِيمٌۭ güzel

وَٱلَّذِينَ سَعَوۡ فِيٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ عَذَابࣱ مِّن رِّجۡزٍ أَلِيمࣱ‏ ﴿5﴾

velleẕîne se`av fî âyâtinâ mü`âcizîne ülâike lehüm `aẕâbüm mir riczin elîm.

5. Âyetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara ise en kötüsünden elem verici bir azap vardır.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ kimseler ise · سَعَوْ çalışan(lar) · فِىٓ hakkında · ءَايَـٰتِنَا ayetlerimiz · مُعَـٰجِزِينَ aciz bırakmağa · أُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُمْ onlar için vardır · عَذَابٌۭ bir azab · مِّن pislikten · رِّجْزٍ · أَلِيمٌۭ acı

وَيَرَى ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ ٱلَّذِيٓ أُنزِلَ إِلَيۡكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ ٱلۡحَقَّ وَيَهۡدِيٓ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَمِيدِ ﴿6﴾

veyere-lleẕîne ûtü-l`ilme-lleẕî ünzile ileyke mir rabbike hüve-lḥaḳḳa veyehdî ilâ ṣirâṭi-l`azîzi-lḥamîd.

6. Kendilerine bilgi verilenler, rabbinden sana indirilenin, gerçeğin ta kendisi olduğunu ve çok güçlü, her türlü övgüye lâyık olan Allah’ın yolunu gösterdiğini çok iyi bilirler.

Kelime meali

وَيَرَى ve görürler · ٱلَّذِينَ kimseler · أُوتُوا۟ kendilerine verilen(ler) · ٱلْعِلْمَ bilgi · ٱلَّذِىٓ indirilenin · أُنزِلَ · إِلَيْكَ sana · مِن Rabbinden · رَّبِّكَ · هُوَ gerçek olduğunu · ٱلْحَقَّ · وَيَهْدِىٓ ve ilettiğini · إِلَىٰ yoluna; · صِرَٰطِ · ٱلْعَزِيزِ mutlak galib · ٱلْحَمِيدِ ve hamde layık olanın

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ هَلۡ نَدُلُّكُمۡ عَلَىٰ رَجُلࣲ يُنَبِّئُكُمۡ إِذَا مُزِّقۡتُمۡ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمۡ لَفِي خَلۡقࣲ جَدِيدٍ ﴿7﴾

veḳâle-lleẕîne keferû hel nedüllüküm `alâ racüliy yünebbiüküm iẕâ müzziḳtüm külle mümezzeḳin inneküm lefî ḫalḳin cedîd.

7. İnkârcılar şöyle dediler: “Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gösterelim mi size?

Kelime meali

وَقَالَ ve dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · هَلْ mi? · نَدُلُّكُمْ size gösterelim · عَلَىٰ bir adam · رَجُلٍۢ · يُنَبِّئُكُمْ size haber veren · إِذَا zaman · مُزِّقْتُمْ siz parçalandığınız · كُلَّ tamamen · مُمَزَّقٍ dağılıp · إِنَّكُمْ sizin · لَفِى içinde olacağınızı · خَلْقٍۢ bir yaratılış · جَدِيدٍ yeni

أَفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَم بِهِۦ جِنَّةُۢۗ بَلِ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ فِي ٱلۡعَذَابِ وَٱلضَّلَٰلِ ٱلۡبَعِيدِ ﴿8﴾

efterâ `ale-llâhi keẕiben em bihî cinneh. beli-lleẕîne lâ yü'minûne bil'âḫirati fi-l`aẕâbi veḍḍalâli-lbe`îd.

8. Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş bu?” Bilâkis! Asıl âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve tam bir sapkınlık içindedirler.

Kelime meali

أَفْتَرَىٰ uydurdu mu? · عَلَى karşı · ٱللَّهِ Allah'a · كَذِبًا bir yalan · أَم yoksa · بِهِۦ kendisinde -mi var? · جِنَّةٌۢ ۗ · بَلِ hayır · ٱلَّذِينَ kimseler · لَا inanmayanlar · يُؤْمِنُونَ · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · فِى içindedirler · ٱلْعَذَابِ azab · وَٱلضَّلَـٰلِ ve bir sapıklık · ٱلْبَعِيدِ uzak

أَفَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَىٰ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِۚ إِن نَّشَأۡ نَخۡسِفۡ بِهِمُ ٱلۡأَرۡضَ أَوۡ نُسۡقِطۡ عَلَيۡهِمۡ كِسَفࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّكُلِّ عَبۡدࣲ مُّنِيبࣲ‏ ﴿9﴾

efelem yerav ilâ mâ beyne eydîhim vemâ ḫalfehüm mine-ssemâi vel'arḍ. in neşe' naḫsif bihimü-l'arḍa ev nüsḳiṭ `aleyhim kisefem mine-ssemâ'. inne fî ẕâlike leâyetel likülli `abdim münîb.

9. Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi? Dilesek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Kuşkusuz bütün bunlarda Allah’a yönelen her kul için alınacak bir ders vardır.

Kelime meali

أَفَلَمْ görmüyorlar mı? · يَرَوْا۟ · إِلَىٰ bulunanı · مَا · بَيْنَ arasında (önlerinde) · أَيْدِيهِمْ elleri (önlerinde) · وَمَا ve bulunanı · خَلْفَهُم arkalarında · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · وَٱلْأَرْضِ ۚ ve yerden · إِن eğer · نَّشَأْ dilesek · نَخْسِفْ batırırız · بِهِمُ onları · ٱلْأَرْضَ yere · أَوْ ya da · نُسْقِطْ düşürürüz · عَلَيْهِمْ üzerlerine · كِسَفًۭا parçalar · مِّنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ ۚ · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَةًۭ bir ibret · لِّكُلِّ hepsi için · عَبْدٍۢ kul(ların) · مُّنِيبٍۢ yönelen

۞وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا دَاوُۥدَ مِنَّا فَضۡلࣰ اۖ يَٰجِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُۥ وَٱلطَّيۡرَۖ وَأَلَنَّا لَهُ ٱلۡحَدِيدَ ﴿10﴾

veleḳad âteynâ dâvûde minnâ faḍlâ. yâ cibâlü evvibî me`ahû veṭṭayr. veelennâ lehü-lḥadîd.

10. Andolsun biz Dâvûd’a tarafımızdan müstesna bir lutufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.

Kelime meali

۞ وَلَقَدْ ve andolsun ki · ءَاتَيْنَا verdik · دَاوُۥدَ Davud'a · مِنَّا tarafımızdan · فَضْلًۭا ۖ bir üstünlük · يَـٰجِبَالُ ey dağlar · أَوِّبِى tesbih edin · مَعَهُۥ onunla beraber · وَٱلطَّيْرَ ۖ ve (ey) kuşlar · وَأَلَنَّا ve yumuşattık · لَهُ ona · ٱلْحَدِيدَ demiri

أَنِ ٱعۡمَلۡ سَٰبِغَٰتࣲ وَقَدِّرۡ فِي ٱلسَّرۡدِۖ وَٱعۡمَلُواْ صَٰلِحًاۖ إِنِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرࣱ‏ ﴿11﴾

eni-`mel sâbigâtiv veḳaddir fi-sserdi va`melû ṣâliḥâ. innî bimâ ta`melûne beṣîr.

11. (Ona şöyle buyurduk:) “Geniş zırhlar imal et, örgüsünü ölçülü yap.” Siz de (ey müminler) dünya ve âhirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim.

Kelime meali

أَنِ yap · ٱعْمَلْ · سَـٰبِغَـٰتٍۢ geniş zırhlar · وَقَدِّرْ ölçülü yap · فِى dokumasını · ٱلسَّرْدِ ۖ · وَٱعْمَلُوا۟ ve (hepiniz) yapın · صَـٰلِحًا ۖ iyi işler · إِنِّى çünkü ben · بِمَا yaptıklarınızı · تَعْمَلُونَ · بَصِيرٌۭ görmekteyim

وَلِسُلَيۡمَٰنَ ٱلرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهۡرࣱ وَرَوَاحُهَا شَهۡرࣱۖ وَأَسَلۡنَا لَهُۥ عَيۡنَ ٱلۡقِطۡرِۖ وَمِنَ ٱلۡجِنِّ مَن يَعۡمَلُ بَيۡنَ يَدَيۡهِ بِإِذۡنِ رَبِّهِۦۖ وَمَن يَزِغۡ مِنۡهُمۡ عَنۡ أَمۡرِنَا نُذِقۡهُ مِنۡ عَذَابِ ٱلسَّعِيرِ ﴿12﴾

velisüleymâne-rrîḥa gudüvvuhâ şehruv veravâḥuhâ şehr. veeselnâ lehû `ayne-lḳiṭr. vemine-lcinni mey ya`melü beyne yedeyhi biiẕni rabbihî. vemey yezig minhüm `an emrinâ nüẕiḳhü min `aẕâbi-sse`îr.

12. Süleyman’ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. Onun için bakır madenini eritip akıttık. Cinlerden de rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık.

Kelime meali

وَلِسُلَيْمَـٰنَ ve Süleyman'a · ٱلرِّيحَ rüzgarı · غُدُوُّهَا sabah gidişi · شَهْرٌۭ bir ay(lık mesafe) · وَرَوَاحُهَا ve akşam dönüşü · شَهْرٌۭ ۖ bir ay(lık mesafe) · وَأَسَلْنَا ve akıttık · لَهُۥ onun için · عَيْنَ kaynağını · ٱلْقِطْرِ ۖ katran · وَمِنَ ve bir kısmı · ٱلْجِنِّ cinlerin · مَن ki · يَعْمَلُ çalışırdı · بَيْنَ onun önünde · يَدَيْهِ onun önünde · بِإِذْنِ izniyle · رَبِّهِۦ ۖ Rabbinin · وَمَن ve kim · يَزِغْ sapsa · مِنْهُمْ onlardan · عَنْ buyruğumuzdan · أَمْرِنَا · نُذِقْهُ ona taddırırdık · مِنْ azabı · عَذَابِ · ٱلسَّعِيرِ alevli

يَعۡمَلُونَ لَهُۥ مَا يَشَآءُ مِن مَّحَٰرِيبَ وَتَمَٰثِيلَ وَجِفَانࣲ كَٱلۡجَوَابِ وَقُدُورࣲ رَّاسِيَٰتٍۚ ٱعۡمَلُوٓاْ ءَالَ دَاوُۥدَ شُكۡرࣰ اۚ وَقَلِيلࣱ مِّنۡ عِبَادِيَ ٱلشَّكُورُ ﴿13﴾

ya`melûne lehû mâ yeşâü mim meḥârîbe vetemâŝîle vecifânin kelcevâbi veḳudûrir râsiyât. i`melû âle dâvûde şükrâ. veḳalîlüm min `ibâdiye-şşekûr.

13. Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.

Kelime meali

يَعْمَلُونَ yaparlardı · لَهُۥ ona · مَا ne · يَشَآءُ diliyorsa · مِن kalelerden · مَّحَـٰرِيبَ · وَتَمَـٰثِيلَ ve heykeller(den) · وَجِفَانٍۢ ve leğenler(den) · كَٱلْجَوَابِ havuzlar kadar (geniş) · وَقُدُورٍۢ ve kazanlar(dan) · رَّاسِيَـٰتٍ ۚ sabit · ٱعْمَلُوٓا۟ yapın · ءَالَ (ey) ailesi · دَاوُۥدَ Davud · شُكْرًۭا ۚ şükredin · وَقَلِيلٌۭ ve azdır · مِّنْ kullarımdan · عِبَادِىَ · ٱلشَّكُورُ şükreden

فَلَمَّا قَضَيۡنَا عَلَيۡهِ ٱلۡمَوۡتَ مَا دَلَّهُمۡ عَلَىٰ مَوۡتِهِۦٓ إِلَّا دَآبَّةُ ٱلۡأَرۡضِ تَأۡكُلُ مِنسَأَتَهُۥۖ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ ٱلۡجِنُّ أَن لَّوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ٱلۡغَيۡبَ مَا لَبِثُواْ فِي ٱلۡعَذَابِ ٱلۡمُهِينِ ﴿14﴾

felemmâ ḳaḍaynâ `aleyhi-lmevte mâ dellehüm `alâ mevtih illâ dâbbetü-l'arḍi te'külü minseeteh. felemmâ ḫarra tebeyyeneti-lcinnü el lev kânû ya`lemûne-lgaybe mâ lebiŝû fi-l`aẕâbi-lmühîn.

14. Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü, ancak asâsını kemiren ağaç kurdu göstermişti. Süleyman’ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı.

Kelime meali

فَلَمَّا zaman · قَضَيْنَا hükmettiğimiz · عَلَيْهِ onun · ٱلْمَوْتَ ölümüne · مَا göstermedi · دَلَّهُمْ · عَلَىٰ onun öldüğünü · مَوْتِهِۦٓ · إِلَّا başkası · دَآبَّةُ bir kurdundan · ٱلْأَرْضِ yer (ağaç) · تَأْكُلُ yiyen · مِنسَأَتَهُۥ ۖ değneğini · فَلَمَّا ne zaman ki · خَرَّ yıkıldı · تَبَيَّنَتِ anlaşıldı ki · ٱلْجِنُّ cinler · أَن eğer · لَّوْ · كَانُوا۟ idi · يَعْلَمُونَ bilseler · ٱلْغَيْبَ gaybı · مَا kalmazlardı · لَبِثُوا۟ · فِى içinde · ٱلْعَذَابِ azab · ٱلْمُهِينِ küçük düşürücü

لَقَدۡ كَانَ لِسَبَإࣲ فِي مَسۡكَنِهِمۡ ءَايَةࣱۖ جَنَّتَانِ عَن يَمِينࣲ وَشِمَالࣲۖ كُلُواْ مِن رِّزۡقِ رَبِّكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لَهُۥۚ بَلۡدَةࣱ طَيِّبَةࣱ وَرَبٌّ غَفُورࣱ‏ ﴿15﴾

leḳad kâne lisebein fî meskenihim âyeh. cennetâni `ay yemîniv veşimâl. külû mir rizḳi rabbiküm veşkürû leh. beldetün ṭayyibetüv verabbün gafûr.

15. Andolsun ki oturdukları yerlerde Sebe kavmine ait büyük bir işaret vardı. Biri sağda diğeri solda iki bahçe. “Rabbinizin bahşettiği rızıktan yiyin ve O’na şükredin. Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir rab!”

Kelime meali

لَقَدْ andolsun · كَانَ vardır · لِسَبَإٍۢ Sebe (oğulların)ın · فِى yerlerde · مَسْكَنِهِمْ oturdukları · ءَايَةٌۭ ۖ bir ibret · جَنَّتَانِ iki bahçe · عَن sağdan · يَمِينٍۢ · وَشِمَالٍۢ ۖ ve soldan · كُلُوا۟ yeyin · مِن rızkından · رِّزْقِ · رَبِّكُمْ Rabbinizin · وَٱشْكُرُوا۟ ve şükredin · لَهُۥ ۚ O'na · بَلْدَةٌۭ (bir) ülke · طَيِّبَةٌۭ hoş · وَرَبٌّ ve Rabbin · غَفُورٌۭ çok bağışlayandır

فَأَعۡرَضُواْ فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ سَيۡلَ ٱلۡعَرِمِ وَبَدَّلۡنَٰهُم بِجَنَّتَيۡهِمۡ جَنَّتَيۡنِ ذَوَاتَيۡ أُكُلٍ خَمۡطࣲ وَأَثۡلࣲ وَشَيۡءࣲ مِّن سِدۡرࣲ قَلِيلࣲ‏ ﴿16﴾

fea`raḍû feerselnâ `aleyhim seyle-l`arimi vebeddelnâhüm bicenneteyhim cenneteyni ẕevâtey ükülin ḫamṭiv veeŝliv veşey'im min sidrin ḳalîl.

16. Ama onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, acı yemişli, ılgınlı ve birkaç da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

Kelime meali

فَأَعْرَضُوا۟ ama yüz çevirdiler · فَأَرْسَلْنَا bu yüzden gönderdik · عَلَيْهِمْ üzerlerine · سَيْلَ selini · ٱلْعَرِمِ Arim · وَبَدَّلْنَـٰهُم ve çevirdik · بِجَنَّتَيْهِمْ onların iki bahçesini · جَنَّتَيْنِ iki bahçeye · ذَوَاتَىْ bulunan · أُكُلٍ yemişli · خَمْطٍۢ buruk · وَأَثْلٍۢ ve acı meyvalı · وَشَىْءٍۢ ve içinde · مِّن sedir ağacı · سِدْرٍۢ · قَلِيلٍۢ biraz

ذَٰلِكَ جَزَيۡنَٰهُم بِمَا كَفَرُواْۖ وَهَلۡ نُجَٰزِيٓ إِلَّا ٱلۡكَفُورَ ﴿17﴾

ẕâlike cezeynâhüm bimâ keferû. vehel nücezî ille-lkefûra.

17. Nankörlük etmelerinden ötürü onları işte böyle cezalandırdık. Bize sadece nankörlük edenleri cezalandırırız.

Kelime meali

ذَٰلِكَ böyle · جَزَيْنَـٰهُم onları cezalandırdık · بِمَا ötürü · كَفَرُوا۟ ۖ inkarlarından · وَهَلْ biz cezalandırır mıyız? · نُجَـٰزِىٓ · إِلَّا başkasını · ٱلْكَفُورَ inkar edenden

وَجَعَلۡنَا بَيۡنَهُمۡ وَبَيۡنَ ٱلۡقُرَى ٱلَّتِي بَٰرَكۡنَا فِيهَا قُرࣰ ى ظَٰهِرَةࣰ وَقَدَّرۡنَا فِيهَا ٱلسَّيۡرَۖ سِيرُواْ فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا ءَامِنِينَ ﴿18﴾

vece`alnâ beynehüm vebeyne-lḳura-lletî bâraknâ fîhâ ḳuran żâhiratev veḳaddernâ fîhe-sseyr. sîrû fîhâ leyâliye veeyyâmen âminîn.

18. Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. “Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin” dedik.

Kelime meali

وَجَعَلْنَا ve var ettik · بَيْنَهُمْ onların arasında · وَبَيْنَ ve arasında · ٱلْقُرَى kentler · ٱلَّتِى bereketlendirdiğimiz · بَـٰرَكْنَا · فِيهَا içinde · قُرًۭى kentler · ظَـٰهِرَةًۭ açıkça görünen · وَقَدَّرْنَا ve takdir ettik · فِيهَا bunlar arasında · ٱلسَّيْرَ ۖ yürümeyi · سِيرُوا۟ yürüyün · فِيهَا oralarda · لَيَالِىَ geceleri · وَأَيَّامًا ve gündüzleri · ءَامِنِينَ güven içinde

فَقَالُواْ رَبَّنَا بَٰعِدۡ بَيۡنَ أَسۡفَارِنَا وَظَلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَحَادِيثَ وَمَزَّقۡنَٰهُمۡ كُلَّ مُمَزَّقٍۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّكُلِّ صَبَّارࣲ شَكُورࣲ‏ ﴿19﴾

feḳâlû rabbenâ bâ`id beyne esfârinâ veżalemû enfüsehüm fece`alnâhüm eḥâdîŝe vemezzaḳnâhüm külle mümezzeḳ. inne fî ẕâlike leâyâtil likülli ṣabbârin şekûr.

19. Onlar ise “Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları darmadağın ederek ibret kıssaları haline getirdik. Kuşkusuz bunda, yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır.

Kelime meali

فَقَالُوا۟ dediler · رَبَّنَا Rabbimiz · بَـٰعِدْ uzaklaştır · بَيْنَ arasını · أَسْفَارِنَا seferlerimizin · وَظَلَمُوٓا۟ ve zulmettiler · أَنفُسَهُمْ kendilerine · فَجَعَلْنَـٰهُمْ biz de onları çevirdik · أَحَادِيثَ efsanelere · وَمَزَّقْنَـٰهُمْ onları darmadağın ettik · كُلَّ hepsini · مُمَزَّقٍ ۚ parçalayarak · إِنَّ şüphesiz · فِى vardır · ذَٰلِكَ bunda · لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler · لِّكُلِّ herkes için · صَبَّارٍۢ sabreden · شَكُورٍۢ şükreden

وَلَقَدۡ صَدَّقَ عَلَيۡهِمۡ إِبۡلِيسُ ظَنَّهُۥ فَٱتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقࣰ ا مِّنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿20﴾

veleḳad ṣaddeḳa `aleyhim iblîsü żannehû fettebe`ûhü illâ ferîḳam mine-lmü'minîn.

20. Gerçek şu ki, İblîs onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu; çünkü inanan bir grup hariç hep ona uymuşlardı.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · صَدَّقَ doğru çıkardı · عَلَيْهِمْ onlar hakkındaki · إِبْلِيسُ İblis · ظَنَّهُۥ zannını · فَٱتَّبَعُوهُ (hepsi) ona uydular · إِلَّا dışındakiler · فَرِيقًۭا bir bölümü · مِّنَ inananlardan · ٱلْمُؤْمِنِينَ

وَمَا كَانَ لَهُۥ عَلَيۡهِم مِّن سُلۡطَٰنٍ إِلَّا لِنَعۡلَمَ مَن يُؤۡمِنُ بِٱلۡأٓخِرَةِ مِمَّنۡ هُوَ مِنۡهَا فِي شَكࣲّۗ وَرَبُّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٍ حَفِيظࣱ‏ ﴿21﴾

vemâ kâne lehû `aleyhim min sülṭânin illâ lina`leme mey yü'minü bil'âḫirati mimmen hüve minhâ fî şekkin. verabbüke `alâ külli şey'in ḥafîż.

21. Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. (Şeytana, kendine uyanları ayartma fırsatı vermemiz ise) sadece, âhirete inananı ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir. Rabbin her şeyi görüp gözetir.

Kelime meali

وَمَا ve · كَانَ yoktu · لَهُۥ onun · عَلَيْهِم onlar üzerinde · مِّن zorlayıcı bir gücü · سُلْطَـٰنٍ · إِلَّا ancak · لِنَعْلَمَ (ayırd edip) bilelim diye · مَن kimseyi · يُؤْمِنُ inanan · بِٱلْـَٔاخِرَةِ ahirete · مِمَّنْ kimseden · هُوَ o · مِنْهَا ondan · فِى içinde · شَكٍّۢ ۗ kuşku · وَرَبُّكَ Rabbin · عَلَىٰ her · كُلِّ · شَىْءٍ şeyi · حَفِيظٌۭ korumaktadır

قُلِ ٱدۡعُواْ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَمۡلِكُونَ مِثۡقَالَ ذَرَّةࣲ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَلَا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا لَهُمۡ فِيهِمَا مِن شِرۡكࣲ وَمَا لَهُۥ مِنۡهُم مِّن ظَهِيرࣲ‏ ﴿22﴾

ḳuli-d`ü-lleẕîne za`amtüm min dûni-llâh. lâ yemlikûne miŝḳâle ẕerratin fi-ssemâvâti velâ fi-l'arḍi vemâ lehüm fîhimâ min şirkiv vemâ lehû minhüm min żahîr.

22. De ki: “Allah’tan başka (ilâhî güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip olmadıkları gibi buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah’ın onlardan bir destekçiye de ihtiyacı bulunmamaktadır.”

Kelime meali

قُلِ de ki · ٱدْعُوا۟ çağırın · ٱلَّذِينَ şeyleri · زَعَمْتُم (tanrı) sandığınız · مِّن başka · دُونِ · ٱللَّهِ ۖ Allah'tan · لَا değillerdir · يَمْلِكُونَ bir şeye sahip · مِثْقَالَ ağırlığınca · ذَرَّةٍۢ zerre · فِى göklerde · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَلَا ve değiller · فِى yerde · ٱلْأَرْضِ · وَمَا ve yoktur · لَهُمْ onların · فِيهِمَا bu ikisinde · مِن hiçbir · شِرْكٍۢ ortaklıkları · وَمَا ve yoktur · لَهُۥ O'nun · مِنْهُم onlardan · مِّن hiçbir · ظَهِيرٍۢ yardımcısı

وَلَا تَنفَعُ ٱلشَّفَٰعَةُ عِندَهُۥٓ إِلَّا لِمَنۡ أَذِنَ لَهُۥۚ حَتَّىٰٓ إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمۡ قَالُواْ مَاذَا قَالَ رَبُّكُمۡۖ قَالُواْ ٱلۡحَقَّۖ وَهُوَ ٱلۡعَلِيُّ ٱلۡكَبِيرُ ﴿23﴾

velâ tenfe`u-şşefâ`atü `indehû illâ limen eẕine leh. ḥattâ iẕâ füzzi`a `an ḳulûbihim ḳâlû mâẕâ ḳâle rabbüküm. ḳâlü-lḥaḳḳ. vehüve-l`aliyyü-lkebîr.

23. Allah katında, O’nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Sonunda kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. Onlar da şu cevabı verirler: “Hak olanı buyurdu. O yücedir, uludur.”

Kelime meali

وَلَا ve · تَنفَعُ fayda vermez · ٱلشَّفَـٰعَةُ şefa'ati · عِندَهُۥٓ O'nun huzurunda · إِلَّا başkasının · لِمَنْ kimselerden · أَذِنَ izin verdiği · لَهُۥ ۚ O'nun · حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا ne zaman ki · فُزِّعَ korku giderildi · عَن onların yüreklerinden · قُلُوبِهِمْ · قَالُوا۟ derler ki · مَاذَا ne? · قَالَ buyurdu · رَبُّكُمْ ۖ Rabbiniz · قَالُوا۟ derler · ٱلْحَقَّ ۖ hakkı · وَهُوَ ve O · ٱلْعَلِىُّ yücedir · ٱلْكَبِيرُ büyüktür

۞قُلۡ مَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ قُلِ ٱللَّهُۖ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿24﴾

ḳul mey yerzüḳuküm mine-ssemâvâti vel'arḍ. ḳuli-llâhü veinnâ ev iyyâküm le`alâ hüden ev fî ḍalâlim mübîn.

24. De ki: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” De ki: “Allah’tır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir.”

Kelime meali

۞ قُلْ de ki · مَن kim? · يَرْزُقُكُم size rızık veriyor · مِّنَ göklerden · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ · وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerden · قُلِ de ki · ٱللَّهُ ۖ Allah · وَإِنَّآ o halde biz · أَوْ veya · إِيَّاكُمْ siz · لَعَلَىٰ üzerindeyiz · هُدًى doğru yol · أَوْ veya · فِى içindeyiz · ضَلَـٰلٍۢ bir sapıklık · مُّبِينٍۢ açık

قُل لَّا تُسۡـَٔلُونَ عَمَّآ أَجۡرَمۡنَا وَلَا نُسۡـَٔلُ عَمَّا تَعۡمَلُونَ ﴿25﴾

ḳul lâ tüs'elûne `ammâ ecramnâ velâ nüs'elü `ammâ ta`melûn.

25. De ki: “Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi sizin yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz.”

Kelime meali

قُل de ki · لَّا değil(siniz) · تُسْـَٔلُونَ sorulacak · عَمَّآ bizim işlediğimiz suçtan · أَجْرَمْنَا · وَلَا ve değil(iz) · نُسْـَٔلُ biz sorumlu · عَمَّا sizin işlediğinizden · تَعْمَلُونَ

قُلۡ يَجۡمَعُ بَيۡنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفۡتَحُ بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَهُوَ ٱلۡفَتَّاحُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿26﴾

ḳul yecme`u beynenâ rabbünâ ŝümme yefteḥu beynenâ bilḥaḳḳ. vehüve-lfettâḥu-l`alîm.

26. De ki: “Rabbimiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hükmünü verecektir. Haklıyı haksızdan en iyi ayıran ve her şeyi bilen O’dur.”

Kelime meali

قُلْ de ki · يَجْمَعُ toplayacak · بَيْنَنَا hepimizi bir araya · رَبُّنَا Rabbimiz · ثُمَّ sonra · يَفْتَحُ çözecektir · بَيْنَنَا aramızdakini · بِٱلْحَقِّ hak ile · وَهُوَ ve O · ٱلْفَتَّاحُ sorunları en güzel çözümleyendir · ٱلْعَلِيمُ bilendir

قُلۡ أَرُونِيَ ٱلَّذِينَ أَلۡحَقۡتُم بِهِۦ شُرَكَآءَۖ كَلَّاۚ بَلۡ هُوَ ٱللَّهُ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ﴿27﴾

ḳul erûniye-lleẕîne elḥaḳtüm bihî şürakâe kellâ. bel hüve-llâhü-l`azîzü-lḥakîm.

27. De ki: “Ortak diye O’nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Hayır asla (gösteremezsiniz)! Bilâkis yegâne galip ve her şeyi hikmetle yöneten yalnız o Allah’tır.”

Kelime meali

قُلْ de ki · أَرُونِىَ bana gösterin · ٱلَّذِينَ kattığınız · أَلْحَقْتُم · بِهِۦ O'na · شُرَكَآءَ ۖ ortakları · كَلَّا ۚ hayır · بَلْ doğrusu · هُوَ O · ٱللَّهُ Allah'tır · ٱلْعَزِيزُ galib · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibi

وَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ إِلَّا كَآفَّةࣰ لِّلنَّاسِ بَشِيرࣰ ا وَنَذِيرࣰ ا وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿28﴾

vemâ erselnâke illâ kâffetel linnâsi beşîrav veneẕîrav velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.

28. Biz seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik; fakat insanların çoğu bunu anlamıyorlar.

Kelime meali

وَمَآ biz seni göndermedik · أَرْسَلْنَـٰكَ · إِلَّا dışında · كَآفَّةًۭ bütün · لِّلنَّاسِ insanlara · بَشِيرًۭا müjdeleyici olman · وَنَذِيرًۭا ve uyarıcı olman · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿29﴾

veyeḳûlûne metâ hâẕe-lva`dü in küntüm ṣâdiḳîn.

29. “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım!” diyorlar.

Kelime meali

وَيَقُولُونَ diyorlar ki · مَتَىٰ ne zaman · هَـٰذَا bu · ٱلْوَعْدُ tehdid(ettiğiniz azap) · إِن eğer · كُنتُمْ iseniz · صَـٰدِقِينَ doğru

قُل لَّكُم مِّيعَادُ يَوۡمࣲ لَّا تَسۡتَـٔۡخِرُونَ عَنۡهُ سَاعَةࣰ وَلَا تَسۡتَقۡدِمُونَ ﴿30﴾

ḳul leküm mî`âdü yevmil lâ teste'ḫirûne `anhü sâ`atev velâ testaḳdimûn.

30. De ki: “Sizin için öyle bir vakit belirlenmiştir ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz.”

Kelime meali

قُل de ki · لَّكُم sizin için vardır · مِّيعَادُ belirtilmiş · يَوْمٍۢ bir gün · لَّا geri kalmazsınız · تَسْتَـْٔخِرُونَ · عَنْهُ ondan · سَاعَةًۭ bir sa'at · وَلَا ve · تَسْتَقْدِمُونَ ileri geçemezsiniz

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَن نُّؤۡمِنَ بِهَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ وَلَا بِٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِۗ وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذِ ٱلظَّٰلِمُونَ مَوۡقُوفُونَ عِندَ رَبِّهِمۡ يَرۡجِعُ بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضٍ ٱلۡقَوۡلَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ لَوۡلَآ أَنتُمۡ لَكُنَّا مُؤۡمِنِينَ ﴿31﴾

veḳâle-lleẕîne keferû len nü'mine bihâẕe-lḳur'âni velâ billeẕî beyne yedeyh. velev terâ iẕi-żżâlimûne mevḳûfûne `inde rabbihim. yerci`u ba`ḍuhüm ilâ ba`ḍin-lḳavle. yeḳûlü-lleẕîne-stuḍ`ifû lilleẕîne-stekberû levlâ entüm lekünnâ mü'minîn.

31. İnkâr edenler şöyle dediler: “Biz ne bu Kur’an’a inanırız ne de bundan öncekilere!” Sen o zalimleri rablerinin huzurunda, tutuklanmış halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik.”

Kelime meali

وَقَالَ dediler ki · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · لَن biz inanmayız · نُّؤْمِنَ · بِهَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'a · وَلَا ne de · بِٱلَّذِى şeye · بَيْنَ ellerinde olan · يَدَيْهِ ۗ ellerinde olan · وَلَوْ şayet · تَرَىٰٓ sen bir görsen · إِذِ olduğunda · ٱلظَّـٰلِمُونَ zalimleri · مَوْقُوفُونَ tutuklanmış · عِندَ huzurunda · رَبِّهِمْ Rablerinin · يَرْجِعُ atarlarken · بَعْضُهُمْ bir kısmı · إِلَىٰ diğerine · بَعْضٍ · ٱلْقَوْلَ söz · يَقُولُ diyorlar · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتُضْعِفُوا۟ zayıf düşürülen(ler) · لِلَّذِينَ kimselere · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslayan(lara) · لَوْلَآ olmasaydınız · أَنتُمْ siz · لَكُنَّا elbette biz olurduk · مُؤْمِنِينَ inanan insanlar

قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُوٓاْ أَنَحۡنُ صَدَدۡنَٰكُمۡ عَنِ ٱلۡهُدَىٰ بَعۡدَ إِذۡ جَآءَكُمۖ بَلۡ كُنتُم مُّجۡرِمِينَ ﴿32﴾

ḳâle-lleẕîne-stekberû lilleẕîne-stuḍ`ifû enaḥnü ṣadednâküm `ani-lhüdâ ba`de iẕ câeküm bel küntüm mücrimîn.

32. Büyüklük taslayanlar hor görülenlere, “Size doğru yol gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, günah işleyenler sizsiniz” derler.

Kelime meali

قَالَ dedi(ler) ki · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslayan(lar) · لِلَّذِينَ kimselere · ٱسْتُضْعِفُوٓا۟ zayıf düşürülen(lere) · أَنَحْنُ biz mi? · صَدَدْنَـٰكُمْ engelledik · عَنِ hidayetten · ٱلْهُدَىٰ · بَعْدَ sonra · إِذْ size geldikten · جَآءَكُم ۖ · بَلْ hayır · كُنتُم siz kendiniz · مُّجْرِمِينَ suç işliyordunuz

وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُواْ بَلۡ مَكۡرُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ إِذۡ تَأۡمُرُونَنَآ أَن نَّكۡفُرَ بِٱللَّهِ وَنَجۡعَلَ لَهُۥٓ أَندَادࣰ اۚ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَۚ وَجَعَلۡنَا ٱلۡأَغۡلَٰلَ فِيٓ أَعۡنَاقِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۖ هَلۡ يُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿33﴾

veḳâle-lleẕîne-stuḍ`ifû lilleẕîne-stekberû bel mekru-lleyli vennehâri iẕ te'mürûnenâ en nekfüra billâhi venec`ale lehû endâdâ. veeserrü-nnedâmete lemmâ raevu-l`aẕâb. vece`alne-l'aglâle fî a`nâḳi-lleẕîne keferû. hel yüczevne illâ mâ kânû ya`melûn.

33. Hor görülenler büyüklük taslayanlara şöyle cevap verirler: “Bilâkis! Bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı telkin ederken gece gündüz yaptığınız aldatmadan ibaretti.” Sonunda azabı görünce için için yanarlar. Biz de inkârcıların boyunlarına halkalar geçiririz. Onlar ancak yapıp ettiklerinin karşılığını görürler.

Kelime meali

وَقَالَ ve dedi(ler) · ٱلَّذِينَ kimseler · ٱسْتُضْعِفُوا۟ zayıf düşürülen(ler) · لِلَّذِينَ kimselere · ٱسْتَكْبَرُوا۟ büyüklük taslayan(lara) · بَلْ hayır · مَكْرُ hileler (kuruyordunuz) · ٱلَّيْلِ gece · وَٱلنَّهَارِ ve gündüz · إِذْ bize emrediyordunuz · تَأْمُرُونَنَآ · أَن inkar etmemizi · نَّكْفُرَ · بِٱللَّهِ Allah'ı · وَنَجْعَلَ ve koşmamızı · لَهُۥٓ O'na · أَندَادًۭا ۚ eşler · وَأَسَرُّوا۟ ve içlerinde gizlediler · ٱلنَّدَامَةَ pişmanlıklarını · لَمَّا gördüklerinde · رَأَوُا۟ · ٱلْعَذَابَ azabı · وَجَعَلْنَا biz de geçirdik · ٱلْأَغْلَـٰلَ demir halkalar · فِىٓ boyunlarına · أَعْنَاقِ · ٱلَّذِينَ kimselerin · كَفَرُوا۟ ۚ inkar eden(ler) · هَلْ mı? · يُجْزَوْنَ cezalandırılacaklar · إِلَّا başkasıyla · مَا şeylerden · كَانُوا۟ oldukları · يَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِي قَرۡيَةࣲ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتۡرَفُوهَآ إِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ﴿34﴾

vemâ erselnâ fî ḳaryetim min neẕîrin illâ ḳâle mütrafûhâ innâ bimâ ürsiltüm bihî kâfirûn.

34. Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.”

Kelime meali

وَمَآ ve · أَرْسَلْنَا biz göndermedik · فِى bir ülkeye · قَرْيَةٍۢ · مِّن hiçbir · نَّذِيرٍ uyarıcı · إِلَّا başkasını · قَالَ diyenden · مُتْرَفُوهَآ varlıkla şımarmış kimseleri · إِنَّا şüphesiz biz · بِمَآ şeyi · أُرْسِلْتُم sizin gönderildiğiniz · بِهِۦ onu · كَـٰفِرُونَ inkar ediyoruz

وَقَالُواْ نَحۡنُ أَكۡثَرُ أَمۡوَٰلࣰ ا وَأَوۡلَٰدࣰ ا وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ﴿35﴾

veḳâlû naḥnü ekŝeru emvâlev veevlâdev vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.

35. Ardından şunu eklemişlerdir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız.”

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler ki · نَحْنُ biz · أَكْثَرُ daha çoğuz · أَمْوَٰلًۭا malca · وَأَوْلَـٰدًۭا ve evladça · وَمَا ve değiliz · نَحْنُ biz · بِمُعَذَّبِينَ azaba uğratılacak

قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ ﴿36﴾

ḳul inne rabbî yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü veyaḳdiru velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.

36. De ki: “Rabbim rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler.”

Kelime meali

قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · يَبْسُطُ yayar · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · وَيَقْدِرُ ve kısar · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَ çoğu · ٱلنَّاسِ insanların · لَا bilmezler · يَعْلَمُونَ

وَمَآ أَمۡوَٰلُكُمۡ وَلَآ أَوۡلَٰدُكُم بِٱلَّتِي تُقَرِّبُكُمۡ عِندَنَا زُلۡفَىٰٓ إِلَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ جَزَآءُ ٱلضِّعۡفِ بِمَا عَمِلُواْ وَهُمۡ فِي ٱلۡغُرُفَٰتِ ءَامِنُونَ ﴿37﴾

vemâ emvâlüküm velâ evlâdüküm billetî tüḳarribüküm `indenâ zülfâ illâ men âmene ve`amile ṣâliḥâ. feülâike lehüm cezâu-ḍḍi`fi bimâ `amilû vehüm fi-lgurufâti âminûn.

37. Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlâtlarınızdır. Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar köşklerde huzur ve güven içinde yaşayacaklar.

Kelime meali

وَمَآ ve değildir · أَمْوَٰلُكُمْ mallarınız · وَلَآ değildir · أَوْلَـٰدُكُم evladlarınız · بِٱلَّتِى sizi yaklaştıran · تُقَرِّبُكُمْ · عِندَنَا katımızda · زُلْفَىٰٓ mertebece · إِلَّا ancak başka · مَنْ kimseler · ءَامَنَ inanan(lar) · وَعَمِلَ ve yapanlar · صَـٰلِحًۭا faydalı iş · فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte · لَهُمْ onlara vardır · جَزَآءُ mükafat · ٱلضِّعْفِ kat kat fazlası · بِمَا yaptıklarının · عَمِلُوا۟ · وَهُمْ ve onlar · فِى saraylarda · ٱلْغُرُفَـٰتِ · ءَامِنُونَ güven içindedirler

وَٱلَّذِينَ يَسۡعَوۡنَ فِيٓ ءَايَٰتِنَا مُعَٰجِزِينَ أُوْلَٰٓئِكَ فِي ٱلۡعَذَابِ مُحۡضَرُونَ ﴿38﴾

velleẕîne yes`avne fî âyâtinâ mü`âcizîne ülâike fi-l`aẕâbi muḥḍarûn.

38. Âyetlerimizi etkisiz kılmak için çaba gösterenler ise azap içinde bırakılacaklardır.

Kelime meali

وَٱلَّذِينَ çalışanlara gelince · يَسْعَوْنَ · فِىٓ ayetlerimizi · ءَايَـٰتِنَا · مُعَـٰجِزِينَ etkisiz kılmağa · أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar · فِى içine · ٱلْعَذَابِ azabın · مُحْضَرُونَ getirileceklerdir

قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ لَهُۥۚ وَمَآ أَنفَقۡتُم مِّن شَيۡءࣲ فَهُوَ يُخۡلِفُهُۥۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ﴿39﴾

ḳul inne rabbî yebsüṭu-rrizḳa limey yeşâü min `ibâdihî veyaḳdiru leh. vemâ enfaḳtüm min şey'in fehüve yuḫlifüh. vehüve ḫayru-rrâziḳîn.

39. De ki: “Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Kelime meali

قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · يَبْسُطُ yayar · ٱلرِّزْقَ rızkı · لِمَن kimseye · يَشَآءُ dilediği · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ · وَيَقْدِرُ ve kısar · لَهُۥ ۚ ona · وَمَآ ne ki · أَنفَقْتُم siz infak etseniz · مِّن bir şey · شَىْءٍۢ · فَهُوَ O · يُخْلِفُهُۥ ۖ onun yerine başkasını verir · وَهُوَ ve O · خَيْرُ en hayırlısıdır · ٱلرَّٰزِقِينَ rızık verenlerin

وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ جَمِيعࣰ ا ثُمَّ يَقُولُ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ أَهَٰٓؤُلَآءِ إِيَّاكُمۡ كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ﴿40﴾

veyevme yaḥşüruhüm cemî`an ŝümme yeḳûlü lilmelâiketi ehâülâi iyyâküm kânû ya`büdûn.

40. O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: “Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?”

Kelime meali

وَيَوْمَ ve o gün · يَحْشُرُهُمْ bir araya toplar · جَمِيعًۭا onların hepsini · ثُمَّ sonra · يَقُولُ der ki · لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere · أَهَـٰٓؤُلَآءِ bunlar mı? · إِيَّاكُمْ size · كَانُوا۟ tapıyorlardı · يَعْبُدُونَ

قَالُواْ سُبۡحَٰنَكَ أَنتَ وَلِيُّنَا مِن دُونِهِمۖ بَلۡ كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ٱلۡجِنَّۖ أَكۡثَرُهُم بِهِم مُّؤۡمِنُونَ ﴿41﴾

ḳâlû sübḥâneke ente veliyyünâ min dûnihim. bel kânû ya`büdûne-lcinn. ekŝeruhüm bihim mü'minûn.

41. Melekler şöyle cevap verecekler: “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velîmiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı.”

Kelime meali

قَالُوا۟ derler ki · سُبْحَـٰنَكَ sen yücesin · أَنتَ sensin · وَلِيُّنَا bizim velimiz · مِن onlar değil · دُونِهِم ۖ · بَلْ hayır · كَانُوا۟ onlar · يَعْبُدُونَ tapıyorlardı · ٱلْجِنَّ ۖ cinlere · أَكْثَرُهُم çokları · بِهِم onlara · مُّؤْمِنُونَ inanıyorlardı

فَٱلۡيَوۡمَ لَا يَمۡلِكُ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضࣲ نَّفۡعࣰ ا وَلَا ضَرࣰّ ا وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ ٱلنَّارِ ٱلَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ﴿42﴾

felyevme lâ yemlikü ba`ḍuküm liba`ḍin nef`av velâ ḍarrâ. veneḳûlü lilleẕîne żalemû ẕûḳû `aẕâbe-nnâri-lletî küntüm bihâ tükeẕẕibûn.

42. (Ey tapanlar ve tapılanlar!) Artık bugün birbirinize ne fayda sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere şöyle diyeceğiz: “Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım!”

Kelime meali

فَٱلْيَوْمَ o gün · لَا gücü yetmez · يَمْلِكُ · بَعْضُكُمْ birinizin · لِبَعْضٍۢ diğerine · نَّفْعًۭا bir fayda vermeye · وَلَا ve (yetmez) · ضَرًّۭا zarar vermeğe · وَنَقُولُ biz deriz · لِلَّذِينَ kimselere · ظَلَمُوا۟ zulmeden(lere) · ذُوقُوا۟ tadın · عَذَابَ azabını · ٱلنَّارِ ateş · ٱلَّتِى olduğunuz · كُنتُم · بِهَا onu · تُكَذِّبُونَ yalanlamakta

وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا بَيِّنَٰتࣲ قَالُواْ مَا هَٰذَآ إِلَّا رَجُلࣱ يُرِيدُ أَن يَصُدَّكُمۡ عَمَّا كَانَ يَعۡبُدُ ءَابَآؤُكُمۡ وَقَالُواْ مَا هَٰذَآ إِلَّآ إِفۡكࣱ مُّفۡتَرࣰ ىۚ وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمۡ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿43﴾

veiẕâ tütlâ `aleyhim âyâtünâ beyyinâtin ḳâlû mâ hâẕâ illâ racülüy yürîdü ey yeṣuddeküm `ammâ kâne ya`büdü âbâüküm. veḳâlû mâ hâẕâ illâ ifküm müfterâ. veḳâle-lleẕîne keferû lilḥaḳḳi lemmâ câehüm in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.

43. Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda “Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri” demişler ve eklemişlerdi: “Bu da ancak düzmece bir yalan.” İnkâr edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında, “Bu, besbelli bir büyüdür” demişlerdi.

Kelime meali

وَإِذَا ve zaman · تُتْلَىٰ okunduğu · عَلَيْهِمْ onlara · ءَايَـٰتُنَا ayetlerimiz · بَيِّنَـٰتٍۢ açık açık · قَالُوا۟ dediler ki · مَا değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başka bir şey · رَجُلٌۭ bir adamdan · يُرِيدُ isteyen · أَن sizi çevirmek · يَصُدَّكُمْ · عَمَّا olduğu(tanrılar)dan · كَانَ · يَعْبُدُ tapıyor · ءَابَآؤُكُمْ babalarınızın · وَقَالُوا۟ ve dediler ki · مَا değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّآ başka bir şey · إِفْكٌۭ bir yalandan · مُّفْتَرًۭى ۚ uydurulmuş · وَقَالَ ve dediler · ٱلَّذِينَ kimseler · كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) · لِلْحَقِّ hakkı · لَمَّا kendilerine gelen · جَآءَهُمْ · إِنْ değildir · هَـٰذَآ bu · إِلَّا başkası · سِحْرٌۭ bir büyüden · مُّبِينٌۭ apaçık

وَمَآ ءَاتَيۡنَٰهُم مِّن كُتُبࣲ يَدۡرُسُونَهَاۖ وَمَآ أَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡهِمۡ قَبۡلَكَ مِن نَّذِيرࣲ‏ ﴿44﴾

vemâ âteynâhüm min kütübiy yedrusûnehâ vemâ erselnâ ileyhim ḳableke min neẕîr.

44. Oysa biz onlara okuyacakları (inkârlarına dayanak yapacakları) kitaplar vermemiştik ve senden önce onlara uyarıcı da göndermemiştik.

Kelime meali

وَمَآ biz onlara vermemiştik · ءَاتَيْنَـٰهُم · مِّن hiçbir · كُتُبٍۢ Kitap · يَدْرُسُونَهَا ۖ okuyacakları · وَمَآ ve · أَرْسَلْنَآ göndermemiştik · إِلَيْهِمْ onlara · قَبْلَكَ senden önce · مِن hiçbir · نَّذِيرٍۢ uyarıcı

وَكَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ وَمَا بَلَغُواْ مِعۡشَارَ مَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡ فَكَذَّبُواْ رُسُلِيۖ فَكَيۡفَ كَانَ نَكِيرِ ﴿45﴾

vekeẕẕebe-lleẕîne min ḳablihim vemâ belegû mi`şâra mâ âteynâhüm fekeẕẕebû rusülî. fekeyfe kâne nekîr.

45. Onlardan öncekiler de (ilâhî bildirimleri) yalan saymışlardı. Bunlar (şimdikiler) onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamadılar. Buna rağmen onlar peygamberlerimi yalancılıkla itham etmişlerdi. Ben de bilseniz onları nasıl cezalandırdım!

Kelime meali

وَكَذَّبَ yalanlanmışlardı · ٱلَّذِينَ kimseler · مِن onlardan önceki(ler) · قَبْلِهِمْ · وَمَا ve · بَلَغُوا۟ erişmemişlerdir · مِعْشَارَ onda birine bile · مَآ onlara verdiklerimizin · ءَاتَيْنَـٰهُمْ · فَكَذَّبُوا۟ fakat yalanladılar · رُسُلِى ۖ elçilerimi · فَكَيْفَ ama nasıl · كَانَ oldu · نَكِيرِ benim inkarım

۞قُلۡ إِنَّمَآ أَعِظُكُم بِوَٰحِدَةٍۖ أَن تَقُومُواْ لِلَّهِ مَثۡنَىٰ وَفُرَٰدَىٰ ثُمَّ تَتَفَكَّرُواْۚ مَا بِصَاحِبِكُم مِّن جِنَّةٍۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا نَذِيرࣱ لَّكُم بَيۡنَ يَدَيۡ عَذَابࣲ شَدِيدࣲ‏ ﴿46﴾

ḳul innemâ e`iżuküm bivâḥideh. en teḳûmû lillâhi meŝnâ vefürâdâ ŝümme tetefekkerû. mâ biṣâḥibiküm min cinneh. in hüve illâ neẕîrul leküm beyne yedey `aẕâbin şedîd.

46. De ki: “Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse.”

Kelime meali

۞ قُلْ de ki · إِنَّمَآ sadece · أَعِظُكُم size öğütleyeyim · بِوَٰحِدَةٍ ۖ bir tek (şeyi) · أَن (şu ki;) · تَقُومُوا۟ kalkın · لِلَّهِ Allah için · مَثْنَىٰ ikişer ikişer · وَفُرَٰدَىٰ ve teker teker · ثُمَّ sonra · تَتَفَكَّرُوا۟ ۚ düşünün ki · مَا yoktur · بِصَاحِبِكُم arkadaşınızda · مِّن hiçbir · جِنَّةٍ ۚ delilik · إِنْ O · هُوَ · إِلَّا ancak · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıdır · لَّكُم sizin için · بَيْنَ öncesinde · يَدَىْ öncesinde · عَذَابٍۢ bir azabın · شَدِيدٍۢ çetin

قُلۡ مَا سَأَلۡتُكُم مِّنۡ أَجۡرࣲ فَهُوَ لَكُمۡۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ شَهِيدࣱ‏ ﴿47﴾

ḳul mâ seeltüküm min ecrin fehüve leküm. in ecriye illâ `ale-llâh. vehüve `alâ külli şey'in şehîd.

47. De ki: “Sizden isteyebileceğim bir karşılık varsa o da sizin olsun; benim mükâfatımı verecek olan yalnız Allah’tır. O her şeye tanıktır.”

Kelime meali

قُلْ de ki · مَا ben sizden istemedim · سَأَلْتُكُم · مِّنْ hiçbir · أَجْرٍۢ ücret · فَهُوَ o · لَكُمْ ۖ sizindir · إِنْ benim ücretim · أَجْرِىَ · إِلَّا yalnız · عَلَى aittir; · ٱللَّهِ ۖ Allah'a · وَهُوَ ve O · عَلَىٰ üzerine · كُلِّ her · شَىْءٍۢ şey · شَهِيدٌۭ şahiddir

قُلۡ إِنَّ رَبِّي يَقۡذِفُ بِٱلۡحَقِّ عَلَّٰمُ ٱلۡغُيُوبِ ﴿48﴾

ḳul inne rabbî yaḳẕifü bilḥaḳḳ. `allâmü-lguyûb.

48. De ki: “Kuşkusuz rabbim gerçeği ortaya koyar; O, gayblar âlemini hakkıyla bilmektedir.”

Kelime meali

قُلْ de ki · إِنَّ şüphesiz · رَبِّى Rabbim · يَقْذِفُ (kalbine) atar · بِٱلْحَقِّ gerçeği · عَلَّـٰمُ bilendir · ٱلْغُيُوبِ gaybleri

قُلۡ جَآءَ ٱلۡحَقُّ وَمَا يُبۡدِئُ ٱلۡبَٰطِلُ وَمَا يُعِيدُ ﴿49﴾

ḳul câe-lḥaḳḳu vemâ yübdiü-lbâṭilü vemâ yü`îd.

49. De ki: “Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir.”

Kelime meali

قُلْ de ki · جَآءَ geldi · ٱلْحَقُّ hak · وَمَا artık · يُبْدِئُ bir şey ortaya çıkaramaz · ٱلْبَـٰطِلُ batıl · وَمَا ve · يُعِيدُ geri getiremez

قُلۡ إِن ضَلَلۡتُ فَإِنَّمَآ أَضِلُّ عَلَىٰ نَفۡسِيۖ وَإِنِ ٱهۡتَدَيۡتُ فَبِمَا يُوحِيٓ إِلَيَّ رَبِّيٓۚ إِنَّهُۥ سَمِيعࣱ قَرِيبࣱ‏ ﴿50﴾

ḳul in ḍaleltü feinnemâ eḍillü `alâ nefsî. veini-htedeytü febimâ yûḥî ileyye rabbî. innehû semî`un ḳarîb.

50. De ki: “Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Eğer doğru yolda isem bu da rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O her şeyi işitmektedir, çok yakınımızdadır.”

Kelime meali

قُلْ de ki · إِن eğer · ضَلَلْتُ saparsam · فَإِنَّمَآ şüphesiz · أَضِلُّ sapmış olurum · عَلَىٰ (zararıma) · نَفْسِى ۖ kendi · وَإِنِ ve eğer · ٱهْتَدَيْتُ yolu bulursam · فَبِمَا şüphesiz sayesindedir · يُوحِىٓ vahyettiği · إِلَىَّ bana · رَبِّىٓ ۚ Rabbimin · إِنَّهُۥ şüphesiz O · سَمِيعٌۭ işitendir · قَرِيبٌۭ yakındır

وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذۡ فَزِعُواْ فَلَا فَوۡتَ وَأُخِذُواْ مِن مَّكَانࣲ قَرِيبࣲ‏ ﴿51﴾

velev terâ iẕ fezi`û felâ fevte veüḫiẕû mim mekânin ḳarîb.

51. Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır.

Kelime meali

وَلَوْ şayet · تَرَىٰٓ bir görsen · إِذْ zaman · فَزِعُوا۟ telaşa düştükleri · فَلَا hiçbiri kurtulamaz · فَوْتَ · وَأُخِذُوا۟ ve yakalanmışlardır · مِن yerden · مَّكَانٍۢ · قَرِيبٍۢ yakın

وَقَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِهِۦ وَأَنَّىٰ لَهُمُ ٱلتَّنَاوُشُ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدࣲ‏ ﴿52﴾

veḳâlû âmennâ bih. veennâ lehümü-ttenâvuşü mim mekânim be`îd.

52. “Artık ona inandık” diyecekler; ama (dünyaya) bu kadar uzak bir yerden (kurtarıcı bir imana) kavuşmak ne mümkün!

Kelime meali

وَقَالُوٓا۟ ve demektedirler · ءَامَنَّا inandık · بِهِۦ ona · وَأَنَّىٰ ama nasıl olur? · لَهُمُ onlar için · ٱلتَّنَاوُشُ elde etmeleri · مِن yerden · مَّكَانٍۭ · بَعِيدٍۢ uzak

وَقَدۡ كَفَرُواْ بِهِۦ مِن قَبۡلُۖ وَيَقۡذِفُونَ بِٱلۡغَيۡبِ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدࣲ‏ ﴿53﴾

veḳad keferû bihî min ḳabl. veyaḳẕifûne bilgaybi mim mekânim be`îd.

53. Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayb hakkında da körü körüne atıp tutuyorlardı.

Kelime meali

وَقَدْ oysa andolsun · كَفَرُوا۟ inkar etmişlerdi · بِهِۦ onu · مِن daha önce · قَبْلُ ۖ · وَيَقْذِفُونَ ve atıyorlardı · بِٱلْغَيْبِ görülmeyene · مِن yerden · مَّكَانٍۭ · بَعِيدٍۢ uzak

وَحِيلَ بَيۡنَهُمۡ وَبَيۡنَ مَا يَشۡتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشۡيَاعِهِم مِّن قَبۡلُۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ فِي شَكࣲّ مُّرِيبِۭ ﴿54﴾

veḥîle beynehüm vebeyne mâ yeştehûne kemâ fu`ile bieşyâ`ihim min ḳabl. innehüm kânû fî şekkim mürîbün.

54. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler.

Kelime meali

وَحِيلَ perde çekildi · بَيْنَهُمْ onların arasına · وَبَيْنَ ve arasına · مَا şeyler · يَشْتَهُونَ arzu ettikleri · كَمَا gibi · فُعِلَ yapıldığı · بِأَشْيَاعِهِم benzerlerine · مِّن bundan önce · قَبْلُ ۚ · إِنَّهُمْ doğrusu onlar · كَانُوا۟ içindedirler · فِى · شَكٍّۢ bir kuşku · مُّرِيبٍۭ katmerli