Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Zâriyât Suresi

سُوْرَةُ الذَّارِياتِ · 51. sure · 60 âyet · Mekkî · 26. cüz · Mushaf sayfa 520

Zâriyât suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرۡوࣰ ا ﴿1﴾

veẕẕâriyâti ẕervâ.

1–6. Savurdukça savuranlara, yükü taşıyanlara, kolaylıkla akıp gidenlere, işleri taksim edenlere andolsun ki size vaad edilen şey kesinlikle doğrudur ve son yargılama mutlaka gerçekleşecektir.

Kelime meali

وَٱلذَّٰرِيَـٰتِ kaldıran(rüzgar)lara andolsun · ذَرْوًۭا savurup

فَٱلۡحَٰمِلَٰتِ وِقۡرࣰ ا ﴿2﴾

felḥâmilâti viḳrâ.

Kelime meali

فَٱلْحَـٰمِلَـٰتِ yüklü (bulut)lara andolsun · وِقْرًۭا ağır

فَٱلۡجَٰرِيَٰتِ يُسۡرࣰ ا ﴿3﴾

felcâriyâti yüsrâ.

Kelime meali

فَٱلْجَـٰرِيَـٰتِ akıp gidenlere andolsun · يُسْرًۭا kolayca

فَٱلۡمُقَسِّمَٰتِ أَمۡرًا ﴿4﴾

felmüḳassimâti emrâ.

Kelime meali

فَٱلْمُقَسِّمَـٰتِ taksim edenlere andolsun · أَمْرًا iş(ler)i

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقࣱ‏ ﴿5﴾

innemâ tû`adûne leṣâdiḳ.

Kelime meali

إِنَّمَا gerçekten · تُوعَدُونَ size va'dedilen · لَصَادِقٌۭ mutlaka doğrudur

وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعࣱ‏ ﴿6﴾

veinne-ddîne levâḳi`.

Kelime meali

وَإِنَّ ve muhakkak · ٱلدِّينَ ceza · لَوَٰقِعٌۭ olacaktır

وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلۡحُبُكِ ﴿7﴾

vessemâi ẕâti-lḥubük.

7–8. Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylemektesiniz.

Kelime meali

وَٱلسَّمَآءِ göğe andolsun ki · ذَاتِ bulunan · ٱلْحُبُكِ yolları (yörüngeleri)

إِنَّكُمۡ لَفِي قَوۡلࣲ مُّخۡتَلِفࣲ‏ ﴿8﴾

inneküm lefî ḳavlim muḫtelif.

Kelime meali

إِنَّكُمْ elbette siz · لَفِى içindesiniz · قَوْلٍۢ söz(ler) · مُّخْتَلِفٍۢ çeşitli

يُؤۡفَكُ عَنۡهُ مَنۡ أُفِكَ ﴿9﴾

yü'fekü `anhü men üfik.

9. Çarpık düşünceli olanlar doğru yoldan başkasına yönelirler.

Kelime meali

يُؤْفَكُ çevriliyor · عَنْهُ ondan · مَنْ kimse · أُفِكَ çevrilen

قُتِلَ ٱلۡخَرَّٰصُونَ ﴿10﴾

ḳutile-lḫarrâṣûn.

10–12. Kahrolası yalancılar, o gaflet içinde yüzen kendini bilmezler, “Hani son yargılama günü ne zaman?” diye sorarlar.

Kelime meali

قُتِلَ kahrolsun · ٱلْخَرَّٰصُونَ yalancılar

ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي غَمۡرَةࣲ سَاهُونَ ﴿11﴾

elleẕîne hüm fî gamratin sâhûn.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ ki · هُمْ onlar · فِى içinde · غَمْرَةٍۢ aptallık · سَاهُونَ yanılıp durmaktadırlar

يَسۡـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلدِّينِ ﴿12﴾

yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn.

Kelime meali

يَسْـَٔلُونَ sorarlar · أَيَّانَ ne zaman? · يَوْمُ günü · ٱلدِّينِ ceza

يَوۡمَ هُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ يُفۡتَنُونَ ﴿13﴾

yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn.

13. O gün onlar ateşle sınanacaklar!

Kelime meali

يَوْمَ o gün · هُمْ onlar · عَلَى üzerinde · ٱلنَّارِ ateş · يُفْتَنُونَ yakılacaklardır

ذُوقُواْ فِتۡنَتَكُمۡ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ﴿14﴾

ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn.

14. Tadın bakalım cezanızı! Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu!

Kelime meali

ذُوقُوا۟ tadın · فِتْنَتَكُمْ fitnenizi · هَـٰذَا budur işte · ٱلَّذِى şey · كُنتُم olduğunuz · بِهِۦ onu · تَسْتَعْجِلُونَ acele istiyor(lar)

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونٍ ﴿15﴾

inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn.

15–16. Allah’a saygısızlıktan sakınanlar ise rablerinin kendilerine verdiklerini alarak cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar. Çünkü onlar daha önce güzel davranışlar içindeydiler.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلْمُتَّقِينَ muttakiler · فِى cennetlerdedir · جَنَّـٰتٍۢ · وَعُيُونٍ ve çeşme başlarındadırlar

ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُحۡسِنِينَ ﴿16﴾

âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn.

Kelime meali

ءَاخِذِينَ alırlar · مَآ şeyi · ءَاتَىٰهُمْ kendilerine verdiği · رَبُّهُمْ ۚ Rablerinin · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ idiler · قَبْلَ önce · ذَٰلِكَ bundan · مُحْسِنِينَ güzel davranan

كَانُواْ قَلِيلࣰ ا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مَا يَهۡجَعُونَ ﴿17﴾

kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.

17. Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.

Kelime meali

كَانُوا۟ idiler · قَلِيلًۭا pek az · مِّنَ geceleri · ٱلَّيْلِ · مَا uyuyor(lar) · يَهْجَعُونَ

وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ ﴿18﴾

vebil'esḥâri hüm yestagfirûn.

18. Seher vakitlerinde rablerinden bağışlanmalarını dilerlerdi.

Kelime meali

وَبِٱلْأَسْحَارِ seherlerde · هُمْ onlar · يَسْتَغْفِرُونَ istiğfar ederlerdi

وَفِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقࣱّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ﴿19﴾

vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm.

19. Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı.

Kelime meali

وَفِىٓ vardı · أَمْوَٰلِهِمْ mallarında · حَقٌّۭ bir hak · لِّلسَّآئِلِ dilenci için · وَٱلْمَحْرُومِ ve yoksul için

وَفِي ٱلۡأَرۡضِ ءَايَٰتࣱ لِّلۡمُوقِنِينَ ﴿20﴾

vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn.

20. Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır.

Kelime meali

وَفِى ve vardır · ٱلْأَرْضِ yeryüzünde · ءَايَـٰتٌۭ nice ibretler · لِّلْمُوقِنِينَ kesin inanacaklar için

وَفِيٓ أَنفُسِكُمۡۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ﴿21﴾

vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn.

21. Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?

Kelime meali

وَفِىٓ ve vardır · أَنفُسِكُمْ ۚ kendi canlarınızda · أَفَلَا görmüyor musunuz? · تُبْصِرُونَ

وَفِي ٱلسَّمَآءِ رِزۡقُكُمۡ وَمَا تُوعَدُونَ ﴿22﴾

vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn.

22. Rızkınız ve size vaad edilenler göktedir.

Kelime meali

وَفِى ve vardır · ٱلسَّمَآءِ gökte · رِزْقُكُمْ rızkınız · وَمَا ve şey · تُوعَدُونَ uyarıldığınız

فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِنَّهُۥ لَحَقࣱّ مِّثۡلَ مَآ أَنَّكُمۡ تَنطِقُونَ ﴿23﴾

feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn.

23. Göğün ve yerin rabbine andolsun ki bu, tıpkı sizin konuşmanız kadar gerçek!

Kelime meali

فَوَرَبِّ Rabbine andolsun ki · ٱلسَّمَآءِ göğün · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · إِنَّهُۥ şüphesiz O · لَحَقٌّۭ gerçektir · مِّثْلَ gibi · مَآ şey · أَنَّكُمْ sizin · تَنطِقُونَ konuştuğunuz

هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيۡفِ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلۡمُكۡرَمِينَ ﴿24﴾

hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn.

24. İbrâhim’in değerli konuklarıyla ilgili kıssa sana ulaştı mı?

Kelime meali

هَلْ sana geldimi? · أَتَىٰكَ · حَدِيثُ haberi · ضَيْفِ misafirlerinin · إِبْرَٰهِيمَ İbrahim'in · ٱلْمُكْرَمِينَ ağırlanan

إِذۡ دَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَقَالُواْ سَلَٰمࣰ اۖ قَالَ سَلَٰمࣱ قَوۡمࣱ مُّنكَرُونَ ﴿25﴾

iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn.

25. Onun yanına girdiklerinde “selâm” demişler, o da “selâm” demiş; (içinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil” diye geçirmişti.

Kelime meali

إِذْ bir zaman · دَخَلُوا۟ girmişlerdi · عَلَيْهِ onun yanına · فَقَالُوا۟ ve demişlerdi · سَلَـٰمًۭا ۖ selam · قَالَ dedi ki · سَلَـٰمٌۭ selam · قَوْمٌۭ bir topluluk(sunuz) · مُّنكَرُونَ tanınmamış

فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجۡلࣲ سَمِينࣲ‏ ﴿26﴾

ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn.

26. Belli etmeden hemen ailesinin yanına gitti ve (kızartılmış) besili bir buzağı getirdi.

Kelime meali

فَرَاغَ gizlice gitti · إِلَىٰٓ yanına · أَهْلِهِۦ ailesinin · فَجَآءَ ve getirdi · بِعِجْلٍۢ bir buzağı · سَمِينٍۢ semiz

فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيۡهِمۡ قَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ﴿27﴾

feḳarrabehû ileyhim ḳâle elâ te'külûn.

27. Onu önlerine koydu ve “Buyurmaz mısınız?” dedi.

Kelime meali

فَقَرَّبَهُۥٓ onu yaklaştırdı · إِلَيْهِمْ önlerine · قَالَ dedi · أَلَا yemez misiniz? · تَأْكُلُونَ

فَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةࣰۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمࣲ‏ ﴿28﴾

feevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf. vebeşşerûhü bigulâmin `alîm.

28. Durumlarından dolayı biraz kaygılandı. “Korkma” dediler ve ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler.

Kelime meali

فَأَوْجَسَ içine düşürdü · مِنْهُمْ onlardan · خِيفَةًۭ ۖ bir korku · قَالُوا۟ dediler · لَا korkma · تَخَفْ ۖ · وَبَشَّرُوهُ ve ona müjdelediler · بِغُلَـٰمٍ bir oğlan çocuğu · عَلِيمٍۢ bilgin

فَأَقۡبَلَتِ ٱمۡرَأَتُهُۥ فِي صَرَّةࣲ فَصَكَّتۡ وَجۡهَهَا وَقَالَتۡ عَجُوزٌ عَقِيمࣱ‏ ﴿29﴾

feaḳbeleti-mraetühû fî ṣarratin feṣakket vechehâ veḳâlet `acûzün `aḳîm.

29. Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu; “Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha!” dedi.

Kelime meali

فَأَقْبَلَتِ sonra geldi · ٱمْرَأَتُهُۥ karısı (Sare) · فِى içinde · صَرَّةٍۢ çığlık · فَصَكَّتْ vurarak · وَجْهَهَا yüzüne · وَقَالَتْ ve dedi · عَجُوزٌ bir koca karı · عَقِيمٌۭ kısır

قَالُواْ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿30﴾

ḳâlû keẕâliki ḳâle rabbük. innehû hüve-lḥakîmü-l`alîm.

30. “Rabbin böyle buyurdu” dediler; “Kuşkusuz hikmeti sonsuz, ilmi sınırsız olan yalnız O’dur.”

Kelime meali

قَالُوا۟ dediler ki · كَذَٰلِكِ böyle · قَالَ dedi · رَبُّكِ ۖ Rabbin · إِنَّهُۥ şüphesiz O · هُوَ O · ٱلْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir · ٱلْعَلِيمُ bilendir

۞قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ﴿31﴾

ḳâle femâ ḫaṭbüküm eyyühe-lmürselûn.

31. İbrâhim, “Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir?” dedi.

Kelime meali

۞ قَالَ dedi · فَمَا o halde nedir? · خَطْبُكُمْ göreviniz · أَيُّهَا ey · ٱلْمُرْسَلُونَ elçiler

قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمࣲ مُّجۡرِمِينَ ﴿32﴾

ḳâlû innâ ürsilnâ ilâ ḳavmim mücrimîn.

32. “Biz” dediler, “Günaha batmış bir topluluğa gönderildik;

Kelime meali

قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّآ elbette biz · أُرْسِلْنَآ gönderildik · إِلَىٰ bir kavme · قَوْمٍۢ · مُّجْرِمِينَ suçlu

لِنُرۡسِلَ عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةࣰ مِّن طِينࣲ‏ ﴿33﴾

linürsile `aleyhim ḥicâratem min ṭîn.

33–34. Haddi aşanlar için rabbinin nezdinde işaretlenmiş balçıktan taşları üzerlerine yağdırmak üzere.”

Kelime meali

لِنُرْسِلَ salalım diye · عَلَيْهِمْ onların üzerine · حِجَارَةًۭ taş(lar) · مِّن çamurdan · طِينٍۢ

مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِينَ ﴿34﴾

müsevvemeten `inde rabbike lilmüsrifîn.

Kelime meali

مُّسَوَّمَةً işaretlenmiş (taşlar) · عِندَ katında · رَبِّكَ Rabbinin · لِلْمُسْرِفِينَ haddi aşanlar için

فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿35﴾

feaḫracnâ men kâne fîhâ mine-lmü'minîn.

35. Derken, orada bulunan müminleri çıkardık.

Kelime meali

فَأَخْرَجْنَا sonra çıkardık · مَن bulunan · كَانَ · فِيهَا orada · مِنَ mü'minlerden · ٱلْمُؤْمِنِينَ

فَمَا وَجَدۡنَا فِيهَا غَيۡرَ بَيۡتࣲ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ﴿36﴾

femâ vecednâ fîhâ gayra beytim mine-lmüslimîn.

36. Zaten orada -bir hâne dışında- Allah’a teslim olmuş kimseler de bulamadık.

Kelime meali

فَمَا zaten · وَجَدْنَا bulmadık · فِيهَا orada · غَيْرَ başkasını · بَيْتٍۢ bir ev(halkın)dan · مِّنَ olan · ٱلْمُسْلِمِينَ müslüman

وَتَرَكۡنَا فِيهَآ ءَايَةࣰ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ﴿37﴾

veteraknâ fîhâ âyetel lilleẕîne yeḫâfûne-l`aẕâbe-l'elîm.

37. Ve orada, acı veren azaptan korkanlar için bir işaret bırakmış olduk.

Kelime meali

وَتَرَكْنَا ve bıraktık · فِيهَآ orada · ءَايَةًۭ bir ibret · لِّلَّذِينَ için · يَخَافُونَ korkanlar · ٱلْعَذَابَ azabdan · ٱلْأَلِيمَ acıklı

وَفِي مُوسَىٰٓ إِذۡ أَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿38﴾

vefî mûsâ iẕ erselnâhü ilâ fir`avne bisülṭânim mübîn.

38. Mûsâ’da da (ibretler var). Onu apaçık delillerle Firavun’a göndermiştik.

Kelime meali

وَفِى ve (ibret) vardır · مُوسَىٰٓ Musa'da · إِذْ hani · أَرْسَلْنَـٰهُ onu göndermiştik · إِلَىٰ Fir'avn'e · فِرْعَوْنَ · بِسُلْطَـٰنٍۢ bir delil ile · مُّبِينٍۢ açık

فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونࣱ‏ ﴿39﴾

fetevellâ biruknihî veḳâle sâḥirun ev mecnûn.

39. Firavun saltanatı sebebiyle ona karşı çıkmış ve “O, ya bir sihirbaz veya bir mecnundur” demişti.

Kelime meali

فَتَوَلَّىٰ çevirdi · بِرُكْنِهِۦ yanını · وَقَالَ ve dedi ki · سَـٰحِرٌ büyücüdür · أَوْ veya · مَجْنُونٌۭ cinlidir

فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ وَهُوَ مُلِيمࣱ‏ ﴿40﴾

feeḫaẕnâhü vecünûdehû fenebeẕnâhüm fi-lyemmi vehüve mülîm.

40. Sonunda -(davranışlarıyla) kendini rezil etmiş olarak- onu ve askerlerini yakalayıp denize attık.

Kelime meali

فَأَخَذْنَـٰهُ biz de onu yakaladık · وَجُنُودَهُۥ ve askerlerini · فَنَبَذْنَـٰهُمْ ve onları attık · فِى denize · ٱلْيَمِّ · وَهُوَ ve o · مُلِيمٌۭ kendi kendini kınıyordu

وَفِي عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلۡعَقِيمَ ﴿41﴾

vefî `âdin iẕ erselnâ `aleyhimü-rrîḥa-l`aḳîm.

41. Âd kavminde de (ibretler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik.

Kelime meali

وَفِى ve (ibret) vardır · عَادٍ Ad'de · إِذْ hani · أَرْسَلْنَا gönderdik · عَلَيْهِمُ onlara · ٱلرِّيحَ bir rüzgar · ٱلْعَقِيمَ köklerini kesen

مَا تَذَرُ مِن شَيۡءٍ أَتَتۡ عَلَيۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِيمِ ﴿42﴾

mâ teẕeru min şey'in etet `aleyhi illâ ce`alethü kelramîm.

42. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu.

Kelime meali

مَا bırakmıyor · تَذَرُ · مِن hiçbir · شَىْءٍ şeyi · أَتَتْ geçtiği · عَلَيْهِ üzerinden · إِلَّا ancak · جَعَلَتْهُ onu ediyordu · كَٱلرَّمِيمِ kül gibi

وَفِي ثَمُودَ إِذۡ قِيلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُواْ حَتَّىٰ حِينࣲ‏ ﴿43﴾

vefî ŝemûde iẕ ḳîle lehüm temette`û ḥattâ ḥîn.

43. Semûd’da da (ibretler var). Onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım!” denmişti.

Kelime meali

وَفِى ve (ibret) vardır · ثَمُودَ Semud'da · إِذْ hani · قِيلَ denmişti · لَهُمْ onlara · تَمَتَّعُوا۟ sefa sürün · حَتَّىٰ kadar · حِينٍۢ bir süreye

فَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمۡ يَنظُرُونَ ﴿44﴾

fe`atev `an emri rabbihim feeḫaẕethümu-ṣṣâ`iḳatü vehüm yenżurûn.

44. Rablerinin buyruğuna uymayı kendilerine yediremediler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi!

Kelime meali

فَعَتَوْا۟ başkaldırdılar · عَنْ karşı · أَمْرِ buyruğuna · رَبِّهِمْ Rablerinin · فَأَخَذَتْهُمُ bu yüzden onları yakaladı · ٱلصَّـٰعِقَةُ yıldırım · وَهُمْ ve onlar · يَنظُرُونَ bakıp dururlardı

فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مِن قِيَامࣲ وَمَا كَانُواْ مُنتَصِرِينَ ﴿45﴾

feme-steṭâ`û min ḳiyâmiv vemâ kânû münteṣirîn.

45. Yerlerinden bile kalkamadılar ve kimseden yardım da alamadılar.

Kelime meali

فَمَا güçleri yetmedi · ٱسْتَطَـٰعُوا۟ · مِن ayağa kalkmaya · قِيَامٍۢ · وَمَا ve · كَانُوا۟ olmadılar · مُنتَصِرِينَ yardım edilen

وَقَوۡمَ نُوحࣲ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰ ا فَٰسِقِينَ ﴿46﴾

veḳavme nûḥim min ḳabl. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.

46. Bunlardan önce yaşayan Nûh’un kavminde de (ibretler var). Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluk idi.

Kelime meali

وَقَوْمَ ve kavmini (helak etmiştik) · نُوحٍۢ Nuh · مِّن daha önce · قَبْلُ ۖ · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ idiler · قَوْمًۭا bir toplum · فَـٰسِقِينَ yoldan çıkmış

وَٱلسَّمَآءَ بَنَيۡنَٰهَا بِأَيۡيْدࣲ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ﴿47﴾

vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi`ûn.

47. Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.

Kelime meali

وَٱلسَّمَآءَ ve göğü · بَنَيْنَـٰهَا inşa ettik · بِأَيْي۟دٍۢ sağlam · وَإِنَّا ve elbette biz · لَمُوسِعُونَ genişleticiyiz

وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَٰهِدُونَ ﴿48﴾

vel'arḍa feraşnâhâ feni`me-lmâhidûn.

48. Yeri de biz döşedik; güzel de yaptık!

Kelime meali

وَٱلْأَرْضَ ve yeri · فَرَشْنَـٰهَا biz döşedik · فَنِعْمَ ne güzel · ٱلْمَـٰهِدُونَ döşeyiciyiz

وَمِن كُلِّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَيۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ﴿49﴾

vemin külli şey'in ḫalaḳnâ zevceyni le`alleküm teẕekkerûn.

49. Her şeyden çift çift yarattık, inceden inceye düşünesiniz diye.

Kelime meali

وَمِن ve · كُلِّ her · شَىْءٍ şeyden · خَلَقْنَا yarattık · زَوْجَيْنِ iki çift (erkek-dişi) · لَعَلَّكُمْ umulur ki · تَذَكَّرُونَ düşünüp öğüt alasınız

فَفِرُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿50﴾

fefirrû ile-llâh. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.

50. (Peygamber şöyle dedi:) “Şu halde Allah’a sığının. Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından apaçık bir uyarıcıyım.

Kelime meali

فَفِرُّوٓا۟ o halde kaçın · إِلَى Allah'a · ٱللَّهِ ۖ · إِنِّى şüphesiz ben · لَكُم size · مِّنْهُ O'nun tarafından · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıyım · مُّبِينٌۭ apaçık

وَلَا تَجۡعَلُواْ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿51﴾

velâ tec`alû me`a-llâhi ilâhen âḫar. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.

51. Allah’ın yanında başka tanrı edinmeyin. Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından apaçık bir uyarıcıyım.”

Kelime meali

وَلَا ve · تَجْعَلُوا۟ uydurmayın · مَعَ ile beraber · ٱللَّهِ Allah · إِلَـٰهًا tanrılar · ءَاخَرَ ۖ başka · إِنِّى şüphesiz ben · لَكُم size · مِّنْهُ O'nun tarafından · نَذِيرٌۭ bir uyarıcıyım · مُّبِينٌۭ apaçık

كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُواْ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ ﴿52﴾

keẕâlike mâ ete-lleẕîne min ḳablihim mir rasûlin illâ ḳâlû sâḥirun ev mecnûn.

52. İşte böyle; kendilerinden öncekilere de hiçbir peygamber gelmemiştir ki, “O bir sihirbaz veya bir mecnun” demiş olmasınlar.

Kelime meali

كَذَٰلِكَ işte böyle · مَآ gelmedi · أَتَى · ٱلَّذِينَ onlara ki · مِن onlardan önce · قَبْلِهِم · مِّن hiçbir · رَّسُولٍ elçi · إِلَّا mutlaka · قَالُوا۟ dediler · سَاحِرٌ büyücüdür · أَوْ veya · مَجْنُونٌ cinlenmiştir

أَتَوَاصَوۡاْ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمࣱ طَاغُونَ ﴿53﴾

etevâṣav bih. bel hüm ḳavmün ṭâgûn.

53. Sanki nesiller boyu birbirlerine hep bunu tavsiye etmişler! Daha doğrusu onlar sınır tanımayan bir topluluk!

Kelime meali

أَتَوَاصَوْا۟ tavsiye mi ettiler? · بِهِۦ ۚ bunu · بَلْ doğrusu · هُمْ onlar · قَوْمٌۭ bir topluluktur · طَاغُونَ azgın

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومࣲ‏ ﴿54﴾

fetevelle `anhüm femâ ente bimelûm.

54. Artık onlarla ilgilenme. Bundan dolayı (çağrına uymadılar diye) sen kınanacak değilsin.

Kelime meali

فَتَوَلَّ yüz çevir · عَنْهُمْ onlardan · فَمَآ değilsin · أَنتَ sen · بِمَلُومٍۢ kınanacak

وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ﴿55﴾

veẕekkir feinne-ẕẕikrâ tenfe`u-lmü'minîn.

55. Ama (alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir.

Kelime meali

وَذَكِّرْ ama yine de hatırlat · فَإِنَّ çünkü · ٱلذِّكْرَىٰ hatırlatmak · تَنفَعُ yararlıdır · ٱلْمُؤْمِنِينَ inananlara

وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِيَعۡبُدُونِ ﴿56﴾

vemâ ḫalaḳtü-lcinne vel'inse illâ liya`büdûn.

56. Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.

Kelime meali

وَمَا ve · خَلَقْتُ ben yaratmadım · ٱلْجِنَّ cinleri · وَٱلْإِنسَ ve insanları · إِلَّا dışında · لِيَعْبُدُونِ bana kulluk etmeleri

مَآ أُرِيدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقࣲ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطۡعِمُونِ ﴿57﴾

mâ ürîdü minhüm mir rizḳiv vemâ ürîdü ey yuṭ`imûn.

57. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim.

Kelime meali

مَآ ben istemiyorum · أُرِيدُ · مِنْهُم onlardan · مِّن hiçbir · رِّزْقٍۢ rızık · وَمَآ ve · أُرِيدُ istemiyorum · أَن beni beslemelerini · يُطْعِمُونِ

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِينُ ﴿58﴾

inne-llâhe hüve-rrazzâḳu ẕü-lḳuvveti-lmetîn.

58. Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah'tır · هُوَ O · ٱلرَّزَّاقُ rızık veren · ذُو sahibi · ٱلْقُوَّةِ kuvvet · ٱلْمَتِينُ sağlam

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذَنُوبࣰ ا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَٰبِهِمۡ فَلَا يَسۡتَعۡجِلُونِ ﴿59﴾

feinne lilleẕîne żalemû ẕenûbem miŝle ẕenûbi aṣḥâbihim felâ yesta`cilûn.

59. Şu iyi bilinmeli ki haksızlığa sapanlar için geçmişteki benzerlerinin payı gibi bir ceza payı var! Şimdi onu benden acele istemesinler!

Kelime meali

فَإِنَّ muhakkak · لِلَّذِينَ vardır · ظَلَمُوا۟ zulmedenlerin · ذَنُوبًۭا bir (azab) payı · مِّثْلَ gibi · ذَنُوبِ payı · أَصْحَـٰبِهِمْ arkadaşlarının · فَلَا o halde · يَسْتَعْجِلُونِ acele etmesinler

فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن يَوۡمِهِمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ﴿60﴾

feveylül lilleẕîne keferû miy yevmihimü-lleẕî yû`adûn.

60. Başlarına geleceği bildirilen günden dolayı vay o inkârcıların haline!

Kelime meali

فَوَيْلٌۭ vay haline · لِّلَّذِينَ kafirlerin · كَفَرُوا۟ · مِن dolayı · يَوْمِهِمُ günlerinden · ٱلَّذِى uyarıldıkları · يُوعَدُونَ