Anlayarak Kur’an Okuyorum Uygulamayı aç

Zuhruf Suresi

سُوْرَةُ الزُّخْرُفِ · 43. sure · 89 âyet · Mekkî · 25. cüz · Mushaf sayfa 489

Zuhruf suresinin Arapçası, Latin harfleriyle okunuşu, Diyanet meali ve her kelimenin Türkçe anlamı. Sesli dinlemek ve ayet ayet tekrar etmek için uygulamada açın.

▶ Anlayarak oku ve dinle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

حمٓ ﴿1﴾

ḥâ-mîm.

1. Hâ-mîm.

Kelime meali

حمٓ Ha mim

وَٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ﴿2﴾

velkitâbi-lmübîn.

2. Aydınlatan kitaba yemin olsun ki,

Kelime meali

وَٱلْكِتَـٰبِ Kitaba andolsun ki · ٱلْمُبِينِ apaçık

إِنَّا جَعَلۡنَٰهُ قُرۡءَٰنًا عَرَبِيࣰّ ا لَّعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ﴿3﴾

innâ ce`alnâhü ḳur'ânen `arabiyyel le`alleküm ta`ḳilûn.

3. Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’an olarak indirdik.

Kelime meali

إِنَّا elbette biz · جَعَلْنَـٰهُ onu yaptık · قُرْءَٰنًا bir Kur'an · عَرَبِيًّۭا Arapça · لَّعَلَّكُمْ umulur ki · تَعْقِلُونَ düşünüp anlarsınız

وَإِنَّهُۥ فِيٓ أُمِّ ٱلۡكِتَٰبِ لَدَيۡنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ ﴿4﴾

veinnehû fî ümmi-lkitâbi ledeynâ le`aliyyün ḥakîm.

4. Kuşkusuz o, katımızdaki ana kitaptadır; çok yücedir, hikmetle doludur.

Kelime meali

وَإِنَّهُۥ gerçekten O · فِىٓ içindedir · أُمِّ ana · ٱلْكِتَـٰبِ Kitap · لَدَيْنَا katımızda bulunan · لَعَلِىٌّ elbette yücedir · حَكِيمٌ hikmetlidir

أَفَنَضۡرِبُ عَنكُمُ ٱلذِّكۡرَ صَفۡحًا أَن كُنتُمۡ قَوۡمࣰ ا مُّسۡرِفِينَ ﴿5﴾

efenaḍribü `ankümü-ẕẕikra ṣafḥan en küntüm ḳavmem müsrifîn.

5. Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur’an ile uyarmaktan vaz mı geçelim?

Kelime meali

أَفَنَضْرِبُ bırakalım mı? · عَنكُمُ sizi · ٱلذِّكْرَ uyarmaktan · صَفْحًا vazgeçip · أَن diye · كُنتُمْ oldunuz · قَوْمًۭا bir kavim · مُّسْرِفِينَ aşırı giden

وَكَمۡ أَرۡسَلۡنَا مِن نَّبِيࣲّ فِي ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿6﴾

vekem erselnâ min nebiyyin fi-l'evvelîn.

6. Sizden önce gelip geçenlere de nice peygamberler gönderdik.

Kelime meali

وَكَمْ ve nice · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · مِن peygamber · نَّبِىٍّۢ · فِى içinde · ٱلْأَوَّلِينَ önce gelenler

وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ﴿7﴾

vemâ ye'tîhim min nebiyyin illâ kânû bihî yestehziûn.

7. Kendilerine gelen her peygamber ile alay edip durdular.

Kelime meali

وَمَا ve · يَأْتِيهِم onlara gelmezdi · مِّن hiçbir · نَّبِىٍّ peygamber · إِلَّا etmedikleri · كَانُوا۟ · بِهِۦ onunla · يَسْتَهْزِءُونَ alay

فَأَهۡلَكۡنَآ أَشَدَّ مِنۡهُم بَطۡشࣰ ا وَمَضَىٰ مَثَلُ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿8﴾

feehleknâ eşedde minhüm baṭşev vemeḍâ meŝelü-l'evvelîn.

8. Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük. Gelip geçenlerin örnek hikâyeleri (ilâhî kitaplarda) daha önce de anlatılmıştır.

Kelime meali

فَأَهْلَكْنَآ biz de helak ettik · أَشَدَّ daha güçlü olanı · مِنْهُم bunlardan · بَطْشًۭا yakalayarak · وَمَضَىٰ ve geçti · مَثَلُ örneği · ٱلْأَوَّلِينَ öncekilerin

وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿9﴾

velein seeltehüm men ḫaleḳa-ssemâvâti vel'arḍa leyeḳûlünne ḫaleḳahünne-l`azîzü-l`alîm.

9. Kendilerine “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan tereddüt etmeden, “Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı” diyeceklerdir.

Kelime meali

وَلَئِن andolsun eğer · سَأَلْتَهُم onlara sorsan · مَّنْ kim? · خَلَقَ yarattı · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ gökleri · وَٱلْأَرْضَ ve yeri · لَيَقُولُنَّ elbette diyecekler ki · خَلَقَهُنَّ onları yarattı · ٱلْعَزِيزُ çok üstün olan · ٱلْعَلِيمُ çok bilen

ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ مَهۡدࣰ ا وَجَعَلَ لَكُمۡ فِيهَا سُبُلࣰ ا لَّعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ﴿10﴾

elleẕî ce`ale lekümü-l'arḍa mehdev vece`ale leküm fîhâ sübülel le`alleküm tehtedûn.

10. Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O’dur.

Kelime meali

ٱلَّذِى O ki · جَعَلَ kılandır · لَكُمُ sizin için · ٱلْأَرْضَ yeri · مَهْدًۭا bir beşik · وَجَعَلَ ve yapandır · لَكُمْ size · فِيهَا orada · سُبُلًۭا yollar · لَّعَلَّكُمْ umulur ki · تَهْتَدُونَ hidayete eresiniz

وَٱلَّذِي نَزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرࣲ فَأَنشَرۡنَا بِهِۦ بَلۡدَةࣰ مَّيۡتࣰ اۚ كَذَٰلِكَ تُخۡرَجُونَ ﴿11﴾

velleẕî nezzele mine-ssemâi mâem biḳader. feenşernâ bihî beldetem meytâ. keẕâlike tuḫracûn.

11. Gökten ölçülü olarak su indiren de O’dur. Onunla ölü bir beldeye yeniden hayat veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız.

Kelime meali

وَٱلَّذِى ve o ki · نَزَّلَ indirendir · مِنَ gökten · ٱلسَّمَآءِ · مَآءًۢ su · بِقَدَرٍۢ bir ölçü ile · فَأَنشَرْنَا böylece canlandırdık · بِهِۦ onunla · بَلْدَةًۭ bir ülkeyi · مَّيْتًۭا ۚ ölü · كَذَٰلِكَ işte öyle · تُخْرَجُونَ siz de çıkarılacaksınız

وَٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡأَزۡوَٰجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡفُلۡكِ وَٱلۡأَنۡعَٰمِ مَا تَرۡكَبُونَ ﴿12﴾

velleẕî ḫaleḳa-l'ezvâce küllehâ vece`ale leküm mine-lfülki vel'en`âmi mâ terkebûn.

12. Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları sizin için var eden de O’dur.

Kelime meali

وَٱلَّذِى ve O ki · خَلَقَ yaratandır · ٱلْأَزْوَٰجَ çiftleri · كُلَّهَا bütün · وَجَعَلَ ve var edendir · لَكُم size · مِّنَ gemiler · ٱلْفُلْكِ · وَٱلْأَنْعَـٰمِ ve hayvanlar · مَا bineceğiniz · تَرْكَبُونَ

لِتَسۡتَوُۥاْ عَلَىٰ ظُهُورِهِۦ ثُمَّ تَذۡكُرُواْ نِعۡمَةَ رَبِّكُمۡ إِذَا ٱسۡتَوَيۡتُمۡ عَلَيۡهِ وَتَقُولُواْ سُبۡحَٰنَ ٱلَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُۥ مُقۡرِنِينَ ﴿13﴾

litestevû `alâ żuhûrihî ŝümme teẕkürû ni`mete rabbiküm iẕe-steveytüm `aleyhi veteḳûlû sübḥâne-lleẕî seḫḫara lenâ hâẕâ vemâ künnâ lehû muḳrinîn.

13–14. Var etti ki, sırtlarına binesiniz, sonra üzerine yerleştiğinizde rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: “Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz rabbimize geri döneceğiz.”

Kelime meali

لِتَسْتَوُۥا۟ binmeniz için · عَلَىٰ üzerine · ظُهُورِهِۦ onların sırtları · ثُمَّ sonra · تَذْكُرُوا۟ anmanız için · نِعْمَةَ ni'metini · رَبِّكُمْ Rabbinizin · إِذَا zaman · ٱسْتَوَيْتُمْ bindiğiniz · عَلَيْهِ onlara · وَتَقُولُوا۟ ve (şöyle) demeniz için · سُبْحَـٰنَ şanı yücedir · ٱلَّذِى hizmetimize verenin · سَخَّرَ · لَنَا bizim · هَـٰذَا bunu · وَمَا yoksa · كُنَّا biz değildik · لَهُۥ bunu · مُقْرِنِينَ (hizmetimize) yanaştıracak

وَإِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ ﴿14﴾

veinnâ ilâ rabbinâ lemünḳalibûn.

Kelime meali

وَإِنَّآ biz elbette · إِلَىٰ Rabbimize · رَبِّنَا · لَمُنقَلِبُونَ döneceğiz

وَجَعَلُواْ لَهُۥ مِنۡ عِبَادِهِۦ جُزۡءًاۚ إِنَّ ٱلۡإِنسَٰنَ لَكَفُورࣱ مُّبِينٌ ﴿15﴾

vece`alû lehû min `ibâdihî cüz'â. inne-l'insâne lekefûrum mübîn.

15. Kimi kullarını O’nun bir parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankör!

Kelime meali

وَجَعَلُوا۟ ve tasarladılar · لَهُۥ O'na · مِنْ kullarından · عِبَادِهِۦ · جُزْءًا ۚ bir parça · إِنَّ gerçekten · ٱلْإِنسَـٰنَ insan · لَكَفُورٌۭ bir nankördür · مُّبِينٌ apaçık

أَمِ ٱتَّخَذَ مِمَّا يَخۡلُقُ بَنَاتࣲ وَأَصۡفَىٰكُم بِٱلۡبَنِينَ ﴿16﴾

emi-tteḫaẕe mimmâ yaḫlüḳu benâtiv veaṣfâküm bilbenîn.

16. Yoksa O, yarattıkları arasından kızları kendisinin saydı da erkek çocukları size mi ayırdı?

Kelime meali

أَمِ yoksa · ٱتَّخَذَ kendisine aldı (mı?) · مِمَّا yarattıklarından · يَخْلُقُ · بَنَاتٍۢ kızları · وَأَصْفَىٰكُم ve size seçti · بِٱلْبَنِينَ oğulları

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحۡمَٰنِ مَثَلࣰ ا ظَلَّ وَجۡهُهُۥ مُسۡوَدࣰّ ا وَهُوَ كَظِيمٌ ﴿17﴾

veiẕâ büşşira eḥadühüm bimâ ḍarabe lirraḥmâni meŝelen żalle vechühû müsveddev vehüve keżîm.

17. Onlardan biri, Rahmân’a yakıştırdığı (kız çocuğu) ile müjdelenince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur.

Kelime meali

وَإِذَا ve ne zaman ki · بُشِّرَ müjdelense · أَحَدُهُم onlardan birine · بِمَا anlattığı · ضَرَبَ · لِلرَّحْمَـٰنِ Rahman'a · مَثَلًۭا benzer olarak · ظَلَّ kesilir · وَجْهُهُۥ yüzü · مُسْوَدًّۭا kapkara · وَهُوَ ve o · كَظِيمٌ öfkesinden yutkunup durur

أَوَمَن يُنَشَّؤُاْ فِي ٱلۡحِلۡيَةِ وَهُوَ فِي ٱلۡخِصَامِ غَيۡرُ مُبِينࣲ‏ ﴿18﴾

evemey yüneşşeü fi-lḥilyeti vehüve fi-lḫiṣâmi gayru mübîn.

18. “Mücadelede başarısız olarak ömrünü süslenmekle geçirecek olan kız çocuğu mu?” diye öfkeyle sorar.

Kelime meali

أَوَمَن kimseyi mi? · يُنَشَّؤُا۟ yetiştirilen · فِى içinde · ٱلْحِلْيَةِ süs · وَهُوَ ve · فِى mücadelede · ٱلْخِصَامِ · غَيْرُ olmayan · مُبِينٍۢ açık

وَجَعَلُواْ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ ٱلَّذِينَ هُمۡ عِبَٰدُ ٱلرَّحۡمَٰنِ إِنَٰثًاۚ أَشَهِدُواْ خَلۡقَهُمۡۚ سَتُكۡتَبُ شَهَٰدَتُهُمۡ وَيُسۡـَٔلُونَ ﴿19﴾

vece`alü-lmelâikete-lleẕîne hüm `ibâdü-rraḥmâni inâŝâ. eşehidû ḫalḳahüm. setüktebü şehâdetühüm veyüs'elûn.

19. Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Yoksa yaratılışlarına tanık mı oldular? Tanıklıkları kaydedilecek ve bundan sorguya çekileceklerdir.

Kelime meali

وَجَعَلُوا۟ ve saydılar · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ melekleri · ٱلَّذِينَ olan · هُمْ onlar · عِبَـٰدُ kulları · ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman'ın · إِنَـٰثًا ۚ dişi · أَشَهِدُوا۟ şahid mi oldular? · خَلْقَهُمْ ۚ onların yaratılışlarına · سَتُكْتَبُ yazılacaktır · شَهَـٰدَتُهُمْ şahidlikleri · وَيُسْـَٔلُونَ ve (bundan) sorulacaklardır

وَقَالُواْ لَوۡ شَآءَ ٱلرَّحۡمَٰنُ مَا عَبَدۡنَٰهُمۗ مَّا لَهُم بِذَٰلِكَ مِنۡ عِلۡمٍۖ إِنۡ هُمۡ إِلَّا يَخۡرُصُونَ ﴿20﴾

veḳâlû lev şâe-rraḥmânü mâ `abednâhüm. mâ lehüm biẕâlike min `ilm. in hüm illâ yaḫruṣûn.

20. “Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca boş bir iddiada bulunuyorlar.

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler ki · لَوْ eğer · شَآءَ dileseydi · ٱلرَّحْمَـٰنُ Rahman · مَا biz onlara tapmazdık · عَبَدْنَـٰهُم ۗ · مَّا yoktur · لَهُم onların · بِذَٰلِكَ bu hususta · مِنْ hiçbir · عِلْمٍ ۖ bilgileri · إِنْ onlar · هُمْ · إِلَّا sadece · يَخْرُصُونَ saçmalıyorlar

أَمۡ ءَاتَيۡنَٰهُمۡ كِتَٰبࣰ ا مِّن قَبۡلِهِۦ فَهُم بِهِۦ مُسۡتَمۡسِكُونَ ﴿21﴾

em âteynâhüm kitâbem min ḳablihî fehüm bihî müstemsikûn.

21. Yoksa bundan (Kur’an’dan) önce kendilerine bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?

Kelime meali

أَمْ yoksa? · ءَاتَيْنَـٰهُمْ onlara (mı) vermişiz? · كِتَـٰبًۭا bir Kitap · مِّن bundan önce · قَبْلِهِۦ · فَهُم onlar · بِهِۦ ona · مُسْتَمْسِكُونَ sarılıyorlar

بَلۡ قَالُوٓاْ إِنَّا وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةࣲ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم مُّهۡتَدُونَ ﴿22﴾

bel ḳâlû innâ vecednâ âbâenâ `alâ ümmetiv veinnâ `alâ âŝârihim mühtedûn.

22. Hayır hayır! Onların dedikleri şundan ibarettir: “Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz.”

Kelime meali

بَلْ hayır · قَالُوٓا۟ dediler ki · إِنَّا elbette biz · وَجَدْنَآ bulduk · ءَابَآءَنَا babalarımızı · عَلَىٰٓ üzerinde · أُمَّةٍۢ bir din · وَإِنَّا ve elbette biz de · عَلَىٰٓ üzerinde · ءَاثَـٰرِهِم onların izleri · مُّهْتَدُونَ gidiyoruz

وَكَذَٰلِكَ مَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ فِي قَرۡيَةࣲ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتۡرَفُوهَآ إِنَّا وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةࣲ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم مُّقۡتَدُونَ ﴿23﴾

vekeẕâlike mâ erselnâ min ḳablike fî ḳaryetim min neẕîrin illâ ḳâle mütrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ `alâ ümmetiv veinnâ `alâ âŝârihim muḳtedûn.

23. Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevku sefâya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz.”

Kelime meali

وَكَذَٰلِكَ ve işte böyle · مَآ göndermedik · أَرْسَلْنَا · مِن senden önce · قَبْلِكَ · فِى herhangi · قَرْيَةٍۢ bir kente · مِّن hiçbir · نَّذِيرٍ uyarıcı · إِلَّا dışında · قَالَ diyenlerden · مُتْرَفُوهَآ oranın zenginleri · إِنَّا elbette biz · وَجَدْنَآ bulduk · ءَابَآءَنَا babalarımızı · عَلَىٰٓ üzerinde · أُمَّةٍۢ bir din · وَإِنَّا ve biz de · عَلَىٰٓ onların izlerine · ءَاثَـٰرِهِم · مُّقْتَدُونَ uyarız

۞قَٰلَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكُم بِأَهۡدَىٰ مِمَّا وَجَدتُّمۡ عَلَيۡهِ ءَابَآءَكُمۡۖ قَالُوٓاْ إِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ﴿24﴾

ḳâle evelev ci'tüküm biehdâ mimmâ vecettüm `aleyhi âbâeküm. ḳâlû innâ bimâ ürsiltüm bihî kâfirûn.

24. Peygamber, “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?” diye sordu. Onlar da, “Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz” cevabını verdiler.

Kelime meali

۞ قَـٰلَ dedi · أَوَلَوْ şayet · جِئْتُكُم ben size getirsem de mi? · بِأَهْدَىٰ daha doğrusunu · مِمَّا şeyden · وَجَدتُّمْ bulduğunuz · عَلَيْهِ üzerinde · ءَابَآءَكُمْ ۖ babalarınızı · قَالُوٓا۟ dediler · إِنَّا doğrusu biz · بِمَآ şeyi · أُرْسِلْتُم sizinle gönderilen · بِهِۦ onu · كَـٰفِرُونَ inkar ediyoruz

فَٱنتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ﴿25﴾

fenteḳamnâ minhüm fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmükeẕẕibîn.

25. Onlara hak ettikleri cezayı verdik; gerçeği yalan sayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!

Kelime meali

فَٱنتَقَمْنَا biz de öc aldık · مِنْهُمْ ۖ onlardan · فَٱنظُرْ bak · كَيْفَ nasıl · كَانَ oldu · عَـٰقِبَةُ sonu · ٱلْمُكَذِّبِينَ yalanlayanların

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٰهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦٓ إِنَّنِي بَرَآءࣱ مِّمَّا تَعۡبُدُونَ ﴿26﴾

veiẕ ḳâle ibrâhîmü liebîhi veḳavmihî innenî berâüm mimmâ ta`büdûn.

26–27. Bir zamanlar İbrâhim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O’na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir.”

Kelime meali

وَإِذْ bir zaman · قَالَ demişti ki · إِبْرَٰهِيمُ İbrahim · لِأَبِيهِ babasına · وَقَوْمِهِۦٓ ve kavmine · إِنَّنِى şüphesiz ben · بَرَآءٌۭ uzağım · مِّمَّا şeylerden · تَعْبُدُونَ sizin taptığınız

إِلَّا ٱلَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُۥ سَيَهۡدِينِ ﴿27﴾

ille-lleẕî feṭaranî feinnehû seyehdîn.

Kelime meali

إِلَّا yalnızca · ٱلَّذِى beni yaratana · فَطَرَنِى · فَإِنَّهُۥ çünkü O · سَيَهْدِينِ bana doğru yolu gösterecektir

وَجَعَلَهَا كَلِمَةَۢ بَاقِيَةࣰ فِي عَقِبِهِۦ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿28﴾

vece`alehâ kelimetem bâḳiyeten fî `aḳibihî le`allehüm yerci`ûn.

28. Bunu, peşinden gelecekler arasında devam edecek bir söz olarak dile getirdi. Umulur ki buna dönerler.

Kelime meali

وَجَعَلَهَا ve onu yaptı · كَلِمَةًۢ bir söz · بَاقِيَةًۭ kalıcı · فِى arasında · عَقِبِهِۦ kendinden sonrakiler · لَعَلَّهُمْ umulur ki · يَرْجِعُونَ dönerler (diye)

بَلۡ مَتَّعۡتُ هَٰٓؤُلَآءِ وَءَابَآءَهُمۡ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ وَرَسُولࣱ مُّبِينࣱ‏ ﴿29﴾

bel metta`tü hâülâi veâbâehüm ḥattâ câehümü-lḥaḳḳu verasûlüm mübîn.

29. Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur’an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım.

Kelime meali

بَلْ doğrusu · مَتَّعْتُ yaşattım · هَـٰٓؤُلَآءِ bunları · وَءَابَآءَهُمْ ve babalarını · حَتَّىٰ dek · جَآءَهُمُ kendilerine gelinceye · ٱلْحَقُّ gerçek söz · وَرَسُولٌۭ ve elçi · مُّبِينٌۭ açıklayan

وَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ قَالُواْ هَٰذَا سِحۡرࣱ وَإِنَّا بِهِۦ كَٰفِرُونَ ﴿30﴾

velemmâ câehümü-lḥaḳḳu ḳâlû hâẕâ siḥruv veinnâ bihî kâfirûn.

30. Gerçeğin bilgisi gelince, “Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz” dediler.

Kelime meali

وَلَمَّا fakat · جَآءَهُمُ onlara gelince · ٱلْحَقُّ gerçek · قَالُوا۟ dediler · هَـٰذَا bu · سِحْرٌۭ büyüdür · وَإِنَّا ve elbette biz · بِهِۦ onu · كَـٰفِرُونَ tanımayız

وَقَالُواْ لَوۡلَا نُزِّلَ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانُ عَلَىٰ رَجُلࣲ مِّنَ ٱلۡقَرۡيَتَيۡنِ عَظِيمٍ ﴿31﴾

veḳâlû levlâ nüzzile hâẕe-lḳur'ânü `alâ racülim mine-lḳaryeteyni `ażîm.

31. “Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler.

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler ki · لَوْلَا değil miydi? · نُزِّلَ indirilmeli · هَـٰذَا bu · ٱلْقُرْءَانُ Kur'an · عَلَىٰ bir adama · رَجُلٍۢ · مِّنَ iki kentten · ٱلْقَرْيَتَيْنِ · عَظِيمٍ büyük

أَهُمۡ يَقۡسِمُونَ رَحۡمَتَ رَبِّكَۚ نَحۡنُ قَسَمۡنَا بَيۡنَهُم مَّعِيشَتَهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۚ وَرَفَعۡنَا بَعۡضَهُمۡ فَوۡقَ بَعۡضࣲ دَرَجَٰتࣲ لِّيَتَّخِذَ بَعۡضُهُم بَعۡضࣰ ا سُخۡرِيࣰّ اۗ وَرَحۡمَتُ رَبِّكَ خَيۡرࣱ مِّمَّا يَجۡمَعُونَ ﴿32﴾

ehüm yaḳsimûne raḥmete rabbik. naḥnü ḳasemnâ beynehüm me`îşetehüm fi-lḥayâti-ddünyâ verafa`nâ ba`ḍahüm fevḳa ba`ḍin deracâtil liyetteḫiẕe ba`ḍuhüm ba`ḍan suḫriyyâ. veraḥmetü rabbike ḫayrum mimmâ yecme`ûn.

32. Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.

Kelime meali

أَهُمْ onlar mı? · يَقْسِمُونَ bölüştürüyorlar · رَحْمَتَ rahmetini · رَبِّكَ ۚ Rabbinin · نَحْنُ biz · قَسَمْنَا taksim ettik · بَيْنَهُم aralarında · مَّعِيشَتَهُمْ onların geçimliklerini · فِى hayatında · ٱلْحَيَوٰةِ · ٱلدُّنْيَا ۚ dünya · وَرَفَعْنَا ve üstün kıldık · بَعْضَهُمْ onlardan kimini · فَوْقَ üzerine · بَعْضٍۢ ötekiler · دَرَجَـٰتٍۢ derecelerle · لِّيَتَّخِذَ edinmeleri için · بَعْضُهُم biri · بَعْضًۭا diğerine · سُخْرِيًّۭا ۗ hizmetçi çalışan' · وَرَحْمَتُ ve rahmeti · رَبِّكَ Rabbinin · خَيْرٌۭ daha hayırlıdır · مِّمَّا şeylerden · يَجْمَعُونَ onların toplayıp yığdıkları

وَلَوۡلَآ أَن يَكُونَ ٱلنَّاسُ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ لَّجَعَلۡنَا لِمَن يَكۡفُرُ بِٱلرَّحۡمَٰنِ لِبُيُوتِهِمۡ سُقُفࣰ ا مِّن فِضَّةࣲ وَمَعَارِجَ عَلَيۡهَا يَظۡهَرُونَ ﴿33﴾

velevlâ ey yekûne-nnâsü ümmetev vâḥidetel lece`alnâ limey yekfüru birraḥmâni libüyûtihim süḳufem min fiḍḍativ veme`ârice `aleyhâ yażherûn.

33. Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık.

Kelime meali

وَلَوْلَآ (sözkonusu) olmasaydı · أَن olması · يَكُونَ · ٱلنَّاسُ insanların · أُمَّةًۭ ümmet · وَٰحِدَةًۭ bir tek · لَّجَعَلْنَا yapardık · لِمَن kimseler için · يَكْفُرُ inkar eden · بِٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman'ı · لِبُيُوتِهِمْ evlerine · سُقُفًۭا tavanlar · مِّن gümüşten · فِضَّةٍۢ · وَمَعَارِجَ ve merdivenler · عَلَيْهَا üzerine · يَظْهَرُونَ binip çıkacakları

وَلِبُيُوتِهِمۡ أَبۡوَٰبࣰ ا وَسُرُرًا عَلَيۡهَا يَتَّكِـُٔونَ ﴿34﴾

velibüyûtihim ebvâbev vesüruran `aleyhâ yettekiûn.

34–35. (Ayrıca) evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, rabbinin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur.

Kelime meali

وَلِبُيُوتِهِمْ ve evlerine · أَبْوَٰبًۭا kapılar · وَسُرُرًا ve koltuklar · عَلَيْهَا üzerine · يَتَّكِـُٔونَ yaslanacakları

وَزُخۡرُفࣰ اۚ وَإِن كُلُّ ذَٰلِكَ لَمَّا مَتَٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۚ وَٱلۡأٓخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُتَّقِينَ ﴿35﴾

vezuḫrufâ. vein küllü ẕâlike lemmâ metâ`u-lḥayâti-ddünyâ. vel'âḫiratü `inde rabbike lilmütteḳîn.

Kelime meali

وَزُخْرُفًۭا ۚ ve (nice) süsler · وَإِن (başka) değil · كُلُّ bütün · ذَٰلِكَ bunlar · لَمَّا sadece · مَتَـٰعُ geçici menfaatleridir · ٱلْحَيَوٰةِ hayatının · ٱلدُّنْيَا ۚ dünya · وَٱلْـَٔاخِرَةُ ahiret ise · عِندَ katında · رَبِّكَ Rabbinin · لِلْمُتَّقِينَ muttakiler içindir

وَمَن يَعۡشُ عَن ذِكۡرِ ٱلرَّحۡمَٰنِ نُقَيِّضۡ لَهُۥ شَيۡطَٰنࣰ ا فَهُوَ لَهُۥ قَرِينࣱ‏ ﴿36﴾

vemey ya`şü `an ẕikri-rraḥmâni nüḳayyiḍ lehû şeyṭânen fehüve lehû ḳarîn.

36. Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır.

Kelime meali

وَمَن ve kim · يَعْشُ yüz çevirirse · عَن zikrinden · ذِكْرِ · ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman'ın · نُقَيِّضْ sardırırız · لَهُۥ ona · شَيْطَـٰنًۭا bir şeytanı · فَهُوَ artık o · لَهُۥ onun · قَرِينٌۭ arkadaşı olur

وَإِنَّهُمۡ لَيَصُدُّونَهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَيَحۡسَبُونَ أَنَّهُم مُّهۡتَدُونَ ﴿37﴾

veinnehüm leyeṣuddûnehüm `ani-ssebîli veyaḥsebûne ennehüm mühtedûn.

37. Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar.

Kelime meali

وَإِنَّهُمْ elbette onlar · لَيَصُدُّونَهُمْ onları engellerler · عَنِ yoldan · ٱلسَّبِيلِ · وَيَحْسَبُونَ fakat sanırlar · أَنَّهُم bunlar · مُّهْتَدُونَ doğru yolda olduklarını

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَنَا قَالَ يَٰلَيۡتَ بَيۡنِي وَبَيۡنَكَ بُعۡدَ ٱلۡمَشۡرِقَيۡنِ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرِينُ ﴿38﴾

ḥattâ iẕâ câenâ ḳâle yâ leyte beynî vebeyneke bü`de-lmeşriḳayni febi'se-lḳarîn.

38. Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!

Kelime meali

حَتَّىٰٓ nihayet · إِذَا zaman · جَآءَنَا bize geldiği · قَالَ der ki · يَـٰلَيْتَ ey keşke olsaydı · بَيْنِى benimle · وَبَيْنَكَ senin aranda · بُعْدَ kadar uzaklık · ٱلْمَشْرِقَيْنِ iki doğu · فَبِئْسَ meğer ne kötü · ٱلْقَرِينُ arkadaş(mışsın)

وَلَن يَنفَعَكُمُ ٱلۡيَوۡمَ إِذ ظَّلَمۡتُمۡ أَنَّكُمۡ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ ﴿39﴾

veley yenfe`akümü-lyevme iż żalemtüm enneküm fi-l`aẕâbi müşterikûn.

39. Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır.

Kelime meali

وَلَن ve asla · يَنفَعَكُمُ size bir yarar sağlamaz · ٱلْيَوْمَ bugün · إِذ çünkü · ظَّلَمْتُمْ zulmettiniz · أَنَّكُمْ siz · فِى azabda · ٱلْعَذَابِ · مُشْتَرِكُونَ ortaksınız

أَفَأَنتَ تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ أَوۡ تَهۡدِي ٱلۡعُمۡيَ وَمَن كَانَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ‏ ﴿40﴾

efeente tüsmi`u-ṣṣumme ev tehdi-l`umye vemen kâne fî ḍalâlim mübîn.

40. Sen sağıra duyurmak veya köre yahut apaçık sapkınlık içinde bulunan kimseye yol göstermek mi istiyorsun?

Kelime meali

أَفَأَنتَ sen mi? · تُسْمِعُ işittireceksin · ٱلصُّمَّ sağıra · أَوْ yahut; · تَهْدِى yola ileteceksin · ٱلْعُمْىَ körü · وَمَن ve kimseyi · كَانَ olan · فِى sapıklıkta · ضَلَـٰلٍۢ · مُّبِينٍۢ apaçık

فَإِمَّا نَذۡهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنۡهُم مُّنتَقِمُونَ ﴿41﴾

feimmâ neẕhebenne bike feinnâ minhüm münteḳimûn.

41–42. Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara dilediğimizi yapabiliriz!

Kelime meali

فَإِمَّا bile · نَذْهَبَنَّ biz alıp götürsek · بِكَ seni · فَإِنَّا muhakkak biz · مِنْهُم onlardan · مُّنتَقِمُونَ öc alırız

أَوۡ نُرِيَنَّكَ ٱلَّذِي وَعَدۡنَٰهُمۡ فَإِنَّا عَلَيۡهِم مُّقۡتَدِرُونَ ﴿42﴾

ev nüriyenneke-lleẕî ve`adnâhüm feinnâ `aleyhim muḳtedirûn.

Kelime meali

أَوْ yahut · نُرِيَنَّكَ sana gösteririz · ٱلَّذِى şeyi · وَعَدْنَـٰهُمْ onları uyardığımız · فَإِنَّا şüphesiz bizim · عَلَيْهِم onlara · مُّقْتَدِرُونَ gücümüz yeter

فَٱسۡتَمۡسِكۡ بِٱلَّذِيٓ أُوحِيَ إِلَيۡكَۖ إِنَّكَ عَلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ‏ ﴿43﴾

festemsik billeẕî ûḥiye ileyk. inneke `alâ ṣirâṭim müsteḳîm.

43. Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen doğru yoldasın.

Kelime meali

فَٱسْتَمْسِكْ sen sımsıkı sarıl · بِٱلَّذِىٓ vahyedilene · أُوحِىَ · إِلَيْكَ ۖ sana · إِنَّكَ çünkü sen · عَلَىٰ üzerindesin · صِرَٰطٍۢ yol · مُّسْتَقِيمٍۢ doğru

وَإِنَّهُۥ لَذِكۡرࣱ لَّكَ وَلِقَوۡمِكَۖ وَسَوۡفَ تُسۡـَٔلُونَ ﴿44﴾

veinnehû leẕikrul leke veliḳavmik. vesevfe tüs'elûn.

44. O kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır; yakında sorgulanacaksınız.

Kelime meali

وَإِنَّهُۥ şüphesiz O (Kur'an) · لَذِكْرٌۭ bir Zikir'dir · لَّكَ sana · وَلِقَوْمِكَ ۖ ve kavmine · وَسَوْفَ ve yakında · تُسْـَٔلُونَ sorulacaksınız

وَسۡـَٔلۡ مَنۡ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ مِن رُّسُلِنَآ أَجَعَلۡنَا مِن دُونِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ءَالِهَةࣰ يُعۡبَدُونَ ﴿45﴾

ves'el men erselnâ min ḳablike mir rusülinâ. ece`alnâ min dûni-rraḥmâni âlihetey yü`bedûn.

45. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor bakalım, “Rahmândan başka tapılacak ilâhlar belirlemiş miyiz?”

Kelime meali

وَسْـَٔلْ ve sor · مَنْ kimseye · أَرْسَلْنَا gönderdiğimiz · مِن senden önce · قَبْلِكَ · مِن elçilerimizden · رُّسُلِنَآ · أَجَعَلْنَا yapmış mıyız? · مِن başka · دُونِ · ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman'dan · ءَالِهَةًۭ tanrılar · يُعْبَدُونَ tapılacak

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿46﴾

veleḳad erselnâ mûsâ biâyâtinâ ilâ fir`avne vemeleihî feḳâle innî rasûlü rabbi-l`âlemîn.

46. Mûsâ’yı, mûcizelerimizle destekleyerek Firavun ve çevresine gönderdik. (Onlara) “Ben âlemlerin rabbinin elçisiyim” dedi.

Kelime meali

وَلَقَدْ ve andolsun · أَرْسَلْنَا biz gönderdik · مُوسَىٰ Musa'yı · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimizle · إِلَىٰ Fir'avn'a · فِرْعَوْنَ · وَمَلَإِي۟هِۦ ve ileri gelen adamlarına · فَقَالَ dedi · إِنِّى elbette ben · رَسُولُ elçisiyim · رَبِّ Rabbinin · ٱلْعَـٰلَمِينَ alemlerin

فَلَمَّا جَآءَهُم بِـَٔايَٰتِنَآ إِذَا هُم مِّنۡهَا يَضۡحَكُونَ ﴿47﴾

felemmâ câehüm biâyâtinâ iẕâ hüm minhâ yaḍḥakûn.

47. Onlara mûcizelerimizi gösterince bunlara gülüverdiler.

Kelime meali

فَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَهُم onlara gelince · بِـَٔايَـٰتِنَآ ayetlerimizle · إِذَا hemen · هُم onlar · مِّنْهَا onlarla · يَضْحَكُونَ (alay edip) gülmeğe başladılar

وَمَا نُرِيهِم مِّنۡ ءَايَةٍ إِلَّا هِيَ أَكۡبَرُ مِنۡ أُخۡتِهَاۖ وَأَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡعَذَابِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ﴿48﴾

vemâ nürîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uḫtihâ. veeḫaẕnâhüm bil`aẕâbi le`allehüm yerci`ûn.

48. Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mûcize bir diğerinden daha büyüktü. Belki yanlış yoldan dönerler diye kendilerini felâketlerle sarstık.

Kelime meali

وَمَا ve · نُرِيهِم onlara göstermeyiz · مِّنْ hiçbir · ءَايَةٍ mu'cize · إِلَّا başkasını · هِىَ o · أَكْبَرُ daha büyük (olandan) · مِنْ ötekinden · أُخْتِهَا ۖ · وَأَخَذْنَـٰهُم ve onları yakaladık · بِٱلْعَذَابِ azab(lar) ile · لَعَلَّهُمْ umulur ki · يَرْجِعُونَ dönerler

وَقَالُواْ يَٰٓأَيُّهَ ٱلسَّاحِرُ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهۡتَدُونَ ﴿49﴾

veḳâlû yâ eyyühe-ssâḥiru-d`u lenâ rabbeke bimâ `ahide `indeke innenâ lemühtedûn.

49. Bunun üzerine şöyle dediler: “Ey büyücü! Rabbinin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et, artık biz doğru yola döneceğiz.”

Kelime meali

وَقَالُوا۟ ve dediler ki · يَـٰٓأَيُّهَ ey · ٱلسَّاحِرُ büyücü · ٱدْعُ du'a et · لَنَا bizim için · رَبَّكَ Rabbine · بِمَا hürmetine · عَهِدَ söz · عِندَكَ sana verdiği · إِنَّنَا artık biz · لَمُهْتَدُونَ yola geleceğiz

فَلَمَّا كَشَفۡنَا عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابَ إِذَا هُمۡ يَنكُثُونَ ﴿50﴾

felemmâ keşefnâ `anhümü-l`aẕâbe iẕâ hüm yenküŝûn.

50. (Dua sebebiyle) onların başından felâketi uzaklaştırınca bir de bakıyorsun sözlerinden dönüveriyorlar.

Kelime meali

فَلَمَّا fakat · كَشَفْنَا biz kaldırınca · عَنْهُمُ onlardan · ٱلْعَذَابَ azabı · إِذَا hemen · هُمْ onlar · يَنكُثُونَ sözlerinden dönüyorlar

وَنَادَىٰ فِرۡعَوۡنُ فِي قَوۡمِهِۦ قَالَ يَٰقَوۡمِ أَلَيۡسَ لِي مُلۡكُ مِصۡرَ وَهَٰذِهِ ٱلۡأَنۡهَٰرُ تَجۡرِي مِن تَحۡتِيٓۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ﴿51﴾

venâdâ fir`avnü fî ḳavmihî ḳâle yâ ḳavmi eleyse lî mülkü miṣra vehâẕihi-l'enhâru tecrî min taḥtî. efelâ tübṣirûn.

51–53. Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: “Ey milletim! Mısır’ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Ayrıca ben bu değersiz, neredeyse söylediğini anlatmaktan âciz adamdan daha iyi değil miyim? (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”

Kelime meali

وَنَادَىٰ ve seslendi · فِرْعَوْنُ Fir'avn · فِى içinde · قَوْمِهِۦ kavminin · قَالَ dedi ki · يَـٰقَوْمِ ey kavmim · أَلَيْسَ değil mi? · لِى benim · مُلْكُ mülkü · مِصْرَ Mısır · وَهَـٰذِهِ ve şu · ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar · تَجْرِى akıp giden · مِن altımdan · تَحْتِىٓ ۖ · أَفَلَا görmüyor musunuz? · تُبْصِرُونَ

أَمۡ أَنَا۠ خَيۡرࣱ مِّنۡ هَٰذَا ٱلَّذِي هُوَ مَهِينࣱ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ ﴿52﴾

em ene ḫayrum min hâẕe-lleẕî hüve mehînüv velâ yekâdü yübîn.

Kelime meali

أَمْ yahut (değil miyim?) · أَنَا۠ ben · خَيْرٌۭ daha iyi · مِّنْ şundan · هَـٰذَا · ٱلَّذِى ki · هُوَ o · مَهِينٌۭ aşağılıktır · وَلَا ve olmayandır · يَكَادُ nerdeyse · يُبِينُ söz anlatacak durumda

فَلَوۡلَآ أُلۡقِيَ عَلَيۡهِ أَسۡوِرَةࣱ مِّن ذَهَبٍ أَوۡ جَآءَ مَعَهُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ مُقۡتَرِنِينَ ﴿53﴾

felevlâ ülḳiye `aleyhi esviratüm min ẕehebin ev câe me`ahü-lmelâiketü muḳterinîn.

Kelime meali

فَلَوْلَآ değil miydi? · أُلْقِىَ atılmalı · عَلَيْهِ üzerine · أَسْوِرَةٌۭ bilezikler · مِّن altından · ذَهَبٍ · أَوْ yahut · جَآءَ gelmeli (değil miydi?) · مَعَهُ yanında · ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ melekler · مُقْتَرِنِينَ yakın

فَٱسۡتَخَفَّ قَوۡمَهُۥ فَأَطَاعُوهُۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمࣰ ا فَٰسِقِينَ ﴿54﴾

festeḫaffe ḳavmehû feeṭâ`ûh. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.

54. Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun eğdiler; onlar zaten yoldan çıkmış bir topluluk idi.

Kelime meali

فَٱسْتَخَفَّ küçümsedi · قَوْمَهُۥ kavmini · فَأَطَاعُوهُ ۚ onlar da ona boyun eğdiler · إِنَّهُمْ çünkü onlar · كَانُوا۟ idiler · قَوْمًۭا bir kavim · فَـٰسِقِينَ yoldan çıkmış

فَلَمَّآ ءَاسَفُونَا ٱنتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡ فَأَغۡرَقۡنَٰهُمۡ أَجۡمَعِينَ ﴿55﴾

felemmâ âsefûne-nteḳamnâ minhüm feagraḳnâhüm ecme`în.

55. Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük.

Kelime meali

فَلَمَّآ onlar bizi kızdırınca · ءَاسَفُونَا · ٱنتَقَمْنَا biz de öc aldık · مِنْهُمْ onlardan · فَأَغْرَقْنَـٰهُمْ ve onları boğduk · أَجْمَعِينَ hepsini

فَجَعَلۡنَٰهُمۡ سَلَفࣰ ا وَمَثَلࣰ ا لِّلۡأٓخِرِينَ ﴿56﴾

fece`alnâhüm selefev vemeŝelel lil'âḫirîn.

56. Onları, arkadan gelecek diğerlerinin geçmişi ve ibretlik örneği kıldık.

Kelime meali

فَجَعَلْنَـٰهُمْ onları yaptık · سَلَفًۭا geçmiş ataları · وَمَثَلًۭا ve örneği · لِّلْـَٔاخِرِينَ sonradan gelenlerin

۞وَلَمَّا ضُرِبَ ٱبۡنُ مَرۡيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوۡمُكَ مِنۡهُ يَصِدُّونَ ﴿57﴾

velemmâ ḍuribe-bnü meryeme meŝelen iẕâ ḳavmüke minhü yeṣiddûn.

57. Meryem’in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar.

Kelime meali

۞ وَلَمَّا ve ne zaman ki · ضُرِبَ anlatılınca · ٱبْنُ oğlu · مَرْيَمَ Meryem · مَثَلًا bir misal olarak · إِذَا hemen · قَوْمُكَ kavmin · مِنْهُ ondan ötürü · يَصِدُّونَ yaygarayı bastılar

وَقَالُوٓاْ ءَأَٰلِهَتُنَا خَيۡرٌ أَمۡ هُوَۚ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلَۢاۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمٌ خَصِمُونَ ﴿58﴾

veḳâlû eâlihetünâ ḫayrun em hû. mâ ḍarabûhü leke illâ cedelâ. bel hüm ḳavmün ḫasimûn.

58. “Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu?” diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar. Onlar gerçekten inatçı bir muhalefet!

Kelime meali

وَقَالُوٓا۟ ve dediler · ءَأَـٰلِهَتُنَا bizim tanrılarımız mı? · خَيْرٌ hayırlıdır · أَمْ yoksa · هُوَ ۚ o mu? · مَا bunu misal vermediler · ضَرَبُوهُ · لَكَ sana · إِلَّا dışında bir sebeple · جَدَلًۢا ۚ tartışmak · بَلْ doğrusu · هُمْ onlar · قَوْمٌ bir toplumdur · خَصِمُونَ kavgacı

إِنۡ هُوَ إِلَّا عَبۡدٌ أَنۡعَمۡنَا عَلَيۡهِ وَجَعَلۡنَٰهُ مَثَلࣰ ا لِّبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ﴿59﴾

in hüve illâ `abdün en`amnâ `aleyhi vece`alnâhü meŝelel libenî isrâîl.

59. Îsâ, kendisine lutuflarda bulunduğumuz ve İsrâiloğulları’na ilâhî kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak.

Kelime meali

إِنْ değildir · هُوَ O · إِلَّا başkası · عَبْدٌ bir kul(dan) · أَنْعَمْنَا ni'met verdiğimiz · عَلَيْهِ kendisine · وَجَعَلْنَـٰهُ ve kıldığımız · مَثَلًۭا örnek · لِّبَنِىٓ oğullarına · إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail

وَلَوۡ نَشَآءُ لَجَعَلۡنَا مِنكُم مَّلَٰٓئِكَةࣰ فِي ٱلۡأَرۡضِ يَخۡلُفُونَ ﴿60﴾

velev neşâü lece`alnâ minküm melâiketen fi-l'arḍi yaḫlüfûn.

60. İsteseydik sizin yerinize, yeryüzünde egemen olacak melekler yaratırdık.

Kelime meali

وَلَوْ ve eğer · نَشَآءُ dileseydik · لَجَعَلْنَا elbette yapardık · مِنكُم sizden · مَّلَـٰٓئِكَةًۭ melekler · فِى (şu) dünyada · ٱلْأَرْضِ · يَخْلُفُونَ yerinize geçen

وَإِنَّهُۥ لَعِلۡمࣱ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمۡتَرُنَّ بِهَا وَٱتَّبِعُونِۚ هَٰذَا صِرَٰطࣱ مُّسۡتَقِيمࣱ‏ ﴿61﴾

veinnehû le`ilmül lissâ`ati felâ temterunne bihâ vettebi`ûn. hâẕâ ṣirâṭum müsteḳîm.

61. Bilin ki, o kıyamete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyin ve bana tâbi olun. Bu dosdoğru yoldur.

Kelime meali

وَإِنَّهُۥ ve şüphesiz O · لَعِلْمٌۭ ilmidir · لِّلسَّاعَةِ kıyametin · فَلَا hiç · تَمْتَرُنَّ şüphe etmeyin · بِهَا ondan · وَٱتَّبِعُونِ ۚ ve bana uyun · هَـٰذَا budur · صِرَٰطٌۭ yol · مُّسْتَقِيمٌۭ doğru

وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُۖ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ‏ ﴿62﴾

velâ yeṣuddennekümü-şşeyṭân. innehû leküm `adüvvüm mübîn.

62. Şeytan sizi sakın doğru yoldan engellemesin, o sizin apaçık düşmanınızdır.

Kelime meali

وَلَا sizi (bundan) alıkoymasın · يَصُدَّنَّكُمُ · ٱلشَّيْطَـٰنُ ۖ şeytan · إِنَّهُۥ çünkü o · لَكُمْ sizin için · عَدُوٌّۭ bir düşmandır · مُّبِينٌۭ açık

وَلَمَّا جَآءَ عِيسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ قَالَ قَدۡ جِئۡتُكُم بِٱلۡحِكۡمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعۡضَ ٱلَّذِي تَخۡتَلِفُونَ فِيهِۖ فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ﴿63﴾

velemmâ câe `îsâ bilbeyyinâti ḳâle ḳad ci'tüküm bilḥikmeti veliübeyyine leküm ba`ḍa-lleẕî taḫtelifûne fîh. fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

63–64. Îsâ sağlam kanıtlarla geldiğinde şöyle dedi: “Size hikmeti getirdim ve anlaşmazlığa düştüğünüz bazı konuları açıklamaya geldim. Allah’a itaatsizlikten sakının ve bana uyun. Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Şu halde O’na kulluk edin; işte bu dosdoğru yoldur.”

Kelime meali

وَلَمَّا ne zaman ki · جَآءَ gelince · عِيسَىٰ Îsa · بِٱلْبَيِّنَـٰتِ açık kanıtlarla · قَالَ dedi ki · قَدْ elbette · جِئْتُكُم ben size geldim · بِٱلْحِكْمَةِ hikmet ile · وَلِأُبَيِّنَ ve açıklamak için (geldim) · لَكُم size · بَعْضَ bir kısmını · ٱلَّذِى şeylerden · تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştünüğünüz · فِيهِ ۖ onda · فَٱتَّقُوا۟ o halde korkun · ٱللَّهَ Allah'tan · وَأَطِيعُونِ ve bana ita'at edin

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمۡ فَٱعۡبُدُوهُۚ هَٰذَا صِرَٰطࣱ مُّسۡتَقِيمࣱ‏ ﴿64﴾

inne-llâhe hüve rabbî verabbüküm fa`büdûh. hâẕâ ṣirâṭum müsteḳîm.

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱللَّهَ Allah · هُوَ O'dur · رَبِّى benim Rabbim · وَرَبُّكُمْ ve sizin Rabbiniz · فَٱعْبُدُوهُ ۚ O'na tapın · هَـٰذَا budur · صِرَٰطٌۭ yol · مُّسْتَقِيمٌۭ doğru

فَٱخۡتَلَفَ ٱلۡأَحۡزَابُ مِنۢ بَيۡنِهِمۡۖ فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡ عَذَابِ يَوۡمٍ أَلِيمٍ ﴿65﴾

faḫtelefe-l'aḥzâbü mim beynihim. feveylül lilleẕîne żalemû min `aẕâbi yevmin elîm.

65. Gruplar aralarında anlaşmazlığa düştüler. Haksızlığa sapanların, elem verici bir günün azabından çekecekleri var!

Kelime meali

فَٱخْتَلَفَ birbirleriyle ihtilafa düştüler · ٱلْأَحْزَابُ guruplar · مِنۢ aralarından çıkan · بَيْنِهِمْ ۖ · فَوَيْلٌۭ vay haline · لِّلَّذِينَ zulmedenlerin · ظَلَمُوا۟ · مِنْ azabından · عَذَابِ · يَوْمٍ bir günün · أَلِيمٍ acıklı

هَلۡ يَنظُرُونَ إِلَّا ٱلسَّاعَةَ أَن تَأۡتِيَهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ﴿66﴾

hel yenżurûne ille-ssâ`ate en te'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.

66. Bütün yaptıkları, kendileri farkında bile olmadan kıyametin ansızın kopmasını beklemekten ibaret!

Kelime meali

هَلْ bekliyorlar-mı? · يَنظُرُونَ bekliyorlar · إِلَّا · ٱلسَّاعَةَ sa'atin · أَن başlarına gelmesinden · تَأْتِيَهُم · بَغْتَةًۭ ansızın · وَهُمْ ve onlar · لَا hiç · يَشْعُرُونَ farkında değillerken

ٱلۡأَخِلَّآءُ يَوۡمَئِذِۭ بَعۡضُهُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوٌّ إِلَّا ٱلۡمُتَّقِينَ ﴿67﴾

el'eḫillâü yevmeiẕim ba`ḍuhüm liba`ḍin `adüvvün ille-lmütteḳîn.

67. Allah’a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır.

Kelime meali

ٱلْأَخِلَّآءُ dostlar · يَوْمَئِذٍۭ o gün · بَعْضُهُمْ bir kısmı · لِبَعْضٍ diğerine · عَدُوٌّ düşmandır · إِلَّا dışında · ٱلْمُتَّقِينَ muttakiler

يَٰعِبَادِ لَا خَوۡفٌ عَلَيۡكُمُ ٱلۡيَوۡمَ وَلَآ أَنتُمۡ تَحۡزَنُونَ ﴿68﴾

yâ `ibâdi lâ ḫavfün `aleykümü-lyevme velâ entüm taḥzenûn.

68–69. Ey kullarım, âyetlerimize iman edenler ve emirlerimize boyun eğenler! O gün size korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceksiniz.

Kelime meali

يَـٰعِبَادِ ey kullarım · لَا yoktur · خَوْفٌ korku · عَلَيْكُمُ size · ٱلْيَوْمَ bugün · وَلَآ ve ne de · أَنتُمْ siz · تَحْزَنُونَ üzülmeyeceksiniz

ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَكَانُواْ مُسۡلِمِينَ ﴿69﴾

elleẕîne âmenû biâyâtinâ vekânû müslimîn.

Kelime meali

ٱلَّذِينَ kimseler · ءَامَنُوا۟ iman eden(ler) · بِـَٔايَـٰتِنَا ayetlerimize · وَكَانُوا۟ ve olanlar · مُسْلِمِينَ müslüman

ٱدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ أَنتُمۡ وَأَزۡوَٰجُكُمۡ تُحۡبَرُونَ ﴿70﴾

üdḫulü-lcennete entüm veezvâcüküm tuḥberûn.

70. Siz ve eşleriniz, muhteşem bir şekilde karşılanıp ağırlanmak üzere cennete girin.

Kelime meali

ٱدْخُلُوا۟ haydi girin · ٱلْجَنَّةَ cennete · أَنتُمْ siz · وَأَزْوَٰجُكُمْ ve eşleriniz · تُحْبَرُونَ ağırlanıp sevindirileceksiniz

يُطَافُ عَلَيۡهِم بِصِحَافࣲ مِّن ذَهَبࣲ وَأَكۡوَابࣲۖ وَفِيهَا مَا تَشۡتَهِيهِ ٱلۡأَنفُسُ وَتَلَذُّ ٱلۡأَعۡيُنُۖ وَأَنتُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ ﴿71﴾

yüṭâfü `aleyhim biṣiḥâfim min ẕehebiv veekvâb. vefîhâ mâ teştehîhi-l'enfüsü veteleẕẕü-l'a`yün. veentüm fîhâ ḫâlidûn.

71. Orada altın tepsiler ve bardaklar cennetliklerin çevrelerinde dolaştırılacaktır. Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kalıcısınız.

Kelime meali

يُطَافُ dolaştırılır · عَلَيْهِم onların önünde · بِصِحَافٍۢ tepsiler · مِّن altından · ذَهَبٍۢ · وَأَكْوَابٍۢ ۖ ve kadehler · وَفِيهَا orada vardır · مَا her şey · تَشْتَهِيهِ canların çektiği · ٱلْأَنفُسُ nefislerinin · وَتَلَذُّ ve hoşlandığı · ٱلْأَعْيُنُ ۖ gözlerin · وَأَنتُمْ ve siz · فِيهَا orada · خَـٰلِدُونَ ebedi kalacaksınız

وَتِلۡكَ ٱلۡجَنَّةُ ٱلَّتِيٓ أُورِثۡتُمُوهَا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ﴿72﴾

vetilke-lcennetü-lletî ûriŝtümûhâ bimâ küntüm ta`melûn.

72. İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir.

Kelime meali

وَتِلْكَ işte · ٱلْجَنَّةُ cennet · ٱلَّتِىٓ size miras verilen · أُورِثْتُمُوهَا · بِمَا karşılık · كُنتُمْ olduklarınıza · تَعْمَلُونَ yapıyor(lar)

لَكُمۡ فِيهَا فَٰكِهَةࣱ كَثِيرَةࣱ مِّنۡهَا تَأۡكُلُونَ ﴿73﴾

leküm fîhâ fâkihetün keŝîratüm minhâ te'külûn.

73. Orada sizin için çeşitli meyveler vardır, onlardan âfiyetle yersiniz.

Kelime meali

لَكُمْ sizin için vardır · فِيهَا orada · فَـٰكِهَةٌۭ meyva · كَثِيرَةٌۭ çok · مِّنْهَا onlardan · تَأْكُلُونَ yersiniz

إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَٰلِدُونَ ﴿74﴾

inne-lmücrimîne fî `aẕâbi cehenneme ḫâlidûn.

74–75. Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecek ve (kurtuluştan) ümit kesip susacaklar!

Kelime meali

إِنَّ şüphesiz · ٱلْمُجْرِمِينَ suçlular · فِى azabında · عَذَابِ · جَهَنَّمَ cehennem · خَـٰلِدُونَ sürekli kalacaklardır

لَا يُفَتَّرُ عَنۡهُمۡ وَهُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ ﴿75﴾

lâ yüfetteru `anhüm vehüm fîhi müblisûn.

Kelime meali

لَا hiç · يُفَتَّرُ hafifletilmeyecektir · عَنْهُمْ kendilerinden · وَهُمْ ve onlar · فِيهِ onun içinde · مُبْلِسُونَ umutsuzdurlar

وَمَا ظَلَمۡنَٰهُمۡ وَلَٰكِن كَانُواْ هُمُ ٱلظَّٰلِمِينَ ﴿76﴾

vemâ żalemnâhüm velâkin kânû hümu-żżâlimîn.

76. Biz onlara haksızlık etmedik, kendilerine haksızlık edenler onlardır.

Kelime meali

وَمَا biz onlara zulmetmedik · ظَلَمْنَـٰهُمْ · وَلَـٰكِن fakat · كَانُوا۟ idiler · هُمُ onlar · ٱلظَّـٰلِمِينَ zalimler

وَنَادَوۡاْ يَٰمَٰلِكُ لِيَقۡضِ عَلَيۡنَا رَبُّكَۖ قَالَ إِنَّكُم مَّٰكِثُونَ ﴿77﴾

venâdev yâ mâlikü liyaḳḍi `aleynâ rabbük. ḳâle inneküm mâkiŝûn.

77. “Ey Mâlik, rabbin bizim işimizi bitirsin!” diyecekler; o da “Burada kalıcısınız” cevabını verecektir.

Kelime meali

وَنَادَوْا۟ ve seslendiler · يَـٰمَـٰلِكُ ey Malik · لِيَقْضِ hüküm versin · عَلَيْنَا bizim hakkımızda · رَبُّكَ ۖ Rabbin · قَالَ dedi · إِنَّكُم siz · مَّـٰكِثُونَ kalacaksınız

لَقَدۡ جِئۡنَٰكُم بِٱلۡحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَكُمۡ لِلۡحَقِّ كَٰرِهُونَ ﴿78﴾

leḳad ci'nâküm bilḥaḳḳi velâkinne ekŝeraküm lilḥaḳḳi kârihûn.

78. Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik, fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz.

Kelime meali

لَقَدْ andolsun · جِئْنَـٰكُم biz size getirdik · بِٱلْحَقِّ hakkı · وَلَـٰكِنَّ fakat · أَكْثَرَكُمْ sizin çoğunuz · لِلْحَقِّ haktan · كَـٰرِهُونَ hoşlanmıyorsunuz

أَمۡ أَبۡرَمُوٓاْ أَمۡرࣰ ا فَإِنَّا مُبۡرِمُونَ ﴿79﴾

em ebramû emran feinnâ mübrimûn.

79. Onlar bir şeye kesin karar verdilerse biz de vermişizdir.

Kelime meali

أَمْ yoksa · أَبْرَمُوٓا۟ kararlaştırdılar (mı?) · أَمْرًۭا bir iş · فَإِنَّا elbette biz de · مُبْرِمُونَ kararlıyız

أَمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّا لَا نَسۡمَعُ سِرَّهُمۡ وَنَجۡوَىٰهُمۚ بَلَىٰ وَرُسُلُنَا لَدَيۡهِمۡ يَكۡتُبُونَ ﴿80﴾

em yaḥsebûne ennâ lâ nesme`u sirrahüm venecvâhüm. belâ verusülünâ ledeyhim yektübûn.

80. Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını bizim işitmediğimizi mi sanıyorlar! Hayır! Doğrusu şudur ki onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar.

Kelime meali

أَمْ yoksa · يَحْسَبُونَ sanıyorlar (mı?) · أَنَّا biz · لَا işitmiyoruz · نَسْمَعُ · سِرَّهُمْ onların sırlarını · وَنَجْوَىٰهُم ۚ ve gizli konuşmalarını · بَلَىٰ hayır (işitiriz) · وَرُسُلُنَا ve elçilerimiz · لَدَيْهِمْ yanlarında bulunan · يَكْتُبُونَ yazarlar

قُلۡ إِن كَانَ لِلرَّحۡمَٰنِ وَلَدࣱ فَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلۡعَٰبِدِينَ ﴿81﴾

ḳul in kâne lirraḥmâni veled. feenâ evvelü-l`âbidîn.

81–82. De ki: “Rahmân’ın çocuğu olsa ona ibadet edenlerin başında ben olurum. Göklerin ve yerin rabbini, arşın rabbini onların yakıştırdığı niteliklerden tenzih ederim”.

Kelime meali

قُلْ de ki · إِن eğer · كَانَ olsaydı · لِلرَّحْمَـٰنِ Rahman'ın · وَلَدٌۭ çocuğu · فَأَنَا۠ ben olurdum · أَوَّلُ ilki · ٱلْعَـٰبِدِينَ tapanların

سُبۡحَٰنَ رَبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ رَبِّ ٱلۡعَرۡشِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿82﴾

sübḥâne rabbi-ssemâvâti vel'arḍi rabbi-l`arşi `ammâ yeṣifûn.

Kelime meali

سُبْحَـٰنَ münezzehtir · رَبِّ Rabbi · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · رَبِّ Rabbi · ٱلْعَرْشِ Arş'ın · عَمَّا onların nitelendirmelerinden · يَصِفُونَ

فَذَرۡهُمۡ يَخُوضُواْ وَيَلۡعَبُواْ حَتَّىٰ يُلَٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ﴿83﴾

feẕerhüm yeḫûḍû veyel`abû ḥattâ yülâḳû yevmehümü-lleẕî yû`adûn.

83. Geleceği kendilerine söylenen günlerine ulaşıncaya kadar bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler!

Kelime meali

فَذَرْهُمْ bırak onları · يَخُوضُوا۟ dalsınlar · وَيَلْعَبُوا۟ ve oynasınlar · حَتَّىٰ kadar · يُلَـٰقُوا۟ kavuşuncaya · يَوْمَهُمُ günlerine · ٱلَّذِى kendilerine vadedilen · يُوعَدُونَ

وَهُوَ ٱلَّذِي فِي ٱلسَّمَآءِ إِلَٰهࣱ وَفِي ٱلۡأَرۡضِ إِلَٰهࣱۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ ﴿84﴾

vehüve-lleẕî fi-ssemâi ilâhüv vefi-l'arḍi ilâhün. vehüve-lḥakîmü-l`alîm.

84. Gökteki ilâh da O’dur, yerdeki ilâh da O’dur. O sınırsız hikmet ve ilim sahibidir.

Kelime meali

وَهُوَ ve O'dur · ٱلَّذِى ki · فِى gökte · ٱلسَّمَآءِ · إِلَـٰهٌۭ Tanrı'dır · وَفِى ve · ٱلْأَرْضِ yerde · إِلَـٰهٌۭ ۚ Tanrı'dır · وَهُوَ ve O · ٱلْحَكِيمُ hakimdir · ٱلْعَلِيمُ bilendir

وَتَبَارَكَ ٱلَّذِي لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَعِندَهُۥ عِلۡمُ ٱلسَّاعَةِ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ﴿85﴾

vetebârake-lleẕî lehû mülkü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. ve`indehû `ilmü-ssâ`ah. veileyhi türce`ûn.

85. Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların mülkiyeti kendisinin olan, kıyametin kopacağı zamanı yalnızca kendisi bilen ve kendisine döneceğiniz Allah’ın şanı ne yücedir!

Kelime meali

وَتَبَارَكَ ve ne yücedir · ٱلَّذِى kendisine ait olan · لَهُۥ · مُلْكُ mülkü · ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin · وَٱلْأَرْضِ ve yerin · وَمَا ve bulunan her şeyin · بَيْنَهُمَا ikisi arasında · وَعِندَهُۥ O'nun yanındadır · عِلْمُ bilgisi · ٱلسَّاعَةِ sa'atin · وَإِلَيْهِ ve O'na · تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz

وَلَا يَمۡلِكُ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِهِ ٱلشَّفَٰعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ ﴿86﴾

velâ yemlikü-lleẕîne yed`ûne min dûnihi-şşefâ`ate illâ men şehide bilḥaḳḳi vehüm ya`lemûn.

86. Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler; bilerek hakka tanıklık edenler başka.

Kelime meali

وَلَا ve değillerdir · يَمْلِكُ sahip · ٱلَّذِينَ şeyler · يَدْعُونَ yalvardıkları · مِن O'ndan başka · دُونِهِ · ٱلشَّفَـٰعَةَ şefa'at (yetkisin)e · إِلَّا ancak bunun dışındadır · مَن kimseler · شَهِدَ şahidlik eden · بِٱلْحَقِّ hakka · وَهُمْ ve onlar · يَعْلَمُونَ bilerek

وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَهُمۡ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۖ فَأَنَّىٰ يُؤۡفَكُونَ ﴿87﴾

velein seeltehüm men ḫaleḳahüm leyeḳûlünne-llâhü feennâ yü'fekûn.

87. “Onları kim yarattı?” diye sorsan kuşkusuz “Allah yarattı” diyecekler. Şu halde (Allah’ı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar!

Kelime meali

وَلَئِن ve andolsun · سَأَلْتَهُم onlara sorsan · مَّنْ kim? · خَلَقَهُمْ onları yarattı · لَيَقُولُنَّ elbette derler · ٱللَّهُ ۖ Allah · فَأَنَّىٰ o halde nasıl? · يُؤْفَكُونَ çevriliyorlar

وَقِيلِهِۦ يَٰرَبِّ إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمࣱ لَّا يُؤۡمِنُونَ ﴿88﴾

veḳîlihî yâ rabbi inne hâülâi ḳavmül lâ yü'minûn.

88. Allah, peygamberin “Ey rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluk” dediğini de biliyor.

Kelime meali

وَقِيلِهِۦ ve onun demesi(ne andolsun) · يَـٰرَبِّ ya Rab · إِنَّ şüphesiz · هَـٰٓؤُلَآءِ bunlar · قَوْمٌۭ bir kavimdir · لَّا inanmayan · يُؤْمِنُونَ

فَٱصۡفَحۡ عَنۡهُمۡ وَقُلۡ سَلَٰمࣱۚ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ﴿89﴾

faṣfaḥ `anhüm veḳul selâm. fesevfe ya`lemûn.

89. Onları bırak ve “Sizinle kavgam yok” de. Yakında bilecekler!

Kelime meali

فَٱصْفَحْ şimdi sen geç · عَنْهُمْ onlardan · وَقُلْ ve de ki · سَلَـٰمٌۭ ۚ selam olsun · فَسَوْفَ yakında · يَعْلَمُونَ bileceklerdir